İsra 111 Ayet Mekke · الإسراء
17

İsra

Gece Yürüyüşü · Mekke
17
Gece Yürüyüşü · Mekke
الإسراء
111
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
سُبْحَانَ الَّـذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ ١
Subhânellezî esrâ bi abdihî leylen minel mescidil harâmi ilel mescidil aksallezî bâreknâ havlehu li nuriyehu min âyâtinâ, innehu huves semîul basîr(basîru).
YARATTIKLARINA benzemekten münezzeh, mutlak aşkın ve yüce O (Allah) ki,[²²¹⁵] kulunu[²²¹⁶] gecenin bir vaktinde[²²¹⁷] Mescid-i Haram’dan çevresini bereketli kıldığımız[²²¹⁸] Mescid-i Aksâ’ya,[²²¹⁹] âyetlerimizden bir kısmını gösterelim[²²²⁰] diye yürüttü:[²²²¹] zira O, evet sadece O’dur her şeyi işitip gören.[²²²²] [2215] İsimleşmiş bir mastar olan subhân, “aşkın olanı aşkın bilmek, yüceliği takdir etmek” anlamında, vahyin muhatabının Allah tasavvurunu inşâya yönelik bir anahtar kavramdır. İsrâ ile ilgili bir âyetin başında gelmiş olması hayli anlamlıdır. Çünkü İsra, 60. âyetin de açıkça söylediği gibi, Allah Rasûlü’ne rüya âleminde yaptırılan bir yolculuktur. Allah Rasûlü’nün rüyada yaşadığı bu özel tecrübenin niteliğini ancak onu tecrübe eden bilir. Rüya âleminde yapılan bu yolculuk üzerinde yapılacak spekülasyonlara dört âdet sınır çizilir âyette: 1) Tenzih ifade eden subhân lafzı; 2) Bu müşahedenin muhatabının “kul” (‘abd) olduğunun hatırlatılması. 3) “İlâhi kudret delillerinden bir kısmının” gösterildiğini ifade eden min âyâtinâ ibaresi; 4) her şeyi gören ve bilenin sadece Allah olduğunu ifade eden es-Semî’ ve el-Basîr isimleri. Subhân ile, Allah’ın tüm beşeri niteliklerden beri olan yüce zâtına yönelik her tür kişileştirme teşebbüsü, daha baştan reddedilir. Nebi, subhanallahı şöyle tefsir eder: “Allah’ı her noksandan uzak ve beri bilmek” (Taberî). [2216] Yukarıdaki notta açıkladığımız subhân, nasıl ki İsrâ olayını tasavvur ederken Allah’ın mutlak ve sınırsız zâtını içkinleştirmemeyi hatırlatıyorsa, buradaki “kul” da Allah Rasûlü’nün beşerî ve sınırlı kimliğini aşkınlaştırmamayı hatırlatır. Âyetin sonunda yer alan “zira O, evet sadece O’dur herşeyi işitip gören” cümlesi, neden Allah’ın sembollerinden sadece bir kısmının (min âyâtinâ) gösterildiğini de açıklamaktadır. Çünkü Allah Rasûlü de dahil hiçbir insana aşkın hakikatlerin tümü sunulmamıştır. Muhataba söylenen şudur: ‘İsrâ’yı anlamaya çalışırken sınırları gözet! Ne Allah’ın aşkın yüceliğine halel getirecek, ne Allah Rasûlü’nün beşerî kimliğinden soyutlayacak, ne de aşkın hakikatlerin tümüne Nebî’nin vâkıf kılındığı anlamına gelecek bir yoruma meydan verme!’ 60. âyette, İsra’ya atıf olduğu açık olan ru’yanın, tıpkı Kur’an’da geçen “lânetli ağaç” örneğinde olduğu gibi, “insanlar için bir sınav” kılındığı ifade edilir. İsrâ’nın “sınav” olma niteliğiyle bu âyetteki uyarıları birleştirdiğimizde, İsrâ olayı konusunda bilincimize çizilen sınırlar da ortaya çıkmaktadır. Hiç şüphesiz İsrâ, ilerleme mitine karşı yücelme hakikatini temsil eder. Birincisi Allah’tan kopuk, ikincisi Allah’lı, Allah’la ve Allah’adır. Birincisi dünyevileşmedir ve fiyatlar üzerine inşâ edilir. İkincisi ulvileşmedir ve değerler üzerinde yükselir. [2217] Veya: “kısa bir vaktinde..” Leylenin belirsiz olarak gelmesi, anlama “bir vakti” ya da “kısa bir vakti” olarak yansır (Krş: Zemahşerî ve İtkân II, 292). Leylen bir vakit tayinidir. Oysa ki düş zamandan bağımsızdır. Kur’an’da sözü edilen diğer rüyalarda zamandan bahsedilmez. [2218] Bu bereketin niteliği için bkz: 7:137, not 97. [2219] el-Mescidu’l-Aksa: “en uzak mabed” veya mescid’in lügat anlamıyla “secde edilecek en uzak yer”. Tefsirlere göre bu, Kudüs’te bulunan ve çevresinin bereketli kılındığı ifade edilen (Krş: 7:137; 21:71, 81) Süleyman Mabedi ve onun çevresinde yer alan verimli topraklardır. Buradaki problem, âyetin indiği tarihte Kudüs’te Süleyman Mabedi’nin olmayışıdır. Zira, MS. 70’teki Titus katliamında mabed yerle bir edilmiş, geriye bugün “ağlama duvarı” olarak kullanılan yarım bir duvar kalmış, mabedin yeri Hıristiyanlar tarafından çöplük hâline getirilmiştir. Vahyin indiği dönemde de bu hâlde bulunuyordu. Bu durumda iki ihtimal vardır: 1) Ya Allah Rasûlü’nün Süleyman Mabedi’ni gidip gördüğü rivayetleri asılsızdır. Zira ortada, gidilip görülecek bir mabet bulunmamaktadır. Nitekim, Miraç rivayetleri üzerine yapılan son çalışmalar, bu rivayetlerin hayli sıkıntılı olduğunu delilleriyle ortaya koymuştur (Bkz: İsrafil Balcı; İsrâ ve Mir’âç Gerçeği, Ankara Okulu Yay.) Bunda şaşılacak bir şey de yoktur. Zira Kur’an miraçtan hiç söz etmez. Bu surenin ilk âyetinde geçen İsrâ olayının ise, yine bu surenin 60. âyetinde Sevgili Rasûlümüze gösterilen bir rüya olduğu açıkça vurgulanır. Anlaşılan o ki, kıymete kanaat etmeyen birileri, rasul yarıştırmanın dayanılmaz cazibesine kapılmışlar, bu surenin 1. âyetinin tefsiri olan 60. âyeti, ısrarla görmezden gelmişlerdir. Bu durumda, eğer el-Mescidu’l-Aksa’nın Kudüs’teki Süleyman Mabedi olduğu kabul edilecekse, bir kez daha, Nebi’nin oraya gittiğine dair tüm anlatımlar devre dışı bırakılmak zorundadır. Bu durumda, 60. âyette söylendiği gibi, Allah Rasûlü’ne rüyasında Süleyman Mabedi’nin yıkılmadan önceki hali gösterilmiş kabul edilmelidir. Bu şık, İsrâ 1’in arkasından İsrailoğullarından hayli ayrıntılı bir biçimde söz edilmesini de açıklayıcı mahiyettedir. Eğer bu yorum doğruysa, bununla verilen mesaj şu olsa gerektir: Dâvud ve Süleyman nebîlerin nübüvvet mirasının vârisi sensin ey Muhammed! Allahu a’lem. 2) Ya da buradaki el-Mescidu’l-Aksâ ile kastedilen yer başka bir yerdir. Burası neresi olabilir? Bazılarının iddia ettiği gibi, el-Mescidu’l-Aksâ’nın Mescid-i Nebevi olması imkânsızdır. Zira bu surenin Mekke’de indiği kesindir. O dönemde Yesrib’teki bir Mescid-i Nebevi’den söz etmek abesle iştigaldir. Geriye iki ihtimal kalıyor: İlki Allah Rasûlü’nün bazen mü’minlerle birlikte namaz kılmak için toplandıkları Mekke’nin dışındaki bir ibadet mahalli. Ezraki ve Vâkıdî’nin rivayet ettiğine göre bu mescit (secde mekânı), mü’minlerin gizlice toplanıp ibadet ettikleri Mekke’ye on mil mesafedeki Cirane’de, bugünkü mikat mescidinin olduğu mevkidedir. Bu durumda, “Nebi’nin rüyada Cirane’deki mescide götürülmesinin sebeb-i hikmeti nedir?” sorusu, mukni bir cevap beklemektedir. İkinci ve uzak ihtimal, Tur 4’te geçen el-Beytu’l-Ma’mur’dur ve o göklerin ötesindeki “en uzak mescid” olarak yorumlanabilir. Bu yorum Hz. Ali’ye atfedilir. M. Hamidullah, adı geçen mescidin Kudüs’te olmadığına Filistin’in Kur’an tarafından “uzak” değil “yakın” (30:3) olarak nitelenmesini delil gösterir ve âyette kastedilen mescidin “göklerde” olduğunu söyler. [2220] Necm 18’de Rabbinin en büyük âyetini gördüğü ifade edilir. Orada görülen, vahiy meleğinin asli sûretidir. Olayın anlatıldığı pasaj bu âyetle son bulur. Necm sûresinde nuranî-melekî âlemin beşerî âlemin ufkuna inişi (nüzûl), burada ise beşeri âlemin ufkunun nûrânî-melekî âleme yücelişi (isrâ) dile getirilmektedir. [2221] Esrâ, “insanlık, şeref, onur” anlamına gelen es-serv kökünden türetilmiştir (Etimolojik bir tahlil için bkz: 89:4, not 5). es-Seriyy, “büyümek ve yücelmek” anlamına gelir (Lisân). Esrânın “yüceltme” anlamı, “yürüyüş”ün maddî değil mânevî, yolculuğun yatay değil dikey, amacın da yolcuya kilometre kat ettirmek değil “yüceltmek” olduğu sonucunu verir. Kur’an bu müşahedenin adını açık ve net olarak İsrâ koymaktadır. Bağlamla alâkası olmayan me’âric (43:33; 70:3) kelimesi hariç, bu sûrede ve Kur’an’ın hiçbir yerinde Miraç geçmez. Biz de burada olayı Kur’ani ismiyle (İsrâ) andık. [2222] Miraç rivayetlerinde beş vakit namazın bu sırada verildiği nakledilmişse de, bu sûreden yıllarca önce indiği kesin olan Tâhâ 130’da (Krş: 11:114, not 131) “güneşin doğum ve (tam) batımından önce, gecenin bir kısım saatinde ve gündüzün kenarlarında olmak üzere” beş vakit namaz farz kılınmıştı. Ayrıca Miraç’ta verildiği söylenen üç şey arasında Bakara’nın son iki âyeti de sayılmaktadır. Oysa Bakara sûresi tümüyle Medine’de inmiştir. Aksi iddialar, bu rivayetlere dayanır. Fakat sözkonusu âyetlerin 284. âyetten ayrılamayacağını, yine bu âyetin nüzûl sebebi rivayeti söyler.— M.İslamoğlu
17:1
2
وَاٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اَلَّا تَتَّخِذُوا مِنْ دُون۪ي وَك۪يلاًۜ ٢
Ve âteynâ mûsel kitâbe ve cealnâhu huden li benî isrâîle ellâ tettehızû min dûnî vekîlâ(vekîlen).
Yine Biz, Musa’ya (da) kitabı vermiş ve onu İsrâiloğulları için bir doğru yol haritası kılarak (demiştik ki): “Benim dışımda, herhangi bir koruyucu otorite[²²²³] edineyim demeyin! [2223] Vekîl, şâhit ve kefîlden farklı olarak, elinde “her an müdâhale yetkisi olan” otoriteyi ifade eder (Bkz. 12:66, not 66). Burada 54 ve 66’te “koruyucu otorite” anlamında kullanılmıştır.— M.İslamoğlu
17:2
3
ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۜ اِنَّهُ كَانَ عَبْداً شَكُوراً ٣
Zurriyyete men hamelnâ mea nûh(nûhin), innehu kâne abden şekûrâ(şekûren).
Siz, ey Nûh’la birlikte (gemide) taşıdıklarımızın soyundan gelenler! Unutmayın ki o hep şükreden bir kuldu!”[²²²⁴] [2224] İnsanlığın ikinci atası sayılan Hz. Nûh’un, örnek olarak takdim edilmesi, insanlık tarihinde sapmanın ârızî, tevhidin aslî olduğunu îmâ içindir. Zımnen: Hiç kimse kendi sapmışlığına ataları şahit gösteremez; çünkü insanlığın ataları sapmış değildi. Bu ve buna benzer âyetler ilâhî vefanın göstergesidir. Âlemlerin Rabbi, elçilerinin hatırasına sahip çıkmaktadır.— M.İslamoğlu
17:3
4
وَقَضَيْنَٓا اِلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ فِي الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْاَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْـلُنَّ عُـلُواًّ كَب۪يراً ٤
Ve kadaynâ ilâ benî isrâîle fîl kitâbi le tufsidunne fîl ardı merreteyni ve le ta’lunne uluvven kebîrâ(kebîren).
Ve İsrâiloğullarına vahiy yoluyla (şunu) bildirdik: “Mutlaka yeryüzünde iki kez bozgunculuk çıkartacak ve küstahça böbürlenip büyüklük taslayacaksınız!”[²²²⁵] [2225] Lafzen: “kitapta..” Bununla kastedilenin İsrâiloğullarına gönderilen ilâhî mesajlar olduğu açıktır (Bkz: Zemahşerî). Bu âyet, 39 kitaptan oluşan Eski Ahid’de yer alan Levililer (26:14-39), Tesniye (28:15-68 ve 33:4), İşâyâ (5:24-30), Yeremyâ (2:28) kitaplarında ve İncil’de yer alan (Matta 23:33-37; Luka 21:10-24) Hz. İsa’nın İsrâiloğullarına uyarılarına bir atıf olsa gerektir.— M.İslamoğlu
17:4
5
فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ اُو۫لٰيهُمَا بَعَثْنَا عَلَيْكُمْ عِبَاداً لَنَٓا اُو۬ل۪ي بَأْسٍ شَد۪يدٍ فَجَاسُوا خِلَالَ الدِّيَارِۜ وَكَانَ وَعْداً مَفْعُولاً ٥
Fe izâ câe va’du ûlâhumâ beasnâ aleykum ibâden lenâ ulîbe’sin şedîdin fe câsû hılâled diyâr(diyâri), ve kâne va’den mef’ûlâ(mef’ûlen).
İşte bu iki uyarıdan birincisinin vakti geldiğinde, sizin üzerinize şu Bizim (belalı) kullardan saldırı gücü çok yüksek olanları musallat ettik;[²²²⁶] öyle ki, bunlar köşe bucak her yeri arayıp taradılar:[²²²⁷] zira bu, sadece (böyle yapanlar için) konulmuş bir yasanın[²²²⁸] uygulanmasıydı. [2226] MÖ. 7. yüzyılda Kudüs’ü yerle bir eden Asur ve yüz yıl sonraki Babil soykırımları kastediliyor. ‘Ibâdenâ yerine ‘ıbâden lenâ denilmesi, bunların “belalı” birileri olduğunu îmâ eder. [2227] Câsû, hâsû olarak da okunur (İtkân III, 265). [2228] Lafzen: “vaadin”. Buradaki vaadden kasıt, Allah’ın bozgunculuk yapan ve küstahça böbürlenen toplumlar ve uygarlıklar için koyduğu yasadır. Bu yasa, en çarpıcı ifadesini bu sûrenin 16. âyetinde bulur. Bu âyette İsrâiloğulları özelinde gündeme getirilen bu yasa, 16. âyette tüm insanlık tarihi için geçerli olan ilâhî bir kanun olarak zikredilmektedir.— M.İslamoğlu
17:5
6
ثُمَّ رَدَدْنَا لَكُمُ الْكَرَّةَ عَلَيْهِمْ وَاَمْدَدْنَاكُمْ بِاَمْوَالٍ وَبَن۪ينَ وَجَعَلْنَاكُمْ اَكْثَرَ نَف۪يراً ٦
Summe redednâ lekumul kerrete aleyhim ve emdednâkum bi emvâlin ve benîne ve cealnâkum eksere nefîrâ(nefîren).
Daha sonra tekrar onlara galip gelmenizi temin ettik; ve sizi hem mal, hem de evlatça destekleyip sayınızı artırarak (şu mesajı verdik):— M.İslamoğlu
17:6
7
اِنْ اَحْسَنْتُمْ اَحْسَنْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ وَاِنْ اَسَأْتُمْ فَلَهَاۜ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ لِيَسُٓؤُ۫ا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْب۪يراً ٧
İn ahsentum ahsentum li enfusikum ve in ese’tum fe lehâ, fe izâ câe va’dul âhıreti li yesûu vucûhekum ve li yedhulûl mescide kemâ dehalûhu evvele merretin ve li yutebbirû mâ alev tetbîrâ(tetbîren).
“Eğer iyilik ederseniz yalnızca kendinize iyilik yapmış olursunuz, yok eğer kötülük ederseniz bunun da sonucuna katlanırsınız.”[²²²⁹] Derken, sonuncu uyarının da vakti gelip çattığında (yeni düşmanlar gönderdik/göndereceğiz); ki sizler için yüzkarası olan öncekilerin girişi gibi, Mabed’e (destursuz) girip ele geçirecekleri her şeyi paramparça edip mahvetsinler.[²²³⁰] [2229] “Bunun da sonucuna katlanırsınız” karşılığı, edatlardan oluşan fe-lehâ ibaresinin açılımıdır. [2230] Yutebbirû: “kırsınlar, yerle bir etsinler, mahvetsinler”. Bu yüzden her tür cam kırığına, demir ve altın kıymığına tibr adı verilir (Zeccâc). Haber verilen şeyin kesinkes olacağını bildiren tetbîr mastarının anlama kattığı pekiştirmeyi “paramparça” ile karşıladık (Krş: Râzî). İzâ zaman zarfı, âyetteki tehdidi, geleceğe yönelik olarak da okumamıza izin verir.— M.İslamoğlu
17:7
8
عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يَرْحَمَكُمْۚ وَاِنْ عُدْتُمْ عُدْنَاۢ وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِر۪ينَ حَص۪يراً ٨
Asâ rabbukum en yerhamekum, ve in udtum udnâ, ve cealnâ cehenneme lil kâfirîne hasîrâ(hasîren).
Tabii ki Rabbinizin size rahmetiyle muamele etmesi umulabilir; ama eğer siz (günaha) dönerseniz, Biz de (cezaya) döneriz.[²²³¹] Zira Biz cehennemi nankörleri[²²³²] çepeçevre kuşatan bir hisar kılmışızdır.[²²³³] [2231] Krş: 44:15. Allah hakkında ikinci çoğuldan (Rabbiniz), birinci çoğula geçiş (Biz) dikkat çekicidir (Krş: 29:23). [2232] Kâfirîn kelimesini, ahlâkî karşılığı olan “nankörler” olarak çevirdik (Kelimenin “nankörler” anlamında açıkça kullanıldığı yer için bkz: 26:19). Çünkü burada sözü edilenler İsrâiloğullarıdır ve kendilerine verilen vahye nankörlük etmişlerdir. Hemen sonra gelen âyetin Kur’an vahyinden söz etmesi de bunu göstermektedir. [2233] Hasîrâ, hem inkârda direnenler için cehennemin son durak kılınmasına, hem de kaçıp kurtulunması mümkün olmayan bir zindan kılınmasına delâlet eder (Taberî).— M.İslamoğlu
17:8
9
اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَهْد۪ي لِلَّت۪ي هِيَ اَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِن۪ينَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ اَجْراً كَب۪يراًۙ ٩
İnne hâzel kur’âne yehdî lilletî hiye akvemu ve yubeşşirul mu’minînellezîne ya’melûnes sâlihâti enne lehum ecren kebîrâ(kebîren).
HİÇ şüphe yok ki işte bu Kur’an, en doğru yola yöneltmekte; erdemli ve güzel davranış sergileyenleri, kesinlikle muhteşem bir karşılığın beklediğini müjdelemektedir;— M.İslamoğlu
17:9
10
وَاَنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً۟ ٠١
Ve ennellezîne lâ yu’minûne bil âhıreti a’tednâ lehum azâben elîmâ(elîmen).
ve âhirette (yaptıklarından hesap vereceğine) inanmayan kimseler için, elim bir azap hazırladığımızı da…— M.İslamoğlu
17:10
11
وَيَدْعُ الْاِنْسَانُ بِالشَّرِّ دُعَٓاءَهُ بِالْخَيْرِۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ عَجُولاً ١١
Ve yed’ul insânu biş şerri duâehu bil hayr(hayri), ve kânel insânu acûlâ(acûlen).
Ne ki insan, (sanki) hayır için yalvarıp yakarıyormuşçasına şer için yalvarıp yakarır; zira insan çok acelecidir.[²²³⁴] [2234] 18. âyette dile getirilen dünyevileşmenin temelinde yatan zaaf. Kur’an şöyle der: “insanoğlu aceleci bir yaradılışa sahiptir” (21:37). Bu zaafa karşı Allah’ın muamelesi şöyledir: “eğer onların nimeti istemede acele ettikleri gibi Allah da insanlar için (hak ettikleri) cezayı vermede acele etseydi, onların sonunu getirecek hüküm hemen infaz edilirdi” (10:11). Bu kimseler, tehdit edildikleri feci akıbete meydan okuyan inkârcılardır. Sözün özü: İnsan aceleciliği yüzünden peşin felaketi vâdeli saadete tercih eder.— M.İslamoğlu
17:11
12
وَجَعَلْنَا الَّيْلَ وَالنَّهَارَ اٰيَتَيْنِ فَمَحَوْنَٓا اٰيَةَ الَّيْلِ وَجَعَلْـنَٓا اٰيَةَ النَّهَارِ مُبْصِرَةً لِتَبْتَغُوا فَضْلاً مِنْ رَبِّكُمْ وَلِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَۜ وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْنَاهُ تَفْص۪يلاً ٢١
Ve cealnel leyle ven nehâre âyeteyni fe mehavnâ âyetel leyli ve cealnâ âyeten nehâri mubsıraten li tebtegû fadlen min rabbikum ve li ta’lemû adedes sinîne vel hisâb(hisâbe), ve kulle şey’in fassalnâhu tafsîlâ(tafsîlen).
Hem Biz geceyi ve gündüzü iki âyet kıldık. Baksanıza, gecenin âyetini gideriyor[²²³⁵] ve (onun yerine) gündüzün âyetini bir ışık kaynağı olarak getiriyoruz ki; hem Rabbinizin lutfundan (size düşeni) arayasınız, hem de (geçip giden) yılların sayısının ve (gelmesi kaçınılmaz olan) hesabın farkına varasınız.[²²³⁶] İşte Biz, (ibret almanız için gerekli olan) her şeyi[²²³⁷] açık ve net olarak önünüze koymuş bulunuyoruz.[²²³⁸] [2235] Veya: “söndürüyor”. Ay’ın sönmeden önce güneş gibi parlak oluşuna ve o zaman Ay’ın gece âyeti olmadığına dair İbn Abbas rivayetine dayanarak. [2236] Veya: “Yılların sayısını ve hesabını yapabilmeniz için”. Parantez içi açıklamalar, hemen arkadan gelen âyetlerle uyumludur. İlk cümlede gece ve gündüz âyetinden, ikinci cümlede gecenin ve gündüzün âyetinden söz edilerek âyet içinde âyete işaret ediliyor. Gündüzü ve gecesiyle bütün bir gün, insanın doğum, ölüm ve tekrar dirilişine bir atıftır. Ay ve güneş, insana bu hakikati gösterdiği için birer “gösterge” (âyet) olarak takdim edilmektedir. [2237] Parantez içi açıklamanın gerekçesini teşkil eden kullu şey’in ile ilgili bkz: 16:89, not 101 [2238] Gece ve gündüz ibrettir: İlki bir adım ötesini göremediğimiz dünyaya, ikincisi her şeyi hakikatiyle göreceğimiz âhirete dair ibret…— M.İslamoğlu
17:12
13
وَكُلَّ اِنْسَانٍ اَلْزَمْنَاهُ طَٓائِرَهُ ف۪ي عُنُقِه۪ۜ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ كِتَاباً يَلْقٰيهُ مَنْشُوراً ٣١
Ve kulle insânin elzemnâhu tâirehu fî unukıh(unukıhî), ve nuhricu lehu yevmel kıyâmeti kitâben yelkâhu menşûrâ(menşûren).
Ve Biz, her bir insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık.[²²³⁹] Nitekim Kıyamet Günü onun önüne, (dünyada yapıp ettiği)[²²⁴⁰] her şeyi kayıtlı bulacağı bir sicil koyacak (ve diyeceğiz ki): [2239] Lafzen: “Ve Biz, her bir insanın kuşunu kendi boynuna geçirdik”. Tâir, “uçan varlık” anlamına gelir. Aynı kökten türetilen tayr, “kuş” türünün ortak adıdır. İslâm öncesi Arap toplumu, bir şey yapmaya niyetlendiklerinde kuş uçururlar, o kuşun sağa-sola ya da yukarı-aşağı uçuşuna göre anlamlar çıkarırlardı. Bu işleme, kader ve kısmeti belirlemek ve geleceği okumak için başvururlardı (Râzî). Allah Rasûlü de tıyerayı “uğurluluk-uğursuzluk” ile ilgili bir bâtıl inanç olarak tarif etmiş ve bunu şirkin kardeşi olan cibtten saymıştır (Hadis için bkz: 4:51, not) Bâtıl inanca dayalı bu uygulamada kullanılan aracın adı ya da niteliği (tâir, tetayyur, tıyera) daha sonra “şans, talih, uğur, kader ve kısmet” anlamlarında kullanılmaya başlandı. Ebu Ubeyde tâiri “nasip, pay” (haz) olarak açıklamıştır (Krş: 3:49; 5:110; 7:131; 17:13; 27:47; 36:19). Tâir’i çevirimiz bu verilere dayanmaktadır. Âyette geçen ‘unuk (bir başka okuyuşta ‘unk), kinayeten “sorumluluk alma, yük taşıma”yı ifade eder. Bunu göz önüne alan Elmalılı, ibareye alternatif anlam olarak “mesuliyetini kendi talep ve ameline tahsis ettik” veya “vebalini kendi nefsine bağladık” karşılığını verir. Râzî de, ‘insanın boynuna takılanın “tasma” mı, “madalya” mı; ya da “yular” mı, “gerdanlık” mı olacağını yine kendi tercih ve eylemlerinin belirlediğine’ dikkat çeker. Bizim tercihimiz olan “kendi çabasına” karşılığı, ‘unuk’un bu çağrışımlarına dayanmaktadır. Zaten âyetin son kısmı, insanın kişisel tercihleriyle maddî ve mânevî yazgısı arasındaki doğrudan bağı vurgulamaktadır. [2240] Parantez içi açıklamamız, Taberî’nin tercihine dayanmaktadır.— M.İslamoğlu
17:13
14
اِقْرَأْ كِتَابَكَۜ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَس۪يباًۜ ٤١
Ikra’ kitâbek(kitâbeke), kefâ bi nefsikel yevme aleyke hasîbâ(hasîben).
“Oku sicilini! Bugün kendi hesabını görmek için sen sana yetersin!”— M.İslamoğlu
17:14
15
مَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۜ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولاً ٥١
Menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsih(nefsihî), ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziretun vizre uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb’ase resûlâ(resûlen).
Kim doğru yola yönelirse, iyi bilsin ki o sadece kendisi lehine yönelmiş olacaktır; kim de saparsa, unutmasın ki o da yalnızca kendi aleyhine sapmış olacaktır: zira hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu taşımaz; üstelik Biz, bir elçi gönderinceye kadar, asla (bir topluma) azap edici olmadık.— M.İslamoğlu
17:15
16
وَاِذَٓا اَرَدْنَٓا اَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً اَمَرْنَا مُتْرَف۪يهَا فَفَسَقُوا ف۪يهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْم۪يراً ٦١
Ve izâ erednâ en nuhlike karyeten emernâ mutrafîhâ fe fesekû fîhâ fe hakka aleyhel kavlu fe demmernâhâ tedmîrâ(tedmîren).
Biz bir toplumun helâkini dilediğimiz zaman (bilin ki süreç şöyle gelişmiştir: önce) o toplumun refah içinde şımarmış seçkinlerini yönetici yaparız;[²²⁴¹] buna rağmen onlar orada kötülük işlemeyi sürdürürlerse, artık onlar aleyhindeki hüküm kesinleşir: bunun ardından Biz de orayı yerle bir ederiz. [2241] Veya çoğunluğun emernâ okuyuşunu Taberî’nin İbn Abbas’a dayandırdığı tercihle okuyarak: “refah içinde şımarmış seçkinlerine (iyiliği) emrederiz; fakat onlar orada kötülük işlerler..” Zemahşerî bu tevilli okuyuşu “delilsiz” gerekçesiyle reddeder. Tercihimiz, uyguladığımız usul gereği emmernâ okuyuşuna dayanmaktadır (Bkz. Müfredât). Ebu Ubeyde aynı kelimeyi “artırırız” anlamına âmernâ olarak okumuştur.— M.İslamoğlu
17:16
17
وَكَمْ اَهْلَكْنَا مِنَ الْقُرُونِ مِنْ بَعْدِ نُوحٍۜ وَكَفٰى بِرَبِّكَ بِذُنُوبِ عِبَادِه۪ خَب۪يراً بَص۪يراً ٧١
Ve kem ehleknâ minel kurûni min ba’di nûh(nûhin) ve kefâ bi rabbike bi zunûbi ıbâdihî habîren basîrâ(basîren).
Nitekim Biz Nûh’tan bu yana nice toplumları helâk etmişizdir. Zira, kullarının günahları sebebiyle (onları hesaba çekmede), her bir şeyden haberdar olup her bir şeyi gören Rabbin, âlâsıyla yeter de artar bile![²²⁴²] [2242] Habîr ve Basîr isimlerinin mübalağa kipiyle gelmiş olması, “yeter” anlamına gelen ve yine mübalağa amaçlı kullanılan kefâ, verdiğimiz deyimsel mananın gerekçesini teşkil etmektedir. Ayrıca, normalde cümle içinde öznenin başında kullanılmayan be edatı (bi-rabbike), kullanıldığı her yerde özneye veya yaptığı işe övgü ya da yergi anlamı katar (Ferrâ). Bu nedenle “âlâsıyla” yananlamını parantez içine almadık. Söz konusu edatın övgü işlevi, çevirimizin ikinci gerekçesini teşkil etmektedir.— M.İslamoğlu
17:17
18
مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعَاجِلَةَ عَجَّلْنَا لَهُ ف۪يهَا مَا نَشَٓاءُ لِمَنْ نُر۪يدُ ثُمَّ جَعَلْنَا لَهُ جَهَنَّمَۚ يَصْلٰيهَا مَذْمُوماً مَدْحُوراً ٨١
Men kâne yurîdul âcilete accelnâ lehu fîhâ mâ neşâu li men nurîdu summe cealnâ lehu cehennem(cehenneme), yaslâhâ mezmûmen medhûrâ(medhûren).
Her kim ki, hemen ‘şimdi ve burada’nın geçici hazlarını[²²⁴³] dilerse, Biz de onun payını orada hızlandırır, dilediğimiz kimseye istediğimiz kadar veriveririz; ne ki sonunda ona cehennemi tahsis ederiz (de), o kınanmış ve gözden çıkarılmış biri olarak orayı boylar.[²²⁴⁴] [2243] el-‘âcile, zaman olarak “yakın ve hemen”, mekân olarak ‘şimdi ve buradaya’ tekabül eder. Dişil formda gelmesinden de anlaşılacağı gibi el-hayâtu’d-dunyâ (Bkz: 87:16, not 16) karşılığı kullanılmıştır. Uzak ama kalıcı bir âhiret hayatının karşısına yakın ama geçici bir dünya hayatı konulmuştur. İnsan, geçici şimdinin ayartıcı cazibesine kapılıp da kalıcı âhiretin nitelikli nimetlerinden mahrum olmaması için zihnî bir inşâya tâbi tutulur. [2244] Yaslâhânın açılımı: “kendi kendini yakan bir yakıt olarak cehennemi boylar” (Krş: 36:64, not 45).— M.İslamoğlu
17:18
19
وَمَنْ اَرَادَ الْاٰخِرَةَ وَسَعٰى لَهَا سَعْيَهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ كَانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُوراً ٩١
Ve men erâdel âhırete ve saâ lehâ sa’yehâ ve huve mu’minun fe ulâike kâne sa’yuhum meşkûrâ(meşkûren).
Ve her kim de âhiret hayatını tercih eder, (karşılığını Allah’tan alacağına)[²²⁴⁵] inanarak orası için göstermesi gereken çabayı gösterirse, işte onların bu üstün gayreti fazlasıyla karşılanır. [2245] Taberî’nin açıklamasına dayanarak.— M.İslamoğlu
17:19
20
كُلاًّ نُمِدُّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ مِنْ عَطَٓاءِ رَبِّكَۜ وَمَا كَانَ عَطَٓاءُ رَبِّكَ مَحْظُوراً ٠٢
Kullen numiddu hâulâi ve hâulâi min atâi rabbik(rabbike), ve mâ kâne atâu rabbike mahzûrâ(mahzûren).
Hepsine birden, -ötekilere de, berikilere de- senin Rabbinin lutfundan (bu dünyada zaten) ulaştırmaktayız:[²²⁴⁶] zira Rabbinin lutfu yalnız (bir kesime) tahsis edilmiş değildir.[²²⁴⁷] [2246] Parantez içi açıklama, metnin akışından kolayca çıkarılabilecek bir yananlamdır. [2247] Rahmân isminin bir gereği olarak (Bkz: 1:2, not; krş: 2:126 ve 16:117).— M.İslamoğlu
17:20
21
اُنْظُرْ كَيْفَ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ وَلَلْاٰخِرَةُ اَكْبَرُ دَرَجَاتٍ وَاَكْبَرُ تَفْض۪يلاً ١٢
Unzur keyfe faddalnâ ba’dahum alâ ba’d(ba’dın), ve lel âhıretu ekberu derecâtin ve ekberu tafdîlâ(tafdîlen).
(Bu dünyada) onların bir kısmını, diğerlerine nasıl üstün kıldığımıza bir bak; ama âhiretin payı hem nicelik olarak çok daha büyük, hem de (nitelik olarak) çok daha üstün ve değerlidir.[²²⁴⁸] [2248] Derecât, burada ve geçtiği birçok yerde nitelik farkına değil nicelik farkına işaret eder (krş: 2:228; 4:95; 58:11). Cümlenin ikinci kısmı, doğal olarak birinci kısmındaki vaadden farklı bir içerik taşımaktadır. Bu da dünya ile âhiret arasındaki “nitelik farkı”dır. Birinci cümledeki “nicelik olarak” açıklaması yananlamken, ikinci cümledeki parantez içi açıklama sözgelimine dayanır.— M.İslamoğlu
17:21
22
لَا تَجْعَلْ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ فَتَقْعُدَ مَذْمُوماً مَخْذُولاً۟ ٢٢
Lâ tec’al meallâhi ilâhen âhare fe tak’ude mezmûmen mahzûlâ(mahzûlen).
(EY İNSAN!)[²²⁴⁹] Allah’la birlikte başka bir ilâh edinme! Sonra kınanmış olarak (bir köşeye atılıp orada) bir başına kalakalırsın. [2249] Burada hitap doğrudan insanadır (Krş: Râzî ve Katâde’den nkl. Taberî). Baştaki ikinci tekil zamirinin, Allah Rasûlü’ne değil tüm insan soyuna ait olduğunun delili, aynı ilkeyi tekrarlayan müteakip âyetteki la ta‘budûnun çoğul gelmiş olmasıdır.— M.İslamoğlu
17:22
23
وَقَضٰى رَبُّكَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناًۜ اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلاً كَر۪يماً ٣٢
Ve kadâ rabbuke ellâ ta’budû illâ iyyâhu ve bil vâlideyni ihsânâ(ihsânen), immâ yebluganne indekel kibere ehaduhumâ ev kilâ humâ fe lâ tekul lehumâ uffin ve lâ tenher humâ ve kul lehumâ kavlen kerîmâ(kerîmen).
Zira senin Rabbin, başkasına değil yalnızca kendisine kulluk etmenizi emreder. Bir de ana babaya iyilik etmeyi… Eğer onlardan biri ya da ikisi senin yanındayken yaşlanırsa, sakın onlara “Öf!” bile deme ve onları azarlama! Aksine onlara gönül okşayıcı şeyler söyle![²²⁵⁰] [2250] Burada anne babaya davranışa herhangi bir istisna getirilmezken, bu âyetlerin tefsiri niteliğindeki 31:14-15 ve 29:8’de onlara uymanın sınırları çizilir.— M.İslamoğlu
17:23
24
وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَان۪ي صَغ۪يراًۜ ٤٢
Vahfıd lehumâ cenâhaz zulli miner rahmeti ve kul rabbirhamhumâ kemâ rabbeyânî sagîrâ(sagîren).
Dahası, o ikisine alçakgönüllü davranarak merhametle kol-kanat ger ve de ki: “Rabbim, o ikisi beni küçüklüğümde sevgiyle görüp gözettikleri gibi, sen de onları merhametinle kolla!”[²²⁵¹] [2251] Tevhid ile vahdet aynı pasajda işlenmiştir. Biri akideyi, diğeri toplumu ayakta tutar. Tüm sosyal kıyametlerin temelinde aile bağlarının çözülmesi yatar.— M.İslamoğlu
17:24
25
رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا ف۪ي نُفُوسِكُمْۜ اِنْ تَكُونُوا صَالِح۪ينَ فَاِنَّهُ كَانَ لِلْاَوَّاب۪ينَ غَفُوراً ٥٢
Rabbukum a’lemu bi mâ fî nufûsikum, in tekûnû sâlihîne fe innehu kâne lil evvâbîne gafûrâ(gafûren).
(Ey insanlar!) Rabbiniz, içinizde olan biteni çok daha iyi bilir;[²²⁵²] yeter ki[²²⁵³] siz iyiliği özümseyenlerden olun: hiç aklınızdan çıkarmayın ki O, (hatada ısrar etmeyip) kendisine yönelenler için tarifsiz bir bağışlayıcıdır.[²²⁵⁴] [2252] Zımnen: Allah insan olmanın getirdiği farklı hâller dolayısıyla anne-babanın yanlış algılayıp kırıldıkları kasıtsız söz ve tavırlarınızı, onların altında yatan niyet ve tasavvurlara göre değerlendirir. [2253] İn edatı, kimi zaman “yüreklendirme” (tehyic) ve “kışkırtma” (ilhab) işlevi görür. Edatın söz konusu işlevine dayanarak bu anlamı tercih ettik. [2254] Evvâbîn, “geri dönmek, yönelmek, vaz geçmek” anlamlarına gelen âbe fiilinden türetilmiştir. İsm-i fail kalıbıyla tekil olarak kullanıldığı beş yer dışında, çoğul olarak sadece burada kullanılmıştır. Evvâbînin anlamı konusunda ilk yorumcular çok farklı şeyler söylemişlerdir (Taberî). Bunlar arasında “akşamla yatsı arasında namaz kılanlar” gibi, hiçbir delile dayanmayan yorumlar yapılmıştır. Said b. Cübeyr, sözcüğün buradaki işlevinin evladın eyleminin ebeveyn tarafından nasıl algılandığıyla değil, özünde iyi ve hayırlı bir amaç taşıyıp taşımadığıyla ilgili olduğunu söyler (Zemahşerî). Bu durumda ibare, ebeveynlerin, özünde iyilik ve hayır amacı taşıyıp taşımadığına bakmaksızın çocuklarına kırılıp gücenmelerinden dolayı Allah’ın onları sorumlu tutmayacağını ifade etmiş olur. Parantez içi açıklama, Taberî’nin Said b. Müseyyeb’ten yaptığı nakle dayanır.— M.İslamoğlu
17:25
26
وَاٰتِ ذَا الْقُرْبٰى حَقَّهُ وَالْمِسْك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِ وَلَا تُبَذِّرْ تَبْذ۪يراً ٦٢
Ve âti zel kurbâ hakkahu vel miskîne vebnes sebîli ve lâ tubezzir tebzîrâ(tebzîren).
(Ey insan!) Yakınlık sahiplerine hakkını ver; düşküne ve yolda kalmışa da… Fakat sakın ola ki (elinde avucunda olanı) amaçsız bir biçimde saçıp savurma!— M.İslamoğlu
17:26
27
اِنَّ الْمُبَذِّر۪ينَ كَانُٓوا اِخْوَانَ الشَّيَاط۪ينِۜ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِرَبِّه۪ كَفُوراً ٧٢
İnnel mubezzirîne kânû ihvâneş şeyâtîn(şeyâtîni), ve kâneş şeytânu li rabbihî kefûrâ(kefûren).
Çünkü amaçsızca saçıp savuranlar, (çok geçmeden) şeytanın kardeşleri olup çıkarlar:[²²⁵⁵] zira şeytan Rabbine karşı pek nankör idi. [2255] Buradaki kânû fiili, “varoluş” (keynunet/kognitif) anlamıyla değil, “sonradan oluş” (sayruret/konstrüktif) anlamıyla çevrilmiştir. İsrâf ve savurganlığın, günah sektörünü doğuran en büyük âmil olduğu gerçeği vurgulanmaktadır.— M.İslamoğlu
17:27
28
وَاِمَّا تُعْرِضَنَّ عَنْهُمُ ابْتِغَٓاءَ رَحْمَةٍ مِنْ رَبِّكَ تَرْجُوهَا فَقُلْ لَهُمْ قَوْلاً مَيْسُوراً ٨٢
Ve immâ tu’ridanne anhumubtigâe rahmetin min rabbike tercûhâ fe kul lehum kavlen meysûrâ(meysûren).
Ve eğer sen kendin, umut (kapın olan) Rabbin katından gelecek bir rahmet ve lutfu arama çabasında olduğun için (muhtaçları) geri çevirmek durumundaysan, en azından onlara gönül alıcı bir söz söyle.[²²⁵⁶] [2256] Bu âyet de yukarıdaki gibi, vahyin tüm muhataplarına hitap eden bir âyettir. Âyetin hitap alanını ilk muhatabı olan Allah Rasûlü ile sınırlandıran görüşü esas alsak bile, âyette dile getirilen bu çaba Allah Rasûlü’nün şahsı için gösterdiği bir çaba olamaz. Çünkü çok daha önceden Allah Rasûlü rızık kaygısına düşmemesi konusunda uyarılmış ve kendisine bu konuda ilâhî garanti verilmişti (Bkz: 20:131-132).— M.İslamoğlu
17:28
29
وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً اِلٰى عُنُقِكَ وَلَا تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ فَتَقْعُدَ مَلُوماً مَحْسُوراً ٩٢
Ve lâ tec’al yedeke maglûleten ilâ unukıke ve lâ tebsuthâ kullel bastı fe tak’ude melûmen mahsûrâ(mahsûren).
Yine sen (ey insan), ne ellerini boynuna bağlayıp (cimrilik yap), ne de onları büsbütün açarak (saçıp savur);[²²⁵⁷] eğer böyle yaparsan, kınanmış olarak (bir köşeye atılıp) pişmanlık içinde kıvranırsın. [2257] “El bağlamak-el açmak” deyimleri, cimrilik ve israf veya cimrilikten kinayedir. Parantez içi açıklamalarımızın gerekçesi budur. Harcama ahlâkıyla ilgili bir başka âyet için bkz: 25:67.— M.İslamoğlu
17:29
30
اِنَّ رَبَّكَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِه۪ خَب۪يراً بَص۪يراً۟ ٠٣
İnne rabbeke yebsutur rızka li men yeşâu ve yakdir(yakdiru), innehu kâne bi ibâdihî habîran basîrâ(basîran).
Elbet senin Rabbin (hak edenin) rızkını bollaştırmayı, (hak etmeyenin) rızkını da kısmayı ister;[²²⁵⁸] çünkü O kullarının her durumundan haberdardır, her şeyi tarifsiz görmektedir. [2258] Parantez içi açıklamalarımız, men ilgi zamiri ile birlikte gelen yeşâ’ fiilinin çift özneyi gören konumundan kaynaklanmaktadır (Bkz: 13:27, not 37). Kuşku yok ki Allah, her konuda olduğu gibi rızık konusunda da yasalar koymuştur. Bu yasaların başında, insan çabasının karşılıksız kalmayacağı ilâhî kuralı gelir (53:39). Bir başka âyet, rızık konusunda ilk adımın insandan beklendiğini ifade eder (65:3).— M.İslamoğlu
17:30
Yükleniyor...
İsra
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle