Surenin adı, içinde mü'min bir kimseden bahsedilen 28. ayetten alınmıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
İbn Abbas ve Cabir b. Ziyad'a göre, bu sure Zümer Suresi'nden hemen sonra nazil olmuştur. Bu surenin Kur'an'daki tertibi, nüzul sırasıyla mutabakat halindedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel arkaplan: Bu surenin ihtiva ettiği konulardan, surenin nazil olduğu zamanda, müslümanların ne gibi zorluklarla karşı karşıya bulundukları ve o dönemin şartları oldukça açık bir şekilde anlaşılıyor. Müşrikler Mekke'de, Rasûlullah'ın (s.a) davetine iki tür yöntemle karşı koyuyorlardı. Birincisi, çeşitli tartışma ortamları açmak ve yalan, iftira yoluyla Rasûlullah'ı (s.a) ve müslümanları yıpratmak. Böylece hâlâ İslâm'ı kabul etmemiş olan kimselerin kafalarında istifhamlar oluşturarak, onları tereddüde düşürmek istiyorlardı. İkincisi Hz. Peygamber'in (s.a) öldürülmesini sağlamak için şiddetli bir muhalefet havası estirerek planlar yapıyorlardı. Böylece o öldürülse bile, hiç kimse aldırmayacaktı. Hatta bir defasında Hz. peygamber'i (s.a) öldürme denemesine dahi kalkıştılar. Buhari, Abdullah bin Ömer bin As'tan şöyle bir rivayet nakleder: "Bir gün Rasûlullah (s.a) Harem-i Şerif'te namaz kılmakta idi. Aniden Ukbe bin Ebi Muayt, Rasûlullah'ın (s.a) boynuna bir bez parçası sardı ve sıkmak sureti ile onu öldürmeye kalkıştı. Tam o sırada Hz. Ebubekir (r.a) yetişerek, Ukbe'yi itti ve Rasûlullah'ı (s.a) onun elinden kurtardı."
Hz. Abdullah, Hz. Ebubekir'in (r.a) Ukbe ile mücadele ederken "Siz sadece "Benim Rabbim Allah'tır." dediği için mi bir kimseyi öldürüyorsunuz?" dediğini söyler. Aynı hadisi farklı bir şekilde İbn Hişam ve ayrıca Neseî ve İbn Ebi Hatim de nakletmişlerdir.
Konu: Surenin başında bu iki husus açıkça anlatıldıktan sonra, aynı konular çerçevesi içinde, gayet etkili ve ders verici yorumlar yapılmıştır. Kafirlerin, Hz. Peygamber'i (s.a.) öldürme planları hakkında Al-i Firavun'un kıssası (23. ayetten 55. ayete kadar) zikredilerek şu üç gruba da ayrı ayrı dersler verilmiştir.
1) Kafirlere, "Sizler Firavun'un Hz. Musa'ya (a.s) yapmak istediği aynı şeyleri Hz. Muhammed'e de yapmak istiyorsunuz" denmektedir. Sizler kendi akibetinizin, Firavun'un akibeti gibi olmasını mı istiyorsunuz?"
2) Hz. Peygamber (s.a) ve ashabına Allah, "Bu zalim ve kafirler ne kadar kuvvetli ve size karşı ne kadar üstün görünüyorlarsa da, yaymaya çalıştığınız dinin sahibi olan Allah'ın herkesten kuvvetli ve herşeye kadir olduğuna yürekten inanmalısınız." diye buyurmaktadır. Binaenaleyh, bunların tehdit ve zulümlerine karşı Allah'a sığının ve hiç korkmadan İslâm dinini yaymak için çalışmaya devam edin. Allah'a iman edenlerin her türlü tehdide karşı verdikleri cevap, Hz. Musa'nın (a.s) Firavun'a verdiği cevap gibidir: "Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığınıyorum." Şayet sizler önünüzdeki tehlikelerden hiç korkmadan, İslâm'ı tebliğ etmeye devam ederseniz, şüphesiz o takdirde zafer sizlerin olacaktır. Günümüzün Firavun'ları da, Mısır Firavunu'nun gördüğü gibi zaferin iman edenlerin olduğunu göreceklerdir. Zafer gelinceye değin, üzerinize adeta bir tufan gibi arka arkaya gelen her türlü zulüm ve eleştiriye, sabırla karşı koymalısınız.
3) Bu iki grubun dışında, Rasûlullah'ın (s.a) davetinin hak olduğunu anlayan ve Kureyş kafirlerinin Hz. Peygamber'e (s.a.) haksız yere ve açıkça zulmettiğini gören üçüncü bir grup daha vardır. Fakat bu kimseler buna rağmen Hak-Batıl arasında devam eden savaşa seyirci kalıyorlar. Bu yüzden Allah, "Yazıklar olsun! Hakka tecavüz edilirken sizler hâlâ seyretmektesiniz" diye buyurdu. Böyle bir durumda vicdanı tamamen kararmamış olan kimseler her türlü bahaneyi bir kenara iterek, Hakkı savunmalıdırlar. Tıpkı Firavun'un Hz. Musa'yı (a.s) öldürmek istediğinde, o ana kadar imanını gizleyen bir mü'minin "Ben işimi Allah'a bırakıyorum" diyerek, Hakkı müdafaa için ortaya çıkışı gibi. Hepinizin bildiği gibi, Firavun o mü'mine dokunmaya cesaret edememiş ve ona bir zarar da verememiştir.
Kafirlerin, Mekke'de süren, Hakkı yenilgiye uğratma mücadelesine karşılık, Allah Teâlâ, tevhid ve ahiret düşüncesi ile ilgili delilleri serdetmiştir. Zaten kafirler ile Hz. Peygamber (s.a) arasındaki ihtilafın merkez noktası burasıydı. Bu delillerle, kafirlerin Hz. Peygamber'e (s.a) karşı ortaya koydukları tavrın ilmî ve mantıkî hiçbir delile dayanmadığı isbat edilmiştir. Ayrıca Allah, Kureyş'in ileri gelenlerinin asıl itirazlarının Hz. Peygamber'in (s.a) mesajına olmayıp, bunun bir bahane olarak öne sürüldüğünü belirtmiştir. Onların asıl korkusu, iktidarın ellerinden çıkma ihtimaliydi. Bu yüzden, o kadar şiddetle Rasûlullah'a (s.a) karşı çıkıyorlardı. Dolayısıyla 58. ayette açıkça şöyle denilmiştir: "Sizlerin Peygambere karşı çıkmanızın nedeni tekebbürden başka bir şey değildir. Hz. Peygamber'in (s.a.) davetini kabul ettiğiniz takdirde büyüklüğünüzün ortadan kalkacağını bildiğinizden dolayı, Rasûlullah'ın (a.s) davetini engellemek için elinizden gelen her hileye başvuruyorsunuz."
Bu surede aynı konular işlenerek, kafirlere tekrar tekrar "Şayet bu mücadeleden vazgeçmezseniz, akibetiniz sizden önceki toplumlar gibi olacak ve ahirette de onlardan daha beter cezalara uğrayacaksınız. İşte o vakit pişman olursunuz ama pişmanlığınızın sizlere bir yararı dokunmaz" denilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
40
Bağışlayan · Mekke
غافر
85
Sure Adı Açıklaması
Surenin adı, içinde mü'min bir kimseden bahsedilen 28. ayetten alınmıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
İbn Abbas ve Cabir b. Ziyad'a göre, bu sure Zümer Suresi'nden hemen sonra nazil olmuştur. Bu surenin Kur'an'daki tertibi, nüzul sırasıyla mutabakat halindedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel arkaplan: Bu surenin ihtiva ettiği konulardan, surenin nazil olduğu zamanda, müslümanların ne gibi zorluklarla karşı karşıya bulundukları ve o dönemin şartları oldukça açık bir şekilde anlaşılıyor. Müşrikler Mekke'de, Rasûlullah'ın (s.a) davetine iki tür yöntemle karşı koyuyorlardı. Birincisi, çeşitli tartışma ortamları açmak ve yalan, iftira yoluyla Rasûlullah'ı (s.a) ve müslümanları yıpratmak. Böylece hâlâ İslâm'ı kabul etmemiş olan kimselerin kafalarında istifhamlar oluşturarak, onları tereddüde düşürmek istiyorlardı. İkincisi Hz. Peygamber'in (s.a) öldürülmesini sağlamak için şiddetli bir muhalefet havası estirerek planlar yapıyorlardı. Böylece o öldürülse bile, hiç kimse aldırmayacaktı. Hatta bir defasında Hz. peygamber'i (s.a) öldürme denemesine dahi kalkıştılar. Buhari, Abdullah bin Ömer bin As'tan şöyle bir rivayet nakleder: "Bir gün Rasûlullah (s.a) Harem-i Şerif'te namaz kılmakta idi. Aniden Ukbe bin Ebi Muayt, Rasûlullah'ın (s.a) boynuna bir bez parçası sardı ve sıkmak sureti ile onu öldürmeye kalkıştı. Tam o sırada Hz. Ebubekir (r.a) yetişerek, Ukbe'yi itti ve Rasûlullah'ı (s.a) onun elinden kurtardı."
Hz. Abdullah, Hz. Ebubekir'in (r.a) Ukbe ile mücadele ederken "Siz sadece "Benim Rabbim Allah'tır." dediği için mi bir kimseyi öldürüyorsunuz?" dediğini söyler. Aynı hadisi farklı bir şekilde İbn Hişam ve ayrıca Neseî ve İbn Ebi Hatim de nakletmişlerdir.
Konu: Surenin başında bu iki husus açıkça anlatıldıktan sonra, aynı konular çerçevesi içinde, gayet etkili ve ders verici yorumlar yapılmıştır. Kafirlerin, Hz. Peygamber'i (s.a.) öldürme planları hakkında Al-i Firavun'un kıssası (23. ayetten 55. ayete kadar) zikredilerek şu üç gruba da ayrı ayrı dersler verilmiştir.
1) Kafirlere, "Sizler Firavun'un Hz. Musa'ya (a.s) yapmak istediği aynı şeyleri Hz. Muhammed'e de yapmak istiyorsunuz" denmektedir. Sizler kendi akibetinizin, Firavun'un akibeti gibi olmasını mı istiyorsunuz?"
2) Hz. Peygamber (s.a) ve ashabına Allah, "Bu zalim ve kafirler ne kadar kuvvetli ve size karşı ne kadar üstün görünüyorlarsa da, yaymaya çalıştığınız dinin sahibi olan Allah'ın herkesten kuvvetli ve herşeye kadir olduğuna yürekten inanmalısınız." diye buyurmaktadır. Binaenaleyh, bunların tehdit ve zulümlerine karşı Allah'a sığının ve hiç korkmadan İslâm dinini yaymak için çalışmaya devam edin. Allah'a iman edenlerin her türlü tehdide karşı verdikleri cevap, Hz. Musa'nın (a.s) Firavun'a verdiği cevap gibidir: "Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığınıyorum." Şayet sizler önünüzdeki tehlikelerden hiç korkmadan, İslâm'ı tebliğ etmeye devam ederseniz, şüphesiz o takdirde zafer sizlerin olacaktır. Günümüzün Firavun'ları da, Mısır Firavunu'nun gördüğü gibi zaferin iman edenlerin olduğunu göreceklerdir. Zafer gelinceye değin, üzerinize adeta bir tufan gibi arka arkaya gelen her türlü zulüm ve eleştiriye, sabırla karşı koymalısınız.
3) Bu iki grubun dışında, Rasûlullah'ın (s.a) davetinin hak olduğunu anlayan ve Kureyş kafirlerinin Hz. Peygamber'e (s.a.) haksız yere ve açıkça zulmettiğini gören üçüncü bir grup daha vardır. Fakat bu kimseler buna rağmen Hak-Batıl arasında devam eden savaşa seyirci kalıyorlar. Bu yüzden Allah, "Yazıklar olsun! Hakka tecavüz edilirken sizler hâlâ seyretmektesiniz" diye buyurdu. Böyle bir durumda vicdanı tamamen kararmamış olan kimseler her türlü bahaneyi bir kenara iterek, Hakkı savunmalıdırlar. Tıpkı Firavun'un Hz. Musa'yı (a.s) öldürmek istediğinde, o ana kadar imanını gizleyen bir mü'minin "Ben işimi Allah'a bırakıyorum" diyerek, Hakkı müdafaa için ortaya çıkışı gibi. Hepinizin bildiği gibi, Firavun o mü'mine dokunmaya cesaret edememiş ve ona bir zarar da verememiştir.
Kafirlerin, Mekke'de süren, Hakkı yenilgiye uğratma mücadelesine karşılık, Allah Teâlâ, tevhid ve ahiret düşüncesi ile ilgili delilleri serdetmiştir. Zaten kafirler ile Hz. Peygamber (s.a) arasındaki ihtilafın merkez noktası burasıydı. Bu delillerle, kafirlerin Hz. Peygamber'e (s.a) karşı ortaya koydukları tavrın ilmî ve mantıkî hiçbir delile dayanmadığı isbat edilmiştir. Ayrıca Allah, Kureyş'in ileri gelenlerinin asıl itirazlarının Hz. Peygamber'in (s.a) mesajına olmayıp, bunun bir bahane olarak öne sürüldüğünü belirtmiştir. Onların asıl korkusu, iktidarın ellerinden çıkma ihtimaliydi. Bu yüzden, o kadar şiddetle Rasûlullah'a (s.a) karşı çıkıyorlardı. Dolayısıyla 58. ayette açıkça şöyle denilmiştir: "Sizlerin Peygambere karşı çıkmanızın nedeni tekebbürden başka bir şey değildir. Hz. Peygamber'in (s.a.) davetini kabul ettiğiniz takdirde büyüklüğünüzün ortadan kalkacağını bildiğinizden dolayı, Rasûlullah'ın (a.s) davetini engellemek için elinizden gelen her hileye başvuruyorsunuz."
Bu surede aynı konular işlenerek, kafirlere tekrar tekrar "Şayet bu mücadeleden vazgeçmezseniz, akibetiniz sizden önceki toplumlar gibi olacak ve ahirette de onlardan daha beter cezalara uğrayacaksınız. İşte o vakit pişman olursunuz ama pişmanlığınızın sizlere bir yararı dokunmaz" denilmiştir.
(O) günahları bağışlayan, kendine yönelenin yönelişini kabul eden,[⁴¹⁶⁹] cezalandırması çetin,[⁴¹⁷⁰] keremi de sınırsız olandır: O’ndan başka ilâh yoktur ve tüm yolların sonu O’na çıkar.
[4169] Günahların affı ile tevbelerin kabulü ayrı ayrı şeylerdir. Tevbe ilâhî af yollarından sadece biridir. Acılar, sıkıntılar, musibetler, yokluklar, dertler, iyilikler, dualar, kazanılan sevaplar, vazgeçilen kötülükler af vesilesi olabilir. [4170] Allah’ın cezası iki rahmet arasına alınmıştır.— M.İslamoğlu
ALLAH’IN âyetleri konusunda, sadece inkârda direnenler ileri geri konuşurlar.[⁴¹⁷¹] Fakat onların gözde mekânlarda[⁴¹⁷²] keyif çatmaları seni yanıltmasın:
[4171] İnkârını savunurken ilâhî kelâmı polemik konusu yapanlar kastedilir. Bu tür polemik 5. âyette “bâtıl uğruna hakikati kendisiyle alt etmeye çalışmak” şeklinde tanımlanmıştır. [4172] Lafzen: “Beldelerde, ülkelerde” (Krş: 3:196).— M.İslamoğlu
Kezzebet kablehum kavmu nûhın vel ahzâbu min ba’dıhım ve hemmet kullu ummetin bi resûlihim li ye’huzûhu ve câdelû bil bâtılı li yudhıdû bihil hakka fe ehaztuhum, fe keyfe kâne ıkâb(ıkâbi).
Onlardan önce Nûh kavmi ve peşlerinden gelen tüm kafadarlar da yalanlamıştı; her toplum kendi elçisini yakalayıp ondan kurtulmanın planlarını yapmıştı;[⁴¹⁷³] bâtıl uğruna hakikati kendi kendisiyle alt etmeye çalışmak gibi yanlış ve yanıltıcı bir mücadele yöntemini benimsediler. Fakat, sonuçta Ben onları yakaladım: ve cezalandırma nasıl olurmuş gördüler!
[4173] Hz. Musa’ya yapılan gibi (28:20). Nebi’ye, suikast planları imâen haber verilmektedir.— M.İslamoğlu
Ellezîne yahmilûnel arşa ve men havlehu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yu’minûne bihî ve yestagfirûne lillezîne âmenû, rabbenâ vesi’te kulle şey’in rahmeten ve ilmen fagfir lillezîne tâbû vettebeû sebîleke vekıhim azâbel cahîm(cahîmi).
(ALLAH’IN) hükümranlık makamına (lâyık bir) sorumluluk taşıyanlar[⁴¹⁷⁴] ve O’na yakın olanlar; hamd ile Rablerinin sonsuz yüceliğini dile getirirler, O’na güvenirler ve iman eden (diğer) kimseler için bağışlanma dilerler: “Rabbimiz! Sen her şeyi rahmet ve bilginle kuşatmışsın! Artık dönüş yapıp Senin yoluna uyanları bağışla ve onları gözleri yuvalarından fırlatan dehşetli ateşin azabından koru!”[⁴¹⁷⁵]
[4174] “Bir şeyi üstlendi” anlamına gelen bu fiil maddî olmaktan daha çok mânevî sorumluluk için kullanılır (Bkz: 20:100; 29:13; 62:5). [4175] Tefsirlere göre bu kimseler “melekler”dir. Fakat bunlar “iman eden” varlıklardır. İman ise iradeye dayalı bir tercihtir. Dolayısıyla âyette vasfedilenler kulluk sorumluluğunu sırtlanan mü’minlerdir. İlâhî iradeyi yeryüzünde gerçekleştirmek, Allah’ın arşını omuzda taşımaktır.— M.İslamoğlu
Rabbenâ ve edhilhum cennâti adninilletî vaadtehum ve men salaha min âbâihim ve ezvâcihim ve zurriyyâtihim inneke entel azîzul hakîm(hakîmu).
“Rabbimiz! Onları ve onların atalarından, eşlerinden ve nesillerinden iyi ve dürüst olanları güzelliğin merkezi olan cennetlere yerleştir:[⁴¹⁷⁶] çünkü Sen, evet Sensin her işinde tek mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden!
[4176] Gerçek mü’minlerin yakınlarıyla cennette buluşacaklarına dair müjde (Bkz: 52:21).— M.İslamoğlu
Vekıhimus seyyiât(seyyiâti), ve men tekıs seyyiâti yevme izin fe kad rahimteh(rahimtehu) ve zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
Ve onları tüm kötülüklerden koru! Ki Sen o gün birini kötü duruma düşmekten korursan, bu ona rahmet ettiğin anlamına gelir: bu, evet, en büyük başarı işte budur!”[⁴¹⁷⁷]
[4177] Dua etmek, tek başına kabul olmuş bir duadır. Duanın kabulü ise fazladan bir ikramdır.— M.İslamoğlu
İnnellezîne keferû yunâdevne le maktullâhi ekberu min maktikum enfusekum iz tud’avne ilel îmâni fe tekfurûn(tekfurûne).
İnkârda ısrar edenlere (o gün) şöyle nida edilecektir: “İman etmeye çağırıldığınız halde inkâr etmeyi sürdürdüğünüz zaman Allah’ın size olan kahır ve sitemi, sizin (şu an) kendi kendinize olan kahır ve siteminizden daha büyüktür!”[⁴¹⁷⁸]
[4178] Makt bu bağlamda insan için “zarar verecek şeye karşı tedbirsizlik” anlamına istiare olarak kullanılmıştır (İbn Âşûr). Bizce buradaki en uygun karşılığı “sitem”dir. Sitemin muhtemel üç nedeni: 1) Arkalarına düştüklerinin hiçbir yararını göremedikleri için. 2) Şeytan bile gerçeği itiraf ettiği için. 3) Dünyada hor gördükleri karşısında rezil oldukları için.— M.İslamoğlu
Kâlû rabbenâ emettenesneteyni ve ahyeytenesneteyni fa’terefnâ bi zunûbinâ fe hel ilâ hurûcin min sebîl(sebîlin).
Şöyle karşılık verecekler: “Rabbimiz! Sen bizi iki kez öldürdün, iki kez de dirilttin.[⁴¹⁷⁹] İşte artık günahlarımızı itiraf ettik: şimdi bizim için bir çıkış yolu yok mudur?”
[4179] “İki kez öldürdün”: 1) Ana rahmine düşmeden önceki ‘yokluk’ hali ‘ölüm’ olarak niteleniyor (Bkz: 2:28). 2) Hayata gözlerimizi kapattığımız ölüm halimiz. “İki kez dirilttin”: 1) Ana rahminde kazandığımız dünyevî hayat. 2) Âhiretteki diriliş (Krş: 2:28). Kur’an dilinde canlı varlıkların can verilmeden önceki inorganik durumuna da “ölüm” denilmektedir (Krş: 22:28 ve 164). “İki kez” ifadesi teksîr olarak yorumlandığında anlam “defalarca öldürüp, defalarca dirilttin” olur. Birincisi maddî ikincisi manevî bir ölümdür ki, bin ölümden beterdir. Bunu “ruhun ölümü” olarak adlandırmak mümkündür (Elmalılı). Bu âyet ruh göçü garabetine âlet edilemeyeceği gibi, kökeni tarih öncesinden kalma höyük ve tümülüslere dayanan ‘kabircilik akidesi’nden İslam kültürüne sokulan bâtıl inanışlara da âlet edilemez.— M.İslamoğlu
Zâlikum bi ennehû izâ duiyallâhu vahdehu kefertum, ve in yuşrek bihî tu’minû, fel hukmu lillâhil aliyyil kebîr(kebîri).
(Onlara şöyle denilecek): “Durum işte böyle(sine vahim)dir: çünkü sadece Allah’a (kulluğa) çağrıldığınız her seferinde inkârı tercih ettiniz; O’na ortak koşulduğunda ise inanıverdiniz. Fakat şimdi hüküm yüceler yücesi, mutlak büyük olan Allah’a aittir.”— M.İslamoğlu
Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Zira O, bütün varlık hiyerarşisinin en yücesi olarak hükümranlık makamına kurulmuştur. O, Duruşma Günü hakkında uyarmak için kullarından tercih ettiğine katından vahiy indirir.[⁴¹⁸¹]
[4181] Elçilik seçimi gibi ilâhî kararı ifade eden bu tür âyetler, men ilgi zamiri ile birlikte gelen yeşâ’ fiillerinin iki özneyi birden (insan ve Allah) gördüğü dilsel gerçeğini değiştirmez. Men yeşâ’ kalıbının öznesi Allah olan çevirisi “istediği kimseyi” şeklinde; aynı kalıbın öznesi insan olan çevirisi “isteyen/hak eden kimseyi” şeklindedir. Elçileri elbette Allah seçer. Fakat Allah elçileri ‘keyfine’ göre mi seçer? Elbette değil. Zira ‘sırat-ı müstakim’ üzre olan Allah gelişigüzel hareket etmeyen, ölçü ve ilke (takdir) sahibi bir Allah’tır. Kur’an Allah’ın “takva ehli”, yani “sorumlu davranan” bir ilah olduğunu ifade eder. Allah’ın elçilerini hangi kriter ve ilkelere göre seçtiğini bilemesek de, O’nun elçilerini -hâşâ- kura ile belirlemediğinden eminiz. Bir şeyden daha eminiz: O’nun elçiliğe ehil olmayan ve onu hak etmeyen kimseleri Elçi olarak seçmeyeceğinden... Şu halde, men yeşâ’ kalıplarını “istediği kimseyi” şeklinde çevirdiğimiz bu tür istisnai yerlerde dahi, kalıbın öznesi insan olan “isteyen kimseyi” anlamı hepten işlevsizleşmemektedir. Seçilen elçinin bu seçime ehil ve layık olduğuna dair dilsel bir îmâ metnin içinde hep saklı bulunmaktadır. Esasen Buhari’nin Sahih’inde, “Ameller niyetlere göredir; her kişi, niyet ettiği şeye ulaşır” hadisinin, Sahih’in ilk kitabı olan Vahyin Başlangıcı (Bed’u’l-Vahy) bölümünün en başına yerleştirilmesi de, bu açıdan hayli anlamlıdır. Ayette Rûh vahiy mânasında kullanılmıştır (Krş: 16:2 ve 42:52).— M.İslamoğlu
Yevme hum bârizûn(bârizûne) lâ yahfâ alâllâhi min hum şey’un, li menil mulkul yevm(yevme), lillâhil vâhidil kahhâr(kahhâri).
O gün onlardan hiç kimse Allah’tan hiçbir şeyi saklayamadan (gerçek yüzleriyle) ortaya çıkarlar.[⁴¹⁸²]- Bugün mutlak iktidar kime aittir? - Elbet ezici gücün sahibi tek Allah’a![⁴¹⁸³]
[4182] Zira o gün maskeler düşer, içler dışa döner, insanın peşine düştüğü hayvanî güdüler sahibine sûret olur. İçgüdülerinin güdümüne giren insan, içinde taşıdığı “nefs-i hayvâniyye”nin sûretine bürünür. [4183] Sorunun başında “Allah der ki..”, sonunda “onlar dediler ki..” ibâresi bulunmaz. Çünkü muhatap kalmamıştır. Allah’tan başka her şeyin yok olduğu bir ortamda “Kim sordu?” ve “Kimler, ne cevap verdiler?” soruları gereksizdir.— M.İslamoğlu
Ve enzirhum yevmel âzifeti izil kulûbu ledel hanâciri kâzımîn(kâzımîne), mâ liz zâlimîne min hamîmin ve lâ şefîin yutâu.
Ve onları yüreklerin sahibini boğarcasına gırtlağa dayanacağı dehşet gününe karşı uyar:[⁴¹⁸⁴] o gün zalimler ne samimi bir dost ne de sözü geçen bir şefaatçi bulacaktır.
[4184] Kâzımîn için bkz: 16:58, not 58 (Krş: Ferrâ). “Zor bir gün” Ebu Müslim’e göre ölüm anıdır.— M.İslamoğlu
Vallâhu yakdî bil hakk(hakkı), vellezîne yed’ûne min dûnihî lâ yakdûne bi şey’in, innallâhe huves semîul basîr(basîru).
ama Allah hükmünde hakkaniyeti gözetir, O’nu bırakıp da yalvarıp yakardıklarıysa hiçbir şey hakkında hüküm veremezler: çünkü sadece Allah her şeyi işitendir, her şeyi görendir.— M.İslamoğlu
E ve lem yesîrû fîl ardı fe yenzurû keyfe kâne âkibetullezîne kânû min kablihim, kânû hum eşedde min hum kuvveten ve âsâran fîl ardı fe ehazehumullâhu bi zunûbihim ve mâ kâne lehum minallâhi min vâk(vâkın).
Onlar hiç yeryüzünde dolaşmazlar mı ve görmezler mi kendilerinden önce geçip gitmiş olanların (feci) akıbetini? Onlar kendilerinden daha güçlüydüler ve yeryüzünde daha derin izler bırakmıştılar. Buna rağmen Allah günahları sebebiyle onları cezalandırdı ve kendilerini Allah’a karşı koruyacak kimse olmadı.— M.İslamoğlu
Zâlike bi ennehum kânet te’tîhim rusuluhum bil beyyinâti fe keferû fe ehazehumullâh(ehazehumullâhu), innehu kaviyyun şedîdul ikâb(ikâbi).
Böyle oldu, çünkü elçileri kendilerine hakikatin apaçık belgeleriyle geldiği halde, onlar inkârda direndiler; bunun üzerine Allah da onları cezalandırdı: Zira O güçlüdür, cezası pek çetindir.— M.İslamoğlu
Ve lekad erselnâ mûsâ bi âyâtinâ ve sultânin mubîn(mubînin).
DOĞRUSU Biz Musa’yı, mesajlarımızla ve (sahibinin doğruluğuna şahit olan) yaptırım gücü tartışılmaz bir belgeyle[⁴¹⁸⁵] elçi göndermiştik:
[4185] Sultân için bkz: 17:65, not 86.— M.İslamoğlu
İlâ fir’avne ve hâmâne ve kârûne fe kâlû sâhirun kezzâb(kezzâbun).
Firavun’a, Hâmân’a ve Karun’a…[⁴¹⁸⁶] Fakat onlar “Yalancı sihirbazın teki” demişlerdi.
[4186] Bu üçünün birlikte anılması anlamlıdır. Zira bu üçü iktidarın üçayağını temsil eder: Firavun siyasal ayağı, Hâmân bürokrasi ayağını, Kârun ekonomik ayağı.— M.İslamoğlu
Fe lemmâ câehum bil hakkı min indinâ kâlûktulû ebnâellezîne âmenû meahu vestahyû nisâehum, ve mâ keydul kâfirîne illâ fî dalâl(dalâlin).
(Musa) kendilerine tarafımızdan gönderilmiş malum hakikatle gelince,[⁴¹⁸⁷] “Onun yanında yer alan mü’minlerin kadınlarını sağ bırakıp oğullarını öldürün!” dediler. Kâfirlerin entrikası asla hedefine ulaşamayacaktır.
[4187] Arapça’da geçişsiz bir filî geçişli yapmanın birden çok yolu vardır. Fakat bir filî tef’il veya if’al babına taşıyarak geçişli yapmakla bâ edatıyla geçişli yapmak arasında fark vardır. Diğerlerinde öznenin aynı anda ve aynı yerde nesneyle birlikte olması şart değilken, sonuncusunda şarttır (Furûk). Burada câe bi şeklinde geldiği için, “hakikati getirince” mânası değil “hakikatle gelince” mânası verdik. Çeviri boyunca buna uymaya çalıştık. Aksi durumlar ya istisnalar ya da gözümüzden kaçanlardır.— M.İslamoğlu
Ve kâle fir’avnu zerûnî aktul mûsâ vel yed’u rabbeh(rabbehu), innî ehâfu en yubeddile dînekum ev en yuzhire fîl ardıl fesâd(fesâde).
Firavun “Beni bırakın, şu Musa’yı öldüreyim!” dedi ve ekledi: “O Rabbine yalvaradursun; ama ben asıl onun sizin hayat tarzınızı[⁴¹⁸⁸] değiştirmesinden ya da ülkede düzenin bozulmasından korkuyorum!”[⁴¹⁸⁹]
[4188] Dînin anlamı için ilk geçtiği 107:1’in ilk notuna bkz. [4189] Fesad Kur’an’da hep insan davranışlarının neden olduğu ferdî, içtimaî ve tabiî çözülme süreçleri için kullanılır (Bkz: 30:41, not 49).— M.İslamoğlu
Ve kâle raculun mû’minun min âli fir’avne yektumu îmânehû e taktulûne raculen en yekûle rabbiyallâhu ve kad câekum bil beyyinâti min rabbikum, ve in yeku kâziben fe aleyhi kezibuh(kezibuhu), ve in yeku sâdikan yusibkum ba’dullezî yeidukum, innallâhe lâ yehdî men huve musrifun kezzâb(kezzâbun).
Firavun’un yakın çevresinden olup da imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle çıkıştı:[⁴¹⁹⁰] “Bir adamı sırf ‘Rabbim Allah’tır’ dediği için, üstelik size Rabbinizden, hakikatin apaçık delilleriyle geldiği halde öldürecek misiniz? Kaldı ki, eğer yalancıysa yalanının zararı yalnızca kendisinedir; yok eğer gerçeği söylüyorsa, tehdit ettiklerinin hiç değilse bir kısmı gelip sizi bulacaktır: çünkü Allah yalan dolanla kendini ziyan eden birini[⁴¹⁹¹] asla hedefe ulaştırmaz.”
[4190] Saraydaki gizli mü’minin kimliği yoruma açıktır. Süddi’ye göre Firavun’un amca oğludur. Asiye diyenler vardır. Bir ihtimal daha var: hanedanlar tarihinde istisnaî bir kırılma olan muvahhid kral Ahneton. Ahneton iktidara gelince putperest Amon dinini yasakladı, sarayı halka açtı, Ahataton (Tanrı’ya adanmış şehir) adlı yeni bir başkent kurdu. Nihaî tahlilde bu âyet imanın gücünü temsil eden bir örnektir. Zımnen verilen mesaj şudur: ‘Allah dilerse, küfrün ve zulmün kalbinde dahi yiğit mü’minler var eder.’ Tabii ki Allah’ın ne zaman dileyeceği de, değişmez ve bozulmaz sünnetullah ile belirlenmiştir. Kullar elinden geleni yaptığı zaman. [4191] Musrifin açılımıdır (Bkz: 39:53).— M.İslamoğlu
Yâ kavmi lekumul mulkul yevme zâhirîne fîl ardı fe men yensurunâ min be’sillâhi in câenâ, kâle fir’avnu mâ urîkum illâ mâ erâ ve mâ ehdîkum illâ sebîler reşâd(reşâdi).
“Ey kavmim! Bugün iktidar sizin tekelinizde, ülkede ezici güçsünüz; tamam ama, eğer Allah’ın cezasına maruz kalırsak bize kim yardım edecek?” Firavun dedi ki: “Ben size sadece kendi görüşümü bildiriyorum; ve sizi doğru olan alternatifsiz bir yola[⁴¹⁹²] yöneltiyorum.”
[4192] Mâ…illâ… kalıbının bu bağlamdaki en uygun karşılığı.— M.İslamoğlu
Yine iman eden kimse söze girerek dedi ki: “Ey kavmim! İnanın ki ben, şu (inkârda) ittifak etmiş toplulukların helâkine benzer bir günün sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum;— M.İslamoğlu
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar