Enfal 75 Ayet Medine · الأنفال
8

Enfal

Ganimetler · Medine
8
Ganimetler · Medine
الأنفال
75
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْاَنْفَالِۜ قُلِ الْاَنْفَالُ لِلّٰهِ وَالرَّسُولِۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْۖ وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُٓ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ١
Yes’elûneke anil enfâl(enfâli), kulil enfâlu lillâhi ver resûl(resûli), fettekullâhe ve aslihû zâte beynikum ve etîûllâhe ve resûlehû in kuntum mu’minîn(mu’minîne).
SANA cihadın bahşettiği gelirler hakkında soruyorlar.[¹³²²] De ki: “Cihadın bahşettiği bütün gelirler Allah’a ve Elçisi’ne aittir.[¹³²³] Şu hâlde, Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve aranızdaki ilişkiyi düzgün tutun! Bir de Allah’a ve Elçisi’ne kulak verin: tabî, gerçekten inanıyorsanız!”[¹³²⁴] [1322] Enfâl: “Kişinin alması gereken miktara ilave olarak fazladan aldığı şey” ya da “vermesi gereken miktara ilave olarak fazladan verdiği şey”. Bu niteliğinden dolayı farz namazlar dışındaki namazlara da “nafile” adı verilmiştir. Enfâl, büyüğün küçüğe merhamet ve şefkatinin ifadesidir. Bu bağlamda “cihat sayesinde elde edilen lütuf ve nimet” vurgusu taşır. Şöyle sorulabilir: Niçin “ganimetler” anlamına gelen ğanâim değil de “bağış ve bahşiş” anlamına gelen enfâl? Ayrıca bir de “zahmetsiz savaş gelirleri” anlamına gelen ve fey’ adı verilen bir kalem vardır ki, fey’ hukuku Haşr 6-7’de dile getirilmiştir (İlgili notlara bkz). Bu sualin cevabı, âyetlerin vermek istediği dersle doğrudan alâkalıdır. Teknik olarak ganimetlerden söz edilmeye 41. âyetle başlanacaktır. Burada ise konunun ahlâkî boyutu, Allah-insan ilişkileri açısından ele alınmaktadır. Esasen mü’minler tarafından savaşta elde edilen mallar, bir ganimet değil bir tazminat ve tahsilattır. Çünkü onlar Müşrikler tarafından vatanlarını terke zorlanmışlar, onlar da yurtlarını terk ederken tüm mallarını Mekke’de bırakmışlardı (Krş: 22:40). [1323] Bu kalıp ifade, siyasal ve hukuki olgular çerçevesinde “kamu”ya tekabül eder. Burada ganimetin Allah’a ait kılınmasının anlamı budur. Bununla adeta, kamunun hukukunun Allah’ın güvencesinde olduğu, O’nun bu hukuku korumak için Allah Rasûlü’nü görevlendirdiği îmâ edilir. [1324] Zımnen: Can sınavından geçenler mal sınavında sınıfta kalmamalıdır.— M.İslamoğlu
8:1
2
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَاِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ اٰيَاتُهُ زَادَتْهُمْ ا۪يمَاناً وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَۚ ٢
İnnemâl mu'minûnellezîne izâ zukirallâhu vecilet kulûbuhum ve izâ tuliyet aleyhim âyâtuhu zâdethum îmânen ve alâ rabbihim yetevekkelûn(yetevekkelûne).
Gerçek mü’minler şu kimselerdir ki; Allah hatırlatıldığı zaman kalpleri ürperir, kendilerine O’nun âyetleri okunduğu zaman imanları güçlenir ve daima Rablerine güvenirler.— M.İslamoğlu
8:2
3
اَلَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۜ ٣
Ellezîne yukîmûnes salâte ve mimmâ razaknâhum yunfikûn(yunfikûne).
Onlar namazı hakkını vererek kılarlar[¹³²⁵] ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan cömertçe sarf ederler.[¹³²⁶] [1325] Bkz: 2:3, not 6; 7:170, not 135. [1326] Yunfikûn’un türetildiği kök, “cömertçe” ilavesini kaçınılmaz kılmaktadır (Lisân). Namaz insanın Allah’a karşı sorumluluğu, zekât insanın topluma karşı sorumluluğudur. Bu iki kanattan biri kırılırsa, diğeriyle ruh kuşu miraç menziline uçamaz (İnfâk için ilk geçtiği 36:47’nin notuna bkz).— M.İslamoğlu
8:3
4
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَـقاًّۜ لَهُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَمَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌۚ ٤
Ulâike humul mu’minûne hakkâ(hakkan), lehum deracâtun inde rabbihim ve magfiratun ve rızkun kerîm(kerîmun).
İşte onlardır hakkıyla iman edenler! Rableri katında saygınlığı olan rütbeler, sınırsız bir bağış ve görkemli bir rızık onları bekler.[¹³²⁷] [1327] Bu âyetler dışarıdaki savaşı kazananlara, içteki savaşı nasıl kazanacaklarının yolunu göstermektedir. Kerîm rızık, imanın verdiği özgüven ve mutluluktur. Kerîm sıfatı, türünün en kalitelisi için kullanılır. Sonradan cömertlik ve verdiğini hesaplamadan ve saymadan “veren” anlamı kazanmıştır. Kur’an’a göre Rab kerîmdir, Kur’an kerîmdir, vahiy meleği kerîmdir, Rasul kerîmdir, Arş kerîmdir ve cennet rızıkları kerîmdir.— M.İslamoğlu
8:4
5
كَمَٓا اَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِنْ بَيْتِكَ بِالْحَقِّۖ وَاِنَّ فَر۪يقاً مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ لَكَارِهُونَۙ ٥
Kemâ ahraceke rabbuke min beytike bil hakkı ve inne ferîkan minel mu’minîne le kârihûn(kârihûne).
TIPKI,[¹³²⁸] Rabbin seni hakikat yoluna (savaşmak için) evinden çıkardığında inananlardan kimileri bundan nasıl hoşlanmadılarsa; [1328] Kemâ edatının kendinden öncesini değil, kendinden sonraki 6. âyeti gördüğüne ilişkin Taberî’nin Mücâhid’den naklettiği görüş daha tutarlıdır. Bu görüş ışığında Taberî’nin bu iki âyetin kazandığı anlamı mealen vermesi, kayda değer bir husustur.— M.İslamoğlu
8:5
6
يُجَادِلُونَكَ فِي الْحَقِّ بَعْدَ مَا تَبَيَّنَ كَاَنَّمَا يُسَاقُونَ اِلَى الْمَوْتِ وَهُمْ يَنْظُرُونَۜ ٦
Yucadilûneke fîl hakkı ba'de mâ tebeyyene ke ennemâ yusâkûne ilâl mevti ve hum yanzurûn(yanzurûne).
gerçek ortaya çıktıktan sonra da, sanki sen onları göz göre göre ölüme sürüyormuşsun gibi, seninle tartışmaktan geri durmadılar.[¹³²⁹] [1329] Rivayetlerin aksine bu âyet Rasulullah’ın daha yola çıkarken kervan değil savaş için çıktığını ifade eder. Fakat bazılarının aklı kervanda kalmıştır.— M.İslamoğlu
8:6
7
وَاِذْ يَعِدُكُمُ اللّٰهُ اِحْدَى الطَّٓائِفَتَيْنِ اَنَّهَا لَكُمْ وَتَوَدُّونَ اَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ وَيُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُحِقَّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِه۪ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِر۪ينَۙ ٧
Ve iz yaıdukumullâhu ihdât tâifeteyni ennehâ lekum, ve teveddûne enne gayra zâtiş şevketi tekûnu lekum, ve yurîdullâhu en yuhıkkal hakka bi kelimâtihî ve yaktaa dâbiral kâfirîn(kâfirîne).
Hani Allah, iki topluluktan birinin sizin elinize geçeceğine ilişkin vaadde bulunmuştu; siz ise korumasız olanın elinize düşmesini istiyordunuz. Ne ki Allah’ın muradı, kelâmı aracılığıyla[¹³³⁰] hakkı gerçekleştirmek ve kâfirlerin kökünü kurutmaktı;[¹³³¹] [1330] Hakkın gerçekleşmesinin savaşla değil, “ilâhî kelâm”ın taşıdığı hakikatin bilgisiyle olduğunun vurgulanması dikkat çekicidir. Savaş sadece “hakikat-insan” arasına gerilen engelleri kaldırabilir. [1331] Bu âyetin hiç kimsenin tahmin edemeyeceği muhteşem bir fütuhatı haber veren gaybî bir ihbar olduğuna tarih şahittir.— M.İslamoğlu
8:7
8
لِيُحِقَّ الْحَقَّ وَيُبْطِلَ الْبَاطِلَ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَۚ ٨
Li yuhıkkal hakka ve yubtılel bâtıle ve lev kerihel mucrimûn(mucrimûne).
ki hakkın gerçek ve bâtılın sahte olduğu böylece ortaya çıksın: tabî ki, günahı tabiat hâline getirenler[¹³³²] istemese de! [1332] Mucrimûn: Aslı “kesip koparmak” anlamına gelen cerm. Cerîm, dalından koparıldığı için kuruyup gitmiş hurma (Lisân). Mucrim, “suç” anlamına gelen curmden isim. Doğaldır ki, Allah katında her “suç”, “günah” sınıfına girer ve işlenmesi yasaktır. Mucrimûn form olarak isimdir ve dilsel özelliği gereği “günahı tabiat hâline getirenler, boğazına kadar suça batanlar”, ölüp gitmiş biri için ise “günahı hayat tarzı hâline getirmiş olanlar” vurgusunu taşır (Krş: 28:78’in sonu).— M.İslamoğlu
8:8
9
اِذْ تَسْتَغ۪يثُونَ رَبَّكُمْ فَاسْتَجَابَ لَكُمْ اَنّ۪ي مُمِدُّكُمْ بِاَلْفٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُرْدِف۪ينَ ٩
İz testegîsûne rabbekum festecâbe lekum ennî mumiddukum bi elfin minel melâiketi murdifîn(murdifîne).
Hani Rabbinizden imdat diliyordunuz;[¹³³³] bunun üzerine size şöyle icâbet etmişti: “Birbirini izleyen bin melekle imdadınıza yetişeceğim!” [1333] Zımnen: Kulun gücünün bittiği yerde Allah’ın yardımı yeter. O anın “bittim noktası” olduğunun delili, Rasulullah’ın şu duasıdır: “Allah’ım! Eğer şu bir avuç insanın yok olmasına izin verirsen, yeryüzünde kulluğu sana tahsis eden kimse kalmayacak!”— M.İslamoğlu
8:9
10
وَمَا جَعَلَهُ اللّٰهُ اِلَّا بُشْرٰى وَلِتَطْمَئِنَّ بِه۪ قُلُوبُكُمْۚ وَمَا النَّصْرُ اِلَّا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟ ٠١
Ve mâ cealehullâhu illâ buşrâ ve li tatmainne bihî kulûbukum ve mân nasru illâ min indillâh(indillâhi), innallâhe azîzun hakîm(hakîmun).
İmdi, Allah bunu yalnızca bir müjde olsun için, bu vesileyle içiniz ferahlayıp moraliniz yükselsin diye yaptı;[¹³³⁴] kaldı ki zafer garantili yardım, başkasından değil yalnızca Allah katındandır: Elbette Allah her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet edendir. [1334] Melekle yapılan yardımın nasıl anlaşılması gerektiğini açık ve net ifade eden cümleler. Yani: Allah yardımını, koyduğu yasaları gözeterek yapar. Mü’minlerin yüreklerini takviye, bunun ifadesidir. Akleden kalbe yapılan bu büyük yardımı —hâşâ- bir blöf gibi gören anlayış, insanın gücünü “kas kuvvetine” indirgeyen mekânik anlayıştır.— M.İslamoğlu
8:10
11
اِذْ يُغَشّ۪يكُمُ النُّعَاسَ اَمَنَةً مِنْهُ وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً لِيُطَهِّرَكُمْ بِه۪ وَيُذْهِبَ عَنْكُمْ رِجْزَ الشَّيْطَانِ وَلِيَرْبِطَ عَلٰى قُلُوبِكُمْ وَيُثَبِّتَ بِهِ الْاَقْدَامَۜ ١١
İz yugaşşîkumun nuâse emeneten minhu ve yunezzilu aleykum mines semâi mâen li yutahhirakum bihî ve yuzhibe ankum riczeş şeytâni ve li yarbıta alâ kulûbikum ve yusebbite bihil akdâm(akdâme).
Hani o zaman, O’nun inayetinden bir güvence olarak sizi bir iç sükunetinin çepeçevre kuşatmasını sağlamış ve üzerinize gökten tarifsiz bir yağmur indirmişti[¹³³⁵] ki, onunla sizi temizlesin, (iç dünyanızı kirleten) şeytan kirinden[¹³³⁶] sizi arındırsın, yüreklerinizi güçlendirip ayaklarınızı onunla sabit kılsın. [1335] Evet, bu bildik tanıdık yağmur (el-mâ’) değil, “tarifsiz bir yağmur” (mâen) idi. Zira bu yağmur maddî eksiklik olan “susuzluğu” değil, mânevî eksiklik olan “susuzluk korkusunu” yendi ve böylece kalplerdeki kiri yıkadı. [1336] “Şeytan kiri” ya da “pisliği” tefsirlerin dediği gibi cünüplük hâli olamaz. Zira cünüplük hâlini, Yahudi kültürünün etkisiyle “pis olma” şeklinde telakki eden Ebu Hüreyre’ye itiraz eden Allah Rasûlü; “Hiç mü’min pis olur mu?” demiştir. Buradaki kir veya pislik, insana Allah yolunda mücadeleden kaçmasını telkin eden (âyet 15-16) duygu ve düşünce kirliliğidir.— M.İslamoğlu
8:11
12
اِذْ يُوح۪ي رَبُّكَ اِلَى الْمَلٰٓئِكَةِ اَنّ۪ي مَعَكُمْ فَثَبِّتُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ سَاُلْق۪ي ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ فَاضْرِبُوا فَوْقَ الْاَعْنَاقِ وَاضْرِبُوا مِنْهُمْ كُلَّ بَنَانٍۜ ٢١
İz yûhî rabbuke ilâl melâiketi ennî meakum fe sebbitûllezîne âmenû, se ulkî fî kulûbillezîne keferûr ru'be fadribû fevkal a'nâkı vadribû minhum kulle benân(benânin).
Hani o zaman Rabbin meleklere, “Elbet Ben de sizinle beraberim!” mesajını (iletmelerini) bildirdi:[¹³³⁷] Haydi, imanda sebat edenlere direnç ve moral verin; Ben, inkârda direnenlerin yüreklerine korku salacağım! Haydi, vurun boyunlarının üstüne!.. Kopartın onların (silah tutan) tüm parmaklarını!..”[¹³³⁸] [1337] Lafzen: “Rabbin meleklere … mesajını iletti”. Doğaldır ki korkan melekler değil, inananlardı (Râzî). [1338] Meleklerin yardımı, meleklerin göğüs göğüse çatışmaya katıldığı şeklinde anlaşılamaz. Bunu söyleyen bir tek âyet yoktur. Söz konusu yardım bu sûrenin 10, 11 ve 44. âyetleri; ayrıca Yâsîn sûresindeki “kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik, zaten Biz daha önce de asla (bir ordu) indirmiş değiliz” (28) âyeti ışığında anlaşılmalıdır.— M.İslamoğlu
8:12
13
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ شَٓاقُّوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۚ وَمَنْ يُشَاقِقِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ ٣١
Zâlike bi ennehum şâkkullâhe ve resûlehu, ve men yuşâkıkıllâhe ve resûlehu fe innallâhe şedîdul ıkâb(ıkâbi).
Bu, onların Allah ve Elçisi’ne karşı konuşlanmaları[¹³³⁹] yüzündendir; ve kim Allah ve Rasulü’ne karşı konuşlanırsa, iyi bilsin ki Allah’ın cezalandırması pek şiddetlidir.[¹³⁴⁰] [1339] Şâkkû: “karşısında yer aldı, ona karşı konuşlandı” mânasına gelir (Râzî). [1340] Allah yolunda savaş meşruiyetini, insanın mutluluğu ile insan arasına gerilen engeli kaldırma amacından alır. Böyle bir savaşın amacı asla inanç dayatma, güç gösterisi, egemenlik tutkusu ve toprak kaygısı olamaz.— M.İslamoğlu
8:13
14
ذٰلِكُمْ فَذُوقُوهُ وَاَنَّ لِلْكَافِر۪ينَ عَذَابَ النَّارِ ٤١
Zâlikum fe zûkûhu ve enne lil kâfirîne azâben nâr(nâri).
Bu sizin için (ey inkârcılar)! Haydi, tadın onu! Bir de ayrıca, inkârda (sonuna kadar) direnenler için (âhirette) ateş azabı var!— M.İslamoğlu
8:14
15
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا لَق۪يتُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا زَحْفاً فَلَا تُوَلُّوهُمُ الْاَدْبَارَۚ ٥١
Yâ eyyuhâllezîne âmenû izâ lekîtumullezîne keferû zahfen fe lâ tuvellûhumul edbâr(edbâra).
SİZ ey iman edenler! Savaşta, inkârda direnenlerin kalabalık ordusuyla karşılaştığınızda sakın ardınızı dönüp kaçmayın!— M.İslamoğlu
8:15
16
وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُٓ اِلَّا مُتَحَرِّفاً لِقِتَالٍ اَوْ مُتَحَيِّزاً اِلٰى فِئَةٍ فَقَدْ بَٓاءَ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِ وَمَأْوٰيهُ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ ٦١
Ve men yuvellihim yevme izin duburahû illâ muteharrifen li kıtâlin ev mutehayyizen ilâ fietin fe kad bâe bi gadabin minallâhi ve me’vâhu cehennem(cehennemu), ve bi’sel masîr(masîru).
Nitekim o gün -taktik gereği olmaksızın ya da diğer bir birliğe katılma amacı taşımaksızın- kim ardını dönüp kaçarsa, kesinlikle o Allah’ın gazabına muhatap olacak ve meskeni (de) cehennem olacaktır: o ne berbat bir ikametgâhtır.— M.İslamoğlu
8:16
17
فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ قَتَلَهُمْۖ وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰىۚ وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِن۪ينَ مِنْهُ بَلَٓاءً حَسَناًۜ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ ٧١
Fe lem taktulûhum ve lâkinnallâhe katelehum, ve mâ rameyte iz rameyte ve lâkinnallâhe ramâ, ve li yubliyel mu’minîne minhu belâen hasenâ(hasenen), innallâhe semîun alîm(alîmun).
Hem onları siz öldürmediniz; fakat onları asıl Allah öldürdü.[¹³⁴¹] Attığın zaman da atan sen değildin,[¹³⁴²] ama asıl Allah attı.[¹³⁴³] Zira O, inananları (sonucunu) inayetiyle takdir ettiği güzel bir sınava tâbi tuttu: şüphesiz Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir. [1341] Kur’an’da Allah’a katl değil, hep mevt isnat edildiği hâlde bu âyet istisna teşkil eder. Bir sonraki cümlenin ışığında mecazî bir vurguya sahiptir. Zımnen, “İman gücüyle savaşıp öldürüyorsunuz” demektir. [1342] Metinde ve lem termi değil, mâ rameyte geldi. Tercihimiz bu farkı çeviriye yansıtma çabasının ürünüdür. [1343] Bu ibare beşer dilinin imkânlarını zorlayan bir belâgat şaheseridir. Ne Allah’ı idrakin ve hayatın dışına süren mutlak tenzih ne de Allah’ı kişileştiren mutlak teşbih… Zira birincisi aklın vehmi, ikincisi duyuların vehmidir. Bu ikisi arasındaki dengeyi işte bu âyet temsil eder. Kim attı? Kul mu, Allah mı? Her şey “sen attın” ile “Allah attı” arasında gidip geliyor, olup bitiyor. “Atma” aynı cümlede hem kula hem Allah’a isnat ediliyor. Kulun atması mecazî, Allah’ın atması hakiki oluyor. Ortada bir çelişki yok. Çelişki bunu anlamakta zorlanan insanın zihninde. Vahiy akla, aşkın olanı idrakin yönünü gösteriyor. Zımnen: Ey akıl! Onu anlamak istiyorsan yaratandan yaratılana doğru bir seyir takip et! Mutlak Zât’a nisbetle Allah’ın atması da mecaz ve teşbih oluyor. Muhatap teşbihte ölçüyü kaçırmasın diye âyet muhteşem bir final ile son buluyor: “Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir” (Âlemlerin Rabbi Allah, s. 82-83). Hayat ve hakikatin mucizevî karmaşası böylece “hayat kitabına” da yansımış oluyor. Sözün özü: Ey muhatap! Allah hayata her an müdahildir; sebebe değil müsebbibe, cama değil camdan bakarsan şu gerçeği görürsün: Allah’a yakın olursan, O senin elin ayağın, gözün kulağın olur. O’nunla atar ve tutarsın, O’nunla görür ve duyarsın…— M.İslamoğlu
8:17
18
ذٰلِكُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ مُوهِنُ كَيْدِ الْكَافِر۪ينَ ٨١
Zâlikum ve ennallâhe mûhinu keydil kâfirîn(kâfirîne).
Bu (da) sizin için (ey inananlar): İşte Allah, inkâr edenlerin tuzağını (böyle) boşa çıkarır![¹³⁴⁴] [1344] 14. âyet inkârcılara hitap ediyordu, bu ise inananlara hitap ediyor.— M.İslamoğlu
8:18
19
اِنْ تَسْتَفْتِحُوا فَقَدْ جَٓاءَكُمُ الْفَتْحُۚ وَاِنْ تَنْتَهُوا فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَاِنْ تَعُودُوا نَعُدْۚ وَلَنْ تُغْنِيَ عَنْكُمْ فِئَتُكُمْ شَيْـٔاً وَلَوْ كَـثُرَتْۙ وَاَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُؤْمِن۪ينَ۟ ٩١
İn testeftihû fe kad câekumul fethu, ve in tentehû fe huve hayrun lekum, ve in teûdû naud, ve len tugniye ankum fietukum şey'en ve lev kesuret ve ennallâhe meal mu'minîn(mu'minîne).
Siz ey fetih isteyenler! İşte fetih ayağınıza gelmiştir![¹³⁴⁵] Şimdi, eğer bir son verirseniz bu sizler için daha hayırlıdır.[¹³⁴⁶] Yok eğer dönerseniz biz de döneriz;[¹³⁴⁷] ve ne kadar kalabalık olursa olsun topluluğunuz size hiçbir yarar sağlamaz: (Herkes) iyi bilsin ki Allah mü’minlerle beraberdir. [1345] Bu âyet kime hitap etmektedir: 14. âyetin muhatabı olan inkârda direnenlere mi, yoksa hemen üstteki 18. âyetin muhatabı olan imanda sebat gösterenlere mi? Bize göre bu âyetin muhatabı özel bir sınıf değildir. Nasıl ki 25. âyetin dile getirdiği potansiyel sapma ihtimali yalnızca bir kesime has (hâssah) kılınamazsa, bu âyet de özelleştirilemez. Bu âyet hem inananlara, hem inkâr edenlere hem de imanla inkâr arasında gidip gelenlere hitap etmektedir. Mü’minler fetih istiyorlardı, bu bir fetihti: İmanla insan arasındaki engel kalkmış ve imanın önü açılmıştı. Müşrikler fetih istiyorlardı, bu da 70. âyette işaret edildiği gibi onlar için bir yürek fethiydi. Gücün verdiği gururun ve kör inadın bir perde gibi kapattığı vicdanlarının örtüsünü açmış ve onları imanla yüz yüze getirmişti. Gerisi kendi tercihleriydi (Bkz: 8.70). [1346] İnananlara: “Eğer işi tadında bırakırsanız.” Sûrenin başındaki şu ağır azarın tam da hatırlanacağı yer: “Şu hâlde, Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve aranızdaki ilişkiyi düzgün tutun; bir de Allah’a ve Elçisi’ne kulak verin: tabi gerçekten inanıyorsanız” (âyet 1). İşi tadında bırakmak, bir “yürek fethi” amacını taşıması gereken savunma savaşını, ganimet ve işgal için yapılan bir saldırı savaşına dönüştürmemek anlamını taşıyordu. Böyle yaparlarsa, ganimet ve esir yerine, “Rableri katında saygınlığı olan rütbeler, sınırsız bir bağış ve görkemli bir rızık” (âyet 4) elde edeceklerdi. İnkârcılara: “İnkârda inada bir son verin” çağrısı. Onlar da eğer küfürde inada son verirlerse, yürekleri İslâma açılacak ve inananlara yapılan vaadlerin hepsine onlar da ortak olacaklardı.. [1347] İnananlara: Eğer yüce ve ahlâkî amaçlardan yüz çevirip dünyevî ve basit çıkarlara yönelirseniz, Ben de emrinize âmâde kıldığım güçlerimle birlikte sizden desteğimi çekerim. İnkârcılara: Eğer siz bu inadınızdan döner ve hakikati kabullenip kendinize gelirseniz, Ben de rahmetim ve bağışımla size yönelir, sizi çarptıracağım cezadan dönerim.— M.İslamoğlu
8:19
20
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَوَلَّوْا عَنْهُ وَاَنْتُمْ تَسْمَعُونَۚ ٠٢
Yâ eyyuhâllezîne âmenû etîullâhe ve resûlehu ve lâ tevellev anhu ve entum tesmeûn(tesmeûne).
SİZ ey iman edenler! Allah’a ve O’nun Elçisi’ne bağlılığınızı gösterin; (O’nun mesajını) işittiğiniz hâlde O’ndan yüz çevirmeyin!— M.İslamoğlu
8:20
21
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ قَالُوا سَمِعْنَا وَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ ١٢
Ve lâ tekûnû kellezîne kâlû semi’nâ ve hum lâ yesmeûn(yesmeûne).
Bir de kulak asmadıkları hâlde “İşittik!” diyenler gibi olmayın![¹³⁴⁸] [1348] Burada hitap üçüncü bir gruba yönelmektedir: Mesaj kendisine ulaştığı hâlde gereğini yerine getirmeyen, ona boyun eğmeyenler…— M.İslamoğlu
8:21
22
اِنَّ شَرَّ الدَّوَٓابِّ عِنْدَ اللّٰهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذ۪ينَ لَا يَعْقِلُونَ ٢٢
İnne şerred devâbbi indallâhis summul bukmullezîne lâ ya’kılûn(ya’kılûne).
İyi bilin ki, Allah katında canlıların en şerlisi aklını kullanmayan (gerçek) sağır ve dilsizlerdir.— M.İslamoğlu
8:22
23
وَلَوْ عَلِمَ اللّٰهُ ف۪يهِمْ خَيْراً لَاَسْمَعَهُمْۜ وَلَوْ اَسْمَعَهُمْ لَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ ٣٢
Ve lev alimallâhu fî him hayran le esmeahum, ve lev esmeahum le tevellev ve hum mu'ridûn (mu'ridûne).
Hem eğer Allah onlarda iyi bir hâl ve gidiş görseydi, onların işitmelerini sağlardı; ne ki eğer onların işitmelerini sağlasaydı bile, onlar inatçı inkârlarıyla yine yüz çevirirlerdi.[¹³⁴⁹] [1349] Yani: Onların sapması kaderleri değil tercihleridir. Parmaklarıyla kulaklarını tıkayanlar, gerçeği duymamayı mazeret olarak sunamazlar.— M.İslamoğlu
8:23
24
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَج۪يبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ اِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْي۪يكُمْۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪ وَاَنَّـهُٓ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ ٤٢
Yâ eyyuhâllezîne âmenûstecîbû lillâhi ve lir resûli izâ deâkum limâ yuhyîkûm, va'lemû ennallâhe yehûlu beynel mer'i ve kalbihî ve ennehû ileyhi tuhşerûn (tuhşerûne).
Siz ey iman edenler! O sizi hayat bahşeden bir (diril)işe davet ettiğinde,[¹³⁵⁰] Allah’a ve Elçi’ye icabet edin! Zira iyi bilin ki Allah kişiyle kalbinin (eğilimleri) arasına sürekli müdâhale eder;[¹³⁵¹] akıbet O’nun huzurunda toplanacaksınız. [1350] Vahye göre “ölüm” dünyadan kopmak değil, hakikatten kopmaktır. [1351] Bu “müdâhale”, ilâhî yönlendirmeyi ifade eden “hidayet”in ta kendisidir. Bunu radar örneğiyle açıklayabiliriz. Kalp, adının da çağrıştırdığı gibi radara benzer: Bilinç üstü, bilinçaltı, bilinç ve duygulardan gelen iyi kötü her sinyali tarar. İyi-kötü ve hak-bâtıl; aldığı her görüntüyü kendi aynasında yansıtır. Allah’ın kişi ile kalbi arasına müdâhalesi, yanlış görüntünün bilinç ekranına yansımaması için Allah’ın o görüntü ile kalbin arasına engel koymasıdır. Zira Hûd 43’ün de gösterdiği gibi el-havl “engel” anlamına gelir. Sonuçta, insanın kalbi o engel sayesinde kaymaktan korunur.— M.İslamoğlu
8:24
25
وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةًۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ ٥٢
Vettekû fitneten lâ tusîbennellezîne zalemû minkum hâssah (hâssaten), va'lemû ennallâhe şedîdul ıkâb(ıkâbi).
Ve öylesine çetin bir sınava karşı tetikte ve tedbirli olun ki, o içinizden yalnızca zulmetmede ısrarlı kimselere[¹³⁵²] musallat olmakla kalmayacaktır.[¹³⁵³] Ve iyi bilin ki Allah’ın azabı pek şiddetlidir. [1352] Zalemû zımnen “Bilinci altüst olmuş kimseler” imasını taşır (Bkz: 7:148, not 109). [1353] Söz geliminden: “..içinizden kötülüğe karşı aktif olmayan pasif iyileri de kuşatacaktır”. Zımnen: Pasif iyi aktif kötünün destekçisidir. İbn Cinni le tusibenne olarak okumuştur. Bu durumda anlamı şöyle olur: “…o içinizden yalnızca bilinci alt üst olmuş kimselere mutlaka musallat edilecektir” (İtkân II, 230).— M.İslamoğlu
8:25
26
وَاذْكُـرُٓوا اِذْ اَنْتُمْ قَل۪يلٌ مُسْتَضْعَفُونَ فِي الْاَرْضِ تَخَافُونَ اَنْ يَتَخَطَّفَكُمُ النَّاسُ فَاٰوٰيكُمْ وَاَيَّدَكُمْ بِنَصْرِه۪ وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ٦٢
Vezkurû iz entum kalîlun mustad'afûne fîl ardı tehâfûne en yetehattafekumun nâsu fe âvâkum ve eyyedekum bi nasrihî ve razakakum minet tayyibâtî leallekum teşkurûn(teşkurûne).
Ve hatırlayın ki bir zamanlar siz yeryüzünde ezilen bir azınlıktınız; insanların sizi etnik temizliğe tâbi tutmasından[¹³⁵⁴] endişe ederdiniz! Böyleyken O size sığınak oldu, sizi yardımıyla güçlendirdi ve size güzel ve temiz rızıklar bahşetti: belki şükredersiniz.[¹³⁵⁵] [1354] Lafzen: “..kapıp götürmesinden”. [1355] “Allah, bir zorluktan sonra bir kolaylık ihsan edecektir.” (65:7) âyetinin müjdelediği gibi yokluk ve muhalefetle imtihanın kaçınılmaz sonucu varlık ve iktidarla imtihandır.— M.İslamoğlu
8:26
27
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَخُونُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُٓوا اَمَانَاتِكُمْ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ ٧٢
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tehûnûllâhe ver resûle ve tehûnû emânâtikum ve entum ta'lemûn(ta'lemûne).
Siz ey iman edenler! Allah’a ve Elçi’ye ihanet etmeyin! Sonra, korumanız gereken değerlere bile bile ihanet etmiş olursunuz.[¹³⁵⁶] [1356] Bu ibarenin, takdirî bir ilave olmaksızın anlamı budur. İbn Abbas ikinci tehûnû’nun başında bir nehy la’sı takdir ederek okumuştur. Hemen arkadan gelen 29. âyetin ‘insanlık’ durumuyla ilgili evrensel mesajı, bu pasajın anlamını tarihsel olanla sınırlandıran tüm yaklaşımları geçersiz kılmaktadır. Aslında âyette geçen emânât, başta 33:72’de geçen ve en doğru yorumla insanın seçme yeteneğine tekabül eden “emanet” olmak üzere, korumakla yükümlü olduğu fıtrî, aklî, iradî, fizikî, imanî olmak üzere maddî ve mânevî tüm değerleri içerir. Zımnen: İnsanın Allah’a ve O’nun Elçisi’ne ihaneti kendi doğasına ihanetle eşdeğerdir.— M.İslamoğlu
8:27
28
وَاعْلَمُٓوا اَنَّـمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَاَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌۙ وَاَنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ۟ ٨٢
Va'lemû ennemâ emvâlukum ve evlâdukum fitnetun ve ennallâhe indehû ecrun azîm(azîmun).
Zira aklınızdan çıkarmayın ki, mallarınız ve çocuklarınız birer sınav aracıdır;[¹³⁵⁷] ve bilin ki Allah nezdinde muazzam bir ecir vardır! [1357] Kelimenin “ergitme potası” (el-fetnu) mânasından yola çıkarak: Evlat ve servet sizin potanızdır, Allah o potada sizin cevherinizi cürufunuzdan ayırır: siz cürufa değil cevhere çıkmaya bakın! Bunun için de terbiyenin ateşinden geçmek lazım. Altın ateşlerde sınanmadan gerdanlara takılmıyor. Kişinin çocukları ve malı kendini saflaştıran bir “pota” olma istidadı taşıyor. Buradan çıkan sonuç şudur: Ebeveynler çocuklarını terbiye ettiklerini düşünürler, fakat çocukları üzerinden kendileri terbiye edilirler. İşte âyette ifade buyurulan mal ve evladın kişi için fitne olma gerçeği budur.— M.İslamoğlu
8:28
29
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تَتَّقُوا اللّٰهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَاناً وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ ٩٢
Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Siz ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle hareket ederseniz, size hakkı bâtıldan ayıracak bir ayrım gücü verir;[¹³⁵⁸] dahası kötülüklerinizin üzerini örter ve sizi bağışlar; çünkü Allah’tır sınırsız lütuf, sonsuz kerem sahibi olan! [1358] Zımnen: Bu seçip ayıran akıl sayesinde evlat ve servet gibi nimetler ile nimetin fitnesini birbirinden ayırır, birinciyi talep ederken ikinciden uzak durursunuz.— M.İslamoğlu
8:29
30
وَاِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ اَوْ يَقْتُلُوكَ اَوْ يُخْرِجُوكَۜ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ ٠٣
Ve iz yemkuru bikellezîne keferû li yusbitûke ev yaktulûke ev yuhricûke ve yemkurûne ve yemkurullâh(yemkurullâhu), vallâhu hayrul mâkirîn(mâkirîne).
HANİ bir zaman da inkârda direnenler senin önünü kesmek, öldürmek ya da sürgün etmek için sana tuzaklar kuruyorlardı. Nitekim onlar hep tuzak kurmuşlar, Allah da onların tuzağını sürekli boşa çıkarmıştır; zira Allah tuzakları boşa çıkaranların en hayırlısıdır.[¹³⁵⁹] [1359] Lafzen: “Allah da onlara tuzak kurmuştur; zira Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.” Bu lafzî anlamdaki “hayır”, Allah’ın kurduğu tuzağın insanınkine benzemeyip, hep onun hayrına olduğu şeklinde anlaşılmalıdır (Râzî).— M.İslamoğlu
8:30
Yükleniyor...
Enfal
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle