İnsan 31 Ayet Medine · الانسان
76

İnsan

İnsan · Medine
76
İnsan · Medine
الانسان
31
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ ح۪ينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْـٔاً مَذْكُوراً ١
Hel etâ alel insâni hînun mined dehri lem yekun şey’en mezkûrâ(mezkûren).
İnsanın[⁵⁴⁶⁰] üzerinden, (o tarih sahnesine çıkıncaya kadar), tüm zamanlar içinden belirsiz ve uzun bir süre geçmemiş miydi (ki), henüz o (bu süre zarfında) anılmaya değer bir şey bile değildi?[⁵⁴⁶¹] [5460] İns-cinn karşıtlığı için bkz: 6:112, not 94. İbn Abbas İnsânı “unutmak” mânasındaki nisyana nisbet etmiştir. Ona göre insan, Allah’la yaptığı sözleşmeyi unuttuğu için bu adı almıştır (Taberî, 15:26’nın tefsirinde). [5461] İstifham-ı takriri olan hel etâ (geçmemiş miydi), aslında kad etâ (elbet geçmişti) gibi tekit vurgusu taşır. Bunun anlamı şudur: soru, aynı zamanda cevabın ta kendisidir. Bununla insanın yokluktan varlık âlemine çıkışı da, ruh üflenmeden önceki beşer hali de kastedilmiş olabilir. Birinci ihtimalde âyet, Allah’ın varlığının bedihiliğine delâlet eder. Zira, yokun varlığı faile bağlıdır. Fakat âyet “hiçbir şey değildi” demek yerine “anılmaya değer bir şey değildi” diyerek ikinci ihtimali doğrulamaktadır. Yani beşer, kendisini irade ve akıl sahibi kılan ruh üfleninceye kadar anılacak bir isme sahip olmayı hak etmemişti. Doğal olarak daha eşyaya isim verme yeteneğine de (Krş: 2:31) sahip değildi.— M.İslamoğlu
76:1
2
اِنَّا خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ اَمْشَاجٍۗ نَبْتَل۪يهِ فَجَعَلْنَاهُ سَم۪يعاً بَص۪يراً ٢
İnnâ halaknel insâne min nutfetin emşâcin nebtelîhi fe cealnâhu semîan basîrâ(basîren).
İnsanoğlunu katmerli bir karışım olan hayat tohumundan Biz yarattık;[⁵⁴⁶²] sınava tâbi tutmayı (diledik)[⁵⁴⁶³] ve ardından ona işitme ve görme yeteneği verdik.[⁵⁴⁶⁴] [5462] İnsan türüne giren herkesi kapsadığı için, Âdem’in de türünün tüm üyeleri gibi nutfeden yaratıldığı anlaşılır (Bkz: 4:1; krş. Elmalılı). [5463] Hayatın ve ölümün yaratılış amacının sınav oluşuyla ilgili bkz: 67:2. [5464] İşitme ve görme, anlama ve akletmeden kinayedir.— M.İslamoğlu
76:2
3
اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّب۪يلَ اِمَّا شَا‌كِراً وَاِمَّا كَفُوراً ٣
İnnâ hedeynâhus sebîle immâ şâkiren ve immâ kefûrâ(kefûren).
Elbet onu (amacına ulaştıracak olan) doğru yola Biz yönelttik: ister şükreder, ister nankörlük eder.[⁵⁴⁶⁵] [5465] İki ahlâkî kavram olan şükür ve nankörlüğün akidevi karşılıkları iman ve küfürdür. Birleşik immâ (in+mâ) edatı, şart ve nefy’den oluşur. Bu, “şıkların dayandığı asıl yoksa şıkların hiçbiri yok” demektir. Yani “insanın küfrü tercih etme yeteneği olmasaydı, şükür yeteneği de olmazdı” anlamına gelir. İrade şükrün de küfrün de şartı ve sebebidir. İnsan, insan olmadan önce beşer idi. Âdemiyet sadece vahşiyyetin değil melekiyyetin de mukabilidir.— M.İslamoğlu
76:3
4
اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلْـكَافِر۪ينَ سَلَاسِلَا۬ وَاَغْلَالاً وَسَع۪يراً ٤
İnnâ a’tednâ lil kâfirîne selâsile ve ağlâlen ve seîrâ(seîren).
En sonunda (inkârı tercih eden) kâfirler için tarifi imkânsız zincirler, tasmalar ve kışkırtılmış çılgın bir ateşi Biz hazırladık.[⁵⁴⁶⁶] [5466] Sa‘r, ateşi “yakmak, tutuşturmak, kışkırtmak, alevi yükseltmek” anlamlarına gelir. Kışkırtılmış bir ateşe benzediği için saldırgan deliliğe de es-su‘r adı verilir (Mekâyîs). Dolayısıyla sa‘ir normal bir ateş değil “çılgın bir ateş” ya da “çıldırtan bir ateş”tir. Zincir suçluluğu, tasma Allah’tan başkasına kulluğu, ateş derin pişmanlığı ve yürek yangınını simgeler.— M.İslamoğlu
76:4
5
اِنَّ الْاَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُوراًۚ ٥
İnnel ebrâra yeşrebûne min ke’sin kâne mizâcuhâ kâfûrâ(kâfûren).
Elbet iyiler[⁵⁴⁶⁷] de hoş kokulu çiçek özü katkılı tarifsiz bir kadehten içecekler:[⁵⁴⁶⁸] [5467] Ebrâr (t: berr), Hasan Basrî tarafından “mahlukatı incitmeyen, şerre razı olmayan” diye tanımlanır. [5468] İçinde gam ve keder olmayan kalıcı bir haz ve neşeyi simgeler. Kâfûr, bazı kısımlarının üzerinden 200 yıl geçtikten sonra damıtılarak olağanüstü güzel bir içecek elde edilen ağaç. Âyette geçen ve “kadeh” mânasına gelen ke’s ile ilgili bir açıklama için bkz. 37:45, not 19.— M.İslamoğlu
76:5
6
عَيْناً يَشْرَبُ بِهَا عِبَادُ اللّٰهِ يُفَجِّرُونَهَا تَفْج۪يراً ٦
Aynen yeşrebu bihâ ibâdullâhi yufeccirûnehâ tefcîrâ(tefcîren).
(bunların doldurulduğu) öyle bir göze var ki, Allah’ın has kulları gürül gürül çıkartacakları bu kaynaktan içecekler.— M.İslamoğlu
76:6
7
يُوفُونَ بِالنَّذْرِ وَيَخَافُونَ يَوْماً كَانَ شَرُّهُ مُسْتَط۪يراً ٧
Yûfûne bin nezri ve yehâfûne yevmen kâne şerruhu mustetîrâ(mustetîren).
(O has kullar ki;) üzerlerine vacip kıldıkları hayrı yerine getirirler[⁵⁴⁶⁹] ve şerri kahredici bir virüs gibi yayılan günün kaygısını taşırlar;[⁵⁴⁷⁰] [5469] “Adak” mânasına gelen nezr, “hayrı kendine vacip kılmak” demektir. [5470] Mustatîrâ kelimesine bu bağlamda verilebilecek en uygun karşılık.— M.İslamoğlu
76:7
8
وَيُطْعِمُونَ الطَّعَامَ عَلٰى حُبِّه۪ مِسْك۪يناً وَيَت۪يماً وَاَس۪يراً ٨
Ve yut’imûnet taâme alâ hubbihî miskînen ve yetîmen ve esîrâ(esîren.)
ve kendi istek ve arzularına rağmen[⁵⁴⁷¹] muhtaçlara,[⁵⁴⁷²] yetimlere[⁵⁴⁷³] ve esirlere yemek yedirirler;[⁵⁴⁷⁴] [5471] Veya: “seve seve”. [5472] Miskîn: kendi kendine kazanmaktan âciz olan. [5473] Yetîm: kazananı ölmüş, kendisi de kazanmaktan âciz olan. [5474] Esîr: özgürlükten mahrum herkes. Hem lafzen hem de mecazen “zor şartların esiri olan kimseler” anlamına gelir.— M.İslamoğlu
76:8
9
اِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللّٰهِ لَا نُر۪يدُ مِنْكُمْ جَزَٓاءً وَلَا شُكُوراً ٩
İnnemâ nut’imukum li vechillâhi lâ nurîdu minkum cezâen ve lâ şukûrâ(şukûren).
(kendi kendilerine derler ki): “Biz size sadece Allah için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.— M.İslamoğlu
76:9
10
اِنَّا نَخَافُ مِنْ رَبِّنَا يَوْماً عَبُوساً قَمْطَر۪يراً ٠١
İnnâ nehâfu min rabbinâ yevmen abûsen kamtarîrâ(kamtarîren).
Elbet biz yüzleri astırıp kaşları çattıran bir günde Rabbimizden korkarız.”— M.İslamoğlu
76:10
11
فَوَقٰيهُمُ اللّٰهُ شَرَّ ذٰلِكَ الْيَوْمِ وَلَقّٰيهُمْ نَضْرَةً وَسُرُوراًۚ ١١
Fe vekâhumullâhu şerra zâlikel yevmi ve lakkâhum nadreten ve surûrâ(surûren).
Bu yüzden Allah onları bu günün dehşetinden koruyacak ve onların (yüzlerine) nûr, (yüreklerine) sürûr koyacak;— M.İslamoğlu
76:11
12
وَجَزٰيهُمْ بِمَا صَبَرُوا جَنَّةً وَحَر۪يراًۙ ٢١
Ve cezâhum bimâ saberû cenneten ve harîrâ(harîren).
ve sabırlarına karşılık onlara cennet bahçeleri ve tarifi imkânsız özgür bir (hayat) bahşedecek.[⁵⁴⁷⁵] [5475] Veya: “Tüm kinlerinden kurtulup özgür kalacaklar”. Harîr, “özgürlük” anlamındaki hurrden türetilmiştir. İbn Fâris’in bu kelimeye verdiği karşılık şudur: el-harîr: ve huve’l-mahrûr ellezî tedahalehu ğayzun min emrin nezele bih (Başına gelen bir işten dolayı içini kaplayan kinden kurtulan kimse). Bu mâna, cennetliklerin kinden tamamen arındırılmasını da çağrıştırmaktadır (Bkz: 7:43; 15:47). Bu kelimeye genellikle verilen “ipek” karşılığı da hürriyetle ilişkilidir. Zira ipek giysi özgürlük ve soyluluğun simgesi gibi görülürdü. Bu yüzden harîri, kelimenin belirsiz formunu da dikkate alarak “tarifi imkânsız özgür bir (hayat)” diye çevirdik. Âyette iki şey vaad edilmektedir: “cennet ve harir”. Hariri özellikle “libas”tan bağımsız olarak geldiği bu makamda “ipek” diye çevirmek eşi olan “cennet”le mütenasip görünmemektedir. Kaldı ki cennette ipek zaten vardır. Bu bağlamda harîr ile cennet kadar değerli olan, maddî-mânevî anlamlarıyla “mutlak, mükemmel özgürlüğün” kastedilmiş olması hem Kur’an’ın belâgatine hem ilâhî ikramın mahiyetine hem de harîrin cennet ile eşleştirilmesinin münasebetine daha uygundur. Allahu a‘lem.— M.İslamoğlu
76:12
13
مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا عَلَى الْاَرَٓائِكِۚ لَا يَرَوْنَ ف۪يهَا شَمْساً وَلَا زَمْهَر۪يراًۚ ٣١
Muttekiîne fîhâ alel erâik(erâiki), lâ yeravne fîhâ şemsen ve lâ zemherîrâ(zemherîren).
Orada divanlara[⁵⁴⁷⁶] sere serpe uzanacaklar; ne sıcağa ne soğuğa maruz kalacaklar;[⁵⁴⁷⁷] [5476] Erâik, (t. erîke) “taze gelin karyolası”. [5477] Lafzen: “Ne güneşi ne soğuğu görecekler”, veya Sa’leb’e dayanarak “Ne güneşi, ne Ay’ı görecekler”. Bu son mânaya göre cennet ışığını ne güneşten ne Ay’dan alacak. Cennetlikler cennetin ışığı/nuru olacaklar.— M.İslamoğlu
76:13
14
وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْل۪يلاً ٤١
Ve dâniyeten aleyhim zılâluhâ ve zullilet kutûfuhâ tezlîlâ(tezlîlen).
zira cennetin (kutlu) gölgesi[⁵⁴⁷⁸] üzerlerine düşecek, oranın salkımları emre âmâde kılınacak.[⁵⁴⁷⁹] [5478] Bir başka ifadesiyle: Cennetin sayesinde sayebân olacaklar. Buradaki gölge, cennet teriminin de ifade ettiği gibi semasının yeşilliklerle kaplı olduğuna delâlet eder. Güneşi ve Ay’ı görmemelerinin ilk anlamı budur. [5479] Zımnen: Onlar dünyadayken Allah’ın emrine âmâde oldukları için.— M.İslamoğlu
76:14
15
وَيُطَافُ عَلَيْهِمْ بِاٰنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَاَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَار۪يرَاۙ ٥١
Ve yutâfu aleyhim bi âniyetin min fıddatin ve ekvâbin kânet kavârîrâ(kavârîren).
Gümüş (parlaklığında) kaplar ve billur gibi kupalarla kendilerine servis yapılacak;[⁵⁴⁸⁰] [5480] Bir sonraki kavârîra min fiddatin ibaresinden, bu ibarenin bi âniyetin ve ekvâbin min fiddatin kânet kavârîrâ şeklinde anlamlandırılması gerektiğini anlıyoruz. Kânet burada teşbih edatı işlevi görür. Yutâfu ‘aleyhim, bu bağlamda “servis yapılacak” anlamına gelir. Tâfe ‘aleyh, hem “servis yaptı” anlamına “birinin etrafında fır döndü” hem de “kendini bir şeyin içinde buldu, başa bir iş geldi” anlamına kullanılır. Kalem 19’da bu ikinci anlamda kullanılmıştır. Tercihimizin gerekçesi budur. Âniye’nin tekili ina’ kalbi, kalp Kâbe’yi temsil eder. Kalp hem tavaf eder, hem tavaf edilir.— M.İslamoğlu
76:15
16
قَوَار۪يرَ مِنْ فِضَّةٍ قَدَّرُوهَا تَقْد۪يراً ٦١
Kâvarîra min fıddatin kadderûhâ takdîrâ(takdîren).
öyle gümüşî billurlar ki, onların hacmini tamamen kendileri takdir edecek.— M.İslamoğlu
76:16
17
وَيُسْقَوْنَ ف۪يهَا كَأْساً كَانَ مِزَاجُهَا زَنْجَب۪يلاًۚ ٧١
Ve yuskavne fîhâ ke’sen kâne mizâcuhâ zencebîlâ(zencebîlen).
Orada zencefil türü bir şeyle tatlandırılmış dolu kadehlerle suvarılacaklar:[⁵⁴⁸¹] [5481] Zencebîl (Farsça: zencefil), ilk muhatapların çok hoşlandığı bir tatlandırıcı. İbadetler de tatlandırılır: Namaz huşu ile, infak yardım ettiğine aynı zamanda teşekkür de ederek, oruç sadaka ile, hac marifet ve şuur ile tatlandırılır.— M.İslamoğlu
76:17
18
عَيْناً ف۪يهَا تُسَمّٰى سَلْسَب۪يلاً ٨١
Aynen fîhâ tusemmâ selsebîlâ(selsebîlen).
(Ebedî saadetin) kaynağı[⁵⁴⁸²] olan oraya yüceltilen[⁵⁴⁸³] bir yol ara![⁵⁴⁸⁴] [5482] ‘Aynen: “Kaynak, göz, su, casus, kuyu” anlamındaki ‘ayn’dan. İrfan ilminde “muhabbet”, burhan ilminde “cevher”, beyan ilminde “kendi cinsi” mânasına gelir. Burada “Ebedî saadetin kaynağı” vurgusunu taşır. [5483] Veya: “İsimlendirilen”. Tusemmâ, hem “işaret, simge, alem” anlamına gelen vesm, hem de “yücelmek, yükselmek” anlamına gelen sumuv mastarına nisbet edilir. Doğrusu, kelimenin kök olarak sumuv’den türediğidir. Bir şeyin ismi müsemmasının zâtını zihindeki diğer varlıklar içinden çekip öne çıkarır. Çoğulu olan esmâ’ hemzeli geldiğine göre simv kalıbından gelmiş olmalıdır. Aksi halde çoğulu evsâm gelirdi. Tercihimizin gerekçesi budur. [5484] Arap diline ilk kez Kur’an’la girdiği düşünülen selsebil kelimesinin nasıl anlaşılacağı tartışılmıştır. Dişil ve alem oluşu dolayısıyla ğayr-ı munsarıf olması gerektiği için isim olması uzak bir ihtimaldir (Zemahşerî). Geriye ya “içimi kolay” veya “akışı güçlü” anlamına sıfat, ya da “yolu sor/ara” anlamına iki kelime olduğunu kabul etmemiz gerekir ki, tercihimiz olan bu sonuncu okuma Hz. Ali’ye nisbet edilmiştir (Keşşaf ve Râzî).— M.İslamoğlu
76:18
19
وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَۚ اِذَا رَاَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤ۬اً مَنْثُوراً ٩١
Ve yetûfu aleyhim vildânun muhalledûn(muhalledûne), izâ reeytehum hasibtehum lu’luen mensûrâ(mensûren).
Kendilerine kalıcı gençlik[⁵⁴⁸⁵] iksiri servisi yapılacak:[⁵⁴⁸⁶] Sen o (cennetlik)leri göreceğin zaman, sanki saçılmış tarifsiz inciler sanacaksın;[⁵⁴⁸⁷] [5485] Veya: “Ölümsüz gençler servis yapacaklar.” Vildân, (t. velîd) “sabi, hep taze, genç” veya mastar mânasıyla “ebedî, kalıcı gençlik” (Ayrıca bkz: 56:17, not 9). [5486] Tâfe ‘aleyh için 15. âyetin ilgili açıklamasına bkz. [5487] Zımnen: Dünya çölündeki insan kumu, tıpkı bir istiridye veya midyenin bağrına düşer gibi Rabbani terbiyenin bağrına düşünce, cennete girmeyi hak eden bir cennet incisi olup çıkacaktır.— M.İslamoğlu
76:19
20
وَاِذَا رَاَيْتَ ثَمَّ رَاَيْتَ نَع۪يماً وَمُلْـكاً كَب۪يراً ٠٢
Ve izâ reeyte semme reeyte naîmen ve mulken kebîrâ(kebîren).
Nereden bakacak olsan, sınırsız bir nimet deryası ve görkemli bir iktidar göreceksin.[⁵⁴⁸⁸] [5488] Ebedî saadet diyarında sevginin sonsuz iktidarıdır bu iktidar.— M.İslamoğlu
76:20
21
عَالِيَهُمْ ثِيَابُ سُنْدُسٍ خُضْرٌ وَاِسْتَبْرَقٌۘ وَحُلُّٓوا اَسَاوِرَ مِنْ فِضَّةٍۚ وَسَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ شَرَاباً طَهُوراً ١٢
Âliyehum siyâbu sundusin hudrun ve istebrakun ve hullû esâvira min fıddah(fıddatin), ve sekâhum rabbuhum şarâben tahûrâ(tahûren).
Onların üzerinde yemyeşil, capcanlı[⁵⁴⁸⁹] ipek elbiseler, atlastan kaftanlar bulunacak; ve onlar tarifsiz gümüşten künyeler-bilezikler takınacak;[⁵⁴⁹⁰] dahası Rableri onlara temiz ve temizleyici olan tarifsiz bir içecek ikram edecek.[⁵⁴⁹¹] [5489] Hudrun, lafzen “yeşil” rengi, mecazen “canlılığı” ifade eder. Akleden kalbi diri tuttukları için bunun alâmetini üzerlerinde taşıyacaklar. [5490] Ruhlarını ubudiyet ve ibadetle özgür kıldıkları, yüreklerinin bileğine kelepçe takmadıkları için bileklerine cennet takısı takılacak. Burada “gümüş” olarak geçen bilezikler, Kehf 31 ve Fâtır 33’te altın olarak geçer. Altın ve gümüş değeri sembolize eder. Aynı şeyin iki ayrı cins olması, mü’minin makbul amelleri arasındaki kalite farkının cennete yansıyacağına delâlet eder. Altının güneş ışığını, gümüşün ay ışığını temsil edişinden yola çıkarak, birincisinin gün ışığı gibi doğrudan, ikincisinin ay ışığı gibi dolaylı sevabı temsil ettiği de düşünülebilir. [5491] Fe‘ûl vezni, hem fail hem mef‘ûle delâlet eder. Zımnen: İçlerini tüm korku, kaygı, endişe, kin ve kirden yıkayan bir içecek sunacak.— M.İslamoğlu
76:21
22
اِنَّ هٰذَا كَانَ لَـكُمْ جَزَٓاءً وَكَانَ سَعْيُكُمْ مَشْكُوراً۟ ٢٢
İnne hâzâ kâne lekum cezâen ve kâne sa’yukum meşkûrâ(meşkûren).
(Kendilerine): “Bunlar size ödül olarak verilmiştir; ve (bu uğurdaki) üstün gayretiniz (Allah) tarafından fazlasıyla karşılanmıştır” (denilecek).— M.İslamoğlu
76:22
23
اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ تَنْز۪يلاًۚ ٣٢
İnnâ nahnu nezzelnâ aleykel kur’âne tenzîlâ(tenzîlen).
ELBET BİZ, evet Biziz Kur’an’ı sana tedricî bir süreç içinde indirmekte olan;— M.İslamoğlu
76:23
24
فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تُطِعْ مِنْهُمْ اٰثِماً اَوْ كَفُوراًۚ ٤٢
Fasbir li hukmi rabbike ve lâ tutı’minhum âsimen ev kefûrâ(kefûren).
artık Rabbinin hükmünü sabırla bekle ve onlardan hiçbir günahkâr veya nanköre uyma!— M.İslamoğlu
76:24
25
وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَاَص۪يلاًۚ ٥٢
Vezkurisme rabbike bukreten ve asîlâ(asîlen).
Rabbinin ismini sabah(tan) akşam(a dek) yad et![⁵⁴⁹²] [5492] Bukraten ve asîlâ, bir günün tüm gündüzünü, hatta tamamını kapsar. Farz ve nafile namazlar, dua ve istiğfar, davet ve tebliğ, Allah adına yapılan her şey buradaki zikre dahildir.— M.İslamoğlu
76:25
26
وَمِنَ الَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلاً طَو۪يلاً ٦٢
Ve minel leyli fescud lehu ve sebbihhu leylen tavîlâ(tavîlen).
Ve gecenin bir vaktinde O’na secde et! Yine uzun geceler boyu O’nu tesbih edip şanını yücelt!— M.İslamoğlu
76:26
27
اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ يُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَرَٓاءَهُمْ يَوْماً ثَق۪يلاً ٧٢
İnne hâulâi yuhıbbûnel âcilete ve yezerûne verâehum yevmen sekîlâ(sekîlen).
Ne var ki şu (nankör) adamlar[⁵⁴⁹³] hemen şimdi ve burada olanı seviyorlar da, zor bir günü arkalarına atıyorlar. [5493] Hâ-ulâ’, çok söz edildiği için Allah Rasûlü’nün zihnini meşgul eden müşrik elebaşlara delâlet eder.— M.İslamoğlu
76:27
28
نَحْنُ خَلَقْنَاهُمْ وَشَدَدْنَٓا اَسْرَهُمْۚ وَاِذَا شِئْنَا بَدَّلْـنَٓا اَمْثَالَهُمْ تَبْد۪يلاً ٨٢
Nahnu halaknâhum ve şedednâ esrehum, ve izâ şi’nâ beddelnâ emsâlehum tebdîlâ(tebdîlen).
Onları Biz yarattık ve bütünün parçaları arasında sımsıkı bir bağ kurduk;[⁵⁴⁹⁴] ve Biz istediğimizde de onları benzerleriyle kökten değiştiririz. [5494] Veya: “parçaları birbirine raptettik”. Duygu, düşünce ve eylemleri arasında. Âyet insan bedeni ile bağlantılı olarak okunursa, “organlarını mafsallarla bağladık” anlamına gelir.— M.İslamoğlu
76:28
29
اِنَّ هٰذِه۪ تَذْكِرَةٌۚ فَمَنْ شَٓاءَ اتَّخَذَ اِلٰى رَبِّه۪ سَب۪يلاً ٩٢
İnne hâzihî tezkireh(tezkiretun), fe men şâettehaze ilâ rabbihî sebîlâ(sebîlen).
BÜTÜN bunlar bir öğüt ve uyarıdır: Şu halde isteyen Rabbine varan bir yol tutsun!— M.İslamoğlu
76:29
30
وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماًۗ ٠٣
Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallâh(yeşâallâhu), innallâhe kâne alîmen hakîmâ(hakîmen).
Bu sayede siz, zaten Allah’ın istediğini istemiş (olursunuz):[⁵⁴⁹⁵] elbette Allah her şeyi bilendir, hep hikmetle hükmedendir. [5495] Veya: “Zaten Allah (dilemenizi) dilemese siz asla dileyemezdiniz.” Tercihimizin gerekçesi açıktır: “O kullarının nankörlüğünden razı olmaz, fakat şükredecek olursanız, işte O sizin bu tavrınızdan razı olur.” (39:7)— M.İslamoğlu
76:30
Yükleniyor...
İnsan
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle