وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِه۪ لِيُبَيِّنَ لَهُمْۜ فَيُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ٤
Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâ’(yeşâu), ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
BİZ her elçiyi yalnızca kendi kavminin diliyle gönderdik ki, mesajı onlara açık ve net olarak iletsin.[¹⁹⁸⁶] Bundan sonradır ki Allah tercih edeni/ettiğini saptıracak, tercih edene/ettiğine hidayet edecektir:[¹⁹⁸⁷] Zira her işinde mükemmel olan, hükmünde tam isabet eden O’dur.
[1986] Elçilerle gönderilen mesajın gönderildikleri toplumların diliyle olmasının gerekçesi dikkat çekicidir: “..mesajı onlara açık ve net olarak iletsin”. Burada vahyin beşer diliyle indirilmesinin maksadı verilmektedir. O maksat açık ve net olarak anlaşılmaktır. Zira vahyin indiriliş amacı, ancak anlaşılmasıyla gerçekleşir. [1987] Zımnen: Sapmayı tercih edenin sapmasını tercih eder, hidayeti tercih edenin hidayetini tercih eder. Men yeşâ’ ibarelerinin geçtiği birçok yerde standart olan “tercih edeni/tercih ettiğini” veya “hak edip isteyeni/istediğini” şeklindeki çevirimizin dilsel gerekçesi, men ile birlikte gelen yeşâ’ fiillerinin iki özneyi (insan ve Allah/men ve huve) de gören konumudur. İki özneyi de gören men yeşâ’ ibaresi, hem “tercih eden kimseyi” hem de “tercih ettiği kimseyi” anlamını birlikte verir. Biz mealimiz boyunca, ilâhî irade ile beşeri iradenin etkileşim içinde olduğu bağlamlarda men yeşâ’ ibaresini, “tercih edeni/tercih ettiğini” şeklinde karşıladık. Bu iki özneyi birlite gören çevirimizin dilsel ve lafzi gerekçesidir (Krş: 16:2, not 4). Geleneksel tefsir, kaderciliğin baskısı altında şekillenen kelâmın da etkisiyle, şâe fiilini “tercih edip yapma/yaratma” asli anlamından çıkarıp, “irade etti” (erâde) sınai anlamına taşımıştır. Bu konuda Matüridi (ö. 333) istisna teşkil etmektedir. O bu âyeti açıklarken, şâe fiilini diğer müfessirler gibi erâde ile değil, “tercih etti” anlamına gelen âsera ile tefsir etmiştir (Te’vîlât, VII, 458). Bir de çevirimizin istikrai ve Kur’ani gerekçesi vardır ki, birincisinden daha kesindir. Soru şudur: Allah saptırır mı? Kur’an’da yudillullahu men yeşâ’ ve yehdî men yeşâ’ ibaresinin geldiği tüm âyetleri “Allah dilediğini saptırır, dilediğine hidayet eder” şeklinde anlayan ve çevirenler, doğru mu söylüyorlar? Madem dilediğini saptırıyor, niçin sapanları cezalandırıyor? Madem cezalandırıyor, niye saptırıyor? Madem insanlar O dilediği için sapıp, O dilediği için hidayet buluyorlar, o zaman bu kadar peygamberi, kitabı niçin gönderiyor? O elçiler niçin davete adanıyor, eza cefa çekiyor, ölümü göze alıyorlar? Madem Allah saptırıyor, o zaman “Ebu leheb’in eli niçin kurusun?” Sapanların akıbeti niçin azap olsun? Gerçekten de Allah dilediğini mi saptırır, yoksa sapmayı tercih edenin sapmasını mı tercih eder, yani ona izin mi verir? İşte cevabı kolaylaştıran ipuçları: “Allah kâfir bir topluma asla rehberliğini bahşetmez.” (2:264 ve daha bir çok yerde). “Allah günahkarlıkta (ittifak hâlindeki) bir topluma asla rehberliğini bahşetmez.” (5:108 ve daha bir çok yerde). “Allah zulme gömülmüş bir topluma asla rehberliğini bahşetmez.” (2:258 ve 8 ayrı yerde daha). “Yalanı tabiat haline getiren hiçbir nankörü, Allah asla doğru yola yöneltmez.” (39:3). “Allah yalan dolanla kendini ziyan eden birini asla hedefe ulaştırmaz.” (40:28). Onlarca âyet böyle söylerken, hâlâ men yeşâ’ ibarelerini insani özneyi gören gözünü kör ederek, sadece ilâhî özneyi gören gözüyle çevirmek, hem Allah’a iftira, hem insana haksızlık, hem de ilâhî ve beşeri emeğe saygısızlıktır. İşte bu iki nedenle men yeşâ’ ibareleri çift özneyi gören konumuna layık olarak çevrilmek zorundadır. Zira kul hak etmeden Allah ceza da, bela da vermez. Kulun ceza ve belayı hak eden işler yapması, açık veya örtük, onun o akıbeti “istemesi” anlamına gelir. (Konuyla ilgili örnek âyet ve daha ayrıntılı açıklamalar için bkz: 10:25; 13:27; 24:21, notlar.)— M.İslamoğlu