Nahl 128 Ayet Mekke · النحل
16

Nahl

Arı · Mekke
16
Arı · Mekke
النحل
128
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
اَتٰٓى اَمْرُ اللّٰهِ فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ ١
Etâ emrullâhi fe lâ testa’cilûh(testa’cilûhu), subhânehu ve teâlâ ammâ yuşrikûn(yuşrikûne).
Allah’ın emri geldi[²⁰⁸⁰] (bilin); onun çabuk gelmesini istemenize gerek yok ki![²⁰⁸¹] Yüceler yücesi olan O, onların şirk koştukları her şeyin ötesinde aşkın ve eşsizdir.[²⁰⁸²] [2080] Etâ ve câe fiilleri çoğunlukla “geldi” şeklinde çevrilir. el-Askeri’nin Furûk’una almadığı bu iki madde arasındaki farka dair bir açıklama şudur: etâ bu âyette olduğu gibi genellikle söz ve zaman türü soyut gelişi, câe 12:18, 72’de olduğu gibi somut ve fizikî gelişi ifade eder (İtkân II, 307). Ne var ki câe ile gelen 19:43 ve 89:23 ve etâ ile gelen 28:30 gibi âyetler (ki başka örnekler de var) bu kurala uymamaktadır. Bu durumda önümüzde iki seçenek var: Ya bu kuralın isabetli olmadığı sonucuna varacağız, ya da kural dışı örnekleri kuralın istisnası sayacağız. (Mesela 19:43’te ikisi de “hakikatin bilgisine” atıfla kullanılır). [2081] Çeviriye “ki” vurgusunu katan, ikinci cümlenin başındaki fâdır. İronik bir îmâyı içinde barındıran bu ibare, iki şekilde anlaşılabilir: 1) Tehdit edildikleri Hesap Günü’nün çabuk gelmesini isteyen kimselere bir uyarı olarak anlaşılabilir (Krş: 11:8; 21:1, 37; 27:46; 29:53; 42:18). Hem bu âyetin şirke dikkat çekerek bitmesi, hem de bu âyetin açıklaması mahiyetindeki 33. âyet bu şıkkı destekler. 2) Müslümanların yardım beklentilerine ve Allah Rasûlü’nün hicret talebine cevap olarak anlaşılabilir. Risaletin 11. yılına tarihlendirdiğimiz bu surenin nüzul ortamı ise bu şıkkı destekler. Zira bu âyetlerin indiği dönem, tam da hicret yurdu arayışlarının yoğunlaştığı ve Yesriblilerle görüşmelerin yapıldığı (I. ve II. Akabe) tarihe rastlamaktadır. [2082] Çoğunluk bu cümleyi bir üsttekinin devamı olarak görüp, yuşrikûn fiilini üçüncü çoğul kipiyle tuşrikûn şeklinde okumuşlardır. Bu durumda anlam “..sizin şirk koştuğunuz her şeyin..” olur.— M.İslamoğlu
16:1
2
يُنَزِّلُ الْمَلٰٓئِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ اَمْرِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ٓ اَنْ اَنْذِرُٓوا اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاتَّقُونِ ٢
Yunezzilul melâikete bir rûhi min emrihî alâ men yeşâu min ibâdihî en enzirû ennehu lâ ilâhe illâ ene fettekûn(fettekûni).
O, kullarından tercih ettiğine “(İnsanları) uyarın! Şunu iyi bilin ki Benden başka ilâh yok! O hâlde artık, Benden (başkalarına ilâhlık yakıştırmaktan) sakının!”[²⁰⁸³] buyruğunu iletmeleri için, melekleri (ölü canlara) hayat veren vahiyle[²⁰⁸⁴] indirir.” [2083] İlâhi ve beşeri iradenin etkileşime girdiği tüm bağlamlarda şâe/yeşâu fiiline “tercih etti/eder” anlamı verdik. Bu Âyet bu tercihimizin Kur’ani delillerinden birini oluşturur: “Kullarından tercih ettiklerine”nin metni olan men yeşâu min ‘ibâdihî ibaresindeki yeşâ’ fiiliî, “tercih etti” dışında bir karşılık kabul etmemektedir. Zira min ‘ibâdihi ibaresi, açıkça çok içinden bazılarını tercihe delâlet etmektedir. Hakikat bu iken, geleneksel tefsir kaderciliğin baskısı altında şekillenen kelâmın da etkisiyle, şâe fiilini “tercih edip yapma/yaratma” asli anlamından çıkarıp, “irade etti” (erâde) sınai anlamına taşımıştır. İlginç bir tevafuktur ki, Matüridi (ö. 333) İbrahim 4’ün tefsirinde şâe fiilini, diğer müfessirler gibi erâde ile değil, “tercih etti” anlamına gelen âsera ile karşılamıştır (Te’vîlât, VII, 458). Fettekûn emrinin bu bağlamdaki en uygun karşılığı, ancak parantez içindeki açıklamayla birlikte anlaşılabilir (Bkz: Ebüssuûd). [2084] Rûh, burada vahiy anlamındadır. Bu anlamda ilk kullanıldığı âyet Kadr sûresinin 4. âyetidir. (Ayrıca 40:15; 42:52.) Parantez içi açıklama Taberî’nin İbn Abbas’ı da şahit göstererek yaptığı yoruma dayanmaktadır (Krş: Zemahşerî ve Râzî). İlahî bir inşâ projesi olan vahiy, muhatabının tasavvurunu, anlamını kendi yüklediği kavramlarla inşâ eder. Buna göre vahiy, hayata “ruh” katan bir mesajdır. Nasıl ki ruhunu yitiren bir insan ceset hâline geliyorsa, vahiysiz bir hayat da odur. Kur’an Allah ve Elçi’sinin vahiyle yaptığı çağrıyı da “diriliş çağrısı” olarak niteler (8:24). Vahiy gönlün nur ve cilası, aklın ziyası, gözün ışığı, cesedin canı mesabesindedir.— M.İslamoğlu
16:2
3
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ تَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ ٣
Halakas semâvâti vel arda bil hakk(hakkı), teâlâ âmmâ yuşrikûn(yuşrikûne).
O, gökleri ve yeri mutlak hakikate (bir atıf olsun diye) amaçlı olarak yarattı;[²⁰⁸⁵] eşyaya ilâhlık yakıştıranların tasavvur ettiklerinin çok ötesinde, aşkındır O! [2085] Bi’l-hakk ve parantez içi açıklamamız için bkz: 14:19, not 20. Zımnen: Varlığın anlamlılığını fark etmeyen, kendi yaratılış anlamını aramaz.— M.İslamoğlu
16:3
4
خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ ٤
Halakal insâne min nutfetin fe izâ huve hasîmun mubin(mubînun).
O insanı bir damlacık atık sudan yaratmıştır.[²⁰⁸⁶] Fakat o da ne! O sonunda bilinçli[²⁰⁸⁷] bir (biçimde Allah’a karşı) kendini savunan biri olup çıkar.[²⁰⁸⁸] [2086] Nutfe, insanın kendisinden yaratıldığı “özsu” (el-mâu’s-sâfî), yani sperm veya zigottur (Tâc). Sperm veya zigot ile başlayıp insanlaşmayla sonuçlanan hayat yolculuğunun Allah’a izafe edilmesi, bütün bu sürecin yasalarını koyanın Allah olduğuna bir atıftır. İnsanın yaratılış sürecindeki basitten mükemmele doğru gelişen tekâmül sürecine dikkat çekilerek, böyle bir şaheserin “amaçsız” olamayacağı îmâ ediliyor. [2087] Mubînin, insan eylemiyle ilgili bu bağlamdaki en doğru karşılığı budur. Benzer bir cümle içerisinde ğayru mubîn kalıbının “bilinçsizce” anlamında kullanıldığı bir örnek için bkz: 43:18. [2088] Hasîm, “savunmacı ve tartışmacı kişilik, azılı hasım olan dişli muhalif ve güçlü rakip” anlamına gelir (Lisân ve Râğıb). Burada hem insanın taşıdığı isyan edebilen ve kendini savunabilen bir özne olma yeteneğine, hem de kendisini bu donanımla yaratan Rabbine karşı kullanabilme imkânına delâlet eder (Zemahşerî ve Râzî). Bir önceki âyet, gerçek bir amaca hizmet için yaratıldığı ifade edilen tabiatın insan tarafından istismarını dile getirmişti. Bu âyetse tabiattan daha mükemmel yaratılan insanın sadece dış dünyasını değil, iç dünyasını ve kendisini özne kılan öz yeteneklerini de istismar edip amacına aykırı kullanabileceğini dile getiriyor.— M.İslamoğlu
16:4
5
وَالْاَنْعَامَ خَلَقَهَاۚ لَكُمْ ف۪يهَا دِفْءٌ وَمَنَافِعُ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَۖ ٥
Vel en’âme halakahâ, lekum fîhâ dif’un ve menâfiu ve minhâ te’kulûn(te’kulûne).
Ve evcil hayvanları da O yarattı: sizi ısıtan giysileri onlardan temin ediyorsunuz.[²⁰⁸⁹] Daha başka yararlarının yanında onlardan elde ettiğiniz besinleri de yiyorsunuz. [2089] En’âm: 1) İnsanlara yakın yaşayan ve onların terbiyesine ‘evet’ (ne’am) diyen; 2) İnsanların etinden, sütünden, derisinden, tüyünden vs. yararlandığı (ni’met); 3) İnsanlardan kaçmayan ve insanların kaçmadığı koyun, keçi, deve, sığır gibi hayvanların tamamını kapsar. Dif’un, “sıcacık yapan, ısıtan” anlamına. Kur’an’da kullanıldığı tek yer burasıdır. Sözcüğün kök anlamı dikkate alındığında, yalnızca yünlerinden elbise yapımına değil, dışkılarından yakacak elde etmeye de îmâ var gibidir.— M.İslamoğlu
16:5
6
وَلَكُمْ ف۪يهَا جَمَالٌ ح۪ينَ تُر۪يحُونَ وَح۪ينَ تَسْرَحُونَۖ ٦
Ve lekum fîhâ cemâlun hîne turîhûne ve hîne tesrehûn(tesrehûne).
Yine onlarda, akşam getirirken ve sabah salarken sizin güzellik duygunuzu tatmin eden bir boyut vardır.[²⁰⁹⁰] [2090] Vahiy bu iki âyette, insan yararına yaratılan varlıkların üç boyutlu işlevine atıf yapmaktadır: Zorunluluklar (zarûriyyât), gereklilikler (hâciyyât) ve estetik değerler (tahsîniyyât). Bir amaç uğruna yaratılan hayvanlar dünyası da, insanın protein gibi zorunlu, giyinme ve ısınma gibi gerekli, güzellik gibi estetik değer ihtiyacını karşılamaktadır.— M.İslamoğlu
16:6
7
وَتَحْمِلُ اَثْقَالَكُمْ اِلٰى بَلَدٍ لَمْ تَكُونُوا بَالِغ۪يهِ اِلَّا بِشِقِّ الْاَنْفُسِۜ اِنَّ رَبَّكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌۙ ٧
Ve tahmilu eskâlekum ilâ beledin lem tekûnû bâlıgîhi illâ bi şıkkıl enfus(enfusi), inne rabbekum le raûfun rahîm(rahîmun).
Kendinizi sıkıntıya sokmadan ulaşamayacağınız nice mekânlara yüklerinizi onlar taşır. İyi bilin ki Rabbiniz gerçekten çok şefkatli, pek merhametlidir.— M.İslamoğlu
16:7
8
وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَم۪يرَ لِتَرْكَبُوهَا وَز۪ينَةًۜ وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ ٨
Vel hayle vel bigâle vel hamîre li terkebûhâ ve zîneh(zîneten), ve yahluku mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
O, atları, katırları ve merkepleri hem kendilerine binesiniz, hem de (hayata) güzellik katmak için yarattı;[²⁰⁹¹] ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyleri de yaratacak.[²⁰⁹²] [2091] Bu âyette, bir üstteki âyette dile getirilen varlıkların üç boyutlu işlevinden son iki boyut olan gereklilik (haciyyat) ve estetik değer (tahsiniyyat) boyutları dile getirilmektedir. [2092] Buraya kadar kullanılan halaka mazi fiili, âyetin son cümlesinde yerini yahluku muzari fiiline bıraktı. Allah’ın “yaratacağı” ifade edilen “şeyler” de, belli ki âyetin başında ifade edilen tabii nakil araçlarıyla aynı işlevi gören “şeyler”. Burada, vahyin ilk muhataplarının bilmediği fakat gelecekte ortaya çıkacak ulaşım araçlarına açık bir gönderme vardır. Âyetin son cümlesinde gelecekte ortaya çıkacak ulaşım araçlarının Allah’ın yaratmasına hamledilmiş olması, vahyin inşâ etmek istediği tasavvurun temel özelliklerinden biridir. Kur’an vahyi bir çok yerde insan eliyle meydana gelen şeyleri Allah’ın fiiline hamleder. Bu sayede hem insanın yeni şeyler icat etme yeteneğinin Allah tarafından verildiğine, hem bu yetenekle kendisinden yeni şeyler icat edilen hammaddenin Allah tarafından yaratıldığına, hem de bütün bunların Allah tarafından eşya için konulan yasalar sayesinde mümkün olduğuna atıf yapmış olur.— M.İslamoğlu
16:8
9
وَعَلَى اللّٰهِ قَصْدُ السَّب۪يلِ وَمِنْهَا جَٓائِرٌۜ وَلَوْ شَٓاءَ لَهَدٰيكُمْ اَجْمَع۪ينَ۟ ٩
Ve alallâhi kasdus sebîli ve minhâ câir(câirun), ve lev şâe le hedâkum ecmaîn(ecmaîne).
İşte (O tek yaratıcı olduğu için), yolun istikamet tayini de O’na düşer;[²⁰⁹³] zira bazı yollar saptırıcıdır.[²⁰⁹⁴] Eğer Allah tercih etseydi, hepinizi doğru yola yöneltirdi.[²⁰⁹⁵] [2093] Zımnen: Yaratan kim ise, yarattığının amacını belirleme hakkı da ona aittir. İnsanın doğru yolu görmesini sağlayan iç ve dış donanımı, aklî ve naklî belge ve delilleri vermek de O’na düşer (Ferrâ). Âyetteki ‘alallah (Allah’a düşer, Allah’a ait bir görevdir) ibaresi, ‘zâtı için rahmeti ilke edindiğini’ dile getiren âyetteki ‘alâ nefsihi ile aynı anlama sahiptir. Bu, ilâhî iradenin tecellisinin ilâhî gayretin değil ilâhî rahmetin bir eseri olduğunu gösterir. Bir amaç uğruna yarattığı insanı, o amaca ulaştıracak yolu tayin etme hakkı da yalnızca Allah’a aittir. [2094] Her ne kadar zamir yola atıf olduğu için “sapan yolcudan” değil, “saptıran yoldan” söz edilmişse de, saptıran yolda yürüyüşü sürdürmenin sapan yolcu olmak demeye geldiği âşikârdır. [2095] Söz geliminden, cümlenin sonunun “…ama bunu istemedi, sizin seçimizin belirleyici olmasını istedi” şeklinde olduğunu anlıyoruz. Zira “eğer” anlamına gelen lev edatı, tasarım dışı bir şeyin farz-ı muhal düşünülmesi durumunu ifade etmektedir. Bu âyetin bir üstteki âyetle bağlantısı açık: Fizikî yolculuğunuzun at, katır ve eşek gibi araçlarını O yarattığı gibi, mânevî yolculuğunuzun akıl, irade, bilinç gibi araçlarını yaratan da O. Akıl terbiyeden geçmemiş yılkı atı ya da inatçı katır gibi davranırsa, sizi maksadınıza taşıyamaz.— M.İslamoğlu
16:9
10
هُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً لَكُمْ مِنْهُ شَرَابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ ف۪يهِ تُس۪يمُونَ ٠١
Huvellezî enzele mines semâi mâen lekum minhu şarâbun ve minhu şecerun fîhi tusîmûn(tusîmûne).
O’dur gökten suyu indiren; ondan hem siz içersiniz, hem de hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler;[²⁰⁹⁶] [2096] Şecerun, dilde “yerden biten her tür bitkiye” verilen ortak isimdir (Ferrâ).— M.İslamoğlu
16:10
11
يُنْبِتُ لَكُمْ بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخ۪يلَ وَالْاَعْنَابَ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ ١١
Yunbitu lekum bihiz zer’a vez zeytûne ven nahîle vel a’nâbe ve min kullis semerât(semereti), inne fî zâlike le âyeten li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
onunla sizin için ekin(ler), zeytin ve hurma ağaçları, üzümler ve daha nice ürünler bitirir O. Unutmayın ki bütün bunlarda, düşünen bir toplum için mutlaka alınacak bir ders vardır.[²⁰⁹⁷] [2097] O ders açıktır: Nasıl ki su biyolojik hayatın kaynağıysa, vahiy de mânevî hayatın kaynağıdır. Suyun seması gök, vahyin seması arştır. Suyun indiği kalp toprak, vahyin indiği toprak akleden kalptir. İkisi de “indirilmiş” bir nimettir. Âlemlerin Rabbinin indirdiği su ile hayat bulup da O’nun indirdiği vahye sırt dönmek, nankörlüğün daniskasıdır.— M.İslamoğlu
16:11
12
وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۙ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ وَالنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ بِاَمْرِه۪ۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَۙ ٢١
Ve sehhara lekumul leyle ven nehâre veş şemse vel kamer(kamere), ven nucûmu musahharâtun bi emrih(emrihî), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin ya’kılûn(ya’kılûne).
Ve O’dur sizin yararlanmanız için geceyi ve gündüzü, güneşi ve Ay’ı (yasalarına) boyun eğdiren;[²⁰⁹⁸] zaten bütün yıldızlar O’nun emrine teslim olmuşlardır. İyi bilin ki bütün bunlarda aklını kullanan bir toplum için mutlaka çıkarılacak bir ders vardır.[²⁰⁹⁹] [2098] Benzer bir âyet için bkz: 14:33. [2099] Yani: Gece ve gündüz var oldukça iyi-kötü ve bu ikisinin savaşı da var olacaktır.— M.İslamoğlu
16:12
13
وَمَا ذَرَاَ لَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُخْتَلِفاً اَلْوَانُهُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ ٣١
Ve mâ zerae lekum fîl ardı muhtelifen elvânuh(elvânuhu), inne fî zâlike le âyeten li kavmin yezzekkerûn(yezzekkerûne).
Ve sizin için yeryüzüne serpiştirdiği her biri farklı tonlarda rengârenk (güzellikler)… Kuşkusuz bütün bunlarda (da), hafızası olup hatırda tutan bir toplum için mutlaka alınacak bir mesaj vardır.[²¹⁰⁰] [2100] Kur’an tek Allah’ın yaratışındaki çok çeşitliliğe dikkat çekiyor. Yaratan tek, yaratılan çoktur. Yaratanın tekliğini ihlal eden her tür inanç ve yaklaşım şirk adı altında nasıl mahkûm ediliyorsa, yaratılandaki çokluğu reddeden her yaklaşım da şirkin karşı kutbu olarak görülüp zımnen mahkûm ediliyor. Vahyin inşâ ettiği aklın bu iki tavrı da bir sapma olarak görmesi telkin ediliyor.— M.İslamoğlu
16:13
14
وَهُوَ الَّذ۪ي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْماً طَرِياًّ وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَاۚ وَتَرَى الْفُلْكَ مَوَاخِرَ ف۪يهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ٤١
Ve huvellezî sehharel bahre li te’kulû minhu lahmen tariyyen ve testahricû minhu hilyeten telbesûnehâ, ve terel fulke mevâhira fîhi ve li tebtegû min fadlihî ve leallekum teşkurûn(teşkurûne).
Yemeniz için taze et türleri ve takınıp kuşanmanız için mücevherat çıkarasınız diye denizi ve onun içinde suları yararak akıp gittiğini gördüğün(üz) gemileri, O’nun ihsanından payınıza düşeni arayacağınızı ve (bulunca da) şükredeceğinizi umarak (bir yasaya) tâbi kılan da yine O’dur.[²¹⁰¹] [2101] Tıpkı hayvanlar âlemi gibi denizlerin de zarûriyyât, hâciyyât ve tahsîniyyât alanındaki üçlü fonksiyonuna atıf (Krş: Âyet 5-8).— M.İslamoğlu
16:14
15
وَاَلْقٰى فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِكُمْ وَاَنْهَاراً وَسُبُلاً لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۙ ٥١
Ve elkâ fîl ardı revâsiye en temîde bikum ve enhâren ve subulen leallekum tehtedûn(tehtedûne).
Bir yanda sizi sarsar diye yeryüzüne yerleştirdiği sağlam ve sarsılmaz dağlar, öte yanda yolunuzu bulabilmeniz için nehirler ve yollar,[²¹⁰²] [2102] Dağlar ve ırmaklar/vadiler/yollar yan yana anıldığında, hem vahyin hem de mahlukatın çift kutuplu özelliğine bir atıf olarak anlaşılmalıdır (Krş: 13:3 ve 15:19). Bu aynı zamanda ilâhî yaratmadaki denge ve hikmeti gösterir. Dağlar da, onların arasından yolculara ve sulara geçit veren vadiler ve su yatakları da insan için bir yasaya tâbi kılınmıştır.— M.İslamoğlu
16:15
16
وَعَلَامَاتٍۜ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ ٦١
Ve alâmât(alâmatin), ve bin necmi hum yehtedûn(yehtedûne).
ve daha bir nice işaretler var… Mesela onlar, yıldızlarla yollarını buluyorlar.[²¹⁰³] [2103] Vavın tefsiriyye vurgusuyla. Zımnen: Geçici dünyanızda fizikî yolculuklarınız için yol gösterici kılavuzlar var eden Allah, sizi sonsuz mutluluğa götürecek yolun kılavuzu olarak da vahyini gönderdi.— M.İslamoğlu
16:16
17
اَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ ٧١
E fe men yahluku ke men lâ yahluk(yahluku), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
BU DURUMDA, hiç yaratan yaratamayan gibi (olur) mu? Hâlâ (bu ezeli gerçeği) hatırlamayacak mısınız?— M.İslamoğlu
16:17
18
وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ اِنَّ اللّٰهَ لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ ٨١
Ve in teuddû ni’metallâhi lâ tuhsûhâ, innallâhe le gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız asla baş edemezsiniz.[²¹⁰⁴] İyi bilin ki, tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir rahmet kaynağı elbet yalnızca Allah’tır. [2104] Tekil gelen ni‘meti çoğul çevirimizin dilsel gerekçesi için bkz: 14:34, not 30.— M.İslamoğlu
16:18
19
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ ٩١
Vallâhu ya’lemu mâ tusirrûne ve mâ tu’linûn(tu’linûne).
Zira Allah, içinizde tuttuğunuz ve açığa vurduğunuz her şeyi bilir.— M.İslamoğlu
16:19
20
وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَا يَخْلُقُونَ شَيْـٔاً وَهُمْ يُخْلَقُونَۜ ٠٢
Vellezîne yed’ûne min dûnillâhi lâ yahlukûne şey’en ve hum yuhlekûn(yuhlekûne).
Allah’tan başka kendilerine yalvarıp yakardığınız varlıklar[²¹⁰⁵] hiçbir şey yaratamazlar; zira onların kendileri yaratılmışlardır. [2105] Bilinçli varlıklar için kullanılan ellezîne ilgi zamiri, burada kastedilenin şirke alet edilen ölüp gitmiş insanlar olduğunu gösterir.— M.İslamoğlu
16:20
21
اَمْوَاتٌ غَيْرُ اَحْيَٓاءٍۚ وَمَا يَشْعُرُونَۙ اَيَّانَ يُبْعَثُونَ۟ ١٢
Emvâtun gayru ahyâ’(ahyâin), ve mâ yeş’urûne eyyâne yub’asûn(yub’asûne).
Onlar ölüdürler, diri değildirler; (kendilerine tapanların) ne zaman diriltileceklerini dahi bilemezler.— M.İslamoğlu
16:21
22
اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ فَالَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ قُلُوبُهُمْ مُنْكِرَةٌ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ ٢٢
İlâhukum ilâhun vâhid(vâhidun), fellezîne lâ yu’minûne bil âhirati kulûbuhum munkiretun ve hum mustekbirûn(mustekbirûne).
Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır; fakat âhirete inanmayan kimselerin yürekleri, büyüklük taslamaları yüzünden (bu hakikati) inkâra meyletmiştir.— M.İslamoğlu
16:22
23
لَا جَرَمَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِر۪ينَ ٣٢
Lâ cereme ennallâhe ya’lemu mâ yusirrûne ve mâ yu’linûn(yu’linûne), innehu lâ yuhıbbul mustekbirîn(mustekbirîne).
Ziyanı yok,[²¹⁰⁶] nasıl olsa Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilmektedir. Şu bir gerçek ki O, büyüklük taslayanları sevmez. [2106] Lâ-cerame: “ağaçtan meyveyi koparmak” anlamına gelen el-cermden türetilir. Basra dil ekolü ibareyi birleşik olarak “kesinlikle” manasına yemin olarak alırken (Ebu Ubeyde), Kûfe dil ekolü kalıbı bozarak lâya “hayır”, cerameye “elde kalan” anlamı vermişlerdir (Ferrâ; krş: Külliyyât). Daha başkaları ceram ile “suç” anlamına gelen curm’un aynı olduğunu söylemişlerdir (Râğıb). Müfredât sahibi, bu kalıbın anlamına ilişkin dilcilerin birbiriyle çelişen yorumlarının temelsiz olduğunu îmâ eder. Klasik tefsir birinci anlamı öne çıkararak, kalıbın sonradan kazandığı hakkan (gerçekten) anlamını benimsemiştir. Fakat, hemen ardından gelen inne edatı bu anlamı zaten vermektedir. Tercih ettiğimiz harfi anlam, bu bağlamdaki en uygun karşılık olsa gerektir.— M.İslamoğlu
16:23
24
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ مَاذَٓا اَنْزَلَ رَبُّكُمْۙ قَالُٓوا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَۙ ٤٢
Ve izâ kîle lehum mâ zâ enzele rabbukum kâlû esâtîrul evvelîn(evvelîne).
Ve kendilerine “Rabbiniz size ne indirdi?” diye sorulduğunda, “Eskilerin masallarını…”[²¹⁰⁷] derler; [2107] Esâtîrin iniş sürecinde ilk kullanıldığı yer muhtemelen Kalem sûresinin 15. âyetidir. Terkibin kullanıldığı bağlamlar göz önüne alındığında, inkârcı muhatapların helâk edilen kavimlerin ve onlara gönderilen peygamberlerin kıssalarını “eskilerin masalları” diye adlandırdıkları anlaşılmaktadır (6:25; 8:31 vd).— M.İslamoğlu
16:24
25
لِيَحْمِلُٓوا اَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيٰمَةِۙ وَمِنْ اَوْزَارِ الَّذ۪ينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍۜ اَلَا سَٓاءَ مَا يَزِرُونَ۟ ٥٢
Liyahmilû evzârehum kâmileten yevmel kıyâmeti ve min evzârillezîne yudıllûnehum bi gayri ilm(ilmin), e lâ sâe mâ yezirûn(yezirûne).
böylece Kıyamet Günü kendi günahlarının yükünü tamamen, bilgisizlikleri sebebiyle[²¹⁰⁸] saptırdıklarının vebalini ise kısmen yüklenmiş olurlar.[²¹⁰⁹] Hele bir bakın şunlara, ne berbat bir yük yükleniyorlar! [2108] Zemahşerî, “bilgisizlikleri sebebiyle” ifadesinin saptırılanlara gittiğini dile getirir. [2109] Bu âyetle, En’âm sûresinin 164. âyeti arasında herhangi bir çelişki bulunmamaktadır. Bu âyette saptıranların yüklendikleri kısmî vebal, gerçekte kendi eylemlerinden doğan sonucun vebalidir, “başkasının” günah yükü değil. Buradaki vurgu açıktır: Başkalarını saptıran biri tüm sorumluluğu cahilliklerinden dolayı sapanlara yıkamayacağı gibi, sapan biri de tüm sorumluluğu kendisini saptıranlara yıkamaz. Çünkü onlar körü körüne berikileri takip etmiş, akıllarını kullanmamış, kendilerine söylenenlerin doğruluğunu araştırmamışlardır. Dolayısıyla sapmalarının sorumluluğunun bir kısmı kendilerini saptıranlara aitse, bir kısmı da kendilerine aittir.— M.İslamoğlu
16:25
26
قَدْ مَكَرَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَاَتَى اللّٰهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَاَتٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ ٦٢
Kad mekerellezîne min kablihim fe etallâhu bunyânehum minel kavâıdi fe harre aleyhimus sakfu min fevkıhim ve etâhumul azâbu min haysu lâ yeş’urûn(yeş’urûne).
Doğrusu, onlardan öncekiler de zaafı ustaca gizlenmiş düzenler kurmuşlardı;[²¹¹⁰] fakat Allah onların kurdukları yapıları temellerinden sarstı ve sonunda üstlerindeki tavan başlarına çöktü: zira daha nereden geldiğini anlayamadan azap onlara ulaşıvermişti. [2110] Güçlü gibi görünseler de gerçek güç sahibi değillerdi; zira gerçek güce sahip olan hileye muhtaç olmaz.— M.İslamoğlu
16:26
27
ثُمَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُخْز۪يهِمْ وَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تُشَٓاقُّونَ ف۪يهِمْۜ قَالَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ اِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ وَالسُّٓوءَ عَلَى الْكَافِر۪ينَۙ ٧٢
Summe yevmel kıyâmeti yuhzîhim ve yekûlu eyne şurekâiyellezîne kuntum tuşâkkûne fîhim, kâlellezîne ûtul ilme innel hızyel yevme ves sûe alel kâfirîn(kâfirîne).
Sonunda Kıyamet Günü O, onları rezil edecek ve “Neredeymiş bakalım o uğruna mücadele verdiğiniz ‘ortaklarım’(!)?” diye soracak. İlim verilmiş olanlar,[²¹¹¹] “Bugün” diyecekler, “alçaklığın her türü ve kötülüğün daniskası kâfirler içindir![²¹¹²] [2111] Zımnen: ‘Sahibini mümeyyiz kılan ilimle...’ (el-‘Ilm için bkz: 21:74, not 74.) [2112] Belirlilik takısının anlama kattığı vurguya istinaden.— M.İslamoğlu
16:27
28
اَلَّذ۪ينَ تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ظَالِم۪ٓي اَنْفُسِهِمْۖ فَاَلْقَوُا السَّلَمَ مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُٓوءٍۜ بَلٰٓى اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ٨٢
Ellezîne teteveffâhumul melâiketu zâlimî enfusihim fe elkavus seleme mâ kunnâ na’melu min sû’(sûin), belâ innallâhe alîmun bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
O kimseler ki, kendi kendilerine kötülük etmeyi sürdürürken melekler onların canlarını almışlardı. İşte (Hesap Günü) bunlar teslim bayrağını çekerek “Biz hiçbir şeyi kötülük (olsun diye) işlemedik” (diyecekler). “Yoo!” (denilecek kendilerine), “Unutuyorsunuz ama,[²¹¹³] Allah yapmış olduğunuz her şeyi eksiksiz bilendir. [2113] Belâ ile birlikte inne edatının bu bağlamdaki en uygun çağrışımı.— M.İslamoğlu
16:28
29
فَادْخُلُٓوا اَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّر۪ينَ ٩٢
Fedhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ fe lebi’se mesvel mutekebbirîn(mutekebbirîne).
Haydi o hâlde, içerisinde yerleşip kalmak üzere cehennemin kapılarından buyurun!” İşte, büyüklük taslamayı kişiliğinin bir parçası haline getirenlerin[²¹¹⁴] düştüğü berbat konum. [2114] Bir eylem ve niteliğin insana isim olması, doğaldır ki o insanın söz konusu eylem ve niteliği kişiliğinin bir parçası hâline getirdiğini ifade eder. Mutekebbir kalıbının metne kattığı yananlam budur.— M.İslamoğlu
16:29
30
وَق۪يلَ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا مَاذَٓا اَنْزَلَ رَبُّكُمْۜ قَالُوا خَيْراًۜ لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌۜ وَلَدَارُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌۜ وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّق۪ينَۙ ٠٣
Ve kîle lillezînettekav mâ zâ enzele rabbukum, kâlû hayrâ(hayren), lillezîne ahsenû fî hâzihid dunyâ haseneh(haseneten), ve le dârul âhıreti hayr(hayrun), ve le ni’me dârul muttekîn(muttekîne).
Bir de sorumluluk bilincine sahip olanlara sorulacak: “Rabbiniz size ne indirdi?” Onlar “Tarifsiz bir hayır, sayıya gelmez iyilik-güzellik!” diyecekler. İyilikte sebat gösterenler bu dünyada iyilik bulacaklar; ama âhiret yurdu ondan çok daha hayırlı olacak: ve elbet pek güzeldir muttakilerin yurdu!— M.İslamoğlu
16:30
Yükleniyor...
Nahl
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle