"Nisâ" kadınlar demektir. Bu sûrede daha çok kadından, cemiyet içinde kadınların hukukî ve içtimaî yer ve değerlerinden bahsedildiği için adına "Nisâ" denmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu sure, muhtemelen H. 3. yılın sonları ile H. 4. yılın sonları veya H. 5. yılın başları arasında geçen dönem boyunca nazil olan birçok bölümden oluşmaktadır. Nüzul tarihlerini kesin olarak belirlemek oldukça zor olmasına rağmen, ayetlerde verilen emirler, zikredilen olaylar ve bu ayetlerle ilgili hadisler sayesinde doğru olması muhtemel bir nüzul dönemi belirlemek mümkündür. Bunu birkaç örnek olayla açıklayabiliriz.
1-Şehitlerin miraslarının paylaştırılması ve yetimlerin haklarının korunması ile ilgili emirlerin, 70 müslümanın şehid edildiği Uhud savaşından sonra verildiğini biliyoruz. O zaman tabiî olarak Medine'deki birçok ailede şehitlerin mirasının paylaştırılması ve yetimlerin haklarının korunmasıyla ilgili sorunlar ortaya çıkmıştı. Bundan yola çıkarak 1-28. ayetlerin bu dönemde indirildiği sonucuna varabiliriz.
2-Hadislerden öğrendiğimize göre savaşta namazla (korku namazı) ilgili emirler H. 4. yılda yapılan Zatü'r-Rika seferi sırasında verilmiştir. O halde 102. ayeti içeren bölümün bu sefer sırasında nazil olduğunu söyleyebiliriz.
3-Yahudilere yapılan son uyarı (47. ayet) , Beni Nadir kabileleri H. 4. yılın Rebiü'l-Evvel ayında Medine'den çıkarılmadan önce yapılmıştır. Bu nedenle 47. ayeti içeren bölümün bu olaydan bir müddet önce indirildiğini söylememizde hiçbir sakınca yoktur.
4-Teyemmümle (su bulunmadığında, temiz toprak kullanarak abdest alma) ilgili izin, H. 5. yılda Beni Mustalık'a karşı yapılan seferde verilmiştir. O halde 43. ayeti içeren bölümün H. 5. yılda nazil olması muhtemeldir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Konular ve Surenin Arka-planı:
Şimdi de sureyi anlayabilmek için o dönemin sosyal ve tarihî durumuna bir göz atalım.
Bu suredeki bütün bölümler, Hz. Peygamber'in (s.a) o dönemde karşılaştığı üç temel meseleyle ilgilidir. İlk olarak, Hz. Peygamber (s.a) , Medine'ye hicret ettikten sonra oluşan İslâm topluluğunun düzenlenmesi ve gelişmesi ile uğraşıyordu. Bu amaçla, İslâm-öncesi dönemdeki değerlerin yerine ahlakî, kültürel, sosyal, ekonomik ve politik yeni değerler ortaya koyuyordu. O'nun dikkat ve çabasını yönelttiği bir diğer sorun da kendi davetini reddeden müşrik Araplar, Yahudi kabileleri ve münafıklarla, müslüman topluluk arasındaki savaştı. Üçüncüsü, her şeyin ötesinde, O, kötü güçlerin tüm karşı çıkışlarına rağmen İslâm'ı yaymak ve gün geçtikçe daha çok kişiyi İslâm'a kavuşturmak zorundaydı.
Bu nedenle, bu surede Bakara suresinde verilenlerin devamı niteliğinde, İslâm toplumunu güçlendiren ve birbirine bağlama işlevini gören, ayrıntılı emir ve tavsiyeler yer alır. Aile kurumunun iyi işlemesi ve aile kavgalarını çözümlenmesini sağlayan prensipler öğretilir. Evlilik kuralları, karı ve kocanın karşılıklı ve eşit hakları belirlenir. Kadının toplumdaki statüsü ortaya konur ve yetimlerin haklarının ne olması gerektiği bildirilir; mirasın paylaştırılması için gerekli olan kanun ve düzenlemeler ortaya konur ve ekonomik faaliyetleri yeniden düzenleyen emirler verilir. Ceza hukukunun temelleri kurulur; içki içmek yasaklanır, temizlik ve paklıkla ilgili emirler verilir. Müslümanlara, salih bir insanın Allah'la ve diğer insanlarla nasıl bir ilişki içinde olması gerektiği öğretilir. İslâm toplumunda disiplinin sağlanması ve devam ettirilmesi için gerekli olan emirler verilir.
Müslümanlara ders vermek ve onların Ehli Kitabı takip etmemeleri konusunda uyarmak için, Ehli Kitabın ahlâkî ve dinî durumu tekrarlanır. Münafıkların durumu eleştirilir ve müslümanların onları gerçek müslümanlardan ayırdedebilmesini sağlamak için münafıklık ile gerçek imanın belirgin özellikleri anlatılır.
Uhud savaşı sonrasında ortaya çıkan durumu düzeltmek için, müslümanları düşmanlara karşı cesurca savaşmaya teşvik eden bölümler indirilmiştir. Çünkü savaştaki yenilgi, müşrik Arap kabilelerini, komşu Yahudi kabilelerini ve münafıkları çok cesaretlendirmişti ve bu düşman kabileler, müslümanları her taraftan tehdit ediyorlardı. Bu kritik durumda Allah müslümanlara cesaret verdi ve onlara bu tip savaş rüzgarları eserken gerekli olan emir ve tavsiyelerde bulundu.
Münafıklar ve imanı zayıf olan müslümanlar tarafından yayılan korkunç söylentilerin etkisini hafifletmek için, müminlere bu söylentilerin kaynağını iyice araştırmaları ve bunları sorumlu ve yetkili kişilere haber vermeleri tavsiye edilmektedir. Bunun yanısıra müminler, bazı seferler sırasında abdest almak vs. için gereken suyu bulamadıklarından dolayı namazlarını eda etmekte güçlük çekiyorlardı. Burada, bu gibi durumlarda temiz toprakla abdest almalarına (teyemmüm) ve namazı kısaltmalarına veya herhangi bir tehlikeyle karşı karşıya kaldıklarında "korku namazı" kılmalarına izin verilmektedir. Ayrıca surede kâfir ve çoğunlukla da düşman Arap kabileleri arasında yaşayan müminlerin problemleriyle ilgili çözümler ve emirler de getirilmektedir. Onlara, İslâm yurdu olan Medine'ye hicret etmeleri tavsiye edilmektedir.
Bu sure aynı zamanda, müslümanlarla yaptıkları barış anlaşmalarına rağmen, düşmanca ve haince davranışlarda bulunan Beni Nadir kabilesinin durumunu da ele alır. Bu Yahudi kabilesi açıkça İslâm düşmanlarının safında yer alıyor ve hatta Medine'de bile Hz. Peygamber'e (s.a) ve İslâm toplumuna karşı tuzaklar kuruyordu. Adı geçen kabile halkı bu tür haince davranışlarından dolayı sorguya çekilmiş ve tutumlarını değiştirmeleri için kendilerine son bir uyarı yapılmıştır. En sonunda da anlayışsızlık ve itaatsizlikleri nedeniyle Medine'den sürülmüşlerdir.
O dönemde çok belirgin olan münafıklar sorunu, müminleri çok meşgul ediyor ve onları zorluklar içinde bırakıyordu. Bu nedenle müslümanların onlarla uğraşmasını kolaylaştırmak için belirli kategorilere sokulmuşlardır.
Surede, kendileriyle savaş halinde olunmayan kabilelere karşı takınılması gereken tavır hakkında da, gereken direktifler açıkça gözler önüne serilmiştir. O dönemde gereken en önemli şey, müslümanları İslâm düşmanlarına karşı yapılan savaşa hazırlamaktı. Bu amaçla müslümanların şahsiyetlerinin oluşturulmasına çok büyük önem verilmiştir. Gerçek şu ki; küçücük İslâm toplumu ancak çok yüksek bir ahlâkî karaktere sahip olduğu zaman başarılı olabilir ve hayatını idame ettirebilirdi. Bu nedenle onlar çok yüksek bir ahlâkî karaktere sahip olmaları konusunda eğitiliyorlar ve herhangi bir manevî zayıflık gösterdiklerinde derhal uyarılıyorlardı.
Bu surede ahlâki ve sosyal düzenlemeler ele alınmış olmasına rağmen, İslâm'ın tebliğ edilmesine de gereken önem verilmiştir. Bir taraftan İslâm ahlâk ve kültürünün, Yahudi, Hıristiyan ve müşriklerin ahlâk ve kültüründen daha yüce olduğu ortaya konulurken, diğer taraftan da onları doğru yola davet ortamını hazırlamak için, yanlış dinî düşünceleri, hatalı ahlâk anlayışları ve kötü davranışları anlatılmaktadır.
ÖZET Konu: İslâm Toplumu'nun Takviye Edilmesi.
Bu surenin en önemli amacı, müslümanlara, bir topluluğu birleştirip güçlü ve küçük birimini oluşturan ailenin istikrarı için, gereken tavsiye ve direktifler verilmektedir. Daha sonra müminler kendilerini savunmaları konusunda teşvik edilmektedirler. Bunlarla birlikte onlara İslâm'ı tebliğ etmenin önemi de öğretilmektedir. Her şeyin ötesinde, en çok toplumu takviye etme ve birleştirme teması altında, ahlâkî karakterin yüksek ve güçlü olması gerektiği vurgulanmaktadır.
Konular ve Aralarındaki Bağlantı:
1-35 Karı ve koca için, aile hayatının düzenli ve güzel bir şekilde devam etmesini sağlayan dengeli, adil ve eşitlikçi kanun ve düzenlemeler ortaya konuyor. Mirasın paylaştırılmasıyla ilgili ayrıntılı belirlemeler yapılıyor ve yetimlerin hakkının korunmasına özel bir önem veriliyor.
36-42 Bu kanun ve düzenlemelere kolaylıkla uymayı sağlayacak olan ruhsal yapıyı oluşturmak için müslümanlara etraflarındaki herkese cömertlik göstermeleri ve bencillik, cimrilik ve hasislikten sakınmaları emrediliyor. Çünkü toplumun birbirine sımsıkı bağlanmasını ancak bu sağlayabilir ve aynı zamanda İslâm'ın tebliğini de kolaylaştırır.
43-Namazı eda etmeden önce yapılması gereken ruh ve beden temizliğinin yolları öğretiliyor. Çünkü namaz, ahlâkî ve sosyal düzenlemelerde en önemli rolü oynayan bir ibadettir.
44-57 Ahlâkî yönden hazırlandıktan sonra müslümanlara savunma ile ilgili emirler veriliyor. Öncelikle müslümanlar, bu yeni harekete karşı olan komşu Yahudi kabilelerinin düşmanca faaliyetleri ve gizli tuzaklarına karşı hazırlıklı olmaları bakımından uyarılıyorlar. İslâm'dan önce Medine halkı ile Yahudiler arasında varolan anlaşmanın ortaya çıkarabileceği bazı yanlış anlamalara meydan vermemek için böyle bir uyarı ve dikkat çekmek çok gerekliydi.
58-72 Daha sonra güven ve emanetlerini şerefli ve ehil kişilere vermeleri, doğru ve adil olanı işlemeleri, Allah'a, Rasûlü'ne (s.a) ve kendi içlerinden işlerini yapmak üzere seçtikleri kişilere itaat etmeleri ve anlaşmazlıklarının çözümü için Allah ve Rasûlü'ne (s.a) başvurmaları emrediliyor.Çünkü sadece bu tür bir davranış toplumun birlik ve bütünlüğünü sağlayabilir. Müminler bu yoldan saparlarsa ayrılık ve çözülme ile karşılaşacakları konusunda da uyarılmaktadırlar.
73-100 Bu ön hazırlığın sağlanmasından sonra, müminler yurtlarını savunmaya ve hiçbir korku ve zayıflık göstermeksizin Allah yolunda cesurca savaşmaya teşvik ediliyorlar. Aynı zamanda münafıklara karşı temkinli olmaları konusunda da uyarılıyorlar. Ard niyetli hilekârlarla çaresiz ve samimi müminleri ayıran kesin bir sınır çizgisi çekiliyor.
101-103 Burada tekrar, askeri seferler ve savaş sırasında namazın nasıl eda edileceği konusunda direktifler veriliyor, tehlike ve korku anında bile namazın önemini vurgulanıyor.
104 Diğer konuya geçmeden önce müslümanlar, savaşta hiçbir zayıflık göstermeksizin sebat etmeye teşvik ediliyorlar.
105-135 İslâm toplumunu güven içinde güçlü ve emin kılmak için müslümanlara adaleti çok iyi korumaları emrediliyor. Müslümanların, savaş halinde oldukları düşmanlar söz konusu olduğunda bile kesinlikle adil olmaları gerekmektedir. Karı ile koca arasındaki anlaşmazlıklar da adilce çözümlenmeli. Bunu becerebilmek için müminler inanç ve amellerini her türlü pisliklerden temizlemeli ve adaletin gerçek koruyucuları olmalıdırlar.
136-175 Savunma konusu tekrar ele alınarak, müslümanlar düşmanlarına karşı temkinli olmaları konusunda uyarılıyor. Onlara münafıkların, kâfirlerin ve Ehli Kitabın tuzaklarına karşı gerekli önlemleri almaları tavsiye ediliyor. Allah'a, vahye ve ölümden sonra dirilişe inanmak, her tür düşmana karşı kişiyi koruyacak tek silah olduğu için, müminler Allah'ın Rasûlü Hz. Muhammed'e (s.a) samimiyetle inanmalı ve O'na uymalıdırlar.
176 Bu ayette de 1-35. ayetlerde ele alınan aile hukukuna değinilse de, surenin sonuna sadece ilâve olarak eklenmiştir. Çünkü bu ayet, Nisa Suresi tam bir sure olarak vahyolunmadan çok ... önce nazil olmuştur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
4
Kadınlar · Medine
النساء
176
Sure Adı Açıklaması
"Nisâ" kadınlar demektir. Bu sûrede daha çok kadından, cemiyet içinde kadınların hukukî ve içtimaî yer ve değerlerinden bahsedildiği için adına "Nisâ" denmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu sure, muhtemelen H. 3. yılın sonları ile H. 4. yılın sonları veya H. 5. yılın başları arasında geçen dönem boyunca nazil olan birçok bölümden oluşmaktadır. Nüzul tarihlerini kesin olarak belirlemek oldukça zor olmasına rağmen, ayetlerde verilen emirler, zikredilen olaylar ve bu ayetlerle ilgili hadisler sayesinde doğru olması muhtemel bir nüzul dönemi belirlemek mümkündür. Bunu birkaç örnek olayla açıklayabiliriz.
1-Şehitlerin miraslarının paylaştırılması ve yetimlerin haklarının korunması ile ilgili emirlerin, 70 müslümanın şehid edildiği Uhud savaşından sonra verildiğini biliyoruz. O zaman tabiî olarak Medine'deki birçok ailede şehitlerin mirasının paylaştırılması ve yetimlerin haklarının korunmasıyla ilgili sorunlar ortaya çıkmıştı. Bundan yola çıkarak 1-28. ayetlerin bu dönemde indirildiği sonucuna varabiliriz.
2-Hadislerden öğrendiğimize göre savaşta namazla (korku namazı) ilgili emirler H. 4. yılda yapılan Zatü'r-Rika seferi sırasında verilmiştir. O halde 102. ayeti içeren bölümün bu sefer sırasında nazil olduğunu söyleyebiliriz.
3-Yahudilere yapılan son uyarı (47. ayet) , Beni Nadir kabileleri H. 4. yılın Rebiü'l-Evvel ayında Medine'den çıkarılmadan önce yapılmıştır. Bu nedenle 47. ayeti içeren bölümün bu olaydan bir müddet önce indirildiğini söylememizde hiçbir sakınca yoktur.
4-Teyemmümle (su bulunmadığında, temiz toprak kullanarak abdest alma) ilgili izin, H. 5. yılda Beni Mustalık'a karşı yapılan seferde verilmiştir. O halde 43. ayeti içeren bölümün H. 5. yılda nazil olması muhtemeldir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Konular ve Surenin Arka-planı:
Şimdi de sureyi anlayabilmek için o dönemin sosyal ve tarihî durumuna bir göz atalım.
Bu suredeki bütün bölümler, Hz. Peygamber'in (s.a) o dönemde karşılaştığı üç temel meseleyle ilgilidir. İlk olarak, Hz. Peygamber (s.a) , Medine'ye hicret ettikten sonra oluşan İslâm topluluğunun düzenlenmesi ve gelişmesi ile uğraşıyordu. Bu amaçla, İslâm-öncesi dönemdeki değerlerin yerine ahlakî, kültürel, sosyal, ekonomik ve politik yeni değerler ortaya koyuyordu. O'nun dikkat ve çabasını yönelttiği bir diğer sorun da kendi davetini reddeden müşrik Araplar, Yahudi kabileleri ve münafıklarla, müslüman topluluk arasındaki savaştı. Üçüncüsü, her şeyin ötesinde, O, kötü güçlerin tüm karşı çıkışlarına rağmen İslâm'ı yaymak ve gün geçtikçe daha çok kişiyi İslâm'a kavuşturmak zorundaydı.
Bu nedenle, bu surede Bakara suresinde verilenlerin devamı niteliğinde, İslâm toplumunu güçlendiren ve birbirine bağlama işlevini gören, ayrıntılı emir ve tavsiyeler yer alır. Aile kurumunun iyi işlemesi ve aile kavgalarını çözümlenmesini sağlayan prensipler öğretilir. Evlilik kuralları, karı ve kocanın karşılıklı ve eşit hakları belirlenir. Kadının toplumdaki statüsü ortaya konur ve yetimlerin haklarının ne olması gerektiği bildirilir; mirasın paylaştırılması için gerekli olan kanun ve düzenlemeler ortaya konur ve ekonomik faaliyetleri yeniden düzenleyen emirler verilir. Ceza hukukunun temelleri kurulur; içki içmek yasaklanır, temizlik ve paklıkla ilgili emirler verilir. Müslümanlara, salih bir insanın Allah'la ve diğer insanlarla nasıl bir ilişki içinde olması gerektiği öğretilir. İslâm toplumunda disiplinin sağlanması ve devam ettirilmesi için gerekli olan emirler verilir.
Müslümanlara ders vermek ve onların Ehli Kitabı takip etmemeleri konusunda uyarmak için, Ehli Kitabın ahlâkî ve dinî durumu tekrarlanır. Münafıkların durumu eleştirilir ve müslümanların onları gerçek müslümanlardan ayırdedebilmesini sağlamak için münafıklık ile gerçek imanın belirgin özellikleri anlatılır.
Uhud savaşı sonrasında ortaya çıkan durumu düzeltmek için, müslümanları düşmanlara karşı cesurca savaşmaya teşvik eden bölümler indirilmiştir. Çünkü savaştaki yenilgi, müşrik Arap kabilelerini, komşu Yahudi kabilelerini ve münafıkları çok cesaretlendirmişti ve bu düşman kabileler, müslümanları her taraftan tehdit ediyorlardı. Bu kritik durumda Allah müslümanlara cesaret verdi ve onlara bu tip savaş rüzgarları eserken gerekli olan emir ve tavsiyelerde bulundu.
Münafıklar ve imanı zayıf olan müslümanlar tarafından yayılan korkunç söylentilerin etkisini hafifletmek için, müminlere bu söylentilerin kaynağını iyice araştırmaları ve bunları sorumlu ve yetkili kişilere haber vermeleri tavsiye edilmektedir. Bunun yanısıra müminler, bazı seferler sırasında abdest almak vs. için gereken suyu bulamadıklarından dolayı namazlarını eda etmekte güçlük çekiyorlardı. Burada, bu gibi durumlarda temiz toprakla abdest almalarına (teyemmüm) ve namazı kısaltmalarına veya herhangi bir tehlikeyle karşı karşıya kaldıklarında "korku namazı" kılmalarına izin verilmektedir. Ayrıca surede kâfir ve çoğunlukla da düşman Arap kabileleri arasında yaşayan müminlerin problemleriyle ilgili çözümler ve emirler de getirilmektedir. Onlara, İslâm yurdu olan Medine'ye hicret etmeleri tavsiye edilmektedir.
Bu sure aynı zamanda, müslümanlarla yaptıkları barış anlaşmalarına rağmen, düşmanca ve haince davranışlarda bulunan Beni Nadir kabilesinin durumunu da ele alır. Bu Yahudi kabilesi açıkça İslâm düşmanlarının safında yer alıyor ve hatta Medine'de bile Hz. Peygamber'e (s.a) ve İslâm toplumuna karşı tuzaklar kuruyordu. Adı geçen kabile halkı bu tür haince davranışlarından dolayı sorguya çekilmiş ve tutumlarını değiştirmeleri için kendilerine son bir uyarı yapılmıştır. En sonunda da anlayışsızlık ve itaatsizlikleri nedeniyle Medine'den sürülmüşlerdir.
O dönemde çok belirgin olan münafıklar sorunu, müminleri çok meşgul ediyor ve onları zorluklar içinde bırakıyordu. Bu nedenle müslümanların onlarla uğraşmasını kolaylaştırmak için belirli kategorilere sokulmuşlardır.
Surede, kendileriyle savaş halinde olunmayan kabilelere karşı takınılması gereken tavır hakkında da, gereken direktifler açıkça gözler önüne serilmiştir. O dönemde gereken en önemli şey, müslümanları İslâm düşmanlarına karşı yapılan savaşa hazırlamaktı. Bu amaçla müslümanların şahsiyetlerinin oluşturulmasına çok büyük önem verilmiştir. Gerçek şu ki; küçücük İslâm toplumu ancak çok yüksek bir ahlâkî karaktere sahip olduğu zaman başarılı olabilir ve hayatını idame ettirebilirdi. Bu nedenle onlar çok yüksek bir ahlâkî karaktere sahip olmaları konusunda eğitiliyorlar ve herhangi bir manevî zayıflık gösterdiklerinde derhal uyarılıyorlardı.
Bu surede ahlâki ve sosyal düzenlemeler ele alınmış olmasına rağmen, İslâm'ın tebliğ edilmesine de gereken önem verilmiştir. Bir taraftan İslâm ahlâk ve kültürünün, Yahudi, Hıristiyan ve müşriklerin ahlâk ve kültüründen daha yüce olduğu ortaya konulurken, diğer taraftan da onları doğru yola davet ortamını hazırlamak için, yanlış dinî düşünceleri, hatalı ahlâk anlayışları ve kötü davranışları anlatılmaktadır.
ÖZET Konu: İslâm Toplumu'nun Takviye Edilmesi.
Bu surenin en önemli amacı, müslümanlara, bir topluluğu birleştirip güçlü ve küçük birimini oluşturan ailenin istikrarı için, gereken tavsiye ve direktifler verilmektedir. Daha sonra müminler kendilerini savunmaları konusunda teşvik edilmektedirler. Bunlarla birlikte onlara İslâm'ı tebliğ etmenin önemi de öğretilmektedir. Her şeyin ötesinde, en çok toplumu takviye etme ve birleştirme teması altında, ahlâkî karakterin yüksek ve güçlü olması gerektiği vurgulanmaktadır.
Konular ve Aralarındaki Bağlantı:
1-35 Karı ve koca için, aile hayatının düzenli ve güzel bir şekilde devam etmesini sağlayan dengeli, adil ve eşitlikçi kanun ve düzenlemeler ortaya konuyor. Mirasın paylaştırılmasıyla ilgili ayrıntılı belirlemeler yapılıyor ve yetimlerin hakkının korunmasına özel bir önem veriliyor.
36-42 Bu kanun ve düzenlemelere kolaylıkla uymayı sağlayacak olan ruhsal yapıyı oluşturmak için müslümanlara etraflarındaki herkese cömertlik göstermeleri ve bencillik, cimrilik ve hasislikten sakınmaları emrediliyor. Çünkü toplumun birbirine sımsıkı bağlanmasını ancak bu sağlayabilir ve aynı zamanda İslâm'ın tebliğini de kolaylaştırır.
43-Namazı eda etmeden önce yapılması gereken ruh ve beden temizliğinin yolları öğretiliyor. Çünkü namaz, ahlâkî ve sosyal düzenlemelerde en önemli rolü oynayan bir ibadettir.
44-57 Ahlâkî yönden hazırlandıktan sonra müslümanlara savunma ile ilgili emirler veriliyor. Öncelikle müslümanlar, bu yeni harekete karşı olan komşu Yahudi kabilelerinin düşmanca faaliyetleri ve gizli tuzaklarına karşı hazırlıklı olmaları bakımından uyarılıyorlar. İslâm'dan önce Medine halkı ile Yahudiler arasında varolan anlaşmanın ortaya çıkarabileceği bazı yanlış anlamalara meydan vermemek için böyle bir uyarı ve dikkat çekmek çok gerekliydi.
58-72 Daha sonra güven ve emanetlerini şerefli ve ehil kişilere vermeleri, doğru ve adil olanı işlemeleri, Allah'a, Rasûlü'ne (s.a) ve kendi içlerinden işlerini yapmak üzere seçtikleri kişilere itaat etmeleri ve anlaşmazlıklarının çözümü için Allah ve Rasûlü'ne (s.a) başvurmaları emrediliyor.Çünkü sadece bu tür bir davranış toplumun birlik ve bütünlüğünü sağlayabilir. Müminler bu yoldan saparlarsa ayrılık ve çözülme ile karşılaşacakları konusunda da uyarılmaktadırlar.
73-100 Bu ön hazırlığın sağlanmasından sonra, müminler yurtlarını savunmaya ve hiçbir korku ve zayıflık göstermeksizin Allah yolunda cesurca savaşmaya teşvik ediliyorlar. Aynı zamanda münafıklara karşı temkinli olmaları konusunda da uyarılıyorlar. Ard niyetli hilekârlarla çaresiz ve samimi müminleri ayıran kesin bir sınır çizgisi çekiliyor.
101-103 Burada tekrar, askeri seferler ve savaş sırasında namazın nasıl eda edileceği konusunda direktifler veriliyor, tehlike ve korku anında bile namazın önemini vurgulanıyor.
104 Diğer konuya geçmeden önce müslümanlar, savaşta hiçbir zayıflık göstermeksizin sebat etmeye teşvik ediliyorlar.
105-135 İslâm toplumunu güven içinde güçlü ve emin kılmak için müslümanlara adaleti çok iyi korumaları emrediliyor. Müslümanların, savaş halinde oldukları düşmanlar söz konusu olduğunda bile kesinlikle adil olmaları gerekmektedir. Karı ile koca arasındaki anlaşmazlıklar da adilce çözümlenmeli. Bunu becerebilmek için müminler inanç ve amellerini her türlü pisliklerden temizlemeli ve adaletin gerçek koruyucuları olmalıdırlar.
136-175 Savunma konusu tekrar ele alınarak, müslümanlar düşmanlarına karşı temkinli olmaları konusunda uyarılıyor. Onlara münafıkların, kâfirlerin ve Ehli Kitabın tuzaklarına karşı gerekli önlemleri almaları tavsiye ediliyor. Allah'a, vahye ve ölümden sonra dirilişe inanmak, her tür düşmana karşı kişiyi koruyacak tek silah olduğu için, müminler Allah'ın Rasûlü Hz. Muhammed'e (s.a) samimiyetle inanmalı ve O'na uymalıdırlar.
176 Bu ayette de 1-35. ayetlerde ele alınan aile hukukuna değinilse de, surenin sonuna sadece ilâve olarak eklenmiştir. Çünkü bu ayet, Nisa Suresi tam bir sure olarak vahyolunmadan çok ... önce nazil olmuştur.
Yâ eyyuhân nâsuttekû rabbekumullezî halakakum min nefsin vâhidetin ve halaka minhâ zevcehâ ve besse minhumâ ricâlen kesîran ve nisââ(nisâen), vettekûllâhellezî tesâelûne bihî vel erhâm(erhâme). İnnallâhe kâne aleykum rakîbâ(rakîben).
EY insanlık![⁷¹³] Sizi bir tek canlı varlıktan[⁷¹⁴] yaratan, ondan da eşini[⁷¹⁵] yaratan ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın var eden Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun! Kendisi adına birbirinizden (hak) talebinde bulunduğunuz Zât’a ve bu insanlık bağına[⁷¹⁶] karşı sorumluluk duyun. Kuşkusuz Allah, üzerinizde daimî bir gözetleyicidir.[⁷¹⁷]
[713] Nida için bkz: 2:21, not 28. [714] Buradaki nefs-i vahide, iki anlama gelebilir: 1) A’râf 11, Nisâ 1 ve Hucurât 13 ışığında, Âdem’in de kendisinden yaratıldığı ilk organik bileşiğe (hücre) delâlet eder. Kur’an’da nefs 16, nufûs 2 ve enfus 153 yerde gelir. Hepsinde de anılan şeyin maddî ve mânevi unsurlarıyla birlikte “kendisi, zâtı, özü” mânasına gelir. Her can ölümü tadar. Nefis tatmin, rıza, yalvarma, korku, yatışma, fedakârlık, hile, haset, pişmanlık ve vesvese ile nitelenir. İman ve küfür, hidayet ve dalalet, günah ve takvâ, ödül ve ceza ile alâkalı kullanılır. Kur’an cisim ve ceseti hiç âhiretle alâkalı kullanmazken nefsi âhiretle alâkalı olarak sık kullanır. 2) İnsanoğlunun kadın olsun erkek olsun bir tek özden yaratıldığına delâlet eder. (Ebu Müslim el-Isfahani’den nkl: Râzî, Mefâtîh). [715] Zevc için bkz: 42:11, not 12. “Ondan da eşini” ibaresi, “onun cinsinden” şeklinde eşin de aslı olan biyolojik kökenin bölünerek çoğalmasına delâlet edebilir (Krş. Ebu Müslim’den nkl. Râzî). Geleneksel tefsir bu ibareyi Eski Ahid ışığında okuyarak Âdem’in eşinin Âdem’in bedeninden yaratıldığını söyler. Bunu teyiden de, mecaz olduğu açık olan “Kadın kürek kemiğinden yaratılmıştır” rivayetini nakleder (Buharî, Enbiya 2). Oysa “kadın kürek kemiği gibidir” versiyonu, sözün mecaz olduğunu izaha yeterlidir (Müslim, Radaa 18). [716] Lafzen: “rahimlere”. Bu bağlamda erhâm, tüm insanlığın birbiriyle olan kan bağına delâlet eder. Bu bağ tek tek tüm insanların gözetmesi gereken “insanlık” ortak paydasını temsil eder. İnsanlığa karşı sorumluluk ile Allah’a karşı sorumluluk birlikte gelmiştir. Bizim “İnsanlık bağı” olarak tercüme ettiğimiz erhâmın tekili olan rahim organı için Allah Rasûlü şöyle buyurur: “Rahim, Rahmân’dan bir daldır” (Buharî, Edeb 81:13). Bir bakıma kadın rahmi, ilâhî rahmetin insandaki tecellilerinden biridir. [717] Zımnen: aynı ana babadan gelenlerin birbirlerine soy sopla övünmeleri anlamsızdır.— M.İslamoğlu
Ve âtûl yetâmâ emvâlehum ve lâ tetebeddelûl habîse bit tayyîb(tayyîbi), ve lâ te’kulû emvâlehum ilâ emvâlikum. İnnehu kâne hûben kebîrâ(kebîran).
O hâlde yetimlere mallarını verin; değersizi değerliyle değiştirmeyin.[⁷¹⁸] Onların mallarını kendi mallarınıza katıp da boğazınıza geçirmeyin. Çünkü bu büyük bir vebaldir.[⁷¹⁹]
[718] Zımnen: Âhiret saadetini, dünyanın geçici servetiyle takas etmeyin. Çift çağrışımlı bu cümlenin vurgusu şudur: “haramı helâlle, pisi temizle, meşru olanı gayrı meşru olanla değiştirmeyin!” (Taberî ve Râzî). [719] Hûb, aslen “sahibini cürüm işlemek zorunda bırakan ihtiyaç” demektir. Bu ve bir sonraki âyet, tarihi bağlamın da teyit ettiği gibi, yetimleri olan dul şehit hanımlarıyla evlenip onları himaye etmekle ilgilidir.— M.İslamoğlu
Ve in hıftum ellâ tuksitû fîl yetâmâ fenkihû mâ tâbe lekum minen nisâi mesnâ ve sulâse ve rubâa, fe in hıftum ellâ ta’dilû fe vâhideten ev mâ meleket eymânukum. Zâlike ednâ ellâ teûlû.
Ve eğer yetimlere,[⁷²⁰] âdil davranamamaktan korkuyorsanız, o zaman size helâl olan diğer kadınlardan (biriyle evlenin);[⁷²¹] (hatta) ikişer, üçer ve dörder...[⁷²²] Ama onlara âdil davranamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir taneyle ya da elinizin altındakilerle (yetinin)![⁷²³] Altına girdiğiniz sorumluluğu ihlal etmemeniz açısından en uygun yol budur.[⁷²⁴]
[720] Veya: “dul kadınlara”. Bu “yetimler” ile evlenilen şehit hanımı dul kadınların getirdiği şehid çocuğu olan yetimler anlaşılmalıdır. Zira 6. âyet bunların büyüdüklerinde evlendirilmesinden söz etmektedir. Burada hitap evliyedir, bekâra değil. Onun için ikiyle (mesnâ) başlamıştır. Âyetin sonundaki vâhide ile eş üzerine alınan yetim sahibi ilk dul hanım (yani ikinci eş) kastedilmiş olsa gerektir. “Yetim” kavramı “dul hanımları” da kapsar. [721] Yeğeni Urve b. Zübeyr’in sorusuna Hz. Âişe’nin verdiği cevaptan yola çıkarak: “Eğer velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızları kendinize nikâhlamakla onlara karşı adâletsizlik yapacaksanız, hoşunuza giden diğer kadınlardan biriyle evlenin…” Hz. Âişe’nin açıklamasına göre, mal sahibi yetim kızların velileri, malları için onlarla evlenmek istiyor, fakat vermeleri gereken mehri de vermek istemiyorlardı (Buhârî ve Müslim). Said b. Cübeyr, Katâde ve tabiinden diğerlerine göre bu cümlelerin anlamı şudur: “Nasıl yetimlerin haklarına tecavüz etmekten haklı olarak çekiniyorsanız, aynı şekilde evlenmeye niyetlendiğiniz kadınların hak ve çıkarları için de aynı özeni gösteriniz.” [722] Bu sayıların sınırlama mı, rakam mı ifade ettiği tartışılmıştır. Vav bağlacını seçim bildiren ev (veya) saymanın, İbn Hişam’ın dediği gibi lügatte bir delili yoktur. Her hâlükarda bu âyet, dul ve yetim kadın ve kızların mağduriyetini gidermek için, olağanüstü durumlarda birden fazla evliliğe cevaz vermiş, hatta teşvik etmiştir. Nitekim bu pasajlar da savaşın açtığı yaraları sarmak için inmiştir. Normal durumlarda vahyin tavsiyesi tek eşliliktir. Âyetin sonu buna delâlet eder. [723] Ev mâ meleket eymânukum için 24. âyetin notuna bkz. [724] Veya ‘avlin “çok çocuk” anlamından yola çıkarak: “Çok çocuğun sorumluluğunu üstlenmemek açısından daha uygundur”. Fakat bu, bağlamla uyumlu değildir (Krş: İbn Âşur). ‘Avl, ağır bir sorumluluk altına girmek” anlamına gelir (Râğıb). Bu kök “birini çekince diğeri ayakta kalamayacak kadar birbirine yaslanan iki veya daha fazla unsuru ifade eden ailenin türetildiği köktür. Bu hüküm erkeklerin azaldığı, dul ve yetimlerin çoğaldığı savaş şartlarında, bu dulları yetimlerinden ayırarak evlenmeyi engelleme amacına yönelik olabilir.— M.İslamoğlu
Ve âtûn nisâe sadukâtihinne nıhleh(nıhleten). Fe in tıbne lekum an şey’in minhu nefsen fe kulûhu henîen merîâ(merîan).
Kadınlarınıza mehirlerini, gönül rızasıyla karşılık beklemeksizin[⁷²⁵] verin! Ve fakat, kendi rızalarıyla bir kısmını size bırakırlarsa, onu da afiyetle yiyin!
[725] Nihleten “karşılıksız ikram” anlamına gelir. Yani mehir herhangi bir şeyin karşılığı olarak nitelenemez.— M.İslamoğlu
Ve lâ tu’tûs sufehâe emvâlekumulletî cealallâhu lekum kıyâmen verzukûhum fîhâ veksûhum ve kûlû lehum kavlen ma’rûfâ(ma’rûfen).
Allah’ın koruyasınız diye sizin sorumluluğunuza bıraktığı malları, kârını zararını hesap etmekten aciz (mal sahiplerinin) eline terk etmeyin! Fakat bu mallarla onları yedirin, giydirin ve onlara (durumu) münasip bir dille izah edin!— M.İslamoğlu
Vebtelûl yetâmâ hattâ izâ belagûn nikâh(nikâha), fe in ânestum minhum ruşden fedfeû ileyhim emvâlehum, ve lâ te’kulûhâ isrâfen ve bidâren en yekberû. Ve men kâne ganiyyen felyesta’fif, ve men kâne fakîran felye’kul bil ma’rûf(ma’rûfi). Fe izâ defa’tum ileyhim emvâlehum fe eşhidû aleyhim. Ve kefâ billâhi hasîbâ(hasîben).
Yetimleri, evlenme çağına gelinceye kadar (mallarına dair) sınayın; ama eğer aklen olgunlaştıklarını tesbit ederseniz, mallarını kendilerine geri verin! Büyüyüverecekler diye mallarını alelacele ve saçıp-savurarak yemeye kalkmayın: İhtiyacı olmayan kimse tenezzül etmesin, muhtaç olan da münasip bir biçimde yararlansın! Mallarını kendilerine iade ettiğinizde, onlar adına şahitler bulundurun! Hesap sorucu olarak Allah yeter.— M.İslamoğlu
Lir ricâli nasîbun mimmâ terakel vâlidâni vel akrabûne, ve lin nisâi nasîbun mimmâ terakel vâlidâni vel akrabûne mimmâ kalle minhu ev kesur(kesura). Nasîben mefrûdâ(mefrûdan).
ANA-BABA ve akrabanın bıraktıklarında erkeklerin bir payı (zaten) vardır. Ana-baba ve akrabanın bıraktıklarında, az ya da çok, kadınların da bir payı olmalıdır; (Allah tarafından) farz kılınan bir paydır bu.[⁷²⁶]
[726] Kur’an daha önce mirastan hepten mahrum edilen kadına mirastan pay vererek devrim çapında bir uygulama başlatmaktadır. “Az ya da çok” ifadesi 32. âyetin de ışığında 11. âyetteki ikiye bir nisabının mutlak olmadığının en güzel delilidir. Bu ibarenin açılımı “şimdilik az olur, gelecekte şartlar uygun hâle gelince çok olur” şeklinde de anlaşılabilir. “Allah tarafından farz kılınan”, bu âyette yer almayıp 11. âyette yer alacak olan oran değil, kadına mirastan pay verilmesidir. Cahiliyye’de ölenin mirasına sadece erkek akrabası konardı. Nüzûl sebebi olarak şu olay gösterilir: Sa’d b. Rebi savaşta şehid olmuş geriye dul bir eş ve iki yetim bırakmıştır. Mirası geleneğe göre şehidin kardeşine kalmış, dul eş ve yetimler ortada kalmıştır. Dul eş de durumu Rasulullah’a şikâyet etmiştir (Ebu Dâvud, 2891; Tirmizî 2092).— M.İslamoğlu
Ve izâ hadaral kısmete ulûl kurbâ vel yetâmâ vel mesâkînu ferzukûhum minhu ve kûlû lehum kavlen ma’rûfâ(ma’rûfen).
(Miras) taksimi sırasında, (diğer) akraba, yetimler[⁷²⁷] ve yoksullar da hazır bulunurlarsa, onlara da bir şey verin; ve kendilerine gönül alıcı sözler söyleyin![⁷²⁸]
[727] Buradaki yetimler kimlerdir? Elbette ilk akla gelmesi gereken 11. âyetteki taksimatta yer almayan ölen babalarına dedelerinden kalan pay hakkında hiçbir hüküm yer almayan “dede mahrumları”dır. Miras paylarının geçtiği 11. âyetten önce bunların zikredilmesi, adeta “yetimlerin hakkı her payın önünde gelir” mesajı taşır. Bu yüzden Ömer b. Abdülaziz ve bazı otoriteler dedenin yetimlere vasiyet yapmasının zorunluluğuna hükmedip, vasiyet yapmaması durumunda vasiyet yapmış gibi davranılacağı sonucuna varmışlardır. Buna da “zorunlu vasiyet” (el-vasiyyetu’l-vâcibe) demişlerdir. Her hâlükarda yetimlerin mirastaki hakkının diğerlerinden önce zikredilmesi, onların önceliğine delâlet eder. [728] Bu cümle sözün muhataptaki yankısıyla ilgilidir. Söz söylerken muhatabın duygularını gözetmeyi emreden bu âyet, sözün gönül okşayıcı ve hatır alıcı biçimde söylenmesini ister. Zira bu, iyi eylemi tamamlayan bir unsurdur. İyi eylem güzel sözün yakıtı, güzel söz iyi eylemin armağanıdır: “O’na sadece güzel sözler yükselir, o sözleri yücelten ise salih amellerdir” (35:10). Doğru olan nice eylem ve söz vardır ki, sırf çirkin üslûbu yüzünden ziyan olmuştur.— M.İslamoğlu
Velyahşellezîne lev terakû min halfihim zurriyeten dıâfen hâfû aleyhim, felyettekûllâhe velyekûlû kavlen sedîdâ(sedîdan).
Artık korksun onlar ki; eğer kendileri, arkalarında korunmaya muhtaç çocuklar bıraksalardı, onlar için endişelenirlerdi. Allah’a karşı sorumluluk bilincini kuşansınlar da dosdoğru konuşsunlar.[⁷²⁹]
[729] Söz söyleme sanatında bir önceki âyet üslupla ilgiliydi, bu âyetse sözün mahiyetiyle ilgilidir. Sözün aslı yoksa usulü ne kadar iyi olursa olsun o söz kıymetsizdir. Önce söz doğru-dürüst olmalıdır. Sedîd sıfatı sedd kökünden türetilmiştir. Bir boşluk dolduran, bir gediği tıkayan, lüzumuna binaen söylenen söze delâlet eder. Istılah olarak doğru sözü ifade eder. Bir söz ne kadar tumturaklı, ne kadar edebi ve belâgatlı olursa olsun hakikat içermiyorsa, o “laf” olmaktan öte gitmez.— M.İslamoğlu
İnnellezîne ye’kulûne emvâlel yetâmâ zulmen innemâ ye’kulûne fî butûnihim nârâ(nâran). Ve se yaslevne seîrâ(seîran).
Doğrusu, yetimlerin mallarını haksız yere boğazlarına geçirenler, karınlarını yalnızca ateşle doldurmuş olurlar. Zira, gelecekte çılgın bir ateşe çıra olacaklar.— M.İslamoğlu
Yûsîkumullâhu fî evlâdikum liz zekeri mislu hazzıl unseyeyn(unseyeyni), fe in kunne nisâen fevkasneteyni fe lehunne sulusâ mâ terak(terake), ve in kânet vâhideten fe lehân nısf(nısfu). Ve li ebeveyhi li kulli vâhidin min humâs sudusu mimmâ terake in kâne lehu veled(veledun), fe in lem yekun lehu veledun ve varisehû ebevâhu fe li ummihis sulus(sulusu), fe in kâne lehû ıhvetun fe li ummihis sudusu, min ba’di vasiyyetin yûsî bihâ ev deyn(deynin). Âbâukum ve ebnâukum, lâ tedrûne eyyuhum akrabu lekum nef’â(nef’en), farîdaten minallâh(minallâhi). İnnallâhe kâne alîmen hakîmâ(hakîmen).
ALLAH size, çocuklarınız konusunda (şunu) tavsiye eder: Erkek, iki kadının payına denk alır;[⁷³⁰] fakat ikiden fazla kadın varsa, onlara, bırakılan mirasın üçte ikisi verilir; sadece bir kadın varsa, o hâlde yarısını alır. Ve eğer (ölenin) çocuğu varsa, onun anne-babasından her biri mirasın altıda birini alır;[⁷³¹] ama eğer çocuğu yoksa ve anne-babası onun (tek) vârisiyse, işte o zaman annesi üçte birini alır. Eğer kız ve erkek kardeşleri varsa, o zaman annesine altıda biri verilmelidir; tabii ki yapmış olduğu herhangi bir vasiyyeti ya da borcu düşüldükten sonra. Ebeveynleriniz ve oğullarınız… Hangisinin yararlılık açısından size daha yakın olacağını asla anlayamazsınız. (Bu oranlar), Allah tarafından belirlenmiş paylardır: Kuşkusuz Allah her şeyi bilendir, her hükmünde tam isabet kaydedendir.
[730] Bu oranın hadd-i ednâ (en aşağı sınır) mı, hadd-i â’lâ (en yüksek sınır) mı veya hadd-i mutlak (asla değiştirilemez oran) mı olduğu; 1) miras oranlarının düzenlenmesinde ilâhî maksadın ne olduğuyla; 2) vahyin teşri yönüyle; 3) hükmün illete mebni olup olmadığıyla alâkalıdır. Miras oranlarında ilâhî maksat ilk âyetin de delâlet ettiği gibi adâlet ve hukukun tecellisi için kulluk ve insanlık sorumluluğunu yerine getirmedir. Mirası ellerinde tutan kadınlar değil erkeklerdir ve âyette onlar sorumlu davranmaya davet edilmektedir. “Kadına az ya da çok mirastan pay verin” diyen 7. âyet, bu hükmün teşri yönünün azdan çoğa doğru olduğunu gösterir (7. âyetin notuna bkz). 32. âyetteki iktisâb bizce hükmün illeti olarak okunmalıdır. O günkü gelir kalemlerinin başında savaş ganimetleri, diyet ve kan bedeli gelir. Bunlar erkekler yoluyla kazanılır. İkiye bir nisabını mü’minlerin annesi Ümmü Seleme de illete mebni bir hüküm olarak okur ve bunu şöyle ifade eder: “Erkekler savaş yapıyorlar fakat kadınlar savaşamıyor; sonuçta bize de mirasın ancak yarısı düşüyor.” (Yağzu’r-ricâl ve la tağzu’n-nisâ’ ve innema lenâ nısfu’l-mirâs. İtkân I, 98). Bu durumu, bu âyetin inişinden sonra yaşanan şaşkınlıktan da anlıyoruz. Taberî’nin nakline göre biri Rasulullah’a gelir ve der ki: “Ya Rasulallah, kıza yarım mı verelim? Kız ata bile binemez, savaşamaz..” Bütün bu veriler ışığında bu oranın hadd-i mutlak olmadığı, en yüksek sınırı değil en aşağı sınırı oluşturan illete mebni bir oran olduğu sonucuna varılır. Gerek miras oranlarının illet, hikmet ve maksadını anlamaya yönelik bu yorumumuz, gerekse buna benzer meseleye yeni bir açılım getiren daha başka yorumlarımız, sadece murâd-ı ilâhîyi anlama çabamızın bir ürünü olarak anlaşılmalıdır. İslâm’ı çağa uydurma veya uyarlama gibi bir derdimiz yoktur. Böyle bir yaklaşım sağlıklı da değildir. [731] Geriye kalan üçte iki diğerleri arasında paylaştırılır; ebeveyni hayatta olanın mirasından kardeşler pay alamaz.— M.İslamoğlu
Ve lekum nısfu mâ terake ezvâcukum in lem yekun lehunne veled(veledun), fe in kâne lehunne veledun fe lekumur rubuu mimmâ terakne min ba’di vasıyyetin yûsîne bihâ ev deyn(deynin). Ve lehunner rubuu mimmâ teraktum in lem yekun lekum veled(veledun), fe in kâne lekum veledun fe lehunnes sumunu mimmâ teraktum min ba’di vasıyyetin tûsûne bihâ ev deyn(deynin). Ve in kâne raculun yûrasu kelâleten ev imraetun ve lehû ahun ev uhtun fe li kulli vâhidin min humâs sudus(sudusu), fe in kânû eksera min zâlike fe hum şurakâu fîs sulusi min ba’di vasiyyetin yûsâ bihâ ev deynin gayra mudârr(mudârrin), vasıyyeten minallâh(minallâhi). Vallâhu alîmun halîm(halîmun).
Eğer çocukları bulunmuyorsa, eşlerinizin miraslarının yarısı size aittir. Fakat eğer onların çocukları varsa, ettikleri vasiyet[⁷³²] ve borçlarından sonra kalan malların dörtte birini alacaksınız. Eğer çocuğunuz yoksa, kalan mallarınızın dörtte biri eşlerinize aittir. Fakat eğer çocuğunuz varsa, ettiğiniz vasiyet ve borçlardan sonra, kalanın sekizde birini alacaklar. Eğer erkek ya da kadın birinci dereceden bir mirasçıya sahip değilse;[⁷³³] kız ya da erkek kardeşi de varsa, her birine altıda bir düşer. Fakat erkek ve kız kardeş birden fazlaysalar, edilen vasiyet ve borçtan sonra üçte birini alırlar.[⁷³⁴] Her iki durumda da, (mirasçılara) zarar verilmemelidir.[⁷³⁵] Bunlar Allah’ın size tavsiyesidir; zira Allah her şeyi bilendir, (bu kurallar hususunda) hilim ve hoşgörü sahibidir.
[732] Vasiyet kişinin serveti üzerindeki hakkıdır. Ne ki, âyetin sonunda “vârise zarar verilmemelidir” emriyle kayıt altına alınmıştır. Nebevî uygulamada zarar vermeyen miktar üçte bir olarak belirlenmiştir. [733] Veya: “Ölen kimseye birinci dereceden yakınlığı olan bir vâris değilse”. Kelâle, “kılıcın kör olan ağzı, bıçağın sırtı, keskin görmeyen göz” mânasından türetilmiştir. Yûrasu meçhul fiil vuriseden geliyorsa “miras bırakana” delâlet eder. Eğer ef’ale babından geliyorsa yûrasu “miras alana” delâlet eder. Birinci tercihte “birinci dereceden mirasçıya sahip olmayan kimse” mânasına gelir. İkinci tercihte “miras bırakana birinci dereceden yakınlığı olmayan vâris” mânasına gelir. Yûrasuyu bazıları yerisu şeklinde malum, bazıları da yuverrisu şeklinde tef’il babından okumuşlardır. Notun başına aldığımız alternatif mâna ile çeviri içinde verdiğimiz mâna metin açısından birbirine eşit mesafededir. Hatta eğer geleneğin miras paylaşımındaki olumsuz rolünü hesaba katarsak, alternatif mâna öncelik kazanır. Zira bu okuyuş “gelin” ve “nişanlıyı” da hesaba katan bir okuyuştur. Allah Rasûlü’nün “Allah her hak sahibine hakkını vermiştir” açıklaması da bunu teyit eder. [734] “Erkek ve kız kardeş” ile sadece anne bir kardeşler kastedilir. Bunda ittifak edilmiştir. Öz kardeşlerin hakkındaki hüküm sûrenin sonundadır. [735] Gerçek dışı ve sırf vârisi mahrum bırakmayı amaçlayan borçlar. “Zarar vermenin” sınırına dair âyetin ilk notuna bkz.— M.İslamoğlu
Tilke hudûdullâh(hudûdullâhi). Ve men yutııllâhe ve resûlehu yudhılhu cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ. Ve zâlikel fevzul azîm(azîmu).
Bütün bunlar Allah tarafından çizilen sınırlardır. Kim Allah’a ve Rasulü’ne uyarsa, Allah onları içerisinde yerleşip kalacakları zemininden ırmaklar akan cennetlere koyar; işte muazzam başarı da budur.— M.İslamoğlu
Ve men ya’sıllâhe ve resûlehu ve yeteadde hudûdehu yudhılhu nâran hâliden fîhâ.Ve lehu azâbun muhîn(muhînun).
Kim de Allah’a ve Rasulü’ne isyan eder ve O’nun çizdiği sınırları ihlal ederse, O onu içerisinde yerleşip kalacağı ateşe sokar; zaten onun hakkı da alçaltıcı bir azaba duçar olmaktır.— M.İslamoğlu
Vellâtî ye’tînel fâhişete min nisâikum festeşhidû aleyhinne erbaaten minkum, fe in şehidû fe emsikûhunne fîl buyûti hattâ yeteveffâhunnel mevtu ev yec’alallâhu lehunne sebîlâ(sebîlen).
HAYASIZLIK sergileyen kadınlarınıza gelince:[⁷³⁶] aranızdan onlar için dört şahit gösterin! Ve eğer bunlar onun için şahitlik yaparlarsa, ölüm gelinceye ya da Allah onların lehine[⁷³⁷] bir kapı açıncaya kadar evlerde hapsedin![⁷³⁸]
[736] Ölenin malının paylaşılmasıyla ilgili hükümlerin ardından, yoksulluğun azdırdığı zinanın hükümleri geliyor. Fâhişeten ile ilgili bkz: 4:22, not 36 ve 65:1, not 5. [737] “Onlara bir kapı açılıncaya kadar” ile sopa ve taşlamanın kastedildiği yorumunu Ebu Müslim şu gerekçeyle reddeder: “Bu yorum doğru değildir; çünkü sopa ve taşlama onların lehine değil aleyhinedir.” Âyetteki lehunne ibaresinin “onların lehine” anlamına geldiğine ise “kişinin kazandığı kendi lehine” (2:286) âyetini delil gösterir (Nkl: Râzî). [738] Ebu Müslim, bu âyette sözü edilen “fuhuş yapan kadınlardan” maksadın, lezbiyen ilişkiye (sihâk) giren kadınlar olduğunu, zinanın cezasının daha sonra açıklandığını ifade eder (Nkl: Râzî). Bu tür kadınların cezası evlerine hapsedilmeleri, eğer bu tür bir ilişkiden vazgeçerlerse özgürlüklerine kavuşturulmaları, vazgeçmezlerse ömür boyu evlerinde tutulmaları hükmü getirilmektedir.— M.İslamoğlu
Vellezâni ye’tiyânihâ minkum fe âzûhumâ, fe in tâbâ ve aslehâ fe a’rıdû anhumâ. İnnallâhe kâne tevvâben rahîmâ(rahîmen).
Ve aranızdan bu işi yapan her iki erkeği de cezalandırın! Eğer o ikisi tevbe eder ve durumlarını düzeltirse, onları cezalandırmaktan vazgeçin! Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir, sınırsız merhamet sahibidir.[⁷³⁹]
[739] Ellezâni ilgi zamiri, hem çift sayıya hem de erkek cinsine delâlet eder. Bu kullanımdan yola çıkarak âyetin kendi cinsi ile livata eden erkeklerle ilgili olduğu rahatlıkla söylenebilir. “Galibiyet kuralınca buna kadın da girer” itirazı yapılabilirse de, bir önceki âyette müstakil olarak kadınlardan söz edilmesi bu itirazı geçersiz kılar. Bu âyet Mücâhid’e, Ebu Müslim’e ve ona katılan Râzî’ye göre eşcinseller içindir. Ebu Hanife’nin “Livâtada had yok, tazir vardır” hükmü de bu yorumla paralellik arzeder.— M.İslamoğlu
İnnemât tevbetu alâllâhi lillezîne ya’melûnes sûe bi cehâletin summe yetûbûne min karîbin fe ulâike yetûbullâhu aleyhim. Ve kânallâhu alîmen hakîmâ(hakîmen).
Doğrusu, Allah katında kabul gören tevbe, yalnızca bir cahillik ederek kötülük işleyen ve sonra vakit geçirmeden Allah’a yönelenlere mahsustur.[⁷⁴⁰] İşte Allah da onları affa yönelecektir; zira Allah her şeyi bilendir, her hükmünde tam isabet edendir.
[740] Günahı savunmak günahı yüceltmektir. Günahı yüceltmek, günah işlemekten bin beterdir.— M.İslamoğlu
Ve leysetit tevbetu lillezîne ya’melûnes seyyiât(seyyiâti), hattâ izâ hadara ehadehumul mevtu kâle innî tubtul’âne ve lâllezîne yemûtûne ve hum kuffâr(kuffârun). Ulâike a’tednâ lehum azâben elîmâ(elîmen).
Oysa ne ölüm gelip çatıncaya kadar (ısrarla) günah işlemeyi sürdürerek son anda “İşte şimdi tevbe ediyorum!” diyen birinin tevbesi kabul görecektir, ne de inkârında direnerek ölenlerin tevbeleri...[⁷⁴¹] Bunlar, evet bunlar için elem verici bir azap hazırladık.[⁷⁴²]
[741] Allah katında kabul gören tevbenin niteliğinden söz eden bu âyet, Mekkî sûrelerden olan Nahl sûresinin 119. âyetiyle aynı konuyu işlemektedir. Bizim, mecazı da devreye sokarak “bir cahillik ederek kötülük işleyen” diye çevirdiğimiz ibare, kişinin yaptığı işin sonunun nereye varacağını düşünmeden, şehvet, öfke ve hevasına yenilmesi durumunu ifade eder. Zira bunlar aklı perdeler, bilinci dumura uğratır ve kişiye tedbirini şaşırtır. Böylesi bir hâlde “işlenen kötülük” ise “bir cahillik ederek işlenen kötülük” denilmeyi hâk eder. [742] Bu tür bir tevbeye Firavun’un ölümün zoruyla giderayak yaptığı iman itirafını dile getiren Yûnus 90’dan yola çıkarak “Firavun imanı” veya “Firavun tevbesi” adı verilmiştir. Zoru görünce iman ile, zorla iman aynı şeydir.— M.İslamoğlu
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ yahıllu lekum en terisûn nisâe kerhâ(kerhen). Ve lâ ta’dulûhunne li tezhebû bi ba’dı mâ âteytumûhunne illâ en ye’tîne bi fâhışetin mubeyyineh(mubeyyinetin), ve âşirûhunne bil ma’rûf(ma’rûfi), fe in kerihtumûhunne fe asâ en tekrahû şey’en ve yec’alallâhu fîhi hayran kesîrâ(kesîran).
EY iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmaz.[⁷⁴³] Ve açık bir biçimde fuhuş işlemedikçe, verdiğiniz bir şeyi onlardan geri almak için onlara baskı yapmayın! Ve onlarla güzel bir şekilde geçinin; zira onlar size itici gelse bile, hoşlanmadığınız bir şeyde Allah bir çok hayır dilemiş olabilir.[⁷⁴⁴]
[743] Yani, kadını bir meta gibi görüp miras yoluyla elde etmeniz. Cahiliyyede kadın miraslık bir meta gibi görülmekteydi, modern cahiliyyede ise teşhirlik bir meta gibi görülmekte. [744] Duygusal sebeplerle yuva dağıtarak kadını sokağa terk eden erkeği sorumluluğa davet.— M.İslamoğlu
Ve in eradtumustibdâle zevcin mekâne zevcin, ve âteytum ihdâhunne kıntâren fe lâ te’huzû minhu şey’â(şey’en). E te’huzûnehu buhtânen ve ismen mubînâ(mubînen).
Fakat eğer bir kadını bırakıp yerine başka bir kadın almak isterseniz, birincisine külçe külçe altın vermiş olsanız dahi hiçbir şeyi geri almayın.[⁷⁴⁵] Ona iftira ederek ve bu nedenle açıkça günaha girerek verdiğinizi geri almak olur mu hiç?
[745] 3. âyetin sonundaki tek eş tavsiyesine dolaylı bir gönderme.— M.İslamoğlu
Ve lâ tenkihû mâ nekaha âbâukum minen nisâi, illâ mâ kad selef(selefe). İnnehu kâne fâhışeten ve maktâ(maktan). Ve sâe sebîlâ(sebîlen).
Babalarınızın daha önce kadınlarla evlilik yaptığı türden evlilik(ler) yapmayın,[⁷⁴⁶] fakat geçmişte yapılanlar geçmişte kalmıştır.[⁷⁴⁷] Bu davranış kesinlikle yüz kızartıcı bir hayasızlık, çirkin bir günah, kötü bir gelenek idi.[⁷⁴⁸]
[746] Akıllı varlıklar için kullanılan men yerine mâ ilgi zamiri kullanıldığı için, “babalarınızın daha önce evlilik yaptığı kadınlar” yerine, “babalarınızın daha önce kadınlarla evlilik yaptığı türden evlilikler” şeklinde çevrilmesi dil kurallarıyla daha uyumludur. Ebu’l-Kays’ın oğlu ölen babasının ardından “Malına vâris olduğum gibi eşine de sahip oluyorum” diyerek üvey annesine sahip olmak istemişti. Bu âyet bu çirkin cahiliyye geleneğini reddetmektedir. [747] Bu ve bir sonraki âyette yer alan bu tür ibareler, vahyin vakıayı yok saymadığının göstergesidir. Bu tür gayr-ı meşru evliliklerden olma çocukların mağdur edilmemesini, hak ve hukuklarının korunmasını ifade eder. [748] Âyetteki fâhişeten “akli kötülük”, makten “şer’i kötülük”, vesâe sebilen “örfi kötülük” olarak açıklanmıştır (Râzî). Makten ile bir önceki notta açıklanan çirkin cahili gelenek kastedilse gerektir.— M.İslamoğlu
Hurrimet aleykum ummehâtukum ve benâtukum ve ehavâtukum ve ammâtukum ve halâtukum ve benâtul ahi ve benâtul uhti ve ummehâtukumullâtî erdâ’nekum ve ehavâtukum miner radâati ve ummehâtu nisâikum ve rabâibukumullâtî fî hucûrikum min nisâikumullâtî dehaltum bihinn(bihinne), fe in lem tekûnû dehaltum bihinne fe lâ cunâha aleykum, ve halâilu ebnâikumullezîne min aslâbikum, ve en tecmeû beynel uhteyni illâ mâ kad selef(selefe). İnnallâhe kâne gafûran rahîmâ(rahîmen).
Anneleriniz,[⁷⁴⁹] kızlarınız,[⁷⁵⁰] kız kardeşleriniz,[⁷⁵¹] halalarınız, teyzeleriniz; erkek ve kız kardeşlerinizin kızları; süt anneleriniz ve süt kardeşleriniz;[⁷⁵²] eşlerinizin anneleri; kendileriyle gerdeğe girdiğiniz eşlerinizden doğmuş olup sizin kendi hanenizde bakım ve velayetini üstlendiğiniz[⁷⁵³] (sulbünüzden olmayan) kızlarınız,[⁷⁵⁴] size haram kılınmıştır; fakat gerdeğe girmemişseniz bir mahzur yoktur; ve öz oğullarınızın eşleri de size haramdır;[⁷⁵⁵] aynı anda iki kız kardeşi almanız da öyle. Fakat geçmişte olanlar geçmişte kalmıştır; çünkü Allah tarifsiz bir bağışlayıcıdır, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.
[749] Öz-üvey, meşru-gayr-ı meşru yoldan tüm anneler ve büyükanneler girer. [750] Kişinin kızları ve onların çocukları. [751] Öz veya üvey, fark etmez. Fakat üvey kız kardeşin yine üvey olan kız kardeşi yasak kapsamı dışındadır. [752] Yani bebelik çağında (bir hadise göre en az beş kez) süt emen. Formül şudur: Emenin emzirene nefsi haram, emzirenin emene nesli haramdır. [753] Hucur (t. hacr veya hicr) mekâna delâlet eder ve mecazen “yetiştirme ve büyütme” vurgusunu da taşır (İbn Âşûr). Tercihimiz kelimenin her iki anlamını da görür. Buradaki ve rabâibukumullâtî fi hucûrikum ibaresi, büyütülmek maksadıyla evlatlık alınan anasız-babasız veya analı-babalı ‘yetim’, öksüz ve kimsesizlerin evlat edinilmesi sırasında oluşabilecek mahremiyet problemlerini aşmada bir çıkış yolu olarak görülebilir. [754] Eşin önceki kocadan olma kızının yasak kapsamına girmesi için “aynı evde, bir arada” yetişmiş olma şartı öngörülmektedir. Bu şartın dışında kalanların yasak kapsamına girmediği görüşünü İbn Hazm, Hz. Ali ve Hz. Ömer’e nisbet eder (el-Muhallâ). Bir mekânda yetişmenin (fî hucûrikum) mahremiyet açısından, aynı çatı altında ebeveynin öz kızları gibi birlikte yaşama hükmüne mesnet teşkil etmesi manidardır. Aslında âyetin ikinci kelimesi olan “kızlarınız” öz ve üvey kızların hükmünü açıkladığı için, “yanınızda yetişen kızlarınız” ile öz ve üvey kızlar dışında birileri kastedilmelidir. Bununla herhangi bir sebeple ailenin yetiştirmek için alıp bakım ve terbiyesini üstlendiği evlatlık kızların kastedilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Eğer durum böyle ise, kimsesiz çocuklara sahip çıkıp onların himayelerini üstlenme konusunda yaşanan mahremiyyete ilişkin sıkıntıları aşmada bu âyet bir çıkış yolu sunabilir. İnsanî kaygılar ve zaruri durumlar nedeniyle evlat gibi alınıp aynı hücrede (evde) büyütülen çocukların kendilerini bir ebeveyn gibi yetiştiren insanlarla aralarındaki gündelik mahremiyet hukuku, âyette geçen “velayetini üstlendiğiniz (sulbünüzden olmayan) kızlarınız” hükmüne mülhak sayılabilir. Allahu alem. (Evlatlık ile ilgili ayrıntılı bir açıklama için bkz: 33:4, not 7). [755] Zımnen: Evlatlıkların eşleri hariç.— M.İslamoğlu
Vel muhsanâtu minen nisâi illâ mâ meleket eymânukum, kitâballâhi aleykum, ve uhille lekum mâ varâe zâlikum en tebtegû bi emvâlikum muhsinîne gayra musâfihîn(musâfihîne). Fe mâstemta’tum bihî minhunne fe âtûhunne ucûrehunne farîdah(farîdaten). Ve lâ cunâha aleykum fîmâ terâdaytum bihî min ba’dil farîdah(farîdati). İnnallâhe kâne alîmen hakîmâ(hakîmen).
Meşru şekilde hakkını vererek sahip olduklarınızın[⁷⁵⁶] dışında, bütün evli kadınlar (da haramdır). Bu Allah’ın size talimatıdır. Bunların dışındakilerin tümü, mal varlığınızdan bir kısmını vererek istemeniz, gayr-ı meşru bir ilişkiyle değil de evlilik bağı yoluyla almak şartıyla size helâldir. Kendilerinden yararlandığınız kadınlara mehirlerini bir yükümlülük olarak tastamam verin! Bu yükümlülüğün tesbitinden sonra, başka bir şey üzerinde uzlaşmanızda sizin için bir sorumluluk yoktur. Kuşku yok ki Allah her şeyi bilendir, her hükmünde tam isabet edendir.
[756] Mâ meleket eymânukumun tefsiri sadedinde Elmalılı şunları söyler: “Yemin” esasen “sağ el” olduğundan milk-i yemininiz demek, “ellerinizle meşru sûrette bihakkın kazandığınız milkleriniz” demektir ki daha çok “köle” ve “cariyeler” hakkında istimal olunur”. Bunların “eş”lerin dışında ikinci bir kategori olduğunu “eşleri ve sağ elleri altında bulunanlar” (33:50) âyetinden anlıyoruz. Bunlar kimlerdir? Ahzab 50. âyetten bunların “savaş esirleri arasından sağ elinin altında bulunan kimseler..” olduğunu öğreniyoruz. Demek ki, bunlar mutlak savaş esirleri değil, savaş esirleri arasından Allah Rasûlü’nün meşru bir biçimde sahip olabilecekleri idi. Buna örnek ararsak hemen iki örnek bulabiliriz: Safiye ve Cüveyriye. Bu iki annemiz savaş esiridirler, fakat Rasulullah onları “cariye” edinmeyip nikâhlamıştır. Sünnetteki uygulama budur. Kaldı ki Muhammed 4. âyet savaş esirlerinin köleleştirilmesini dışlamaktadır (Bkz. 47:4, not 8). Sıcak savaş dışında esir almak da yasaklanmıştır (Bkz. 8:67, not 72 ve 33:52, not 70).— M.İslamoğlu
Ve men lem yestetı’ minkum tavlen en yenkıhal muhsanâtil mu’minâti fe min mâ meleket eymânukum min feteyâtikumul mu’minât(mu’minâti). Vallâhu a’lemu bi îmânikum. Ba’dukum min ba’d(ba’dın), fenkihûhunne bi izni ehlihinne ve âtûhunne ucûrehunne bil ma’rûfi muhsanâtin gayra musâfihâtin ve lâ muttehızâti ahdân(ahdânin), fe izâ uhsinne fe in eteyne bi fâhışetin fe aleyhinne nısfu mâ alâl muhsanâti minel azâb(azâbi). Zâlike li men haşiyel anete minkum. Ve en tasbirû hayrun lekum. Vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun).
Aranızdan her kimin durumu, hür bir mü’min kadın almaya elvermezse, o meşru şekilde sahip olduğunuz mü’min kızlardan birini alsın;[⁷⁵⁷] çünkü Allah sizi (toplumsal statünüzle değil) imanınızla değerlendirir;[⁷⁵⁸] (zaten insan olarak) siz birbirinize denksiniz.[⁷⁵⁹] O hâlde iffetini koruyan, fuhşa bulaşmayan ve dost da tutmayan kadınlarla sahiplerinin izniyle evlenin ve mehirlerini makul bir şekilde verin! Onlar evlendirildikten sonra iffetsiz bir davranışta bulunurlarsa, onları hür evli kadınlara verilenin yarısıyla cezalandırın![⁷⁶⁰] Bu, içinizden zorda kalınca günaha girme korkusu duyanlar içindir.[⁷⁶¹] Fakat sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır: Allah tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir rahmet kaynağıdır.
[757] Eldeki köle-cariye stokunu eritmek ve kölelik-cariyelik kurumunu bitirmek için vahyin tavsiyesi. Ayrıntılı bir açıklama için bkz: 47:4, not 8. [758] Kadın savaş esirleri konusundaki murad-ı ilâhîyi gösteren cümle budur. Onların imanı tüm sosyal haklarını elde etmenin gerekçesi sayılarak meselenin kökten çözümü için çıkış yolu olarak sunulmaktadır. İmanı takdir için krş: “Kim imanı inkâr ederse işte onun ameli boşa gitmiştir” (5:5). Bu âyettekine benzer bir formla (Allahu a‘lemu bimâ fî-enfusihim), aynı problemli bakış açısını bir yerde daha görüyoruz: Hz. Nûh’a inanan yoksul, ezilmiş ve horlanmış insanların ilâhî kelâm tarafından savunulması sırasında... (Bkz: 11:31). [759] Kalıbın açılımı: Biri olmadan diğerinin yapamadığı, birbirinin yerini tutmayan, hak ve sorumluluk açısından birbirine denk fakat aynı olmayan ikilisiniz (Krş: 3:195). [760] Hür evli kadın ve erkeğin zinasının cezası Nur sûresinin 2. âyetinde 100 celde olarak açıklanmıştır. Bu açıklama ışığında bu âyette dile gelen ceza 50 celdedir. [761] el-‘Aneti bu şekilde çevirimiz için bkz: 9:128, not 164.— M.İslamoğlu
Yurîdullâhu li yubeyyine lekum ve yehdîyekum sunenellezîne min kablikum ve yetûbe aleykum. Vallâhu alîmun hakîm(hakîmun).
Allah (bütün bunları) size açıklamak, öncekilerin (doğru) hayat tarzlarına sizi yönlendirmek[⁷⁶²] ve size bağışıyla yönelmek ister; çünkü Allah her şeyi bilendir, her hükmünde tam isabet edendir.
[762] Cinsel ahlâkın korunmasının ruhbanlık değil evlilik yoluyla sağlanacağına işaret.— M.İslamoğlu
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ te’kulû emvâlekum beynekum bil bâtılı, illâ en tekûne ticâraten an terâdın minkum, ve lâ taktulû enfusekum. İnnallâhe kâne bikum rahîmâ(rahîmen).
Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya da dayansa, birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin;[⁷⁶³] -tabî ki (meşru) ticaret hariç- ve kendinize kıymayın; çünkü Allah sizin için bir rahmet kaynağıdır.
[763] Veya: “karşılıklı rızaya dayalı ticaret yoluyla da olsa…” Bu ibare çoğunluk tarafından şöyle anlaşılmıştır: “Birbirinizin mallarını, karşılıklı rızaya dayalı ticaret hariç, haksız yollarla yemeyin.” Ne ki, bu çeviride şu anlama problemleri ortaya çıkmaktadır: 1) “Karşılıklı rızaya dayalı ticaret” dışındaki meşru kazanç yolları tıkanmakta mıdır? Bu problemi haklı olarak Râzî de gündeme getirmiş ve “hibe, vasiyet, miras, sadaka, mehir ve hak edilmiş yasal tazminat” gibi kalemleri sayarak “ticaret dışında birçok mal edinme yollarının olduğuna” dikkat çekmiştir. 2) “Karşılıklı rıza” ticareti ticaret kılan vasıftır; dolayısıyla helâl ticarete ilave bir vasıf değil, ticaretin özüne ilişkin ayrılmaz bir vasıftır. Kur’an’da da meşru ticaret, bu vasıfla değil, hep yalın olarak gelir. Bu nedenle, cümle yalnızca ticarete hamledilmemelidir. 3) Meşru olmayan mal edinme yöntemlerinin başında faiz gelmektedir ve tüm faizli işlemler “karşılıklı rızaya” dayalı olarak gerçekleşmektedir. Bütün bu problemleri göz önüne alarak, “karşılıklı rıza”yı, sadece “ticarete” değil, istisna edatı öncesini de kapsayacak bir şekilde tüm cümleye şamil kılmamıza mani bir hâl bulunmamaktadır. Bunlardan ayrı olarak, Muhammed Esed, çoğunluğun anlayışına şu eleştiriyi getirmiştir: “karşılıklı anlaşmaya dayalı ticaretten doğan haksız kazançların “birbirinizin mallarını haksız yollarla heba etmeyin” şeklindeki genel yasaklamanın dışında tutulduğu intibaını vermektedir.” Bu problemi aşmak için de illa edatının ve anlamını, ya da yasak bildiren la ile kullanıldığında “ne…ne de…” anlamını öne çıkararak “Birbirinizin mallarını haksız yollarla —karşılıklı rızaya dayanan ticaret yoluyla da olsa- heba etmeyin” mânası vermektedir. Delil olarak da 27:10-11 âyetini göstermektedir ki, bunu ve 2:150 âyetini illânın “ne.. ne de..” kullanımı için Süyûtî de delil gösterir (İtkân II, 160). Ancak Esed, bu âyeti, gösterdiği delile uygun olarak çevirseydi anlamın şöyle olması gerekirdi: “Birbirinizin mallarını ne haksız yollarla, ne de karşılıklı rızaya dayanan ticaret yoluyla heba edin.” Tabiatıyla, böyle bir çevirinin doğru olmayacağı müsellemdir. Esed, istisna edatına hattâ anlamı vermektedir ki, Arapça’da illa edatının bu kullanımı bilinmemektedir.— M.İslamoğlu
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar