Neml 93 Ayet Mekke · النمل
27

Neml

Karınca · Mekke
27
Karınca · Mekke
النمل
93
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
طٰسٓ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْقُرْاٰنِ وَكِتَابٍ مُب۪ينٍۙ ١
Tâ sîn, tilke âyâtul kur’âni ve kitâbin mubîn(mubînin).
Tâ-Sîn![³²⁷⁵] BUNLAR Kur’an’ın, yani açık ve açıklayıcı olan ilâhî kelâmın âyetleridir:[³²⁷⁶] [3275] Nüzul sürecinde ilk geçtiği Kalem 1’in ilk notuna bakınız. [3276] Kur’an’ın mubîn vasfı, ister yüceltme ister inkâr sûretinde olsun, her tür anlaşılmazlık iddiasını reddeder (12:1; 26:2, not 2 ve 2).— M.İslamoğlu
27:1
2
هُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَۙ ٢
Huden ve buşrâ lil mu’minîn(mu’minîne).
inananlar için bir rehber ve bir müjdedir.[³²⁷⁷] [3277] Vahyin içeriğinde yer alan müjdeler hariç, bizzat kendisi bir müjdedir. Yani, Allah’ın insandan umut kesmediği müjdesidir.— M.İslamoğlu
27:2
3
اَلَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ ٣
Ellezîne yukîmûnes salâte ve yu’tûnez zekâte ve hum bil âhıreti hum yûkınûn(yûkınûne).
Onlar ki, namazı hakkını vererek kılarlar, arınıp yücelmek için ödenmesi gereken bedeli öderler;[³²⁷⁸] zira onlar, âhirete gönlü yatarak inananların ta kendisidirler.[³²⁷⁹] [3278] Lafzen “zekâtı verirler”. Taberî bu ibâreye alternatif bir anlam olarak “günah kirinden kendilerini arındırırlar” mânasını verir. Çevirimizin gerekçesi için bkz: 7:156, not 116. Mekkî olan bu âyet, çok daha sonra ölçü ve kuralları belirlenmiş bir ibadete dönüşecek olan “zekât”ı ifade etmekten çok, Hâkka 34, Fecr 18, Mâ’ûn 3,7 gibi âyetlerde dile getirilen inkârcı mantığın zıddını ifade etmektedir. [3279] Îmân kalbin yönelişi, îkân yöneldiği şeyden kalbin mutmain olmasıdır. Kelimenin türetildiği yakîn, bilginin marifeti de aşıp fehme ulaşması ve artık insanın iç dünyasında karar kılması halidir (Râğıb).— M.İslamoğlu
27:3
4
اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ اَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَۜ ٤
İnnellezîne lâ yu’minûne bil âhireti zeyyennâ lehum a’mâlehum fe hum ya’mehûn(ya’mehûne).
Âhirete inanmayanlara gelince… Biz onlara yapıp ettiklerini süslemişizdir; bu yüzden onlar saplandıkları (kuşku) bataklığında debelenip dururlar;[³²⁸⁰] [3280] Ya‘mehûnun türetildiği el-‘ameh “şaşkınlıktan dolayı bir işte tereddüde düşmek” (et-tereddüt fi’l-emr mine’t-tehayyür) anlamına gelir. Böyle olan sanki “kör” biri gibi davranır.— M.İslamoğlu
27:4
5
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَهُمْ سُٓوءُ الْعَذَابِ وَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْاَخْسَرُونَ ٥
Ulâikellezîne lehum sûul azâbi ve hum fîl âhıreti humul ahserûn(ahserûne).
azabın en kötüsüne duçar olacak kimseler işte böyleleridir; ve onlar, evet onlardır en büyük kaybı yaşayacak olanlar.— M.İslamoğlu
27:5
6
وَاِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْاٰنَ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ عَل۪يمٍ ٦
Ve inneke le tulekkal kur’âne minledun hakîmin alîm(alîmin).
Ve elbet sen de bu Kur’an’a, her şeyi bilen, her hükmünde tam isabet edenin katından nail kılınmaktasın.— M.İslamoğlu
27:6
7
اِذْ قَالَ مُوسٰى لِاَهْلِه۪ٓ اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَاراًۜ سَاٰت۪يكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ اَوْ اٰت۪يكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ ٧
İz kâle mûsâ li ehlihî innî ânestu nârâ(nâren), se âtîkum minhâ bi haberin ev âtîkum bi şihâbin kabesin leallekum tastalûn(tastalûne).
HANİ bir zamanlar Musa ailesine demişti ki: “Bakın, gözüme ateş türü cazip bir şey ilişti;[³²⁸¹] belki ondan size bir haber veya bir ateş koru getiririm de ısınırsınız.”[³²⁸²] [3281] Belirsizlik çeviriye “tür” olarak yansımıştır Çevrimiz için bkz: 20:10, not 10. [3282] Hz. Musa’nın ilâhî mükâleme için davetinde özel bir ‘ateşin’ araç olarak kullanılması, olağandışı ilâhî müdâhalelerin (mucizelerin) dahi sebepler âlemi üzerinden tecelli ettiğine delâlet eder.— M.İslamoğlu
27:7
8
فَلَمَّا جَٓاءَهَا نُودِيَ اَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَاۜ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ٨
Fe lemmâ câehâ nûdiye en bûrike men fîn nâri ve men havlehâ, ve subhânallâhi rabbil âlemîn(âlemîne).
Fakat oraya gelince kendisine şöyle seslenildi: “Bu ışık kaynağının[³²⁸³] hem içinde hem de etrafında olan herkes mübarek kılınmıştır: zira Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı pek yücedir. [3283] Lafzen: “ateşin..” Zemahşerî’nin de isabetle değindiği gibi, burada “ateş” Allah’ın nuru yerine istiare olarak kullanılmış olmalıdır.— M.İslamoğlu
27:8
9
يَا مُوسٰٓى اِنَّـهُٓ اَنَا اللّٰهُ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُۙ ٩
Yâ mûsâ innehû enallâhul azîzul hakîm(hakîmu).
(İmdi) Ey Musa! Her işinde mükemmel, her hükmünde isabetli olan Allah var ya? İşte O Benim![³²⁸⁴] [3284] Krş: 28:30.— M.İslamoğlu
27:9
10
وَاَلْقِ عَصَاكَۜ فَلَمَّا رَاٰهَا تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَٓانٌّ وَلّٰى مُدْبِراً وَلَمْ يُعَقِّبْۜ يَا مُوسٰى لَا تَخَفْ اِنّ۪ي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَۗ ٠١
Ve elkı asâk(asâke), fe lemmâ reâhâ tehtezzu ke ennehâ cânnun vellâ mudbiren ve lem yuakkıb, yâ mûsâ lâ tehaf innî lâ yehâfu ledeyyel murselûn(murselûne).
Şimdi âsânı yere bırak!”[³²⁸⁵] Fakat o âsâsının çevik ve kıvrak bir yılan gibi salındığını görünce, ardına bakmadan kaçmaya başladı.[³²⁸⁶] (Allah) “Ey Musa, korkma! Çünkü Benim huzurumda elçiler korkuya kapılmazlar![³²⁸⁷] [3285] Asâ tedbiri temsil ediyordu. Oysa o tecelli anı tedbire mahal olmayan, Allah’a mutlak güvenin esas olduğu bir andı. O makam tedbir değil teslim makamıydı. Bu nedenle Musa’ya asâsını bırakarak tam bir teslimiyetle gelmesi emredildi. [3286] Ke (gibi) teşbih edatı, ke-ennehâ cânnun ibaresine “o bir yılan oldu” değil, “sanki bir yılan gibi göründü” anlamını katar. Ke edatını klasik müfessirler, onun iri cüssesine rağmen küçük bir yılan gibi çevik hareket etmesiyle açıklamıştır (20:20 ve 26:32, not 26). Fakat bu açıklama elbette ikna edici değildir. Zira “yılan gibi” olan şey Musa’nın asâsıdır. Asâ bir çoban değneğidir. Ebadı da üç aşağı beş yukarı bellidir. Şu durumda ke-ennehâ (sanki.. gibi..) bileşik edatı, “yılanın niteliğine” değil de “görüntünün mahiyetine” ilişkin anlaşılmalıdır. Eğer durum buysa, “yılan gibi görme” âyeti/‘ilâhî kudret delîli’, görülen nesnenin mahiyetine yönelik bir müdâhaleyle değil, gören öznenin algısına yönelik bir müdâhaleyle gerçekleşmiş olmalıdır (Bkz: aynı ibâreyle 28:31). Allahu a’lem. [3287] Zira, ilâhî bir koruma ve güvence altındadırlar: “Çünkü sen güvence altında olanlardan birisin” (28:31).— M.İslamoğlu
27:10
11
اِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْناً بَعْدَ سُٓوءٍ فَاِنّ۪ي غَفُورٌ رَح۪يمٌ ١١
İllâ men zaleme summe beddele husnen ba’de sûin fe innî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ancak zulme bulaşanlar hariç.[³²⁸⁸] Fakat daha sonra, o kötülüğün ardından gidişatlarını iyi yönde değiştirirlerse, unutmasınlar ki Ben tarifsiz bir bağış, eşsiz bir rahmet kaynağıyım!”[³²⁸⁹] [3288] “Bulaşanlar” kelimesi, men zaleme ile zâlimûn arasındaki farkı vurgulamak içindir. Birincisinin zulmü sadece söz konusu fiille sınırlı kalmıştır. İkincisiyse, zulmü kişiliğinin bir parçası olarak içselleştirmiştir. [3289] Hz. Musa’nın elinden çıkan ölümlü kazaya gönderme yapılmaktadır (Bkz: 28:15-17).— M.İslamoğlu
27:11
12
وَاَدْخِلْ يَدَكَ ف۪ي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَٓاءَ مِنْ غَيْرِ سُٓوءٍ ف۪ي تِسْعِ اٰيَاتٍ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِه۪ۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً فَاسِق۪ينَ ٢١
Ve edhıl yedeke fî ceybike tahruc beydâe min gayri sûin fî tis’ı âyâtin ilâ fir’avne ve kavmih(kavmihî), innehum kânû kavmen fâsikîn(fâsikîne).
“Şimdi de elini göğsüne sok! Her tür kusurdan arınmış olarak tertemiz, ışıl ışıl bir beyazlıkta çıkacaktır.[³²⁹⁰] Dokuz âyet de içinde olmak üzere,[³²⁹¹] (bütün âyetlerle) Firavun ve kavmine git; çünkü onlar öteden beri yoldan çıkmış bir kavimdirler!” [3290] İlâhî kudret delîlinin “pırıl pırıl, temiz ve beyaz bir el” şeklinde tezahür etmesiyle Hz. Musa’nın elinden çıkan ölümlü kaza arasında, zihni bir bağ kurulmasının istendiği açık: Bir kaza cinayetiyle başkasının kanına bulaşmış da olsa, kendisine yönelen ve gönülden af dileyen birinin elini Allah, güneşle yıkanmış gibi ışıl ışıl, bembeyaz yapar. Bu da Allah’ın sınırsız affının bir göstergesi/âyeti olarak insanlara sunulmaktadır. Zımnen: Elinizin peygamber eli kadar temiz olması için günahsız olmanız gerekmez. Samimi bir tevbe bunun için yeterlidir (Bkz: 26:33, not 28). [3291] Krş: “Doğrusu Biz Musa’ya (risaletinin) apaçık belgeleri olan dokuz âyet verdik” (17:101, not 118 ve 119).— M.İslamoğlu
27:12
13
فَلَمَّا جَٓاءَتْهُمْ اٰيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌۚ ٣١
Fe lemmâ câethum âyâtunâ mubsıraten kâlû hâzâ sihrun mubîn(mubînun).
Fakat onlara göz açıcı nitelikteki (mucizevî) âyetlerimiz gelince: “Bu apaçık bir büyüdür” dediler.— M.İslamoğlu
27:13
14
وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَٓا اَنْفُسُهُمْ ظُلْماً وَعُلُواًّۜ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ۟ ٤١
Ve cehadû bihâ vesteykanethâ enfusuhum zulmen ve uluvvâ(uluvven), fenzur keyfe kâne âkıbetul mufsidîn(mufsidîne).
İç dünyalarında kesin kanaat getirdikleri halde, sırf gerçeği çarpıtma[³²⁹²] ve büyüklenmelerinden dolayı bile bile inkâra saptılar:[³²⁹³] hele bir bak, fesatçıların akıbeti nasıl olurmuş? [3292] Benzer bir âyet için bkz: 25:4, ilgili notlar. [3293] Cahd “doğru olduğunu bile bile inkâr” mânasındadır ve ikrârın zıddıdır (Bkz: 16:71, not 80).— M.İslamoğlu
27:14
15
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ عِلْماًۚ وَقَالَا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي فَضَّلَنَا عَلٰى كَث۪يرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِن۪ينَ ٥١
Ve lekad âteynâ dâvûde ve suleymâne ilmâ(ilmen), ve kâlal hamdu lillâhillezî faddalenâ alâ kesîrin min ibâdihil mu’minîn(mu’minîne).
DOĞRUSU, Dâvud’a ve Süleyman’a da ilim vermiştik; o ikisi “Bütün hamd, bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a mahsustur!” demişlerdi.— M.İslamoğlu
27:15
16
وَوَرِثَ سُلَيْمٰنُ دَاوُ۫دَ وَقَالَ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَاُو۫ت۪ينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍۜ اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُب۪ينُ ٦١
Ve varise suleymânu dâvûde ve kâle yâ eyyuhen nâsu ullimnâ mentıkat tayrı, ve ûtînâ min kulli şey’(şey’in), inne hâzâ le huvel fadlul mubîn(mubînu).
Ve Süleyman Dâvud’a vâris oldu; ve “Ey insanlar!” diye seslendi, “Bize kuşların mantığı öğretildi;[³²⁹⁴] ve bize bu alanda (gerekli olan) her şey bahşedildi;[³²⁹⁵] elbet bu, işte budur Allah’ın apaçık lûtfu.” [3294] Mantıkın türetildiği mastar olan nutk, hem insana konuşma yeteneğini kazandıran düşünme ve akletme kapasitesine, hem de düşündüklerini ifade ettiği seslere denir. Bir anlamı ileten seslerden oluştuğu için her dile nutk adı verilir. Bu bağlamda kuşlara “mantık”ın nisbet edilmesi, Süleyman onların “mantığını bildiği”, bir başka ifadeyle “dilinden anladığı” içindir. Râğıb şöyle der: “Bir şeyden bir anlam çıkaran kimseye nisbetle o şeyin dili vardır, isterse hiç ses çıkarmasın; kişinin dilinden anlamadığı bir varlık ise o kimseye nisbetle dilsizdir, isterse konuşma yeteneğine sahip olsun.” Burada kuşlara Süleyman’ın mantığının/dilinin öğretildiği değil, Süleyman’a kuşların mantığının/dilinin öğretildiği ifade edilmektedir. Elmalılı’nın dediği gibi “ehemmiyet kuşun söylemesinden ziyade Süleyman’ın anlamasında ve anlayışının derinliğindedir. Hem de Kur’an’ın tabirine nazaran yalnız kuşun dilinde, lugatinde değil, mantığındadır.” Çevirimizin gerekçesi budur. [3295] Buradaki kullu şey’in ile genel mânada “her şey” değil bu konuyla sınırlı şeyler kastedildiği açıktır (Bkz: 16:89, not 101).— M.İslamoğlu
27:16
17
وَحُشِرَ لِسُلَيْمٰنَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ ٧١
Ve huşire li suleymâne cunûduhu minel cinni vel insi vet tayrı fe hum yûzeûn(yûzeûne).
Ve (günlerden bir gün), Süleyman’ın cinden, insandan ve kuşlardan oluşan ordusu[³²⁹⁶] bir araya derilmiş ve zapturapt altına alınarak sevk edilmişti.[³²⁹⁷] [3296] el-Cin kavramının Kur’an’da cismanî anlamda kullanıldığı ilk yer burasıdır. Kur’an’da cinn çok anlamlı ve zengin çağrışımlı bir kavram olarak kullanılmaktadır. Bütüncül bir okuma bu sonuca ulaştırır. Bu özel bağlamda görünmez varlıklar ve insanları, cin ve insan kelimelerinin kök anlamlarının da desteğiyle “cana yakın olmayan” ve “cana yakın olan” diye adlandırmak mümkündür. 18. âyetle birlikte okunduğunda, bu kıssadaki görülmeyen varlıklar “karınca çiğneyebilen”, dolayısıyla “özgül ağırlığı olan ve iz bırakabilen” varlıklar olmalıdır. Bundan da, buradaki cin kelimesinin, Kur’an’ın genelinde kullanılandan daha özel ve farklı bir anlam taşıdığı çıkarılabilir. Şu halde, Hz. Süleyman’ın ordusundaki cinlerin “görünmezlik” özelliklerini, “gözden uzak olan, kıt görülen türden varlıklar” olarak açıklamak da mümkündür. Hz. Süleyman’ın hükmettiği cinler ve kuşlara sembolik anlamlar vermek de mümkündür. Buna göre cinlerle sembolize edilenlerin büyücülük ve astrolojinin merkezi olan Babil, kuşlarla da sembolü kartal olan Hitit ve sembolü atmaca (Horus) olan Mısır kastedilmiş olabilir. Hz. Süleyman’ın devr-i nübüvvetinde bu güçler üzerinde söz sahibi olan bir devlet kurmasına işaret edilmesi muhtemeldir (Krş: 6:112; 7:179; 34:12; 81:25, ilgili notlar). [3297] Veya: “düzenli birlikler halinde yola çıkarılmıştı”. Hem ele avuca sığmaz kalabalıkları baştan sona birbirine bağlayarak sürü gibi sürmeyi hem de düzene koyup yola çıkarmayı ifade eder (Yûze‘ûn’un her iki anlamı için de bkz: Taberî ve Râğıb).— M.İslamoğlu
27:17
18
حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَوْا عَلٰى وَادِ النَّمْلِۙ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَٓا اَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْۚ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمٰنُ وَجُنُودُهُۙ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ٨١
Hattâ izâ etev alâ vâdin nemli kâlet nemletun yâ eyyuhen nemludhulû mesâkinekum, lâ yahtımennekum suleymânu ve cunûduhu ve hum lâ yeş’urûn(yeş’urûne).
Derken karıncalar(ın olduğu) vadiye gelince,[³²⁹⁸] bir ana karınca[³²⁹⁹] “Ey karıncalar!” diye komut verdi; “(Derhal) yuvalarınıza girin ki, Süleyman ve orduları farkına varmadan sizi ezip kırıma uğratmasın!”[³³⁰⁰] [3298] Veya: “Karınca Vadisi’ne..” Cins isim olabileceği gibi özel isim de olabilir. [3299] Veya: “kraliçe karınca..” Yaygın kabul nemlenin “bir karınca” anlamına geldiğidir. Fakat Ebu Hanife, bu karıncanın cinsiyeti kendisine sorulduğunda kalet fiilindeki dişillik ta’sına dayanarak “dişi” olduğunu söylemiştir (Zemahşerî). Bir sonraki âyet ve notları da bunu teyit eder. [3300] Bu âyet indikten sonra erkek egemen bir toplum olan Mekkelilerden bir gurup bu âyeti dillerine dolayarak “Kur’an’ı Muhammed’in yazdığı belli oldu. Hiç dişiden lider olur mu? Eğer bu kitabı Allah indirseydi liderin dişi olmayacağını bilirdi” dediler. Oysa günümüzde artık, arılarda olduğu gibi karıncalar topluluğunda da liderin “ana karınca” olduğu bilinmektedir.— M.İslamoğlu
27:18
19
فَتَبَسَّمَ ضَاحِكاً مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ اَوْزِعْن۪ٓي اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحاً تَرْضٰيهُ وَاَدْخِلْن۪ي بِرَحْمَتِكَ ف۪ي عِبَادِكَ الصَّالِح۪ينَ ٩١
Fe tebesseme dâhıken min kavlihâ ve kâle rabbi evzı’nî en eşkure ni’metekelletî en’amte aleyye ve alâ vâlideyye ve en a’mele salihan terdâhu ve edhılnî bi rahmetike fî ibâdikes sâlihîn(sâlihîne).
Komutu onun vermesinden dolayı (Süleyman) gülercesine tebessüm etti[³³⁰¹] ve “Rabbim!” dedi, “İç dünyamı öyle bir düzene sok ki, Senin bana ve ana-babama bahşettiğin nimetlere lâyıkıyla şükreden[³³⁰²] ve hep Senin hoşnut olacağın güzel işler yapan biri olayım; ve beni rahmetinle erdemli kullarının arasına kat!”[³³⁰³] [3301] Bize göre, Hz. Süleyman’ın gülünç bulduğu şey (19) bir dişinin lider olmasıdır. Zaten bu yaklaşımı, Süleyman’ın bilmeyip de Hüdhüd’ün getirdiği haber (22-23) ve menkıbenin devamında Kraliçe Belkıs’ın oynadığı rol teyit etmektedir. [3302] Hz. Süleyman’ın ebeveynine verilen nimetler için de Allah’a şükretmek istemesi dikkat çekicidir. Bu: 1) Kendisini yetiştirip eğiten ailesinin kadrini bildiğine; 2) ağaç kovuğundan çıkmadığının farkında olduğuna; 3) evladın anne-babanın ameli oluşuna delâlet eder. [3303] Gerçek erdemin zımnî tarifi yapılmaktadır: Sorumluluğunu bilen kişi, isterse Sultan Süleyman olsun karıncayı dahi incitmez. Dünyayı yöneten güçlüdür, kendini yöneten kudretlidir. Kendisinden sonra başlayacak olan Anadolu ve Yunan uygarlıklarını temelden etkilemiş olan büyük bir iman medeniyetinin kudretli hükümdarı, Allah’ın şefkat ve merhametine sığınıyor. Güç ve iktidarın ayartıcı cazibesinden, iç dünyasını korumanın tek yolunun bu olduğunu öğretiyor.— M.İslamoğlu
27:19
20
وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَٓا اَرَى الْهُدْهُدَۘ اَمْ كَانَ مِنَ الْغَٓائِب۪ينَ ٠٢
Ve tefekkadat tayra fe kâle mâliye lâ eral hudhude em kâne minel gâibîn(gâibîne).
Yine o (bir gün) kuşları denetliyordu; birden sordu: “Hüdhüd’ü neden göremiyorum? Yoksa yine kayıplara mı karıştı?— M.İslamoğlu
27:20
21
لَاُعَذِّبَنَّهُ عَذَاباً شَد۪يداً اَوْ لَا۬اَذْبَحَنَّهُٓ اَوْ لَيَأْتِيَنّ۪ي بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ ١٢
Le uazzibennehu azâben şedîden ev le ezbehannehû ev le ye’tiyennî bi sultânin mubîn(mubînin).
Ya karşıma geçerli ve ikna edici bir mazeretle çıkar; ya da ona şiddetli bir yaptırım uygularım, daha olmazsa kafasını kopartırım!”— M.İslamoğlu
27:21
22
فَمَكَثَ غَيْرَ بَع۪يدٍ فَقَالَ اَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِه۪ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَأٍ بِنَبَأٍ يَق۪ينٍ ٢٢
Fe mekese gayre baîdin fe kâle ehattu bi mâ lem tuhıt bihî ve ci’tuke min sebein bi nebein yakîn(yakînin).
Derken beklemesi çok sürmedi, (Hüdhüd) çıkageldi ve dedi ki: “Ben senin henüz bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den doğru ve kesin bir haber getirdim:[³³⁰⁴] [3304] Zımnen: Bilge kral Sultan Süleyman da olsan, kuştan bile öğreneceğin bir şeyler vardır.— M.İslamoğlu
27:22
23
اِنّ۪ي وَجَدْتُ امْرَاَةً تَمْلِكُهُمْ وَاُو۫تِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظ۪يمٌ ٣٢
İnnî vecedtumreeten temlikuhum ve ûtiyet min kulli şey’in ve lehâ arşun azîm(azîmun).
Evet ben orada bir kadın buldum ki, o ora halkına yöneticilik yapıyor; (bir iktidara gerekli olan) her şeyden ona da verilmiş; üstelik onun pek muhteşem bir tahtı da var.[³³⁰⁵] [3305] Veya ‘arşın mecazi karşılığı olarak: “pek güçlü bir yönetimi vardı”.— M.İslamoğlu
27:23
24
وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّب۪يلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَۙ ٤٢
Vecedtuhâ ve kavmehâ yescudûne liş şemsi min dûnillâhi ve zeyyene lehümuş şeytânu a’mâlehum fe saddehum anis sebîli fe hum lâ yehtedûn(yehtedûne).
Ne ki onu ve kavmini Allah’ı bırakıp da güneşe tapar buldum. Öyle (anlaşılıyor) ki şeytan onlara yaptıklarını güzel göstermiş. Onlar da yoldan sapmışlar ve bir daha da doğru yolu bulamamışlar.— M.İslamoğlu
27:24
25
Secde
اَلَّا يَسْجُدُوا لِلّٰهِ الَّذ۪ي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ ۩ ٥٢
Ellâ yescudû lillâhillezî yuhriculhab’e fîs semâvâti vel ardı ve ya’lemu mâ tuhfûne ve mâ tu’linûn(tu’linûne).
Allah’a secde etmemeleri!?..[³³⁰⁶] O Allah ki, göklerde ve yerde gizli saklı ne varsa ortaya çıkarır; dahası gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da iyi bilir; [3306] Ya da: “Allah’a secde etmeleri gerekmez mi, ki…” Bu alternatif anlam en-lâyı e-lâ okuyanlara göredir (Ferra).— M.İslamoğlu
27:25
26
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ ٦٢
Allâhu lâ ilâhe illâ huve rabbul arşil azîm(azîmi).
Allah, kendisinden başka ilâh olmayan, muhteşem ve mutlak hükümranlık makamının Rabbidir!”[³³⁰⁷] [3307] 25 ve 26. âyetlerin içeriğinin Hüdhüd’e değil de doğrudan Allah’a atfı mümkündür (Râzî).— M.İslamoğlu
27:26
27
قَالَ سَنَنْظُرُ اَصَدَقْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ ٧٢
Kâle se nenzuru e sadakte em kunte minel kâzibîn(kâzibîne).
(Süleyman): “Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancının teki misin, göreceğiz” dedi (ve ekledi):— M.İslamoğlu
27:27
28
اِذْهَبْ بِكِتَاب۪ي هٰذَا فَاَلْقِهْ اِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ ٨٢
İzheb bi kitâbî hâzâ fe elkıh ileyhim summe tevelle anhum fenzur mâzâ yerciûn(yerciûne).
“Bu mektubumu al onlara ulaştır; sonra onlardan uzaklaşıp bir köşeye çekil de bak bakalım, nasıl bir sonuca varacaklar.”— M.İslamoğlu
27:28
29
قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُ۬ا اِنّ۪ٓي اُلْقِيَ اِلَيَّ كِتَابٌ كَر۪يمٌ ٩٢
Kâlet yâ eyyuhel meleu innî ulkıye ileyye kitâbun kerîm(kerîmun).
(Sebe kraliçesi mektubu alınca): “Siz ey seçkinler!” dedi, “Elime çok önemli bir mektup geçti.— M.İslamoğlu
27:29
30
اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ ٠٣
İnnehu min suleymâne ve innehu bismillâhir rahmânir rahîm(rahîmi).
Evet o Süleyman’dan gelen bir mektup ve o şöyle (başlıyor): ‘Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla:— M.İslamoğlu
27:30
Yükleniyor...
Neml
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle