1
سُبْحَانَ الَّـذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ ١
Subhânellezî esrâ bi abdihî leylen minel mescidil harâmi ilel mescidil aksallezî bâreknâ havlehu li nuriyehu min âyâtinâ, innehu huves semîul basîr(basîru).
YARATTIKLARINA benzemekten münezzeh, mutlak aşkın ve yüce O (Allah) ki,[²²¹⁵] kulunu[²²¹⁶] gecenin bir vaktinde[²²¹⁷] Mescid-i Haram’dan çevresini bereketli kıldığımız[²²¹⁸] Mescid-i Aksâ’ya,[²²¹⁹] âyetlerimizden bir kısmını gösterelim[²²²⁰] diye yürüttü:[²²²¹] zira O, evet sadece O’dur her şeyi işitip gören.[²²²²]
[2215] İsimleşmiş bir mastar olan subhân, “aşkın olanı aşkın bilmek, yüceliği takdir etmek” anlamında, vahyin muhatabının Allah tasavvurunu inşâya yönelik bir anahtar kavramdır. İsrâ ile ilgili bir âyetin başında gelmiş olması hayli anlamlıdır. Çünkü İsra, 60. âyetin de açıkça söylediği gibi, Allah Rasûlü’ne rüya âleminde yaptırılan bir yolculuktur. Allah Rasûlü’nün rüyada yaşadığı bu özel tecrübenin niteliğini ancak onu tecrübe eden bilir. Rüya âleminde yapılan bu yolculuk üzerinde yapılacak spekülasyonlara dört âdet sınır çizilir âyette: 1) Tenzih ifade eden subhân lafzı; 2) Bu müşahedenin muhatabının “kul” (‘abd) olduğunun hatırlatılması. 3) “İlâhi kudret delillerinden bir kısmının” gösterildiğini ifade eden min âyâtinâ ibaresi; 4) her şeyi gören ve bilenin sadece Allah olduğunu ifade eden es-Semî’ ve el-Basîr isimleri. Subhân ile, Allah’ın tüm beşeri niteliklerden beri olan yüce zâtına yönelik her tür kişileştirme teşebbüsü, daha baştan reddedilir. Nebi, subhanallahı şöyle tefsir eder: “Allah’ı her noksandan uzak ve beri bilmek” (Taberî). [2216] Yukarıdaki notta açıkladığımız subhân, nasıl ki İsrâ olayını tasavvur ederken Allah’ın mutlak ve sınırsız zâtını içkinleştirmemeyi hatırlatıyorsa, buradaki “kul” da Allah Rasûlü’nün beşerî ve sınırlı kimliğini aşkınlaştırmamayı hatırlatır. Âyetin sonunda yer alan “zira O, evet sadece O’dur herşeyi işitip gören” cümlesi, neden Allah’ın sembollerinden sadece bir kısmının (min âyâtinâ) gösterildiğini de açıklamaktadır. Çünkü Allah Rasûlü de dahil hiçbir insana aşkın hakikatlerin tümü sunulmamıştır. Muhataba söylenen şudur: ‘İsrâ’yı anlamaya çalışırken sınırları gözet! Ne Allah’ın aşkın yüceliğine halel getirecek, ne Allah Rasûlü’nün beşerî kimliğinden soyutlayacak, ne de aşkın hakikatlerin tümüne Nebî’nin vâkıf kılındığı anlamına gelecek bir yoruma meydan verme!’ 60. âyette, İsra’ya atıf olduğu açık olan ru’yanın, tıpkı Kur’an’da geçen “lânetli ağaç” örneğinde olduğu gibi, “insanlar için bir sınav” kılındığı ifade edilir. İsrâ’nın “sınav” olma niteliğiyle bu âyetteki uyarıları birleştirdiğimizde, İsrâ olayı konusunda bilincimize çizilen sınırlar da ortaya çıkmaktadır. Hiç şüphesiz İsrâ, ilerleme mitine karşı yücelme hakikatini temsil eder. Birincisi Allah’tan kopuk, ikincisi Allah’lı, Allah’la ve Allah’adır. Birincisi dünyevileşmedir ve fiyatlar üzerine inşâ edilir. İkincisi ulvileşmedir ve değerler üzerinde yükselir. [2217] Veya: “kısa bir vaktinde..” Leylenin belirsiz olarak gelmesi, anlama “bir vakti” ya da “kısa bir vakti” olarak yansır (Krş: Zemahşerî ve İtkân II, 292). Leylen bir vakit tayinidir. Oysa ki düş zamandan bağımsızdır. Kur’an’da sözü edilen diğer rüyalarda zamandan bahsedilmez. [2218] Bu bereketin niteliği için bkz: 7:137, not 97. [2219] el-Mescidu’l-Aksa: “en uzak mabed” veya mescid’in lügat anlamıyla “secde edilecek en uzak yer”. Tefsirlere göre bu, Kudüs’te bulunan ve çevresinin bereketli kılındığı ifade edilen (Krş: 7:137; 21:71, 81) Süleyman Mabedi ve onun çevresinde yer alan verimli topraklardır. Buradaki problem, âyetin indiği tarihte Kudüs’te Süleyman Mabedi’nin olmayışıdır. Zira, MS. 70’teki Titus katliamında mabed yerle bir edilmiş, geriye bugün “ağlama duvarı” olarak kullanılan yarım bir duvar kalmış, mabedin yeri Hıristiyanlar tarafından çöplük hâline getirilmiştir. Vahyin indiği dönemde de bu hâlde bulunuyordu. Bu durumda iki ihtimal vardır: 1) Ya Allah Rasûlü’nün Süleyman Mabedi’ni gidip gördüğü rivayetleri asılsızdır. Zira ortada, gidilip görülecek bir mabet bulunmamaktadır. Nitekim, Miraç rivayetleri üzerine yapılan son çalışmalar, bu rivayetlerin hayli sıkıntılı olduğunu delilleriyle ortaya koymuştur (Bkz: İsrafil Balcı; İsrâ ve Mir’âç Gerçeği, Ankara Okulu Yay.) Bunda şaşılacak bir şey de yoktur. Zira Kur’an miraçtan hiç söz etmez. Bu surenin ilk âyetinde geçen İsrâ olayının ise, yine bu surenin 60. âyetinde Sevgili Rasûlümüze gösterilen bir rüya olduğu açıkça vurgulanır. Anlaşılan o ki, kıymete kanaat etmeyen birileri, rasul yarıştırmanın dayanılmaz cazibesine kapılmışlar, bu surenin 1. âyetinin tefsiri olan 60. âyeti, ısrarla görmezden gelmişlerdir. Bu durumda, eğer el-Mescidu’l-Aksa’nın Kudüs’teki Süleyman Mabedi olduğu kabul edilecekse, bir kez daha, Nebi’nin oraya gittiğine dair tüm anlatımlar devre dışı bırakılmak zorundadır. Bu durumda, 60. âyette söylendiği gibi, Allah Rasûlü’ne rüyasında Süleyman Mabedi’nin yıkılmadan önceki hali gösterilmiş kabul edilmelidir. Bu şık, İsrâ 1’in arkasından İsrailoğullarından hayli ayrıntılı bir biçimde söz edilmesini de açıklayıcı mahiyettedir. Eğer bu yorum doğruysa, bununla verilen mesaj şu olsa gerektir: Dâvud ve Süleyman nebîlerin nübüvvet mirasının vârisi sensin ey Muhammed! Allahu a’lem. 2) Ya da buradaki el-Mescidu’l-Aksâ ile kastedilen yer başka bir yerdir. Burası neresi olabilir? Bazılarının iddia ettiği gibi, el-Mescidu’l-Aksâ’nın Mescid-i Nebevi olması imkânsızdır. Zira bu surenin Mekke’de indiği kesindir. O dönemde Yesrib’teki bir Mescid-i Nebevi’den söz etmek abesle iştigaldir. Geriye iki ihtimal kalıyor: İlki Allah Rasûlü’nün bazen mü’minlerle birlikte namaz kılmak için toplandıkları Mekke’nin dışındaki bir ibadet mahalli. Ezraki ve Vâkıdî’nin rivayet ettiğine göre bu mescit (secde mekânı), mü’minlerin gizlice toplanıp ibadet ettikleri Mekke’ye on mil mesafedeki Cirane’de, bugünkü mikat mescidinin olduğu mevkidedir. Bu durumda, “Nebi’nin rüyada Cirane’deki mescide götürülmesinin sebeb-i hikmeti nedir?” sorusu, mukni bir cevap beklemektedir. İkinci ve uzak ihtimal, Tur 4’te geçen el-Beytu’l-Ma’mur’dur ve o göklerin ötesindeki “en uzak mescid” olarak yorumlanabilir. Bu yorum Hz. Ali’ye atfedilir. M. Hamidullah, adı geçen mescidin Kudüs’te olmadığına Filistin’in Kur’an tarafından “uzak” değil “yakın” (30:3) olarak nitelenmesini delil gösterir ve âyette kastedilen mescidin “göklerde” olduğunu söyler. [2220] Necm 18’de Rabbinin en büyük âyetini gördüğü ifade edilir. Orada görülen, vahiy meleğinin asli sûretidir. Olayın anlatıldığı pasaj bu âyetle son bulur. Necm sûresinde nuranî-melekî âlemin beşerî âlemin ufkuna inişi (nüzûl), burada ise beşeri âlemin ufkunun nûrânî-melekî âleme yücelişi (isrâ) dile getirilmektedir. [2221] Esrâ, “insanlık, şeref, onur” anlamına gelen es-serv kökünden türetilmiştir (Etimolojik bir tahlil için bkz: 89:4, not 5). es-Seriyy, “büyümek ve yücelmek” anlamına gelir (Lisân). Esrânın “yüceltme” anlamı, “yürüyüş”ün maddî değil mânevî, yolculuğun yatay değil dikey, amacın da yolcuya kilometre kat ettirmek değil “yüceltmek” olduğu sonucunu verir. Kur’an bu müşahedenin adını açık ve net olarak İsrâ koymaktadır. Bağlamla alâkası olmayan me’âric (43:33; 70:3) kelimesi hariç, bu sûrede ve Kur’an’ın hiçbir yerinde Miraç geçmez. Biz de burada olayı Kur’ani ismiyle (İsrâ) andık. [2222] Miraç rivayetlerinde beş vakit namazın bu sırada verildiği nakledilmişse de, bu sûreden yıllarca önce indiği kesin olan Tâhâ 130’da (Krş: 11:114, not 131) “güneşin doğum ve (tam) batımından önce, gecenin bir kısım saatinde ve gündüzün kenarlarında olmak üzere” beş vakit namaz farz kılınmıştı. Ayrıca Miraç’ta verildiği söylenen üç şey arasında Bakara’nın son iki âyeti de sayılmaktadır. Oysa Bakara sûresi tümüyle Medine’de inmiştir. Aksi iddialar, bu rivayetlere dayanır. Fakat sözkonusu âyetlerin 284. âyetten ayrılamayacağını, yine bu âyetin nüzûl sebebi rivayeti söyler.— M.İslamoğlu
17:1