Şura 53 Ayet Mekke · الشورى
42

Şura

Danışma · Mekke
42
Danışma · Mekke
الشورى
53
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
حٰمٓ ١
Hâ mim.
Hâ-Mîm— M.İslamoğlu
42:1
2
عٓسٓقٓ۠ ٢
Ayn sin kâf.
‘Ayn-Sîn-Kâf![⁴²⁹⁹] [4299] Hâ-mîm ailesinden olmasına rağmen, girişinde fazladan üç harf taşıyor olması, bu sûrenin inişi sırasında vahye yönelen şiddetli saldırıya, aynı şiddette meydan okuma ile yorumlanmıştır (İbn Âşûr). Kûfe okulunun bu harfleri iki âyet sayması, bu sûrenin Hâ-Mîm ailesinden olduğunu göstermek içindir. Fazladan olan ‘Ayn-Sîn-Kâf harflerinin, harf değil bir mânanın sembolü olduğu söylenmiştir. Bu harflerin, Kur’an’da sadece bu sûrede yer alan vahyin geliş şekilleriyle ilgili 51. âyetteki üç hali sembolize ettiği yorumu yapılmıştır. Buna göre ‘ayn görmeyi, sîn (sem’) işitmeyi, kâf (kalb) kalbe nakşedilmeyi ifade eder (Elmalılı, âyet 51’in tefsirinde). ‘Ayn “su kaynağı”, sîn “insan”, kâf “kalb” anlamına alınırsa, vahyin kaynağından Rasul’ün kalbine iniş sürecine işaret edebilir. Allah en doğrusunu bilir (Mukatta‘ât için bkz: 68:1, not 1).— M.İslamoğlu
42:2
3
كَذٰلِكَ يُوح۪ٓي اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكَۙ اللّٰهُ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ٣
Kezâlike yûhî ileyke ve ilellezîne min kablikellâhul azîzul hakîm(hakîmu).
HER işinde tek mükemmel olan, her hükmünde tam isabet bulunan Allah, sana ve senden öncekilere hakikati işte böyle vahyeder.[⁴³⁰⁰] [4300] Yani: “muhatapların konuştuğu dil aracılığıyla”. Veya “birbirine benzer biçim ve içerikte”. Önceki vahiylerle Kur’an vahyi arasındaki benzerlik yönü 51. âyette açıklanan vahyin iniş şekilleriyle de açıklanabilir.— M.İslamoğlu
42:3
4
لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ ٤
Lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), ve huvel aliyyul azîm(azîmu).
Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi O’nundur; O aşkın yüceliğiyle görünmeyen varlıkların da, azamet ve heybetiyle görünen varlıkların da ötesindedir.[⁴³⁰¹] [4301] ‘Aliyy, Allah’ın fizikötesi varlıklardan aşkınlığını, ‘Azîm Allah’ın fizikî varlıklardan aşkınlığını ifade eder.— M.İslamoğlu
42:4
5
تَكَادُ السَّمٰوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْاَرْضِۜ اَلَٓا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ ٥
Tekâdus semâvâtu yetefattarne min fevkıhinne vel melâiketu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yestagfirûne li men fîl ard(ardı), e lâ innellâhe huvel gafûrur rahîm(rahîmu).
O kadar ki, neredeyse gökler en tepesinden parçalanırcasına sarsılır;[⁴³⁰²] melekler ise Rablerinin sonsuz yüceliğini hamd ile dile getirir ve yeryüzünde yaşayan herkes için af dilenir.[⁴³⁰³] Bakın, şüphesiz Allah, evet yalnız O’dur sınırsız bağışlayan, eşsiz rahmet eden. [4302] Öncesiyle bağlantılı olarak “Allah’ın azamet ve heybetinden”, sonrasıyla bağlantılı olarak “Allah hakkındaki iftiralarından” gibi bir açıklamayla da okunabilir. (Benzer bir ibare için krş: 19:90.) Yetefattarne ve fevkıhinne kullanımları akıllılar için olup istisnâî bir kullanımdır. Bağımsız bir cümle olarak okunduğunda, açık ve genişleyen evren modeline işaret eder. [4303] Bazı müfessirler bu âyeti, Mü’min sûresinin 7. âyetine istinaden meleklerin mü’minlerin bağışlanmasına dua ettiği şeklinde açıklamıştır. Zımnen: Şeytanlar insanın can düşmanıysa, melekler de insanın can dostudur.— M.İslamoğlu
42:5
6
وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهُ حَف۪يظٌ عَلَيْهِمْۘ وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَك۪يلٍ ٦
Vellezînettehazû min dûnihî evliyâllâhu hafîzun aleyhim ve mâ ente aleyhim bi vekîl(vekîlin).
Zatından başkalarını sığınılacak evliya edinenleri Allah sürekli gözetim altında tutmaktadır; sen onların tercihinin asla savunucusu değilsin![⁴³⁰⁴] [4304] Son cümle için bkz: 39:41.— M.İslamoğlu
42:6
7
وَكَذٰلِكَ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ قُرْاٰناً عَرَبِياًّ لِتُنْذِرَ اُمَّ الْقُرٰى وَمَنْ حَوْلَهَا وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ فَر۪يقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَر۪يقٌ فِي السَّع۪يرِ ٧
Ve kezâlike evhaynâ ileyke kur’ânen arabiyyen li tunzire ummel kurâ ve men havlehâ ve tunzire yevmel cem’i lâ reybe fîh(fîhi), ferîkun fîl cenneti ve ferîkun fîs saîr(saîri).
İşte Biz sana, hem Şehirlerin Anası’nı ve onun çevresindekileri[⁴³⁰⁵] uyarman hem de kendisinde asla kuşku bulunmayan Toplanma Günü’ne karşı (insanlığı) ikaz etmen için Arapça bir Kur’an vahyettik: (Sonuçta) bir kısmı cennete girecek, bir kısmı da ateşe. [4305] Özelde Mekke ve onun mânevî merkezi olan yer küreyi (Râzî). Zımnen: uygarlıkların merkezini.— M.İslamoğlu
42:7
8
وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَهُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ يُدْخِلُ مَنْ يَشَٓاءُ ف۪ي رَحْمَتِه۪ۜ وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُمْ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ ٨
Ve lev şâallâhu le cealehum ummeten vâhıdeten ve lâkin yudhilu men yeşâu fî rahmetih(rahmetihî), vez zâlimûne mâ lehum min velîyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Ama eğer Allah isteseydi onları tek bir ümmet yapardı:[⁴³⁰⁶] Ne var ki O, tercih edeni/tercih ettiğini rahmetine gark eder;[⁴³⁰⁷] zalimler ise ne candan bir dost ne de bir yardımcı bulabilecekler. [4306] Varlığın çift kutupluluğu yasasını ele alan 11. âyetle birlikte okunursa, zımnen şu anlama gelir: iman-inkâr, mü’min-kâfir kutupları bu yasa gereği hep var olacaktır. [4307] Men yeşâ ibaresini çevirimizin gerekçesi için bkz: 10:25, not 44; 14:4, not 5 ve 24:21, not 24. Zımnen: O isteseydi insanları bir tek inanç ve düşünce etrafında birleştirirdi, fakat bunu istemedi ve onları sınayıp tercihlerine göre ödül ve ceza vermek için irade verdi. Dolayısıyla iman ve küfür, iradenin doğal ve mecburî bir sonucudur.— M.İslamoğlu
42:8
9
اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۚ فَاللّٰهُ هُوَ الْوَلِيُّ وَهُوَ يُحْـيِ الْمَوْتٰىۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟ ٩
Emittehazû min dûnihî evliyâe, fallâhu huvel velîyyu ve huve yuhyîl mevtâ ve huve alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Yoksa onlar O’nun dışında hâmîler mi edinmeye kalkıyorlar? Oysa asıl himâye edici Allah’tır; zira ölüye can veren sadece O’dur, her şeye kadir olan da O’dur.— M.İslamoğlu
42:9
10
وَمَا اخْتَلَفْتُمْ ف۪يهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُٓ اِلَى اللّٰهِۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبّ۪ي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُۗ وَاِلَيْهِ اُن۪يبُ ٠١
Ve mahteleftum fîhi min şey’in fe hukmuhû ilallâh(ilallâhi), zâlikumullâhu rabbî aleyhi tevekkeltu ve ileyhi unîb(unîbu).
BU ALANDA[⁴³⁰⁸] ayrılığa düştüğünüz her hususta hüküm Allah’a aittir. (De ki): “Bakın, işte benim Rabbim olan Allah budur: yalnız O’na güvendim. Ben, her daim O’na yönelirim.”[⁴³⁰⁹] [4308] Yani: Allah ve din alanında. Bir sonraki âyetin başındaki “de ki” ibaresini bu âyetin başına taşımak da mümkündür (Zemahşerî). [4309] Allah hayata her an müdahildir. Krş: “O, (hayata ve varlığa dair) her işe müdahildir.” (55:29).— M.İslamoğlu
42:10
11
فَاطِرُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجاً وَمِنَ الْاَنْعَامِ اَزْوَاجاًۚ يَذْرَؤُ۬كُمْ ف۪يهِۜ لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ ١١
Fâtırus semâvâti vel ard(ardı), ceale lekum min enfusikum ezvâcen ve minel en’âmi ezvâcâ(ezvâcen), yezreukum fîh(fîhi), leyse ke mislihî şey’un, ve huves semîul basîr(basîru).
O, gökleri ve yeri yoktan var edendir. Nasıl ki hayvanları çiftler halinde yaratmışsa, size de kendi türünüzden eşler[⁴³¹⁰] vermiştir; ve sizi bu sayede çoğaltmaktadır. O’nun gibisinin benzeri olamaz;[⁴³¹¹] ve O her şeyi işiten, her şeyi görendir. [4310] Zevc, “eş, çiftlerden her biri” anlamında kullanılır. Kelime eril yapıdadır. Fakat tıpkı nefs gibi delâleti itibarıyla ne eril ne dişildir. Kur’an’da aynı kelime dişiler (4:20, 2:102), erkekler (2:230; 58:1), bitkiler (55:52) ve hayvanlar (11:40) için kullanılmıştır. Kur’an her şeyin zevceyn (çifter çifter) yaratıldığını, yani çift kutupluluğun yaratılışın aslî niteliği olduğunu dile getirerek bunun üzerinde insanları düşünmeye davet eder (51:49). Buna göre çiftin her bir üyesi, semantik olarak diğerini önceden var sayar ve ontolojik olarak varoluşunu diğerinin varoluşu üzerine temellendirir. Kur’anî anlamda “eş” ve “eşliliğin” anlamı budur: “erkek ve dişi çiftleri yaratan da kesinlikle O’dur” (53:45). Hayvanların anılması, eşlilik yasasının insanın hayvanî boyutuna ilişkin bir yasa olduğuna imadır. Zımnen: Daha insan hayvanlarla müşterek olduğu bu alanda bile kendi kendine yetmezken, Allah’a nasıl olup da başkaldırır ve şirk koşmaya cüret eder? [4311] Zımnen: ‘Şirke gömülenlerin sandığı gibi Allah’ın eşinin bulunması bir yana, O’nun bir benzeri dahi olamaz.’ Kâf teşbih edatı ve mislihî’nin çarpan etkisiyle, O’nun kendisine veya kendisinin O’na benzetilebileceği her hangi bir varlık türünün olma ihtimali, kökten reddedilmektedir. Mislin yakın anlamlıları nidd, şibh, tesviye ve şekldir. Nidd iki şey arasındaki öze ilişkin ortaklığı, şibh niteliğe ilişkin ortaklığı, tesviye sayı ve miktara ilişkin ortaklığı, şekl biçim ve görüntüye ilişkin ortaklığı ifade eder. Misl ise bütün bunları kapsar (Rağıb). Allah’ın her açıdan benzersizliğini ve eşsizliğini ifade eder. Âyet, tevhidin şartı olan Allah tasavvurunu inşâ eder. Zat, sıfât ve eylem itibarıyla hiçbir yaratılmış O’nunla kıyaslanamaz. Yaratanla yaratılanlar arasındaki mahiyet farkına işaret eder. Eşlilik ve çift/zıt kutupluluk, yaratılmış olmanın yasasıdır. Bu yasayı koyan Allah bundan beridir. Tek olmak O’na mahsustur. Yaratılışın eşliliğini vurgulayan bir âyet içerisinde yer almasına rağmen, bu cümlede zevc kelimesi kullanılmaz. Zımnen: O’nun benzeri ve O’nun gibisi yoktur ki, O’nun “eşi” olsun manasını içerir. Zira eşi olan, tanrı olamaz (Krş: 112:3).— M.İslamoğlu
42:11
12
لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ ٢١
Lehu mekâlîdus semâvâti vel ard(ardı), yebsutur rızka li men yeşâu ve yakdir(yakdiru), innehu bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Göklerin ve yerin anahtarları O’na aittir: O tercih ettiğine rızkı bol verir, tercih ettiğini sınırlandırır: çünkü O her şeyi her yönüyle bilendir.[⁴³¹²] [4312] Zımnen: İnsan O’nun mülkünde misafirdir. Kullanımına verilenler emanettir. O sadece kimin neye lâyık olduğunu değil, özünde kimin neye ihtiyacı olduğunu ve neyin kim için iyi olduğunu da bilir.— M.İslamoğlu
42:12
13
شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا وَصّٰى بِه۪ نُوحاً وَالَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِه۪ٓ اِبْرٰه۪يمَ وَمُوسٰى وَع۪يسٰٓى اَنْ اَق۪يمُوا الدّ۪ينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا ف۪يهِۜ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِك۪ينَ مَا تَدْعُوهُمْ اِلَيْهِۜ اَللّٰهُ يَجْتَب۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ يُن۪يبُ ٣١
Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
O, dinin (esasa ilişkin) kısmından[⁴³¹³] Nûh’a bildirdiğini -ki o sana vahyettiğimiz, dahası İbrahim, Musa ve İsa’ya da bildirdiğimizdir- size de yol kıldı ki, dini çığırından çıkarmayın[⁴³¹⁴] ve bu konuda tefrikaya düşmeyin! Şirk koşanlara ağır gelen, işte onları kendisine çağırdığın bu ilkedir: Allah tercih ettiğini seçip kendisine yaklaştırır,[⁴³¹⁵] kendisine yöneleni de doğru yola yöneltir. [4313] Bütün içindeki parçaya delâlet eden min’in çeviriye yansıması. Tüm elçiler islâmın aynı ortak değerlerini tebliğ etmişlerdir. [4314] Lafzen: “Dini dosdoğru tutun”. [4315] Yani: Vahyin tebliğine memur eder, kendine yöneleni de o vahiyle doğru yola yöneltir.— M.İslamoğlu
42:13
14
وَمَا تَفَرَّقُٓوا اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫رِثُوا الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَف۪ي شَكٍّ مِنْهُ مُر۪يبٍ ٤١
Ve mâ teferrekû illâ min ba’di mâ câehumul ilmu bagyen beynehum, ve lev lâ kelimetun sebekat min rabbike ilâ ecelin musemmen le kudıye beynehum, ve innellezîne ûrisûl kitâbe min ba’dihim le fî şekkin minhu murîb(murîbin).
Onlar,[⁴³¹⁶] hakikatin bilgisi kendilerine ulaştıktan sonra, sırf aralarındaki kıskançlık yüzünden birbirlerine düştüler:[⁴³¹⁷] Ve eğer Rabbin tarafından daha önceden belirli bir vâdeye kadar ertelendiğine dair bir yasa konmasaydı, haklarındaki hüküm hemen infaz edilirdi. İşte onların ardından gelen (eski) vahyin (son) vârisleri de, bu (vahiy)den dolayı tereddütle karışık bir şüphe içindedirler.[⁴³¹⁸] [4316] Yani: Önceki kitapların eski kuşak muhatapları. [4317] Lafzen: “hakikatin bilgisi kendilerine ulaşıncaya kadar birbirlerine düşmediler”. Yani vahiy, turnusol kâğıdı işlevi gördü ve muhataplarını ayrıştırdı. İradenin imtihanı vahiyle tamamlandı. [4318] Şekkin..murîb hakkında bkz: 14:9, not 12. Rayb ve şekk farkı için bkz: 34:54, not 70.— M.İslamoğlu
42:14
15
فَلِذٰلِكَ فَادْعُۚ وَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَۚ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْۚ وَقُلْ اٰمَنْتُ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنْ كِتَابٍۚ وَاُمِرْتُ لِاَعْدِلَ بَيْنَكُمْۜ اَللّٰهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْۜ لَـنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۜ لَا حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْۜ اَللّٰهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَاۚ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُۜ ٥١
Fe li zâlike fed’u vestekım kemâ umirt(umirte), ve lâ tettebi’ ehvâehum, ve kul âmentu bi mâ enzelallâhu min kitâb(kitâbin), ve umirtu li a’dile beynekum, allâhu rabbunâ ve rabbukum, lenâ a’mâlunâ ve lekum a’mâlukum, lâ huccete beynenâ ve beynekum, allâhu yecmeubeynenâ, ve ileyhil masîr(masîru).
İşte bu yüzden sen (durup dinlenmeden hakikate) çağır ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol![⁴³¹⁹] Onların keyfî taleplerine uyma ve de ki: “Ben Allah tarafından indirilen her tür vahye[⁴³²⁰] inandım; ben aranızda dengeyi[⁴³²¹] sağlamakla emrolundum; Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir; bizim yaptıklarımızın sonucu bizi bulacak, sizin yaptıklarınızın sonucu da sizi bulacaktır; bizimle sizin aranızda tartışmanın bir yararı yok:[⁴³²²] Allah hepimizi bir araya getirecektir: zira varış sadece O’nadır.” [4319] Yani: Duygularını işe karıştırma! İstikamet, dış ve iç tahriklere kapılmadan, gösterilen yolda sabır ve sebatla yürümektir (Krş: 11:112, 41:30). [4320] Kitâbdaki belirsizlik anlama “tür” olarak yansımıştır. Vahyin iniş türlerinden söz eden 51. âyetin ışığında anlamak mümkündür. [4321] Lafzen: “adâleti”. Yahudilik ve Hıristiyanlık, ilâhî öğretinin dengesini bozan iki uçtur. Bu denge, “İşte böylece sizin dengeli bir ümmet olmanızı istedik” (2:143) âyeti ışığında anlaşılmalıdır. [4322] Veya: “ortak bir delil yok”. Tercihimiz iki anlamı da içerir. Zımnen: Müşterek deliller ve ortak bir dil kullanmıyoruz; dolayısıyla tartışmanın da bir yararı yok.— M.İslamoğlu
42:15
16
وَالَّذ۪ينَ يُحَٓاجُّونَ فِي اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُج۪يبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ ٦١
Vellezîne yuhâccûne fîllâhi min ba’di mestucîbe lehu huccetuhum dâhıdatun inde rabbihim ve aleyhim gadabun ve lehum azâbun şedîd(şedîdun).
Bir de O’nun çağrısı kabul edildikten sonra hâlâ Allah hakkında tartışanlar var: Onların itirazları Rableri katında tümden geçersizdir; başlarına (O’ndan) bir gazap çökecektir ve onların hakkı şiddetli bir azaptır.— M.İslamoğlu
42:16
17
اَللّٰهُ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَالْم۪يزَانَۜ وَمَا يُدْر۪يكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَر۪يبٌ ٧١
Allahullezî enzelel kitâbe bil hakkı vel mîzân(mîzâne) ve mâ yudrîke lealles sâate karîb(karîbun).
O Allah ki, indirdiği vahiylerle[⁴³²³] hem hakikati ortaya sermiş, hem de (âdil ve mutedil) ölçüp tartacak (bir tasavvur) inşâ etmiştir.[⁴³²⁴] Hem sen (ey muhatab);[⁴³²⁵] nerden bileceksin, belki de Son Saat çok yakındır![⁴³²⁶] [4323] el-Kitab’daki belirliliğin, bütün vahiyleri kapsadığına delâlet eder (Krş: 57:25). [4324] el-Mîzân: tartı aleti. İstiare yoluyla vahyin muhatabında doğru ölçüp tartan bir tasavvur ve akıl inşâsına atıf. Tersi bir tasavvur için krş: “Kahrolası, nasıl da ölçüp biçti” (74:19-20). [4325] Belli bir şahsı değil, her bir muhatabı ifade eder (İbn Âşûr). [4326] Zımnen: Bu dünyada âdil ölçünün öznesi olmazsanız, âhirette İlâhî ölçünün nesnesi olacağınızı unutmayın!— M.İslamoğlu
42:17
18
يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِهَاۚ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْهَاۙ وَيَعْلَمُونَ اَنَّهَا الْحَقُّۜ اَلَٓا اِنَّ الَّذ۪ينَ يُمَارُونَ فِي السَّاعَةِ لَف۪ي ضَلَالٍ بَع۪يدٍ ٨١
Yesta’cilu bihellezîne lâ yû’minûne bihâ, vellezîne âmenû muşfikûne minhâ ve ya’lemûne ennehel hakk(hakku), e lâ innellezîne yumârûne fîs sâati le fî dalâlin baîd(baîdin).
Ona inanmayan kimseler, onun çabuk gelmesini isteyenlerdir; iman edenlerinse ondan dolayı yürekleri titrer ve bilirler ki o hakikatin ta kendisidir. Bakın! Son Saat hakkında kuşku yayan kimseler, derin bir sapıklığa gömülmüşlerdir.— M.İslamoğlu
42:18
19
اَللّٰهُ لَط۪يفٌ بِعِبَادِه۪ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَهُوَ الْقَوِيُّ الْعَز۪يزُ۟ ٩١
Allâhu latîfun bi ibâdihî yerzuku men yeşâu, ve huvel kavîyyul azîz(azîzu).
ALLAH kullarına karşı sonsuz lütuf sahibidir; isteyip hak edeni/istediğini rızıklandırır:[⁴³²⁷] zira O mutlak güç, sınırsız yücelik sahibidir. [4327] Rızık, sadece boğazdan geçenleri kapsamaz. Hz. Âişe “Rızık deyince aklına boğazından geçenler gelenin aklına şaşarım” der. Her varlık tüm rızkını Allah’a borçlu olduğu halde burada özellikle ilâhî iradeye nisbeti, bu rızkın özel niteliğini gösterir. Burada akla ilk gelen Allah’ın risalet vermesidir. Men ilgi zamiriyle birlikte gelen yeşâ’ fiilinin çift özneyi gören yapısı, öznelerin ikisine de yer veren çevirimizin gerekçesidir (Bkz: nüzul sürecinde ilk kullanıldığı 74:31, not 26; ayrıca 10:25; 14:4 ve 24:21, ilgili notlar).— M.İslamoğlu
42:19
20
مَنْ كَانَ يُر۪يدُ حَرْثَ الْاٰخِرَةِ نَزِدْ لَهُ ف۪ي حَرْثِه۪ۚ وَمَنْ كَانَ يُر۪يدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِه۪ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ نَص۪يبٍ ٠٢
Men kâne yurîdu harsel âhireti nezid lehu fî harsih(harsihî), ve men kâne yurîdu harsed dunyâ nû’tihî minhâ ve mâ lehu fîl âhireti min nasîb(nasîbin).
Kim âhiret hâsılatını elde etmek isterse, onun bu alandaki yatırım (şevkini) bir miktar artırırız;[⁴³²⁸] kim de bu dünya kazancını elde etmek isterse, ona da ondan bir miktar veririz: ama onun âhirette hiçbir payı olmaz.[⁴³²⁹] [4328] Veya: “onun kazancını artırırız”. Hars “ekim yapmak” anlamına gelse de, ekilen yeri, yetişen ekini ve elde edilen hasılat ve kazancı da kapsar (Râğıb). [4329] Âhiret kazancını önceleyenlere dünya da verilebilir (Bkz: 3:145, 148). İnsan için gerçekte neyin ihtiyaç ve iyi olduğunu Allah bilir. O’nun kime, neyi, ne kadar vereceği bilgisine sığınarak istemek, iyiyi istemektir. Tıpkı şu âyette talim edildiği gibi: “Rabbimiz bize dünyada da iyilik ver, âhirette de”. İyi olan istediğimizin verilmesi değil, hakiki ihtiyacımızın verilmesidir.— M.İslamoğlu
42:20
21
اَمْ لَهُمْ شُرَكٰٓؤُ۬ا شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللّٰهُۜ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّ الظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ١٢
Em lehum şurekâu şeraû lehum mined dîni mâ lem ye’zen bihillâh(bihillâhu), ve lev lâ kelimetul faslı le kudiye beynehum, ve innez zâlimîne lehum azâbun elîm(elîmun).
Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendileri için dinin koyduğu şer’î bir kural haline getiren (Allah’a) ortak yaptıkları güçler mi var?[⁴³³⁰] Eğer konulmuş kesin bir yasa olmasaydı, haklarındaki hüküm hemen infaz edilirdi: şu kesin ki, zalimlerin hakkı, (âhirette) elem verici bir azaptır. [4330] Böyle bir şey yaptıktan sonra hâlâ Allah’a inandığını iddia etme çelişkisine ne demeli? Zira bu tanrısının âmiri olmak anlamına gelir.— M.İslamoğlu
42:21
22
تَرَى الظَّالِم۪ينَ مُشْفِق۪ينَ مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ وَاقِـعٌ بِهِمْۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ف۪ي رَوْضَاتِ الْجَنَّاتِۚ لَهُمْ مَا يَشَٓاؤُ۫نَ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَب۪يرُ ٢٢
Terez zâlimîne muşfikîne mimmâ kesebû ve huve vâkıun bihim, vellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti fî ravdâtil cennât(cennâti), lehum mâ yeşâûne inde rabbihim zâlike huvel fadlul kebîr(kebîru).
(O gün) kazandıkları yüzünden zalimlerin korkudan titrediklerini görürsün; ama korktukları başlarına gelmiştir bir kere. Ne ki iman eden ve Allah’ın razı olduğu eylem üretenler, cennetlerin (kişiyi) mest eden köşelerinde olacaklar;[⁴³³¹] onlar Rablerinin katında istediklerine nail olacaklar: Bu, işte budur büyük lütuf! [4331] Ravda: Akar suların ve mis kokulu-çiçekli bitkilerin insanı mest eden göz alıcı armonisi.— M.İslamoğlu
42:22
23
ذٰلِكَ الَّذ۪ي يُبَشِّرُ اللّٰهُ عِبَادَهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۜ قُلْ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْراً اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰىۜ وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَزِدْ لَهُ ف۪يهَا حُسْناًۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ شَكُورٌ ٣٢
Zâlikellezî yubeşşirullâhu ibâdehullezîne âmenû ve amilûs sâlihât(sâlihâti), kul lâ es’elukum aleyhi ecren illel meveddete fîl kurbâ ve men yakterif haseneten nezid lehu fîhâ husnâ(husnen), innellâhe gafûrun şekûr(şekûrun).
İşte bu, Allah’ın iman eden ve o imana uygun eylem üreten kullarına verdiği müjdedir. De ki (ey Rasul): “Bu davete karşılık sizden bir ücret istemiyorum; sadece (Allah’a) yakınlık hususunda tam bir ilgi ve sevgi (uyandırmak) istiyorum!”[⁴³³²] Her kim bir güzelliği bedel ödeyerek gerçekleştirirse,[⁴³³³] Biz ona, o güzelliğe ilaveten, daha ziyade bir güzellik bahşederiz: şüphesiz Allah emsalsiz bir bağışlayıcıdır, iyiliği karşılıksız bırakmayan tek otoritedir.[⁴³³⁴] [4332] Veya: “(Allah’a) yakın olmayı sevip arzuluyorum”. Veyahut da müşriklere hitaben: “tüm isteğim, yakın akrabalık bağlarının gözetilmesidir”. İbn Abbas bu alternatif mânayı tercih etmiştir (İbn Âşûr). İbare, mü’minlere hitaben “yakın akrabalarımı gözetin” şeklinde de anlaşılmıştır (Taberî). Âyetteki el-kurbâ, bazı Sünni müfessirin ve Şia’nın ekseriyeti tarafından “Ehl-i Beyt” olarak yorumlanmıştır. Sûre Mekkî’dir. Âyetin bulunduğu pasajın ilk muhatapları Mekkelilerdir. Âyet içi muhatap mü’minler gibi görünmektedir. Her iki hitap çevresi için de, Allah Rasûlü’nün davetine karşılık mücerret olarak akrabalarının gözetilmesini istemesi, cümlenin ilk yarısı olan “sizden bir bedel istemiyorum” ifadesiyle çelişir. Tercihimiz Hasan el-Basrî’nin ibareye getirdiği açılıma dayanır (Âlûsî). [4333] İkterafe: “Sahibini zora koşan suç, günah” gibi olumsuz anlamıyla sık kullanılsa da (Krş: 6:113) kelime “zor elde etme, ağır bedel ödeten gelir” gibi nötr bir mânaya sahiptir. Aslen ağaç kabuğu soymaya denir. Türkçe’de de zor işler için “Kabuğumu kavlattı” denilir. [4334] Şekûr kalıbına verdiğimiz bu anlam için bkz: 64:17, not 22. Ğafûr da aynı kalıptandır ve bu kalıp fiil üzerinde otorite ve güç sahibi olmayı ifade eder.— M.İslamoğlu
42:23
24
اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباًۚ فَاِنْ يَشَأِ اللّٰهُ يَخْتِمْ عَلٰى قَلْبِكَۜ وَيَمْحُ اللّٰهُ الْبَاطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِه۪ۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ٤٢
Em yekûlûnefterâ alâllâhi kezibâ(keziben), fe in yeşeillâhu yahtim alâ kalbik(kalbike), ve yemhullâhul bâtıla ve yuhıkkul hakka bi kelimâtih(kelimâtihî), innehu alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).
YOKSA, “Uydurduğu yalanı Allah’a isnat etmek sûretiyle iftira etti” mi diyorlar?[⁴³³⁵] Fakat Allah dilerse, senin aklını başından alabilir.[⁴³³⁶] Evet, Allah bâtılı siler ve hakkı kendi sözleriyle ortaya koyar: Şüphesiz O zihinlerden geçen en mahrem sırları bilendir. [4335] Sahte dindarlığın yaman çelişkisi. Zira her tür Allah’ı koruma iddiasının altında, kendini dahi korumaktan âciz bir tanrı tasavvuru yatar. [4336] Lafzen: “Senin kalbini mühürleyebilir.” Hatm, ne alır ne verir, mutlak yalıtkanlık hali. Hatmu’l-kalbin mukabili fekku’l-kalb. Yani kalbin kilidinin çözülmesi (Lisân). Elçi seçilen kimselerin mânevî alıcılarının açılması ve adeta şifrenin girilmesi. İddianın imkân dışılığına atıftır. Zımnen: O iddiada bulunanlar bu gerçeği nedense göz ardı ediyorlar. Yani Allah’ı savunur gibi yapıyorlar, fakat aslında güçsüz, insana ve hayata müdahil olmayan bir tanrı tasavvuruyla kendilerini ele veriyorlar. Bu ibare “o takdirde senin kalbini vahye kapatırdı” ya da “senin kalbini mühürlerdi de Allah’a isnat edemezdin” (Taberî) şeklinde anlaşıldığı gibi, “onların iftiralarına karşı Allah kalbine sabrı ve sebatı koyup kilitlerdi” şeklinde de anlaşılmıştır (Zeccâc). Esasen Kur’an’da, söz ve sözü üreten düşüncenin kaynağı olan “kalp” ile, “akıl” kastedilmektedir (İbn Âşûr).— M.İslamoğlu
42:24
25
وَهُوَ الَّذ۪ي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪ وَيَعْفُوا عَنِ السَّيِّـَٔاتِ وَيَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَۙ ٥٢
Ve huvellezî yakbelut tevbete an ibâdihî ve ya’fû anis seyyiâti ve ya’lemu mâ tef’alûn(tef’alûne).
Ne var ki O kullarının tevbelerini kabul eder, günahlarını affeder ve yaptıklarınızı[⁴³³⁷] bilir; [4337] Bir kıraatta: “yaptıklarını”.— M.İslamoğlu
42:25
26
وَيَسْتَج۪يبُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَيَز۪يدُهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ۜ وَالْكَافِرُونَ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ ٦٢
Ve yestecîbullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve yezîduhum min fadlih(fadlihî), vel kâfirûne lehum azâbun şedîd(şedîdun).
iman edip o imana uygun davranışta bulunanların (dualarını) kabul eder ve kendi lutfundan onların payını artırır; ama hakkı inkâr edenler, şiddetli bir azaba müstahaktırlar.— M.İslamoğlu
42:26
27
وَلَوْ بَسَطَ اللّٰهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِه۪ لَبَغَوْا فِي الْاَرْضِ وَلٰكِنْ يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّهُ بِعِبَادِه۪ خَب۪يرٌ بَص۪يرٌ ٧٢
Ve lev besetallâhur rızka li ibâdihî le begav fîl ardı ve lâkin yunezzilu bi kaderin mâ yeşâu, innehu bi ibâdihî habîrun basîr(basîrun).
Ve eğer Allah tüm kullarına rızkı bol bol verseydi,[⁴³³⁸] elbet yeryüzünde azıp saparlardı; lakin O istediğine akıl sır ermez bir ölçüyle[⁴³³⁹] indirmektedir: çünkü O kullarının her halinden haberdardır, her şeyi tarifsiz bir görüşle görmektedir. [4338] Yani: Limitsiz ve zahmetsizce. [4339] Yani: “kontrollü olarak”. Bi-kaderindeki belirsizliğin tercümeye yansıması. İmtihan sırrıdır bu, ilâhî hikmettir. Krş: “Ve eğer bütün insanlar (küfür ve nankörlükte ittifak etmiş) tek tip bir toplum halini almayacak olsaydı, Rahmân’ı inkâr eden şu kimselerin konaklarını gümüşten damlarla ve üzerinde gösteriş yapacakları seyir teraslarıyla donatırdık” (43:33).— M.İslamoğlu
42:27
28
وَهُوَ الَّذ۪ي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُۜ وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَم۪يدُ ٨٢
Ve huvellezî yunezzilul gayse min ba’di mâ kanetû ve yenşuru rahmeteh(rahmetehu), ve huvel velîyyul hamîd(hamîdu).
Ve O, (insanlar) tüm umutlarını yitirdikten sonra imdada yetişir, yağmuru indirir ve rahmetini yayar:[⁴³⁴⁰] zira O’dur (insanların) gerçek velisi, hamd O’na mahsustur. [4340] Kur’an vahyi gelmeden de umutlar tükenmiş ve ardından vahiy yağmuru çöle dönmüş yürekleri göle döndürmüştü.— M.İslamoğlu
42:28
29
وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَثَّ ف۪يهِمَا مِنْ دَٓابَّةٍۜ وَهُوَ عَلٰى جَمْعِهِمْ اِذَا يَشَٓاءُ قَد۪يرٌ۟ ٩٢
Ve min âyâtihî halkus semâvâti vel ardı ve mâ besse fîhimâ min dâbbeh(dâbbetin), ve huve alâ cem’ihim izâ yeşâu kadîr(kadîrun).
Gökleri ve yeri yaratması, bunlarda yaşayan her türden yürüyen canlılar üretmesi O’nun delillerindendir:[⁴³⁴¹] Ve O, istediği zaman onları kendi katında toplama gücüne de sahiptir. [4341] Acele etmeksizin ağır ağır yürümek anlamına gelen bir kökten türetilen dâbbenin insan için kullanımıyla ilgili bkz: 8:22, 55. Mücahid’in de vurguladığı gibi, âyet açıkça göklerde canlılar olduğunu ifade etmektedir (Krş: Âlûsî). Cem‘ihimdeki mimin akıllı varlıklara delâlet ettiği göz önüne alınırsa, bu canlılar arasında akıllı varlıkların da bulunduğu söylenebilir. Dünya dışı akıllı varlıklar olup olmadığı tartışmalarında bu ibareler yol gösterici olabilir.— M.İslamoğlu
42:29
30
وَمَٓا اَصَابَكُمْ مِنْ مُص۪يبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ اَيْد۪يكُمْ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍۜ ٠٣
Ve mâ esâbekum min musîbetin fe bi mâ kesebet eydîkum ve ya’fû an kesîr(kesîrin).
Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınızın sonucudur; üstelik O birçoğunu da affetmektedir.[⁴³⁴²] [4342] Krş: “Eğer Allah insanları yapıp ettikleri yüzünden (hemen) enseleyecek olsaydı, yer üzerinde (insanı andıran) bir tek canlı bırakmazdı” (35:45).— M.İslamoğlu
42:30
Yükleniyor...
Şura
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle