Yusuf 111 Ayet Mekke · يوسف
12

Yusuf

Yusuf · Mekke
12
Yusuf · Mekke
يوسف
111
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
الٓـرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْـكِتَابِ الْمُب۪ينِ۠ ١
Elif lâm râ tilke âyâtul kitâbil mubîn(mubîni).
Elif-Lâm-Râ![¹⁸¹⁹] BUNLAR, özünde açık ve hakikati açıklayan kitabın âyetleridir.[¹⁸²⁰] [1819] Ünlem, bu harflerin dikkat çekme işlevini göstermek içindir. Mânası her ne olursa olsun, Rasulullah’ın tek bir harfini zayi etmeden vahyi ilettiğine işaret eder. Ayrıntılı bir not için bkz: 68:1. [1820] Mubîn sıfatı, “Biz vahyi anlayamayız” türü yaklaşımları peşinen reddeder. “Açık olmak, açıklamak” anlamına gelen ebâneden türetilen mubîn, hem geçişsiz (özünde açık-seçik ve net) hem geçişli (başkasını açıklayan, netleştiren) olmak üzere çift kutuplu anlam taşır. Yani Kur’an mesajı ve onun âyetleri özünde açık, işlev olarak da açıklayıcıdır. Birinci anlam, vahyin insanın önüne okusun diye açılarak konulmuş bir kitap imasını da içerir. Çevirimiz şu dilsel gerekçeye dayanmaktadır: tamlamada sıfat olarak kullanılan mubîn nitelemesi, teknik olarak hem kitabı nitelemekte, hem de âyâtı nitelemektedir. Çünkü âyât izafetten dolayı belirlilik özelliği kazanmıştır. Öte yandan parantez içindeki açıklamamız, bu sûrede yer alan âyetlerin zamanlar ve zeminler üstü tarihî ve sosyal yasalara atıf olmasının yanında, ilk muhatabı olan Allah Rasûlü’nün ve onun inkârcı muhaliflerinin tarihsel tasnifte kimlerle aynı konumda olduklarına da birer atıftır. Bu, âyetin ilk muhatabı olan tüm tarafların şimdi ve buradalarını tarihsel örneklerden yola çıkarak bir analize tâbi tutmaktır. Bu âyetler, henüz yaşanmakta olan sürecin akıbetini, tamamlanmış bir süreçten yola çıkarak açıklamaktadır. İşte bu nedenle “beyan etme/açıklama” özelliği sadece kitabın zamanlar üstü niteliğine değil, aynı zamanda bu âyetlerin bastığı yer olan nüzûl ortamına da tekabül etmektedir.— M.İslamoğlu
12:1
2
اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ قُرْءٰناً عَرَبِياًّ لَعَلَّـكُمْ تَعْقِلُونَ ٢
İnnâ enzelnâhu kur’ânen arabiyyen le allekum ta’kılûn(ta’kılûne).
Biz onu Arapça bir hitap[¹⁸²¹] olarak indirdik: belki bu sayede, aklınızı kullanırsınız. [1821] Veya ‘arabiyyenin isim değil de vasıf mânasıyla: “Açık ve anlaşılır bir şekilde”. ‘Araba dili “açık ve anlaşılır” olduğu için ‘Arab denmiştir (Bkz: 43:3). Belirsiz gelen kur’anen, isim değil vasıf olarak çevrilmelidir (Bkz: 10:15, not 26). İnzal, bir şeyin idrak düzlemine indirilmesidir. Klasik nüzûl teorisinde “dünya semasına indirilme” olarak adlandırılan ara kategori, aslında insanlığın idrakine indirilmeyi ifade etse gerektir. Tenzil ile ifade edilen hakikat de, vahyin iki düzlem arasındaki iniş sürecinin idraki aşan kısmını ifade eder. Bizi ikna eden sonuç şudur ki, vahiy gayb âlemine ilişkin kaynağına (Allah’a ve meleklere) isnat edildiğinde tenzil, şehadet âlemine ilişkin hedefine (Arapça oluşuna ve rasule) isnat edildiğinde inzal formu kullanılmaktadır. (Bkz: 13:37; 20:113; 29:47 vd.)— M.İslamoğlu
12:2
3
نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ اَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَٓا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ هٰذَا الْقُرْاٰنَۗ وَاِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِه۪ لَمِنَ الْغَافِل۪ينَ ٣
Nahnu nakussu aleyke ahsenel kasası bimâ evhaynâ ileyke hâzel kur’âne ve in kunte min kablihî le minel gâfilîn(gâfilîne).
Bu Kur’an’ı sana vahyetmekle[¹⁸²²] Biz, sana naklettiklerimizi en güzel, en açık seçik bir biçimde nakletmiş oluyoruz:[¹⁸²³] oysa sen, bu hitabtan önce (kitap ve imandan) habersizdin.[¹⁸²⁴] [1822] Bu şekildeki çevirimiz, bi-mâ evhaynâ ibaresine, Ferrâ tarafından bi-vahyinâ anlamı verilmesine dayanmaktadır. [1823] “Adım adım izledi, izini sürdü, takip etti, aynısını yaptı” anlamındaki kassa kökünden türetilen kasas, “nakletmek, anlatmak, haber vermek” anlamına mastardır (Mekâyîs ve Lisân). “Misliyle cezalandırmak” anlamındaki kısas da aynı kökten gelir (Krş: 2:178-179). Kelime “adım adım açıklama” anlamı kazanmıştır (Krş: 27:76, not 75). Muhtelif şekillerde 21 âyette 25 kez geçer. Bu âyetteki kıssa ibaresi Katâde’ye atfen Taberî, ayrıca Zemahşerî ve Râzî tarafından sadece Yusuf kıssasına değil, Kur’an’ın tamamına teşmil edilmiştir. Biz de çevirimizde bu yaklaşımı esas aldık. Esasen kasasın mastar mânasıyla tamlama “en güzel nakil” anlamına gelir. Mastarların mef’ul yerine kullanıldığı göz önüne alınırsa, bu ibareye “kıssaların en güzeli” karşılığı da verilebilir (Keşşaf). Bu takdirde terkibin vurgusu “finali en güzel kıssa” olur. Biz birinciyi tercih ettik. Kur’an kendi hedefini tek kelimeyle açıklar: Hidayet. Kur’an’ın her parçası, dolayısıyla bu kıssalar da bu amaca hizmet için kullanılan araçlardandır. Bu kıssaları bir tarih kitabı okur gibi okumak, onlara amacının dışında anlamlar yüklemektir. Râzî, Yûnus 39’un tefsirinde, Kur’an kıssalarının mesajını şöyle açıklar: “(Müşrikler), bu kıssalarla amaçlanan şeyin sırf hikâyenin kendisi değil de daha farklı şeyler olduğunu anlamamışlardır” (XVII, 79). Kur’an kıssalarının maksadı ilâhî rehberlik olduğu için, onda zamanı tam olarak belirtilen bir tek kıssa yer almaz. [1824] Habersiz olunan şeyin niteliği konusunda Zemahşerî ve Râzî’nin yaklaşımını esas aldık. Krş: “Sen daha önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin” (42:52). Yusuf sûresinden sonra inmiş olan Şûrâ 52, Yusuf 3’ün tefsiri olarak okunmalıdır.— M.İslamoğlu
12:3
4
اِذْ قَالَ يُوسُفُ لِاَب۪يهِ يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي رَاَيْتُ اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَباً وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَاَيْتُهُمْ ل۪ي سَاجِد۪ينَ ٤
İz kâle yûsufu li ebîhi yâ ebeti innî re eytu ehade aşere kevkeben veş şemse vel kamere re eytuhum lî sâcidîn(sâcidîne).
HANİ bir zamanlar Yusuf babasına “Ey babacığım!” demişti, “Ben rüyamda on bir gezegen,[¹⁸²⁵] bir de Güneş’i ve Ay’ı gördüm; gördüklerimin hepsi de yerlere kapanarak beni saygıyla selamlıyorlardı.”[¹⁸²⁶] [1825] Kevkeb, ışığı en parlak gök cisimlerini ifade eder. Tefsirlerin isimlendirmesinden yola çıkarak, kevkebin “yıldız” değil “gezegen”e tekabül ettiği anlaşılmaktadır. Kebbeden türetilen kevkeb, lügatte “Ait olduğu sistemden bağımsız hareket edemeyen parça” demektir. [1826] Sâcidîn, sözlükte “saygı duydu, boyun eğdi, alttan aldı, bağlandı” anlamlarına gelen secdenin ism-i falidir (Mekâyîs). Kur’an’da rüku’ ve kıyam da, tıpkı secde gibi hem şer’î anlamıyla hem de lügat anlamıyla kullanılır ve her üçünün de lügat anlamları farklı düzeylerde “saygı ve bağlılığı” içerir. Kıyam yalnızca “saygı”, rüku’ saygıdan dolayı “boyun eğme ve itaat”, secde ise itaatin son noktası olan “tam teslimiyet” vurgusuna sahiptir. Namazın sembol rükünlerinden olan kıyam, rüku ve secde, saygıyla başlayıp varlığını adayışla biten bir teslimiyet sürecine tekabül eder.— M.İslamoğlu
12:4
5
قَالَ يَا بُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ عَلٰٓى اِخْوَتِكَ فَيَك۪يدُوا لَكَ كَيْداًۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ ٥
Kâle yâ buneyye lâ taksus ru’yâke alâ ihvetike fe yekîdû leke keydâ(keyden), inneş şeytâne lil insâni aduvvun mubîn(mubînun).
(Yakub): “Ey yavrucuğum!” dedi, “Rüyanı kardeşlerine anlatma, sonra sana karşı bir tuzak kurarlar; çünkü şeytan insan soyu için apaçık bir düşmandır!— M.İslamoğlu
12:5
6
وَكَذٰلِكَ يَجْتَب۪يكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اٰلِ يَعْقُوبَ كَمَٓا اَتَمَّهَا عَلٰٓى اَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَۜ اِنَّ رَبَّكَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟ ٦
Ve kezâlike yectebîke rabbuke ve yu allimuke min te’vîlil ehâdîsi, ve yutimmu ni’metehu aleyke ve alâ âli ya’kûbe kemâ etemmehâ alâ ebeveyke min kablu ibrâhîme ve ishâk(ishâke), inne rabbeke alîmun hakîm(hakîmun).”
Zira bunun anlamı, Rabbinin seni seçmesi, sana olayların altında yatan gerçeği[¹⁸²⁷] öğretmesi ve tıpkı daha önceden ataların İbrahim ve İshak’a olan nimetini tamamladığı gibi, sana ve Yakub oğullarına da nimetini tamamlaması demektir. Gerçekten de senin Rabbin her şeyi bilir, her hükmünde tam isabet eder.”[¹⁸²⁸] [1827] Zımnen ilk muhataba mesaj: Ey Mekke’nin Yusuf’u! Olana bakma, onun altında yatan hakikate bak! Te’vîl, bir şeyi hakikatine ircadır. Te’vîli’l-ehâdîs, “olayların özünü kavramak için onları illet ve sebeplerine irca etmek” demektir. Rüya, âlem-i mülke ait beden ile âlem-i ervâha ait ruh arasında bir perde olan âlem-i misale yansıyan görüntülerdir. Bu görüntüler “hakikî” değil “temsilî” bir mânaya sahip olduğu için “tasdik” edilmezler, “tabir ve tevil” edilirler. Hz. Yakub oğlu Yusuf’un gördüğü rüyayı tabir ve tevil ederek ulaştığı sonuçları aktarıyor. [1828] Kur’an’da onlarca kullanımdan sadece burada ‘alîmun hakîm sıfatları, bir özneye (ke: senin) muzaf kılınmış Rabb’i niteler. Bu şunu gösterir: Birbirinin tekrarı gibi görünen her ilâhî isim, aslında içerisinde yer aldığı ibarenin bütününde anlamını bulan özel bir vurguya sahiptir. Bu âyetin sonundaki Allah’ın ‘alîm ve hakîm sıfatları, bir önceki âyetin sonundaki şeytanın ‘aduvvun mubîn vasfına karşı bir kalkan iması taşır. Zımnen: İnsan, sonsuz ilim ve hikmet sahibi olan Rabbi sayesinde, apaçık düşman olan şeytanla baş edebilir. (‘Alîmun hakîmunu “bilir” ve “..eder” diye çevirimizin gerekçesi için bkz: 9:102, not 129).— M.İslamoğlu
12:6
7
لَقَدْ كَانَ ف۪ي يُوسُفَ وَاِخْوَتِه۪ٓ اٰيَاتٌ لِلسَّٓائِل۪ينَ ٧
Le kad kâne fî yûsufe ve ihvetihî âyâtun lis sâilîn(sâilîne).
DOĞRUSU, Yusuf ve kardeşlerinin (kıssasında, öğrenmek) isteyenler için asla tüketip bitirilemeyecek kadar çok[¹⁸²⁹] dersler vardır. [1829] Âyâtin’deki belirsizliğin hedef metindeki karşılığı.— M.İslamoğlu
12:7
8
اِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَاَخُوهُ اَحَبُّ اِلٰٓى اَب۪ينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌۜ اِنَّ اَبَانَا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۚ ٨
İz kâlû le yûsufu ve ehûhu ehabbu ilâ ebînâ minnâ ve nahnu usbeh(usbehtun), inne ebânâ le fî dalâlin mubîn(mubînin).
HANİ bir zaman da (Yusuf’un kardeşleri) şöyle demişti: “Biz kalabalık olduğumuz hâlde, babamız için Yusuf ve kardeşi bizden daha sevimli ve gözde; bu da gösteriyor ki babamız açık bir yanılgı içerisindedir.”[¹⁸³⁰] [1830] Kıskançlık şeytanla Yusuf’un kardeşleri arasındaki ortak nokta. Kıskançlığın hedefi olan Yusuf bu kıssada Âdem’in rolünü oynuyor.— M.İslamoğlu
12:8
9
اُقْتُلُوا يُوسُفَ اَوِ اطْرَحُوهُ اَرْضاً يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ اَب۪يكُمْ وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِه۪ قَوْماً صَالِح۪ينَ ٩
Uktulû yûsufe evitrahûhu ardan yahlu lekum vechu ebîkum ve tekûnû min ba’dihî kavmen sâlihîn(sâlihîne).
(İçlerinden biri dedi ki): “Yusuf’u öldürün! Ya da onu ıssız bir yere atın ki babanızın[¹⁸³¹] ilgisi yalnız size yönelsin; ve onun ardından, işleri tıkırında giden bir topluluk olmuş olursunuz.”[¹⁸³²] [1831] Yani: “..babamızın”. Bu üslûp, ilk muhatapların konuştuğu dilin yaygın bir özelliğidir. [1832] Bu âyet, Mekke muhalefetinin, Allah Rasûlü’ne suikast planları yaparken vicdanlarını ikna için ürettikleri gerekçeler bağlamında okunmalıdır.— M.İslamoğlu
12:9
10
قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَاَلْقُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ ٠١
Kâle kâilun minhum lâ taktulû yûsufe ve elkûhu fî gayâbetil cubbi yel-tekithu ba’dus seyyâreti in kuntum fâilîn(fâilîne).
Bir diğeri ileri atılarak “Yusuf’u öldürmeyin!” dedi ve ekledi: “İlle de bir şey yapacaksanız, onu bir kuyunun[¹⁸³³] derinliklerine bırakın; nasıl olsa bir kervan gelip ona el koyacaktır.” [1833] Cubb, taşlarla örülmemiş, sadece su bulununcaya dek oyulmuş insanı boğmayacak kadar suyu az fakat çıkılamayacak kadar da derin kuyu. Örülmüş olanına bi’r denir (el-Külliyyât).— M.İslamoğlu
12:10
11
قَالُوا يَٓا اَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّۭۖا عَلٰى يُوسُفَ وَاِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ ١١
Kâlû yâ ebânâ mâ leke lâ te’mennâ alâ yûsufe ve innâ lehu lenâsıhûn(lenâsıhûne).
(Babalarına dönüp) “Ey babamız!” dediler, “Biz ona samimi ve içten davrandığımız hâlde, neden Yusuf hakkında bize güvenmiyorsun?— M.İslamoğlu
12:11
12
اَرْسِلْهُ مَعَنَا غَداً يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ ٢١
Ersilhu ma anâ gaden yerta’ ve yel’ab ve innâ lehu lehâfizûn(lehâfizûne).
Bırak onu, yarın bizimle birlikte koşup oynasın; bizim onu koruyacağımızdan en ufak kuşkun olmasın.”— M.İslamoğlu
12:12
13
قَالَ اِنّ۪ي لَيَحْزُنُن۪ٓي اَنْ تَذْهَبُوا بِه۪ وَاَخَافُ اَنْ يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَاَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ ٣١
Kâle innî le yahzununî en tezhebû bihî ve ehâfu en ye’kulehuz zi’bu ve entum anhu gâfilûn(gâfilûne).
(Yakub) dedi ki: “Bakın, onu götürmeniz beni endişelendiriyor: Siz dalgınlıkla onu ihmal edersiniz de, sonunda onu kurt kapar diye korkuyorum.”[¹⁸³⁴] [1834] Bazen aşırı sakındığınız bir şeyin elinizden uçma gerekçesini de onun hasımlarına siz verirsiniz.— M.İslamoğlu
12:13
14
قَالُوا لَئِنْ اَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ اِنَّٓا اِذاً لَخَاسِرُونَ ٤١
Kâlû le in ekelehuz zi’bu ve nahnu usbetun innâ izen lehâsirûn(lehâsirûne).
Onlar dediler ki: “Biz bunca kalabalık olduğumuz hâlde eğer onu kurt kapacak olursa, asıl işte o zaman biz yanmışız demektir.”— M.İslamoğlu
12:14
15
فَلَمَّا ذَهَبُوا بِه۪ وَاَجْمَعُٓوا اَنْ يَجْعَلُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّۚ وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِاَمْرِهِمْ هٰذَا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ٥١
Fe lemmâ zehebû bihî ve ecmeû en yec’alûhu fî gayâbetil cubb(cubbi), ve evhaynâ ileyhi le tunebbiennehum bi emrihim hâzâ ve hum lâ yeş’urûn(yeş’urûne).
İşte bu minval üzre, onu kuyunun derinliklerine atmada söz birliği etmiş bir hâlde yanlarında götürüyorlardı ki, Biz ona “(Bir gün gelecek) kendileri hiç farkında değilken onlara bu yaptıklarını bir bir haber vereceksin” diye ilham ettik.[¹⁸³⁵] [1835] Lafzen: “vahyettik”. Hz. Yusuf’un kuyuda aldığı vahyin ‘ilâhî bir ilham’ vurgusu daha baskın görünmektedir (Vahyin anlamı için bkz: 42:51, not 62). Zımnen: Ey muhatab! Parçada kötü duran bütünde güzel durabilir. Parçayı görene düşen, bütünü görene teslim olmaktır.— M.İslamoğlu
12:15
16
وَجَٓاؤُٓ۫ اَبَاهُمْ عِشَٓاءً يَبْكُونَۜ ٦١
Ve câû ebâhum işâen yebkûn(yebkûne).
Derken akşam vakti babalarına ağlayarak geldiler:— M.İslamoğlu
12:16
17
قَالُوا يَٓا اَبَانَٓا اِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا فَاَكَلَهُ الذِّئْبُۚ وَمَٓا اَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِق۪ينَ ٧١
Kâlû yâ ebânâ innâ zehebnâ nestebiku ve tereknâ yûsufe inde metâınâ fe ekelehuz zi’bu, ve mâ ente bi mu’minin lenâ ve lev kunnâ sâdikîn(sâdikîne).
“Ey babamız!” dediler, “Yarış yapma amacıyla uzaklaşmıştık. Yusuf’u da eşyalarımızın başında bırakmıştık. Bir de baktık ki onu kurt yemiş.[¹⁸³⁶] Ama biz ne kadar doğruyu söylersek söyleyelim, yine de sen bize inanmayacaksın!” [1836] Öyle anlaşılıyor ki, kıskançlık nöbetine tutulan kardeşler babaları söyleyinceye kadar “kurt yeme” senaryosunu akıllarına getirmemişlerdi. Bunu onların aklına düşüren Hz. Yakub’un bu sözü oldu. 13 ve 16. âyet birlikte okunduğunda üç şey akla geliyor: 1) Kötü niyetlilerin eline bahane vermeyin. 2) Sevdiğinizi korumak için tek başına tedbir yetmez; onu Allah’a emanet edin. 3) Sakınılan göze çöp batar, en çok neden korkarsanız başınıza o gelir, bunu bilin.— M.İslamoğlu
12:17
18
وَجَٓاؤُ۫ عَلٰى قَم۪يصِه۪ بِدَمٍ كَذِبٍۜ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْراًۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ ٨١
Ve câû alâ kamîsıhî bi demin kezib(kezibin), kâle bel sevvelet lekum enfusukum emrâ(emren), fe sabrun cemîl(cemîlun), vallâhul musteânu alâ mâ tesıfûn(tesıfûne).
Üstelik, üzerinde sahte bir kan lekesi bulunan gömleğini de getirmiştiler. (Yakub) “Olamaz” dedi, “tasavvurlarınız[¹⁸³⁷] size tumturaklı bir oyun oynayarak sizi yanıltmış olmalı![¹⁸³⁸] Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır;[¹⁸³⁹] ve anlattığınız bütün bu şeyler karşısında kendisinden yardım dilenilecek tek merci Allah’tır.” [1837] Nefs (lügat anlamı için bkz: 4:1, not 2) ve nufûs şeklindeki kullanımların ötesinde, enfus’un bu sûredeki kullanımları, belirgin bir biçimde diğerlerinden farklılaşmaktadır. (Krş: Âyet 23, 26, 30, 32, 53 vd.) Sanki bu farklılaşma anlam daralması biçiminde olmakta ve nefis kavramı bizim kimi yerde “ters dönmüş tasavvur” kimi yerde “ayartıcı sahte benlik” olarak karşıladığımız özel anlamlarıyla öne çıkmaktadır. Nefis kavramındaki bu anlam farklılaşması, zihnimizde Kur’an’ın indiği dönemdeki insan tasavvurundan farklı olarak, bu olayların yaşandığı Hermetizm’in vatanı olan Eski Mısır’da carî olan insan tasavvurunu çağrıştırmaktadır. Bu durumda Kur’an’ın, eşsiz bir anlatım tekniğiyle olayları, kahramanlarının kendi zamanlarına dair temel tasavvurlarıyla birlikte aktardığı gibi bir sonuç çıkar. Bu konuda hiçbir metin Kur’an’la kıyaslanamaz. Bununla amaçlanan tarihsel bir aklı ve o aklın temellerini yansıtmanın da ötesinde, bu olaydan çıkarılacak ahlâkî derslerin ve ilâhî yasaların daha net ve doğru bir biçimde çıkarılmasını temin etmektir. [1838] Tesvil, (Müfredât se-e-le, Muhtar ise se-ve-le maddesine yerleştirmiş) insan tasavvurunun, çirkini güzel göstererek sahibini yanıltması (Râğıb). Bu, hakikate müdâhaleye girişen tasavvurun, sahibine kurduğu bir tuzaktır. Bu tuzağın en bariz özelliği, gerçeğin fark edilmesini zorlaştıran albenili gerekçelerle bezenmiş olmasıdır. Aynı ifade, bu sûrenin 83. âyetinde de yer almaktadır (Krş: 47:25). Bu ve 83. âyet, Hz. Yakub’un kalbinin bu senaryoya yatmadığını îmâ etmektedir. [1839] Allah Rasûlü fe-sabrun cemîl’i “şikâyet içermeyen sabır” olarak açıklamıştır (İbn Ebi Hatim).— M.İslamoğlu
12:18
19
وَجَٓاءَتْ سَيَّارَةٌ فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَاَدْلٰى دَلْوَهُۜ قَالَ يَا بُشْرٰى هٰذَا غُلَامٌۜ وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةًۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ ٩١
Ve câet seyyâretun fe erselû vâridehum fe adlâ delveh(delvehu), kâle yâ buşrâ hâzâ gulâm(gulâmun), ve eserrûhu bidâah(bidâ’aten), vallâhu alîmun bi mâ ya’melûn(ya’melûne).
BERİ yandan, bir kervan geldi[¹⁸⁴⁰] ve sucularını suya gönderdi; kovasını kuyuya salmasıyla (gördüğü karşısında) bağırması bir oldu: “Â, ne kısmet! Bir oğlan çocuğu bu!” Onu ticarî bir mal olarak satmak üzere yanlarında gizlediler; oysa Allah ne yaptıklarını/yapacaklarını çok iyi bilendi. [1840] Veriler bunun, Mısır’a güneyden emtia götüren İsmailoğulları kervanı olduğunu gösteriyor.— M.İslamoğlu
12:19
20
وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍۚ وَكَانُوا ف۪يهِ مِنَ الزَّاهِد۪ينَ۟ ٠٢
Ve şerevhu bi semenin bahsin derâhime ma’dûdeh(ma’dûdetin), ve kânû fîhi minez zâhidîn(zâhidîne).
Sonunda onu düşük bir değere -sadece bir kaç gümüş paraya- sattılar;[¹⁸⁴¹] zaten onlar ondan kurtulmak istiyorlardı. [1841] Şirâ’, Kur’an’da sülasi olarak geldiği dört yerde de (12:20; 2:102, 207; 4:74) bâ‘a (sattı) mânasına kullanılmıştır ve bâ harfi satın alınan şeye bitişiktir. “Satın aldılar” mânasını bu istikrai okumadan dolayı tercihe şayan bulmadık. Buna ilaveten, “satın aldılar” alternatifinin ilave anlam sorunlarına yol açacağı da ortadadır: 1) Bu takdirde âyetin son cümlesine “zaten ona az bir değer biçiyorlardı” mânası veriliyor ki ve kânû fîhi mine’z—zâhidîn ibaresi için bu tekellüftür. 2) Yusuf gibi dünyalar güzeli bir delikanlıya neden az değer biçmişler? Değersiz bir köleye ülkenin bakanı müşteri olur mu? 3) Fakat kervancıların Yusuf’tan kurtulmak istemeleri olay örgüsüyle bire bir mutabıktır ve makuldür. Zira Yusuf’un köleleştirilmesi yasal prosedüre uygun değildi. Kur’an olay örgüsünün tüm boşluklarını doldurmayıp, bunu zihinlerimize bırakıyor: Kuyuya attıkları Yusuf’u İsmaili tüccarların çıkardığını görünce, “Ne koparırsak kardır” diye düşündüler ve hemen yetişip şöyle dediler: “O bizim kölemizdi kaçtı”. Ve onu düşük bir fiyata sattılar. Eski Ahid’de olay şöyle yer alır: “Yahuda kardeşlerine “Kardeşimizi öldürüp suçumuzu gizlersek ne kazanırız? Gelin onu İsmaililere satalım. Böylece canına dokunmamış oluruz. Çünkü o kardeşimizdir, aynı kanı taşıyoruz.” Kardeşleri bunu kabul etti.” (Tekvin: 37:36-37)— M.İslamoğlu
12:20
21
وَقَالَ الَّذِي اشْتَرٰيهُ مِنْ مِصْرَ لِامْرَاَتِه۪ٓ اَكْرِم۪ي مَثْوٰيهُ عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداًۜ وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۘ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۜ وَاللّٰهُ غَالِبٌ عَلٰٓى اَمْرِه۪ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ١٢
Ve kâlellezîşterâhu min mısra limre’etihî ekrimî mesvâhu asâ en yenfeanâ ev nettehizehu veledâ(veleden), ve kezâlike mekkennâ li yûsufe fîl ardı ve li nuallimehu min te’vîlil ehâdîs(ehâdîsi), vallâhu gâlibun alâ emrihî ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemun(ya’lemune).
Ve onu satın alan Mısırlı adam karısına dedi ki: “Ona iyi bak! Bakarsın bize yararı dokunur; ya da onu evlat edinebiliriz.” İşte böylece Yusuf için o ülkede sağlam bir zemin hazırladık. Yine (bu şekilde) ona olayların doğru yorumunu öğrettik.[¹⁸⁴²] Zira Allah murad ettiği işi başarıyla sonuçlandırandır; ve fakat insanların çoğu bunu bilmemektedir. [1842] Aynı terkibin kullanıldığı 6. âyetin ilgili notuna bkz.— M.İslamoğlu
12:21
22
وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُٓ اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماًۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ ٢٢
Ve lemmâ belega eşuddehû âteynâhu hukmen ve ilmâ(ilmen), ve kezâlike neczîl muhsinîn(muhsinîne)."
Artık erişkinlik çağına ulaşınca[¹⁸⁴³] ona bir muhakeme yeteneği ve bilgi (yöntemi) bahşettik: Zira Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz. [1843] Eşudde, “ergenlik çağı” olarak anlaşılabilir. Bunu İbn Abbas ve Mücahid aklın olgunluk yaşı olarak kabul edilen 33 yaşı olarak yorumlamış, bazıları ise kalbin olgunluk çağı olarak benimsenen 40 yaş olarak kabul etmişlerdir. Fakat kendisine vahyin 40 yaşında geldiği kabul edilen Hz. Musa’ya nisbetle kullanılan bu fiilin yanında bir de istevâ fiili kullanılmıştır (28:14). Bundan da anlaşılacağı gibi ruşd âkil ve bâliğ olmayı, istevâ ise duygusal olgunluğu ifade eder.— M.İslamoğlu
12:22
23
وَرَاوَدَتْهُ الَّت۪ي هُوَ ف۪ي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِه۪ وَغَلَّقَتِ الْاَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَۜ قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ اِنَّهُ رَبّ۪ٓي اَحْسَنَ مَثْوَايَۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ ٣٢
Ve râvedethulletî huve fî beytihâ an nefsihî ve ğallekatil ebvâbe ve kâlet heyte lek(leke), kâle ma âzallâhi innehu rabbî ahsene mesvây(mesvâye), innehu lâ yuflihuz zâlimûn(zâlimûne).
Derken, evinde bulunduğu kadın arzusunu onunla tatmin etmek için onu baştan çıkarmak istedi.[¹⁸⁴⁴] Ve (bir gün) kapıları sıkı sıkıya kapatıp dedi ki: “Hadi, seninim!”[¹⁸⁴⁵] (Yusuf): “Allah’a sığınırım” dedi, “çünkü O benim Efendim;[¹⁸⁴⁶] bana güzel bir konum kazandırdı! Şu da bir gerçektir ki, zalimler asla başarıya ulaşamaz.” [1844] el-Murâvede, “iki taraftan birinin istemediğini diğerinin istemesi yüzünden taraflar arasında çıkan çekişme” anlamındadır (Râğıb). Zemahşerî’ye göre, bu çekişme sırasında arzuladığını elde etmek için “her türlü hile, işve, cilve ve tuzağa başvurma” anlamını içerir (Esâs ve Keşşâf). Tercihimiz, râvedethu…‘an nefsihi ibaresinin yan anlamlarını tercümeye yansıtma kaygısının bir ürünüdür. İbarenin tamamlayıcı unsuru olan ‘an-nefsihi, ‘muhatabın direnişine rağmen onu kendi aleyhine bir işe razı etmek’ vurgusunu zaten barındırır. ‘An edatının, genellikle, nesne olarak aldığı yüklemi özneden uzaklaştırma vurgusu dikkate alınırsa, bu ibare mefhum olarak “kadın, arzusunu tatmin etmek için, onu öz benliğinden uzaklaştırmak istedi” ya da “onu, kendi özüne yabancılaştırarak arzusunu tatmin etmek istedi” anlamına ulaşılır. Elde edilen bu dolaylı anlam, aslında her günahın, insanın kendi özünden uzaklaşması anlamına geldiğini de îmâ eder (Krş: 54:37). [1845] Bu, İbn Abbas’ın alternatif okuyuşu olan hi’tu’yu da gören bir karşılıktır. [1846] Burada Hz. Yusuf’a ait olan “çünkü O benim Efendim” ifadesinde “efendim” sözcüğünün aslı olan rabbî, Hz. Yusuf’un da konuştuğu Sami dil ailesinde “hizmetçinin sahibi, kölenin efendisi, kulun Rabbi” anlamlarına kullanılan çok çağrışımlı bir ifadedir. Dolayısıyla bununla ne kastedildiği ancak hatibin kastı, iç ve dış bağlam göz önüne alınarak bilinebilir. Hz. Yusuf ile yöneticinin karısı arasındaki bu diyalogda bu sözcük kasten tevriyeli kullanılmış gibidir. Çünkü bu kıssanın ana temalarından biri de Allah’ın rububiyetine dikkat çekmektir (Bkz: Âyet 39, 42 ve 50). Bu gerçek dikkate alındığında Hz. Yusuf’un rububiyet konusunda ne kadar titiz olduğu görülecektir. Bu durumda Hz. Yusuf, “o benim Rabbim’dir” derken gerçek Rabbi olan Allah’ı kastetmiş, fakat içerisinde bulunduğu konum gereği, bunu tevriyeli olarak ifade etmiştir. Bu durumda muhatabın bu sözü kendi tasavvuruna göre anlaması doğaldır. Böylelikle Hz. Yusuf, evin hanımına, kendi aleyhine kullanacağı bir koz da vermemiştir.— M.İslamoğlu
12:23
24
وَلَقَدْ هَمَّتْ بِه۪ۗ وَهَمَّ بِهَاۚ لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪ۜ كَذٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّٓوءَ وَالْفَحْشَٓاءَۜ اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَص۪ينَ ٤٢
Ve le kad hemmet bihî ve hemme bihâ, levlâ en reâ burhâne rabbih(rabbihi), kezâlike li nasrife anhus sûe vel fahşâ(fahşâe), innehu min ibâdinel muhlesîn(muhlesîne).
Doğrusu kadın onu gözüne kestirmişti; eğer Rabbinin burhanını müşahede etmemiş olsaydı, o da kadını gözüne kestirip gitmişti: işte bunun nedeni, her türlü kötülük ve tutkuya bağlı taşkınlığı ondan uzaklaştırmak istediğimiz içindi; çünkü o bizim seçkin kullarımızdan biriydi.— M.İslamoğlu
12:24
25
وَاسْتَبَقَا الْبَابَ وَقَدَّتْ قَم۪يصَهُ مِنْ دُبُرٍ وَاَلْفَيَا سَيِّدَهَا لَدَا الْبَابِۜ قَالَتْ مَا جَزَٓاءُ مَنْ اَرَادَ بِاَهْلِكَ سُٓوءاً اِلَّٓا اَنْ يُسْجَنَ اَوْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ٥٢
Vestebekâl bâbe ve kaddet kamîsahu min duburin ve elfeyâ seyyidehâ ledel bâb(bâbi), kâlet mâ cezâu men erâde bi ehlike sûen illâ en yuscene ev azâbun elîm(elîmun).
Ve kapıya koşuştular… Ve kadın onun gömleğini arkasından yırttı. Tam sırtına sarılacaktı ki,[¹⁸⁴⁷] kadının beyiyle yüz yüze geldiler. Kadın dedi ki: “Senin karına kötülüğe kalkışan bir kişinin cezası hapsedilmekten ya da daha elim bir cezaya çarptırılmaktan başka ne olabilir ki!” [1847] Elfânın “sarılmak” anlamındaki leffe ile iştikak-ı ekberde buluşmasından yola çıkarak (Mekâyîs).— M.İslamoğlu
12:25
26
قَالَ هِيَ رَاوَدَتْن۪ي عَنْ نَفْس۪ي وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ اَهْلِهَاۚ اِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ ٦٢
Kâle hiye râvedetnî an nefsî ve şehide şâhidun min ehlihâ, in kâne kamîsuhu kudde min kubulin fe sadekat ve huve minel kâzibîn(kâzibîne).
(Yusuf) söze girdi: “Asıl arzusunu benimle tatmin için beni baştan çıkarmaya çalışan odur.” Ve kadının yakınlarından olan bir görgü tanığı: “Eğer onun gömleği önden yırtılmışsa bu durumda kadın doğru söylüyor; öteki de yalancının teki demektir.— M.İslamoğlu
12:26
27
وَاِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ ٧٢
Ve in kâne kamîsuhu kudde min duburin fe kezebet ve huve mines sâdikîn(sâdikîne).
Yok eğer onun gömleği arkadan yırtılmışsa, o zaman da kadın yalan söylüyor, beriki dürüst biri demektir.— M.İslamoğlu
12:27
28
فَلَمَّا رَاٰ قَم۪يصَهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ قَالَ اِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّۜ اِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظ۪يمٌ ٨٢
Fe lemmâ reâ kamîsahu kudde min duburin kâle innehu min keydikun(kunne), inne keydekunne azîm(azîmun).
Bunun ardından (koca) onun gömleğinin arkadan yırtılmış olduğunu görünce dedi ki: “Öyle anlaşılıyor ki bu da sizin tuzaklarınızdan biridir ey kadınlar taifesi! Doğrusu sizin tuzağınız pek yamandır!— M.İslamoğlu
12:28
29
يُوسُفُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَا وَاسْتَغْفِر۪ي لِذَنْبِكِۚ اِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِـ۪ٔينَ۟ ٩٢
Yûsufu a’rıd an hâzâ vestagfirî li zenbik(zenbiki), inneki kunti minel hâtıîn(hâtıîne).
(Ey) Yusuf, sen bu olayı yaşamadın say! Ve sen (ey) kadın, kabahatinden dolayı özür dile! Çünkü (şu hâl) senin suçunun sabit olduğunu gösteriyor.”— M.İslamoğlu
12:29
30
وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَد۪ينَةِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ تُرَاوِدُ فَتٰيهَا عَنْ نَفْسِه۪ۚ قَدْ شَغَفَهَا حُباًّۜ اِنَّا لَنَرٰيهَا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ٠٣
Ve kâle nisvetun fîl medînetimre’etul azîzi turâvidu fetâhâ an nefsih(nefsihî), kad şegafehâ hubbâ(hubben), innâ le nerâhâ fî dalâlin mubîn(mubînin).
VE ŞEHİRDE hanımlar (birbirine) şöyle dedi: “Malum yöneticinin[¹⁸⁴⁸] karısı genç hizmetçisini baştan çıkarmaya yeltenip duruyormuş. Belli ki tutku kadının yüreğine işlemiş.[¹⁸⁴⁹] Bakın: bizim ona dair düşüncemiz işi iyice azıttığı yönündedir.” [1848] Lafzen: “Saygın kişinin karısı”. el-‘Azîz, Eski Ahid’de geçen ve aslı eski Mısır’ca olan Puti-phare’nin (puti: izzet, lütuf; phare: nasihatlı) Arapça karşılığıdır. Muhafız birliği komutanının adı ya da unvanıdır. [1849] Kur’an’da sadece burada kullanılan şeğaf “yürek zarı”, ya da “gönül dili” gibi mecazi ifade kalıplarıyla dile getirilen insanın duygu merkezine tekabül eder (Keşşaf). Burada “sevgi” anlamına gelen hubb ile birlikte kullanılarak, sözü edilen sevginin “haddi aşmış bir sevgi” olduğuna atıf yapılmıştır. Bu nedenledir ki, Kur’an’ın bir çok yerinde olumlu anlamda sevgiyi ifade için kullanılan hubbu, şeğaf ile birlikte kullanıldığı tek yer olan bu bağlamda “tutku” ile karşıladık. Genellikle Arapça’da, sahibinin aklını tutuklayıp basiretini bağlayan şehvete dayalı beşerî sevgi ‘aşk ile, sahibinin basiretine basiret katan sevgi hubb ile ifade edilir. Dilci İbn Fâris, Kur’an’da hiç geçmeyen ‘aşkı, “muhabbetin haddi aşmış şekli” olarak tarif eder (Mekâyîs).— M.İslamoğlu
12:30
Yükleniyor...
Yusuf
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle