Kasas 88 Ayet Mekke · القصص
28

Kasas

Tarihi Vakalar · Mekke
28
Tarihi Vakalar · Mekke
القصص
88
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
طٰسٓمٓۜ ١
Tâ sîn mîm.
Tâ-Sîn-Mîm![³³⁶⁴] [3364] Mânası ne olursa olsun, Allah Rasûlü’nün vahyin bir tek harfini bile zayi etmeden ilettiği vurgusunu taşır (Bkz: 68:1, not 1).— M.İslamoğlu
28:1
2
تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ ٢
Tilke âyâtul kitâbil mubîn(mubîni).
BUNLAR açık ve açıklayıcı olan Kitab’ın âyetleridir.[³³⁶⁵] [3365] Mubîn hem özünde açık, hem de açıklayıcı (12:1, not 2). Mubîn vasfı, ister yüceltme ister inkâr sûretinde olsun, her tür anlaşılmazlık iddiasını reddeder (15:1 ve 26:1, ilgili notlar).— M.İslamoğlu
28:2
3
نَتْلُوا عَلَيْكَ مِنْ نَبَأِ مُوسٰى وَفِرْعَوْنَ بِالْحَقِّ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ٣
Netlû aleyke min nebei mûsâ ve fir’avne bil hakkı li kavmin yu’minûn(yu’minûne).
İmanlı bir toplum (oluşturmak) için,[³³⁶⁶] sana Musa ve Firavun arasında geçen olaylardan bir kısmını sahih bir amaca uygun olarak aktarıyoruz.[³³⁶⁷] [3366] Kur’an kıssaları haber formunda aktarılmış olsalar da, inşâ edici bir amaç güderler. Muhatabının şahsiyetini inşâ ettiği gibi, onlardan toplumsal bir kimlik oluşturmalarını da ister. [3367] Bi’l-hak ibâresini çevirimizin gerekçesi için bkz: 18:13, not 15.— M.İslamoğlu
28:3
4
اِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي الْاَرْضِ وَجَعَلَ اَهْلَهَا شِيَعاً يَسْتَضْعِفُ طَٓائِفَةً مِنْهُمْ يُذَبِّـحُ اَبْنَٓاءَهُمْ وَيَسْتَحْـي۪ نِسَٓاءَهُمْۜ اِنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُفْسِد۪ينَ ٤
İnne fir’avne alâ fîl ardı ve ceale ehlehâ şiyean yestad’ıfu tâifeten minhum yuzebbihu ebnâehum ve yestahyî nisâehum, innehu kâne minel mufsidîn(mufsidîne).
Şu bir gerçek ki, Firavun malum ülkede zorbaca baskı kurmuş[³³⁶⁸] ve ülke halkını kastlara ayırmıştı. Onlardan bir sınıfı zayıf ve güçsüz düşürmek istiyor, (bu yüzden) çocuklarını öldürtüp kadınlarını sağ bırakıyordu;[³³⁶⁹] çünkü o, gerçekten de fesatçının tekiydi. [3368] “Büyüklendi” anlamındaki ‘alâ bu bağlamda ‘baskı ve zorbalığı’ ifade eder (Ğalebe anlamı için bkz. Külliyyat, s. 628). [3369] Çevirimizin gerekçesi için bkz: 7:127, not 93 (Krş: Eski Ahid, Çıkış I, 8-16).— M.İslamoğlu
28:4
5
وَنُر۪يدُ اَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الْاَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ اَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِث۪ينَۙ ٥
Ve nurîdu en nemunne alellezînestud’ıfû fîl ardı ve nec’alehum eimmeten ve nec’alehumul vârisîn(vârisîne).
Ve Biz de istiyorduk ki, ülkede zayıf ve güçsüz bırakılanlara destek çıkalım ve onları öncüler yapalım; ve kendilerini (ülkeye) vâris kılalım;[³³⁷⁰] [3370] Krş: 7:137.— M.İslamoğlu
28:5
6
وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَنُرِيَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ ٦
Ve numekkine lehum fîl ardı ve nuriye fir’avne ve hâmâne ve cunûdehumâ minhum mâ kânû yahzerûn(yahzerûne).
dahası onları yeryüzünde güvenli biçimde yerleştirelim; Firavun’u, Hâmân’ı[³³⁷¹] ve bunların ordusunu, berikilerin eliyle korktukları şeye uğratalım.[³³⁷²] [3371] Hâmân için 38. âyetin notuna bkz. [3372] İndiği hassas zaman göz önüne alınırsa, bu âyetin ilk muhatapların yüreğini nasıl serinlettiği daha iyi anlaşılır. Allah Rasûlü’nün o zor ve kor günlerde ashabına çağın iki imparatorluğunun başkentini vaad etmesinin arkasında, vahyin verdiği bu mesaj yatıyordu. Zımnen: İnancınız uğruna köle edildiğiniz bir ülkeden sürgünü göze alırsanız, efendisi olacağınız bir ülke size ödül olarak sunulur.— M.İslamoğlu
28:6
7
وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّ مُوسٰٓى اَنْ اَرْضِع۪يهِۚ فَاِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَاَلْق۪يهِ فِي الْيَمِّ وَلَا تَخَاف۪ي وَلَا تَحْزَن۪يۚ اِنَّا رَٓادُّوهُ اِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ ٧
Ve evhaynâ ilâ ummi mûsâ en erdıîh(erdıîhi), fe izâ hıfti aleyhi fe elkîhi fîl yemmi ve lâ tehâfî ve lâ tahzenî, innâ râddûhu ileyki ve câılûhu minel murselîn(murselîne).
İşte (bunu gerçekleştirmek için) Musa’nın annesine şöyle vahyettik: “Onu (bir müddet) emzir! Fakat onun başına bir şey gelmesinden korktuğun zaman onu suya bırak; sakın korkayım ve üzüleyim deme! Çünkü Biz kesinlikle onu sana geri döndüreceğiz ve onu elçilerden biri yapacağız!”[³³⁷³] [3373] Zımnen: Her Firavun’un bir Musa’sı vardır. Hiçbir Firavun’un gücü Musa’ların doğumuna mani olamaz. Eğer Firavun’un zulmü anaların rahmine kadar uzanmışsa, orada Musa’yı Firavun’un sarayında arayın!— M.İslamoğlu
28:7
8
فَالْتَقَطَهُٓ اٰلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُواًّ وَحَزَناًۜ اِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِـ۪ٔينَ ٨
Feltekatahû âlu fir’avne li yekûne lehum aduvven ve hazenâ(hazenen), inne fir’avne ve hâmâne ve cunûdehumâ kânû hâtıîn(hâtıîne).
Derken, Firavun’un ailesi[³³⁷⁴] onu buldu; sonunda kendileri için bir düşman ve bir hüzün kaynağı olacak (bu bebeği) sahiplendiler. Belli ki Firavun, Hâmân ve onların askerleri yanılgı içindeydiler.[³³⁷⁵] [3374] Arkadan gelen âyetten bu kişinin Firavun’un karısı olduğu anlaşılmaktadır. Bazı müfessirler bu kraliçenin, 66:11’de örnek gösterilen kişi (Asiye) olduğunu söylerler (Taberî). [3375] Veya: “..yanlış yoldaydılar”. Hasan Basri’nin yorumuna dayanan tercihimizin açılımı şöyledir: ‘kendi elleriyle kendilerini iktidardan edecek süreci başlatan bir yanılgıya düşmüşlerdi’ (Râzî).— M.İslamoğlu
28:8
9
وَقَالَتِ امْرَاَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّتُ عَيْنٍ ل۪ي وَلَكَۜ لَا تَقْتُلُوهُۗ عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ٩
Ve kâletimraetu fir’avne kurretu aynin lî ve lek(leke), lâ taktulûhu asâ en yenfeanâ ev nettehızehu veleden ve hum lâ yeş’urûn(yeş’urûne).
Firavun’un karısı “İşte, benim için de senin için de bir göz aydınlığı!” dedi, “Onu öldürmeyin; bakarsın bize bir yararı dokunur ya da onu evlatlık edinebiliriz.” Ama berikiler, (olacakların) asla farkında değildiler.— M.İslamoğlu
28:9
10
وَاَصْبَحَ فُؤٰادُ اُمِّ مُوسٰى فَارِغاًۜ اِنْ كَادَتْ لَتُبْد۪ي بِه۪ لَوْلَٓا اَنْ رَبَطْنَا عَلٰى قَلْبِهَا لِتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ ٠١
Ve asbaha fuâdu ummi mûsâ fârigâ(fârigan), in kâdet le tubdî bihî lev lâ en rabatnâ alâ kalbihâ li tekûne minel mu’minîn(mu’minîne).
Bu arada Musa’nın annesi, gönlü onun acısıyla dolu olarak[³³⁷⁶] sabahladı. Öyle ki, (vaadimize) inanıp güvenenlerden biri olması için kalbini sımsıkı pekiştirmiş olmasaydık,[³³⁷⁷] az kalsın onun kimliğini açığa vuracaktı. [3376] Lafzen: “gönlünde (onun acısından başkasına) yer kalmaksızın..” [3377] Bu şekildeki çevirimiz için bkz: 9:61, not 74 ve krş: 12:64. el-Mu’minînin, Allah’ın kalbe sımsıkı pekiştirdiği iman sahibi için kullanılması, bizim bu kalıpla ellezine âmenû arasındaki farkı izah sadedinde Nisâ 136’ya düştüğümüz notu destekler mahiyettedir.— M.İslamoğlu
28:10
11
وَقَالَتْ لِاُخْتِه۪ قُصّ۪يهِۘ فَبَصُرَتْ بِه۪ عَنْ جُنُبٍ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَۙ ١١
Ve kâlet li uhtihî kussîhi fe besurat bihî an cunubin ve hum lâ yeş’urûn(yeş’urûne).
İşte o (anne bu haldeyken, Musa’nın) ablasına “Onu izle!” dedi. Bunun üzerine kız onu uzaktan izlemeye koyuldu. Hâlâ onlar hiçbir şeyin farkında değildiler.— M.İslamoğlu
28:11
12
وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ مِنْ قَبْلُ فَقَالَتْ هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰٓى اَهْلِ بَيْتٍ يَكْفُلُونَهُ لَكُمْ وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ ٢١
Ve harremnâ aleyhil merâdıa min kablu fe kâlet hel edullukum alâ ehli beytin yekfulûnehu lekum ve hum lehu nâsıhûn(nâsıhûne).
Ve Biz daha ilk günden onun (Mısırlı) süt anneleri (emmekten) geri durmasını sağladık. Bu durumu (öğrenen kız kardeşi) “Onun bakımını sizin adınıza üstlenecek bir aile göstermemi ister misiniz?” dedi (ve ekledi): “Hem, onlar ona bakabilecek en samimi kimselerdir.”— M.İslamoğlu
28:12
13
فَرَدَدْنَاهُ اِلٰٓى اُمِّه۪ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ وَلِتَعْلَمَ اَنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ۟ ٣١
Fe redednâhu ilâ ummihî key tekarra aynuhâ ve lâ tahzene ve li ta’leme enne va’dallâhi hakkun ve lâkinne ekserehum lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Ve sonunda onu annesine döndürdük ki, gözü aydın olsun ve üzülmesin diye… Dahası insanların çoğu bunu bilmese de, kendisi Allah’ın vaadinin kesin bir gerçek olduğunu bilsin…[³³⁷⁸] [3378] Allah Rasûlü’nün yetiştirilmesine dolaylı bir atıf. Onun kişiliği Hz. Musa’nın çocukluk hikâyesi bağlamında inşâ ediliyor. Zımnen: Kulun gücünün bittiği yerde Allah’ın yardımı başlar.— M.İslamoğlu
28:13
14
وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُ وَاسْتَوٰٓى اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماًۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ ٤١
Ve lemmâ belega eşuddehu vestevâ âteynâhu hukmen ve ilmâ(ilmen), ve kezâlike neczîl muhsinîn(muhsinîne).
DERKEN (Musa) olgunluk çağına ulaşıp rüştünü isbat edince,[³³⁷⁹] ona üstün bir muhakeme ve (seçip ayırma yeteneği kazandıran) bir ilim[³³⁸⁰] bahşettik: Biz dürüst ve erdemli davrananları işte böyle ödüllendiririz.[³³⁸¹] [3379] Eski Ahid’e göre 40 yaşına gelince (İşler, 7:23). [3380] Hukmen ve ‘ilmene verdiğimiz bu anlamın gerekçesi için bkz: 21:74, not 74. [3381] Hata yapmak değil, hatayı savunmak kişiyi erdemli olmaktan uzaklaştırır.— M.İslamoğlu
28:14
15
وَدَخَلَ الْمَد۪ينَةَ عَلٰى ح۪ينِ غَفْلَةٍ مِنْ اَهْلِهَا فَوَجَدَ ف۪يهَا رَجُلَيْنِ يَقْتَتِلَانِۘ هٰذَا مِنْ ش۪يعَتِه۪ وَهٰذَا مِنْ عَدُوِّه۪ۚ فَاسْتَغَاثَهُ الَّذ۪ي مِنْ ش۪يعَتِه۪ عَلَى الَّذ۪ي مِنْ عَدُوِّه۪ۙ فَوَكَزَهُ مُوسٰى فَقَضٰى عَلَيْهِۘ قَالَ هٰذَا مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ عَدُوٌّ مُضِلٌّ مُب۪ينٌ ٥١
Ve dehalel medînete alâ hîni gafletin min ehlihâ fe vecede fîhâ raculeyni yaktetilâni hâzâ min şîatihî ve hâzâ min aduvvih(aduvvihî), festegâsehullezî min şîatihî alellezî min aduvvihî, fe vekezehu mûsâ fe kadâ aleyhi kâle hâzâ min ameliş şeytân(şeytâni), innehu aduvvun mudillun mubîn(mubînun).
Ve (Musa) halkından bir kısmının gaflete daldığı bir zamanda kente girdi ve orada iki adamı birbiriyle kavga ederken buldu. Bunlardan biri kendi halkına, diğeri düşman tarafına mensuptu. Derken kendi halkından olan, düşmana mensup olana karşı ondan yardım istedi. Yerinden fırlayan[³³⁸²] Musa ona bir yumruk vurdu ve işini bitirdi. (Fakat kendine geldiğinde) “Bu şeytanın işi!” dedi, “Çünkü o, kişiyi yoldan çıkaran apaçık bir düşmandır.”[³³⁸³] [3382] Takibiye fâsı bu bağlamda, tercihimize yakın bir işleve sahiptir. [3383] Bu üslubun sırrı yanlışla yanlış yapanı aynılaştırmamaktır. Bunun için kaza cinayeti şeytana atfediliyor ki tevbesi kolay olsun. Günahıyla aynılaşan ona ateş edemez. Günahı şeytana nisbet etmek hem insanın aslen temiz olduğunu, hem günahı meşrulaştırmamayı, hem de insanın gerçek ‘ötekisi’ olan şeytan dururken başka bir öteki icadına meydan vermemeyi ifade eder. İnsanı günahla aynılaştıran, tevbe etmesini istediği günahkâra “Kendine nişan al!” demiş olur. Oysa vahiy böyle demez. Zira insan özü itibarıyla temizdir. Kirlilik ârızidir. Kirlenen yıkanır. Vahiy günahkâra “Günahına nişan al!” der. Bu yaklaşım günahkârın günahı benimsemesinin önüne geçer. Kendi günahını kurtulunması gereken bir hastalık gibi görmesini sağlar. Hepsinden öte, günahı şeytana nisbet ederek kendini veya başkalarını şeytanlaştırma tehlikesinin önüne geçer. Eski Ahid’de aktarılan kıssanın bu bölümü hiçbir ahlâkî öğüt içermediği gibi, anlatım sıradan bir kaçak-suçluyu resmeder tarzdadır (Çıkış 2:12).— M.İslamoğlu
28:15
16
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي ظَلَمْتُ نَفْس۪ي فَاغْفِرْ ل۪ي فَغَفَرَ لَهُۜ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ ٦١
Kâle rabbi innî zalemtu nefsî fâgfirlî fe gafera leh(lehu), innehu huvel gafûrur rahîm(rahîmu).
(Ardından) “Rabbim!” dedi, “Ben kendime kötülük ettim! Ne olur beni affet!”[³³⁸⁴] Bunun üzerine Allah onu affetti: çünkü O, evet O’dur mutlak bağış sahibi, sonsuz merhametin kaynağı da O’dur.[³³⁸⁵] [3384] Hakkı gözeterek değil, sırf mensubiyete bakarak taraf tutmuştu. Bu, kişinin gerçeğe karşı işlediği bir suçtu. Gerçeğe karşı işlenmiş her suç, aslında kişinin kendisine karşı işlenmiş bir suçtu. Burada dikkat çekilen bir kaza eseri olduğu açık olan ölüm değil, Hz. Musa’nın “bizden” gerekçesiyle haklıya karşı haksızı savunmasıdır. Zira 17. âyet İbranî’nin haksız olduğunu gösteriyor. Bu âyet zımnen her türlü asabiyeti reddediyor. [3385] Belirlilik takısıyla gelen ilâhî esma, ismin eyleme dönük yüzünden daha çok öznesinin zâtına aidiyyetiyle alâkalıdır. “Mutlak” ve “sonsuz” vurgusu bunu göstermek içindir (Belirsiz gelen esma için bkz: 9:102; 22:61, ilgili notlar).— M.İslamoğlu
28:16
17
قَالَ رَبِّ بِمَٓا اَنْعَمْتَ عَلَيَّ فَلَنْ اَكُونَ ظَه۪يراً لِلْمُجْرِم۪ينَ ٧١
Kâle rabbi bimâ en’amte aleyye fe len ekûne zahîren lil mucrimîn(mucrimîne).
(Yine o) “Rabbim!” dedi, “Bahşettiğin nimet hakkı için, suçlu ve haksız kimselere bundan böyle asla arka çıkmayacağım.”— M.İslamoğlu
28:17
18
فَاَصْبَحَ فِي الْمَد۪ينَةِ خَٓائِفاً يَتَرَقَّبُ فَاِذَا الَّذِي اسْتَنْصَرَهُ بِالْاَمْسِ يَسْتَصْرِخُهُۜ قَالَ لَهُ مُوسٰٓى اِنَّكَ لَغَوِيٌّ مُب۪ينٌ ٨١
Fe asbaha fîl medîneti hâifen yeterakkabu fe izellezîstensarahu bil emsi yestasrihuh(yestasrihuhu), kâle lehu mûsâ inneke le gaviyyun mubîn(mubînun).
Ve ertesi sabah, söz konusu kentte endişeyle etrafı kolaçan ederek dolaşıyordu. Fakat o da ne? Dün ondan yardım isteyen adam, kendisini yine yardıma çağırmıyor mu? Musa ona: “Besbelli ki sen iyice zıvanadan çıkmışsın!” dedi.— M.İslamoğlu
28:18
19
فَلَمَّٓا اَنْ اَرَادَ اَنْ يَبْطِشَ بِالَّذ۪ي هُوَ عَدُوٌّ لَهُمَاۙ قَالَ يَا مُوسٰٓى اَتُر۪يدُ اَنْ تَقْتُلَن۪ي كَمَا قَتَلْتَ نَفْساً بِالْاَمْسِۗ اِنْ تُر۪يدُ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ جَبَّاراً فِي الْاَرْضِ وَمَا تُر۪يدُ اَنْ تَكُونَ مِنَ الْمُصْلِح۪ينَ ٩١
Fe lemmâ en erâde en yabtışe billezî huve aduvvun lehumâ kâle yâ mûsâ e turîdu en taktulenî kemâ katelte nefsen bil emsi in turîdu illâ en tekûne cebbâren fîl ardı ve mâ turîdu en tekûne minel muslihîn(muslihîne).
Fakat bir yandan da her ikisinin ortak düşmanı olan kimseyi yakalamaya girişmişti. O kişi “Ey Musa!” dedi, “Daha dün öldürdüğün adam gibi beni de mi öldürmek istiyorsun? Anlaşılan senin arzun haksızlıkları gideren ve düzeltenlerden biri olmak değil, ülkenin başına zorba kesilmek.”[³³⁸⁶] [3386] Bu ikinci sınavda doğrunun bilgisine sahip olduğu halde doğru davranışı gerçekleştirecek olgunluğa sahip olmadığı anlaşıldı. Bunun üzerine ciddi bir eğitimden geçmek üzere Medyenli üstada yollanacaktır. Burada ilâhî takdirin akıl sır ermez cilvelerinden biri tecelli etmektedir. Zira bağımsız Hz. Musa biyografilerine göre, Mısır ordusunun başında gönderildiği Habeş seferinden muzaffer bir “prens” olarak dönen Musa, mevcut yöneticiden sonra, Mısır sarayının iktidara en yakın adaylarından biridir. İlk bakışta olumsuz gibi duran olaylar zinciri, o farketmese de, son tahlilde Hz. Musa’ya yepyeni bir yol haritası çizen bir dizi gelişmenin başlangıcını oluşturur.— M.İslamoğlu
28:19
20
وَجَٓاءَ رَجُلٌ مِنْ اَقْصَا الْمَد۪ينَةِ يَسْعٰىۘ قَالَ يَا مُوسٰٓى اِنَّ الْمَلَاَ يَأْتَمِرُونَ بِكَ لِيَقْتُلُوكَ فَاخْرُجْ اِنّ۪ي لَكَ مِنَ النَّاصِح۪ينَ ٠٢
Ve câe raculun min aksal medîneti yes’â kâle yâ mûsâ innel melee ye’temirûne bike li yaktulûke fahruc innî leke minen nâsıhîn(nâsıhîne).
İşte bu sırada kentin öteki ucundan bir adam[³³⁸⁷] koşarak geldi ve “Ey Musa!” dedi, “Soylular seni öldürmek için hakkında görüşme yapıyorlar; derhal (burayı) terk et! Ve şunu da unutma ki, ben senin için samimi duygular besleyen biriyim.”[³³⁸⁸] [3387] Veya: “kentin ileri (gelenlerinden) bir adam”. Özel olduğu için kulağı kesilerek bel konulmuş deveye kasvâ denir (Mekayis). Bu, takdir gerektirdiği için uzak bir mânadır. [3388] Vahyin kıssalar üzerinden Allah Rasûlü’nü nüzul ortamında olup bitenler hakkında bilgilendirdiğinin çarpıcı bir örneği. Âyet Rasulullah’a karşı suikast hazırlığı yapan müşriklerin bu durumunu haber verme amacı taşır.— M.İslamoğlu
28:20
21
فَخَرَجَ مِنْهَا خَٓائِفاً يَتَرَقَّبُۘ قَالَ رَبِّ نَجِّن۪ي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ۟ ١٢
Fe harece minhâ hâifen yeterakkabu, kâle rabbi neccinî minel kavmiz zâlimîn(zâlimîne).
Bunun üzerine, korku dolu gözlerle etrafa bakınarak orayı terk ederken, bir yandan da şöyle yakarıyordu: “Rabbim! Beni şu zalim toplumun elinden kurtar!”— M.İslamoğlu
28:21
22
وَلَمَّا تَوَجَّهَ تِلْقَٓاءَ مَدْيَنَ قَالَ عَسٰى رَبّ۪ٓي اَنْ يَهْدِيَن۪ي سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ ٢٢
Ve lemmâ teveccehe tilkâe medyene kâle asâ rabbî en yehdiyenî sevâes sebîl(sebîli).
Ve Medyen’e[³³⁸⁹] doğru yola koyulurken: “Umarım Rabbim beni doğru yola yönlendirir” dedi. [3389] Medyen halkı Arapların Amorit koluna mensup bir halk. Hem ırk hem dil olarak İbranîlerle uzak akrabadırlar. Bugünkü Amman vadisinde, Mısır’a mücavir fakat bağımsız olarak yaşıyorlardı (Hz. Şuayb ve Medyen tarihine dair bir not için bkz: 7:85). Medyen bölümünde iki kadının babasının ismi hiç verilmez.— M.İslamoğlu
28:22
23
وَلَمَّا وَرَدَ مَٓاءَ مَدْيَنَ وَجَدَ عَلَيْهِ اُمَّةً مِنَ النَّاسِ يَسْقُونَۘ وَوَجَدَ مِنْ دُونِهِمُ امْرَاَتَيْنِ تَذُودَانِۚ قَالَ مَا خَطْبُكُمَاۜ قَالَتَا لَا نَسْق۪ي حَتّٰى يُصْدِرَ الرِّعَٓاءُ وَاَبُونَا شَيْخٌ كَب۪يرٌ ٣٢
Ve lemmâ verede mâe medyene vecede aleyhi ummeten minen nâsi yeskûn(yeskûne), ve vecede min dûnihimumreeteyni tezûdân(tezûdâni), kâle mâ hatbukumâ, kâletâ lâ neskî hattâ yusdirar riâu ve ebûnâ şeyhun kebîr(kebîrun).
VE (MUSA) Medyen sularına ulaşınca, orada (hayvan) sulayan bir gurup insanla karşılaştı; ve onların az ötesinde iki kızı hayvanlarına sahip olmaya çalışırken buldu. O ikisine “Hayrola, nedir derdiniz?”[³³⁹⁰] dedi. Onlar “Bu çobanlar işini bitirip ayrılıncaya dek biz (hayvanlarımızı) sulayamıyoruz; (biz kadınız) ve babamız da çok yaşlı biri” diye cevap verdiler. [3390] Zımnen: Size nasıl yardımcı olabilirim?— M.İslamoğlu
28:23
24
فَسَقٰى لَهُمَا ثُمَّ تَوَلّٰٓى اِلَى الظِّلِّ فَقَالَ رَبِّ اِنّ۪ي لِمَٓا اَنْزَلْتَ اِلَيَّ مِنْ خَيْرٍ فَق۪يرٌ ٤٢
Fe sekâ lehumâ summe tevellâ ilez zılli fe kâle rabbi innî limâ enzelte ileyye min hayrin fakîr(fakîrun).
Bunun üzerine (Musa) onların (hayvanlarını) suladı; ardından gölgeye çekilip şöyle yalvardı: “Rabbim! Bana bahşetmiş olduğun her tür hayra öylesine muhtacım ki!”[³³⁹¹] [3391] Bu karşılaşmayı, yaşadığı yalnızlığı gidermek için Allah’ın bir lutfu saymıştı. Nitekim ileriki âyetlerde bu kızlardan biriyle evlenmek için ödeyeceği bedel nakledilecektir. Bu âyette anlatılan Musa’nın “bittim” noktasıdır. Özel ilâhî eğitim kapsamına alınan Musa, yaşamakla ölmek arasındaki bir kıyıda gizlice doğmuş, suya bırakılmış, sarayda büyümüş, prens olmuş, Habeş seferinda başarı kazanarak adını tahta aday isimler arasına yazdırmıştı. Elinden çıkan ölümlü kaza sonrası şimdi kaçak, aç, susuz, uykusuz, evsiz ve barksız biri olarak Rabbine ‘bittiğini’ ilan ediyordu. Hz. Musa’nın durumu, Allah Rasûlü’nün Taif’ten kan-revan içinde dönüşüne tekabül eder.— M.İslamoğlu
28:24
25
فَجَٓاءَتْهُ اِحْدٰيهُمَا تَمْش۪ي عَلَى اسْتِحْيَٓاءٍۘ قَالَتْ اِنَّ اَب۪ي يَدْعُوكَ لِيَجْزِيَكَ اَجْرَ مَا سَقَيْتَ لَنَاۜ فَلَمَّا جَٓاءَهُ وَقَصَّ عَلَيْهِ الْقَصَصَۙ قَالَ لَا تَخَفْ۠ نَجَوْتَ مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ ٥٢
Fe câethu ıhdâhumâ temşî alestihyâin, kâlet inne ebî yed’ûke li yecziyeke ecra mâ sekayte lenâ, fe lemmâ câehu ve kassa aleyhil kasasa kâle lâ tehaf, necevte minel kavmiz zâlimîn(zâlimîne).
Derken, o kızlardan biri utana sıkıla çıkagelerek dedi ki: “Babam (hayvanlarımızı) sulamana karşılık ikram etmek üzere seni davet ediyor.” (Musa) onun yanına varınca, olan biteni bir bir anlattı. O, “Korkma!” dedi, “Zalim kavmin elinden artık kurtulmuş oldun.”[³³⁹²] [3392] Kıssada adı geçmeyen bu kişinin kimliği konusunda çeşitli tahminler yapılmıştır. Onun Şuayb olduğunu söyleyenlere yöneltilen itirazlar çürütülmemiştir (Bkz: İbn Kesir). Eski Ahid’de bu kişi Reuele olarak anılır (Çıkış 2:18).— M.İslamoğlu
28:25
26
قَالَتْ اِحْدٰيهُمَا يَٓا اَبَتِ اسْتَأْجِرْهُۘ اِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَأْجَرْتَ الْقَوِيُّ الْاَم۪ينُ ٦٢
Kâlet ıhdâhumâ yâ ebetiste’cirhu inne hayra meniste’certel kaviyyul emîn(emînu).
Kızlardan biri: “Babacığım!” dedi, “Onu ücret karşılığı yanında tut! Çünkü ücret karşılığı tutabileceğin güçlü ve güvenilir kimselerin en iyisi bu.”[³³⁹³] [3393] Musa b. İmran tıpkı Hz. Süleyman gibi hem kaviyy hem de emîn sıfatlarıyla birlikte anılmıştır (Bkz: 27:39, not 42). Kaviyy onun kendine haksızlık edilmesine izin vermeyen güçlü kişiliğini, emîn onun başkasına haksızlık etmekten kaçınan güvenirliğine delâlet eder. Bu iki sıfat üzerinden verilen mesaj açıktır: Ne güçsüz ol zulme maruz kal ne de güvenilmez güç sahibi ol, zulmet.— M.İslamoğlu
28:26
27
قَالَ اِنّ۪ٓي اُر۪يدُ اَنْ اُنْكِحَكَ اِحْدَى ابْنَتَيَّ هَاتَيْنِ عَلٰٓى اَنْ تَأْجُرَن۪ي ثَمَانِيَ حِجَجٍۚ فَاِنْ اَتْمَمْتَ عَشْراً فَمِنْ عِنْدِكَۚ وَمَٓا اُر۪يدُ اَنْ اَشُقَّ عَلَيْكَۜ سَتَجِدُن۪ٓي اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ مِنَ الصَّالِح۪ينَ ٧٢
Kâle innî urîdu en unkihake ihdebneteyye hâteyni alâ en te’curenî semâniye hıcec(hıcecin), fe in etmemte aşran fe min indik(indike), ve mâ urîdu en eşukka aleyk(aleyke), setecidunî in şâallâhu mines sâlihîn(sâlihîne).
(Kızların babası Musa’ya): “Bana bak!” dedi, “İşte şu iki kızımdan birisini, bana sekiz yıl işçilik yapman karşılığında seninle evermeyi diliyorum; fakat bu süreyi on yıla tamamlarsan, artık o da senin bileceğin iştir; zira ben seni zahmete koşmak istemem; inşaallah sen beni hep dürüst ve erdemli davranan bir (işveren) olarak bulacaksın!”— M.İslamoğlu
28:27
28
قَالَ ذٰلِكَ بَيْن۪ي وَبَيْنَكَۜ اَيَّمَا الْاَجَلَيْنِ قَضَيْتُ فَلَا عُدْوَانَ عَلَيَّۜ وَاللّٰهُ عَلٰى مَا نَقُولُ وَك۪يلٌ۟ ٨٢
Kâle zâlike beynî ve beynek(beyneke), eyyemel eceleyni kadaytu fe lâ udvâne aleyy(aleyye), vallâhu alâ mâ nekûlu vekîl(vekîlun).
(Musa): “Bu seninle benim aramda kalsın!” dedi, “İki süreden hangisini doldurursam doldurayım, artık bana karşı bir husumet olmasın; Allah da bu söylediklerimize Vekîl olsun!”[³³⁹⁴] [3394] Musa b. İmran’ın burada ayrıntısı verilen kıssası, büyük dedesi sayılan Hz. Yusuf’un kıssasının tam tersi bir süreç izler. Biri saraydan ücretli çobanlığa, diğeri kölelikten saraya... Bu pasajda Hz. Musa’nın hayatı üzerinden şu hakikat verilir: İnsanoğlu gerçekte bir adım sonra kendisini neyin beklediğini bilmekten ve görmekten âcizdir. Bu yüzden parçada kötü gibi duran bütünde güzel durabilir. Parçayı gören insana düşen, bütünü gören Allah’a güvenmek ve teslim olmaktır. Zira bütünü gören Rabbu’l-Âlemîn, insanı eğitmeyi murad etmiştir: Hayat bir okul, insan bu okulun talebesidir.— M.İslamoğlu
28:28
29
فَلَمَّا قَضٰى مُوسَى الْاَجَلَ وَسَارَ بِاَهْلِه۪ٓ اٰنَسَ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ نَاراًۚ قَالَ لِاَهْلِهِ امْكُثُٓوا اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَاراً لَعَلّ۪ٓي اٰت۪يكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ اَوْ جَذْوَةٍ مِنَ النَّارِ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ ٩٢
Fe lemmâ kadâ mûsel ecele ve sâre bi ehlihî ânese min cânibit tûri nârâ(nâren), kâle li ehlihimkusû innî ânestu nâren leallî âtîkum minhâ bi haberin ev cezvetin minen nâri leallekum testalûn(testalûne).
NİHAYET Musa belirlenen süreyi tamamlayıp da yakınlarıyla birlikte yola koyulunca, gözüne (Sina) Dağı’nın[³³⁹⁵] yamacından (şavkıyan) ateş türü cazip bir şey[³³⁹⁶] ilişti. Ailesine dedi ki: “Siz bekleyin, gözüme ateş türü cezbedici bir şey ilişti; belki size ondan bir haber ya da ateşten bir köz getiririm de, bu sayede ısınırsınız!” [3395] Görkem ve gösterişinden dolayı “ulu dağ” anlamına gelen Tûr’un adı 23:20’de Seynâ/Sînâ olarak geçmektedir (Krş: 2:63, not 117). [3396] Ânestu’ya verdiğimiz mâna için bkz: 20:10, not 10.— M.İslamoğlu
28:29
30
فَلَمَّٓا اَتٰيهَا نُودِيَ مِنْ شَاطِئِ الْوَادِ الْاَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ اَنْ يَا مُوسٰٓى اِنّ۪ٓي اَنَا اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَۙ ٠٣
Fe lemmâ etâhâ nûdiye min şâtııl vâdil eymeni fîl buk’atil mubâreketi mineş şecerati en yâ mûsâ innî enallâhu rabbul âlemîn(âlemîne).
Fakat oraya varınca, o bereketli mevkide,[³³⁹⁷] vadinin sağ yamacındaki ağaç[³³⁹⁸] (yönün)den kendisine “Ey Musa! Benim… Ben, Âlemlerin Rabbi olan Allah!”[³³⁹⁹] diye seslenildi.[³⁴⁰⁰] [3397] Buradaki fî edatı, bereketin toprağa izafe edildiğine delâlet eder (Bkz: 7:137, not 97). [3398] Eski Ahid’de bu gövdeli bitkinin “böğürtlen” anlamına gelen ulleyka olduğu söylenir. Bir başka rivayette bunun, içinden ateş geçtiği halde yanmayan bir tür sarmaşık olduğu nakledilir. [3399] Aynı olay farklı vurgu ve ibârelerle Tâhâ 12 ve Neml 9’da da nakledilir. [3400] Vahyin üç şekilde geldiğini söyleyen âyet şu cümleyle başlar: “Hiçbir beşerle Allah’ın (doğrudan) konuşması olacak şey değildir” (42:51). Buradaki, vahyin şekillerinden ikincisine girer: “..ya da perde gerisinden..” Buradaki “perde” ağaçtı.— M.İslamoğlu
28:30
Yükleniyor...
Kasas
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle