Bu sure, adını 2. ayette geçen "Haşr" kelimesinden almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Said bin Cübeyr'den (r.a) rivayet edildiğine göre, O, İbn Abbas'a Haşr Suresi'ni sorduğunda, İbn Abbas, "Bu sure, tıpkı Enfal Suresi'nin Bedir Savaşı hakkında nazil olması gibi, Benu Nadir ile yapılan savaş hakkında nazil olmuştur," diye cevap verir. (Buhari, Müslim) . Said bin Cebeyr'den nakledilen başka bir rivayete göre, İbn Abbas, "Bu sureye Nadir Suresi de diyebilirsiniz" demiştir. Aynı görüş Mücahid, Katade, Zührî, İbn Zeyd, Yezid bin Ruman ve Muhammed bin İshak'tan da mervidir. Bu rivayetlerin hepsi de, surede sözü geçen Ehli Kitab'ın Benu Nadir olduğu hususunda ittifak halindedirler. Yezid bin Ruman, Mücahid ve İbn İshak'a göre sure tamamiyle bu savaş ile ilgili nazil olmuştur.
Bu savaşın ne zaman vuku bulduğu ile ilgili olarak İmam Zührî, Urve bin Zübeyr'den naklen savaşın Bedir'den 6 ay sonra vuku bulduğunu söylüyor. Ancak buna karşı, İbn Said, İbn Hişam ve Belâzurî, bu savaşın 4. hicrî yılın Rebi'ul-Evvel ayında vuku bulduğunu yazmaktadırlar ki doğru olanı da budur. Çünkü tüm rivayetler bu savaşın, Bîri Maune gazvesi sonunda vuku bulduğunda görüş birliği içindedirler. Yine Bîri Maune gazvesinin, Uhud Savaşı'ndan sonra vuku bulduğu tarihen sabittir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel Arkaplan:Bu surenin muhtevasını daha iyi kavrayabilmek için, Medine ve Hicaz Yahudilerinin tarihine bir göz atılması gerekir. Çünkü bu bilinmeden, Hz. Peygamber'in (s.a.v) Yahudilere nasıl muamele ettiğinin sebeplerini anlamak çok güç olur.Arabistan'daki Yahudiler ile ilgili olarak yazılmış güvenilir bir tarih çalışması bulunmadığı gibi, tarihleri hakkında bilgi sahibi olabileceğimiz kendi yazdıkları bir belge veya eser de yoktur. Arabistan dışındaki Yahudi tarihçi ve müellifler de onlar hakkında bir şey yazmamışlardır. Yazmayışlarının nedeni olarak da, onların genel Yahudi toplumundan koptuklarını, diğer Yahudilerle bir alakaları kalmadığını göstermektedirler. Bu bakımdan Arabistan dışındaki Yahudiler, onları kendilerinden saymazlar, zira Hicazlı Yahudiler İbrani kültüründen koptukları gibi, kültür ve hatta lisanları dahi Araplaşarak asimile olmuş ve İbranice'yi bile unutmuşlardı. 1. Miladi asra kadar Hicaz'daki hiçbir tarihi eser ve belgede, birkaç Yahudi ismi dışında, onlara ait hiçbir iz yoktur. Dolayısıyla Hicaz Yahudileri ile ilgili birçok bilgi, Araplar arasında yaygınlaşmış şifahî kaynaklara dayanır. Bu bilgilerin kaynağı da bizzat o dönemin ve o bölgenin Yahudileridir.
Arabistan'daki Yahudilerin iddialarına göre, kendileri, Hz. Musa'nın (s.a) son dönemlerinde Hicaz'a gelmiş ve orada yerleşmişlerdir. Bunu şöyle özetleyebiliriz: Hz. Musa, Yesrib (Medine) bölgesindeki Amalika kabilesine karşı bir ordu gönderip, onlara bu kabileden kimseyi hayatta bırakmamalarını emreder. Bu bölgeye gelen İsrail ordusu, Hz. Musa'nın emrini ifa eder ama çok yakışıklı bir delikanlı olan Amalika kralının oğlunu öldürmeyip yanlarına alarak, Filistin'e getirirler. Ancak onlar Filistin'e daha gelmeden Hz. Musa vefat ettiğinden, onun yerine geçenler, 'Amalika kabilesinden hiç kimseyi hayatta bırakmamanızı size bir peygamber emretmişti. Oysa siz bu genci hayatta bırakmakla onun buyruğuna karşı gelmiş oldunuz' diye bu orduyu suçlayarak toplumdan tecrid ederler. Onlar da bunun üzerine Yesrib'e (Medine) geri dönerek, oraya yerleşirler. (Kitab-ul-Ağani, cilt. 19 sh. 94) Böylece Yahudiler Arabistan'a 12 asır önce yerleştiklerini iddia etmiş oluyorlardı. Ancak bu iddiayı destekleyici hiçbir tarihi delil bulunamamaktadır. Muhtemelen Yahudiler eski ve yüce bir nesilden geldiklerine Arapları inandırabilmek için böyle bir hikayeyi uydurmuşlardır.
Yahudilerin bir başka rivayetine göre onlar M.Ö. 587'de Buhtun-Nasr'ın Beyt-i Mukaddes'i yakıp yıktığı ve Yahudileri dağıttığı bir dönemde birçok kabile Hicaz'a gelip Vadi'l-Kura, Teyma ve Yesrib bölgelerine yerleşmişlerdir.
Yahudilerin yerleşim bölgelerini gösteren harita:
(Fütuhu'l-Buldan, Belâzurî) . Ancak bu iddianın da tarihî bir mesnedi yoktur. Bu da muhtemelen yine Yahudilerin, yüce ve kadim bir nesil olduklarını kanıtlayabilmek için uydurdukları hikayelerden biridir.
M.S. 70'te Rumların, Filistin'de Yahudileri katlettikleri ve M.S. 132'de bir kısmını Filistin'den sürdükleri sabit olan tarihi gerçeklerdendir. Bu dönemde Filistin'den kaçan birçok Yahudi kabilesi, gelip Hicaz'a sığınmıştır. Çünkü, Güney Filistin, Arabistan'a yakındır. Böylece onlar Arabistan'a gelip, yeşillik bir bölgeye yerleşmişler, daha sonra da hileyle ve bilhassa tefecilik olan mesleklerini icra ederek yavaş yavaş buraları ellerine geçirmişlerdir. Eyle, Makne, Tebuk, Teyma, Vadi'l-Kura, Fedek ve Hayber hep onların eline geçmişti. Bu kabileler Benu Kurayza, Benu Nadir, Benu Kaynuka ve Benu Bahdal idi.
Medine'ye yerleşen kabileler içinde en meşhurları Benu Nadir ile Benu Kurayza'dır. Çünkü kahinlik ve dini liderlik bu kabilelerdeydi ve en soylu kabileler olarak kabul görülüyorlardı. Yahudiler Medine'ye geldiklerinde, onrada bulunan bazı Arap kabileleri üzerinde tahakküm kurarak, Medine'nin hakimi olmuşlardı. Bundan yaklaşık 3 asır sonra M.S. 450 ve 451 de büyük Yemen seli dolayısıyla (bu vak'a Sebe' Suresi'nde zikredilmiştir) Sebe kavimlerinden bazı kabileler Yemen'den kaçıp Arapların bölgesine göç etmek zorunda kalmışlardı. Bu kabileler içinde Gassan'lılar Şam'a, Lahmi'ler Irak'a, Benu Huzaa Cidde ve Mekke arasında bir bölgeye, Evs ve Hazreç Medine'ye gelerek yerleşmişlerdi. Ancak Medine'ye Yahudiler hakim olduğundan, başlangıçta Evs ve Hazreç'e toprak vermişler ve bu iki Arap kabilesi de çöle yerleşmek zorunda kalmıştı. Sonunda Evs ve Hazreç'in ileri gelenlerinden bir şahıs, Şam'a yerleşmiş akraba kabile olan Gassan'lılardan yardım istemiş ve Şam'dan büyük bir ordu gelerek Medine'deki Yahudi gücünü kırmıştır. Bunun üzerine de Evs ve Hazreç kabileleri Medine'de tamamen hakimiyeti ele geçirmişler, iki büyük Yahudi kabilesi Benu Nadir ve Benu Kurayza, şehri terketmiş ve üçüncü kabile Benu Kaynuka da bu iki Yahudi kabilesiyle iyi geçinemediğinden şehir içinde kalmıştır. Ancak şehir içinde kalabilmek için Benu Kaynuka, Hazreç kabilesinin; buna karşı şehrin çevresinde kalabilmek için Benu Nadir ile Benu Kurayza da Evs kabilesinin himayesi altına girmişlerdir.
Hz. Peygamber'in (s.a.) Medine'ye hicretinden önce ve hemen sonrasında Arabistan'da ve bilhassa Medine'de Yahudilerin durumu şöyleydi:
Yahudilerin dil, giyim, kültür, örf ve adetleri tamamıyle Araplaşmıştı. Öyle ki çocuğunun adı bile Arapçaydı. Hatta Hicaz'a yerleşmiş 12 Yahudi kabilesinden Benu Zavra'nın dışında hiçbir kabilenin adı İbranice değildi. İçlerinde birkaç alim dışında kimse İbranice bilmezdi. Cahiliyye döneminin Yahudi şairlerinin şiirleri ile Arap şairlerinin şiirleri dil, düşünce ve konu bakımından hiç farklı bir nitelik taşımazdı. Yahudiler ile Araplar aralarında kız alıp veriyorlardı. Aslında, onlarla Araplar arasında dinleri dışında bir fark vardı denemezdi. Ama buna rağmen Arapların içinde tümüyle asimile olmamışlar ve inatla Yahudilik şuurunu devam ettirmişlerdi. Zahiren Araplaşmalarına gelince, Arabistan'da kalabilmek için başka çareleri yoktu.
Bu zahirî Araplaşma nedeniyle yanılan bazı müsteşrikler, onların aslen Yahudi olmadıklarını ve Yahudiliği kabul etmiş Araplar olduklarını veya en azından çoğunluğu Yahudi Arapların teşkil ettiğini sanmışlardır. Fakat Yahudilerin Arabistan'da kendi dinlerini yaymaya çalıştıklarını veya onların alimlerinin, Hıristiyan papazları gibi Araplara Yahudilik propagandası yaptıklarını gösteren hiçbir tarihi delil yoktur. Aksine Yahudilerde millî gurur ve tekebbürün olduğunu açıkça müşahede edebiliyoruz. Bu yönden Araplara "Centile" (Ümmî) yani vahşî ve cahil diyorlardı. Onlar ümmilerin Yahudiler gibi insani haklara sahip olduklarına inanmıyor, ümmilerin mallarının meşru veya gayri meşru yolla elde edilebileceğini, onların malını almanın Yahudilere helal olduğunu sanıyorlardı. Arapların ileri gelen bir kaçı dışında, diğer Arapların Yahudiliğe girip, kendileriyle eşit olacaklarına ihtimal dahi vermezlerdi. Birkaç kişinin Yahudiliğe girdiğini gösteren özel vak'alar dışında herhangi bir Arap kabilesinin ya da Arap büyüğünün Yahudiliğe katıldığına dair hiçbir tarihi delil yoktur. Üstelik Yahudilerde dinlerini tebliğ etme gibi bir merak yoktu, onlar sadece ticaretlerini düşünüyorlardı. Dolayısıyla Arabistan'da Yahudilik bir din olarak yayılmamıştı ve birkaç kabilenin milli gurur aracı olmaktan öte bir anlam taşımıyordu. Ancak yine de Yahudi bilginler muskacılık, sihir, müneccimlik gibi meslekleri bir kazanç aracı olarak kullanmış ve Araplar arasında kendilerine bilgin ve kahin şeklinde bir yer edinmişlerdi.
Arap kabilelerinin karşısında ekonomik bakımdan Yahudiler daha güçlüydüler. Çünkü onlar, Filistin ve Şam gibi gelişmiş bölgelerden geldiklerinden, Araplar'ın bilmediği bir çok mesleklere sahiptiler. Ayrıca onların Arabistan dışındaki dünya ile de ilişkileri bulunduğundan, Medine'den ve Arabistan'ın kuzey bölgesinden buğday ithal edip hurma ihracaatı yapıyorlardı. Tavukçuluk ve balıkçılık ellerinde olduğu gibi, kumaş da dokuyorlardı.
Yer yer meyhaneler açmışlardı ve Şam'dan şarap getirip buralarda satıyorlardı. Benu Kaynuka, genelde meslekleri olan kuyumculuk, demircilik ve madeni eşya imalatı ile uğraşıyorlardı. Bununla pek yüksek kârlar elde ediyorlarsa da asıl gelir kaynakları tefecilikti. Öyle ki tüm Arabistan'da muazzam bir tefecilik şebekesi kurmuşlardı ve böylelikle Arapları tuzaklarına düşürüyorlardı. Özellikle kendilerinden borç alarak, şan ve şöhretlerini artırma hastalığına yakalanan Arap kabile reisleri Yahudilerin tuzağına düşmüştü. Bunlar yüksek faizlerle Yahudilerden borç alıyorlar ve Yahudiler de buna kat kat faizi ekleyerek onları kendilerine bağımlı kılıyorlardı. İşte bu yüzden Araplar, ekonomik bakımdan müthiş bir mali kriz yaşıyor ve dolayısıyla Yahudilere büyük kin ve nefret besliyorlardı.
Yahudiler ticarî ve malî çıkarları gereğince, Araplardan hiçbir kabileyi, başka bir kabileye karşı desteklemezlerdi. Ayrıca Arapların kendi aralarında savaşmaları onların işine geliyordu. Çünkü onlar, Arapların bir araya gelmeleri halinde, tefecilik yoluyla kazandıkları bunca verimli araziyi, bağ ve bahçeyi kendilerine bırakmayacaklarını biliyorlardı. Bunun yanısıra her Yahudi kabilesi, kendilerine saldırmasından korktukları başka bir kabileye karşı, güçlü bir Arap kabilesinin himayesine girmişti. Dolayısıyla zaman zaman bir Arap kabilesine karşı savaşan müttefikine yardım uğruna, karşı kabilenin müttefiki olan bir başka Yahudi kabilesi ile de savaşmak zorunda kalıyorlardı. Medine'de Benu Kurayza ve Benu Nadir kabileleri Evs Kabilesiyle, Benu Kaynuka da Hazreç kabilesiyle müttefikti. Hicretten bir süre önce, Evs ve Hazreç kabileleri arasında, Buas mevkiinde çok şiddetli bir savaş vuku buldu ve müttefik kabileler birlikte savaştılar.
İşte bu şartlar içerisinde İslâm Medine'ye ulaştı ve Hz. Peygamber (s.a) (s.a) hicret ederek, orada İslâm devletini kurdu. Hz. Peygamber (s.a) devleti kurduktan sonra ilk iş olarak, Evs, Hazreç ve Muhacirleri bir araya getirerek orada bir toplum oluşturmuştur. İkinci iş olarak, bu Müslüman toplum ile Yahudiler arasında açık bir anlaşma yapmıştır. Bu anlaşmanın şartları gereğince, hiç kimsenin bir başkasının hakkını yemeyeceği ve dış düşmana karşı Medine'nin birlikte savunulacağı karara bağlanmıştır. Bu anlaşmaya göre, Yahudiler ile Müslümanların birbirlerine karşı sorumlulukları şu şekilde belirlenmiştir.
"Yahudiler kendi savaş masraflarını kendileri karşılayacaklardır. Taraflar, bir saldırı olması halinde, birbirlerine yardım etmeye zorunludurlar. Birbirlerine iyi niyetli davranacaklar, hak ve iyilik için yardımlaşılacak, kötülük ve günah için değil. Birbirlerine zulmetmeyeceklerdir.
Mazlumlar korunacaklardır. Şayet savaş uzarsa, yapılan masrafa taraflar ortak olacaklardır. Bu antlaşmayı yapanlara Medine'de fitne ve fesad çıkarmak yasaktır. Fesat çıkma ihtimali olan bir anlaşmazlıkta kararı, Allah'ın Kitabı'na göre Muhammed verecektir. (...) Kureyş ve müttefiklerine hiç kimse destek çıkmayacaktır. Medine'ye dışarıdan bir saldırı olması halinde müttefikler birbirlerine yardım edeceklerdir. (...) Taraflar kendi bölgelerinin savunmasından kendileri sorumludurlar." (İbn Hişam, cilt: 2, sh: 147-150)
Bu kesin ve açık bir anlaşmaydı ve Yahudiler bu antlaşmayı kabul etmişlerdi. Fakat çok geçmeden, Hz. Muhammed'e (s.a) , İslâm'a ve Müslümanlara karşı düşmanca bir tavır takınıp, zamanla düşmanlıklarını artırdılar. Bu tavırları üç nedene dayanmaktaydı:
a) Yahudiler, Hz. Peygamber'i (s.a) herhangi bir kabile reisi gibi görmek istiyorlar ve bunun siyasî bir antlaşma olduğu fikrinden hareketle, her iki tarafın da bu antlaşmayı kendi dünyevî çıkarları için yaptığını sanıyorlardı. Ancak Hz. Peygamber'in (s.a) Allah'a, Peygamberlere, Kitaplara, Ahirete (onların peygamber ve kitapları da dahil) iman etmeye Tevhid'e ve Allah'ın hükümlerine itaate, ilâhî sınırların içinde kalmaya, tıpkı kendi peygamberlerinin çağırdığı gibi davet ettiğini görünce, bu onlara çok ağır geldi ve bu evrensel hareketin başarılması halinde, dinî ve millî gururlarının kırılacağından korktular.
b) Evs, Hazreç ve Muhacirlerin arasında bir kardeşliğin tesis olunduğunu ve civardaki Arap kabilelerinden İslâm'ı kabul edenlerin bu kardeşliğe katılmak suretiyle bir toplum vücuda getirmeye başladıklarını görünce, asırlardır Arap kabileleri arasında nifak çıkararak menfaat sağladıklarını fakat şimdi bu dinin Arapları bir araya toplayarak, bir güç haline getirdiğinden, artık eski oyunlarını sürdüremeyeceklerini anladılar.
c) Hz. Muhammed'in (s.a) getirdiği dini, ahlâkî ve sosyal kanunlar, tefecilik yoluyla kazandıklarını gayr-i meşru kazanç olarak ilan ediyordu. Bu yüzden Yahudiler, Hz. Muhammed'in (s.a) Araplar üzerinde bir hakimiyet sağlaması halinde, bunun kendilerinin sonu demek olacağını düşünmeye başladılar.
Tüm bu nedenler dolayısıyla Hz. Peygamber'e (s.a) karşı çıkmak, artık Yahudiler için milli bir dava görünümü kazanmıştı. Öyle ki onun yenilmesi için her türlü yola baş vurmaktan kaçınmıyorlardı. Hz. Muhammed (s.a) hakkında birçok yalan, iftira ve kuşkular ortaya atarak, bunları çevreye yayıyorlar ve böylece şüpheye düşüp bu dini terketmeleri için İslâm'a girenleri yanıltmaya çalışıyorlardı.
Hatta kendileri önce İslâm'a giriyor, sonra da dönüyorlardı, ki böylece "Demek ki bu işte bir bit yeniği var. Yoksa bunlar Müslüman olduktan sonra, dönmezlerdi" diye düşünerek halkta Hz. Peygamber (s.a) ile ilgili olarak yanlış kanaatler uyanmasını istiyorlardı. Fitne çıkartabilmek için münafıklarla işbirliği yapıyorlardı ve İslâm düşmanı kişi ve kabilelerle irtibat halindeydiler. Müslümanlar arasında fesat çıkarabilmek için ellerinden geleni ardlarına koymuyorlardı. Bu hususta özellikle Evs ve Hazreç kabilesini hedef almışlardı, zira onlarla uzun bir süre müttefik olmuşlardı. Aralarında yeniden savaş çıkıp İslâm'ın kendilerine bağışladığı kardeşliğin parçalanması için bilhassa Buas Savaşı'na tekrar tekrar değiniyorlardı. Ayrıca Müslümanları ekonomik bakımdan perişan edebilmek için adeta çırpınıyorlardı. Öyle ki, alışveriş yaptıkları biri, İslâm'ı kabul ederse eğer, ona zarar verebilmek için her türlü yola baş vuruyorlardı. Bir Müslümandan alacakları varsa, bunu hemen tahsil etmeye çalışıyor ve böylelikle o Müslümanı zor duruma düşürüyorlardı. Yok eğer borçları varsa, ödememek için borçlarını inkar ediyorlar ve "Biz senden borç aldığımızda sen başka dindeydin, şimdi ise, dinini değiştirdiğinden bizden alacağını istemeye hakkın yoktur" diyorlardı. Bu konudaki bir çok örneği Ali İmran Suresi'nin 75. ayetinin açıklama notunda, Taberi, Nisâburî, Taberanî ve Alusî'den naklen zikretmiştik.
Yahudiler, antlaşmaya karşı bu açık açık düşmanca tavırlarını Bedir Savaşı'ndan önce takınmışlardı. Bedir Savaşı'nda Hz. Peygamber (s.a) ve Müslümanlar Kureyşlileri mağlup edince, bu sefer düşmanlıkları daha da artmıştı. Çünkü onlar Müslümanların Kureyşliler karşısında yenileceklerini ve böylece yok olacaklarını sanıyorlardı. Bu yüzden de İslâm'ın Bedir'deki galibiyet haberi gelmeden önce Medine'de çevreye asılsız bir haber fısıldayarak Hz. Peygamber'in (s.a.) öldürüldüğünü, Müslümanların yenildiğini ve Kureyş ordusunun Ebu Cehil komutasında Medine'ye doğru ilerlediğini yaydılar. Ancak olayların beklentilerinin aksine gelişmesi, onları müthiş derecede öfkelendirmişti. Benu Nadir'in Reisi Ka'b bin Eşref bunun üzerine, "Allah'a yemin ederim ki, Muhammed Kureyş'in ileri gelenlerini öldürmüşse eğer, yerin altı bizim için yerin üstünden daha iyidir." demiş ve daha sonra Mekke'ye gidip öldürülen Kureyşli liderlerin ardından kışkırtıcı şiirler okuyarak intikam almaları için Mekke'lileri tahrik etmeye çalışmıştı. Medine'ye döndükten sonra da öfkesini bastırmak amacıyla Müslüman kız ve kadınlar hakkında aşk şiirleri okumaya başlamıştı. En sonunda onun bu fesat ve ahlaksızlığından bıkan Hz. Peygamber (s.a) Hicri 3. yılın Rebi'ul-Evvel ayında Muhammed bin Mesleme el-Ensarî'yi gönderip onu öldürtmüştür. (İbn Sa'd, İbn Hişam, Taberi)
Bedir Savaşı'ndan sonra antlaşmayı ilk ihlal eden Yahudi kabilesi Benu Kaynuka, Medine içinde bir mahallede yaşıyordu. Kuyumculuk, demircilik ve madeni eşya imalatı ile uğraşıyorlardı. Bu bakımdan Medine'liler, onlarla sürekli alışveriş yaparlardı. Beni Kaynuka Yahudileri cesaretlerine çok güvenirlerdi. Demircilik yaptıklarından, onlarda yetişen her çocuk silahlıydı. İçlerinde savaşabilecek durumda en az 700 silahlı muharip bulunuyordu. Bunun yanısıra onlar Hazreç'in eski müttefiki olmalarına da güveniyorlardı. Nitekim Hazreç kabilesinin Reisi Abdullah İbn Übey onları destekliyordu.
Benu Kaynuka Yahudileri Bedir Savaşı'ndan sonra, çarşıya gelen Müslümanlara eziyet etmeye başlayacak kadar kudurmuşlardı. Hatta bir gün çarşıda Müslüman bir kadını soymuşlardı. Bunun üzerine büyük bir fırtına koptu ve çıkan hadisede bir Müslüman ile Bir Yahudi öldürüldü. İş bu noktaya gelince, Hz. Peygamber (s.a) bizzat, Yahudilerin mahallesine gitti ve onları toplayarak yola gelmeleri için onlara nasihat etti. Fakat buna rağmen onlar, "Ey Muhammed, sen bizi o öldürdüğün savaş bilmeyen Kureyş mi sanıyorsun. Bizimle savaşmaya yeltenirsen, cesaretin ne olduğunu görürsün!" şeklinde bir karşılık verdiler. Bu sözler oradaki antlaşmayı bozmak ve açıkça bir savaş ilanı demekti. En sonunda Hz. Peygamber (s.a) Hicrî 2. yılın Şevval (başka bir rivayete göre Zi'l-Kade) ayında onların mahallesini abluka altına aldı ve 15 gün süren abluka sonunda teslim oldular. Müslümanlarla savaşan tüm Yahudi savaşçıları esir alındılar. Abdullah İbn Übey'in onların affı için şiddetle ısrar etmesi üzerine, Hz. Peygamber (s.a) onun isteğini kabul etmiş ve tüm mal, silah ve sanayi aletlerini bırakarak Medine'yi terketmeleri şartıyla Benu Kaynuka'yı serbest bırakmıştı. (İbn Sa'd, İbn Hişam ve Taberi)
Beni Kaynuka'nın Medine'den çıkarılması ve Kab bin Eşref'in öldürülmesi gibi iki sert tepkiden sonra, bunlar Yahudileri öyle korkuttu ki hiçbir kötü davranışta bulunmaya cesaret edemediler. H. 3. yılın Şevval ayında Bedir'in intikamını almak amacıyla Kureyşliler Medine'ye saldırmak için büyük bir hazırlık yaptılar ve Medine'ye doğru yola koyuldular. Kureyş'in 3.000 askerine karşı Hz. Peygamber'in (s.a.) 1.000 asker çıkarabildiğini ve bunlardan 300 münafıkın geri döndüğünü gören Yahudiler, Müslümanlara yardım etmeyerek antlaşmaya ilk defa açıktan karşı çıktılar. Oysa yapılan antlaşma gereğince Medine'yi Müslümanlarla birlikte savunmak zorundaydılar. Üstelik Müslümanların Uhud Savaşı'nda büyük bir zarara uğradıklarını görünce Yahudilerin cesaretleri iyiden iyiye artmıştı.
Öyle ki Benu Nadir, Hz. Peygamber'e (s.a.) , suikast tertiplemiş, fakat hain planları başarısız kalmıştı. Bu vak'a şöyle olmuştur: Bir-i Maune gazvesinden sonra (Hicrî 4. yılın sefer ayı) Amr bin Umeyye Demri, intikamını almak isterken yanlışlıkla Hz. Peygamber (s.a) ile müttefik olan Benu Amir'den iki kişiyi öldürür. Amr, onları kendi düşmanları zannedip öldürdüğünden dolayı maktüllerin fidyesini vermek Müslümanlara vacip olmuştu. Benu Amir ile Benu Nadir'in de müttefik olması nedeniyle Hz. Peygamber, yanına birkaç kişi alarak, fidyeye iştirak etmelerini sağlamak amacıyla Benu Nadir'in mahallesine gider. Hz. Peygamber (s.a) oraya varınca, Yahudiler onu meşgul etmek için lafa tutarlar ve bu sırada Hz. Peygamber'in (s.a.) önünde oturduğu duvarın damına çıkardıkları bir adamı büyük bir taşı Hz. Peygamber'in (s.a.) üzerine atması için görevlendirirler. Ancak o adam daha harekete geçmeden önce Allah, Peygamberini haberdar eder ve Hz. Peygamber (s.a) de hemen oradan ayrılarak Medine'ye döner.
Artık bundan sonra onlara hüsnüniyetle davranmanın bir anlamı kalmamıştı. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a) hemen bir ültimatom göndererek, "Yapmak istediklerinizi öğrendim. Dolayısıyla 10 gün içinde Medine'yi terkedin. Bundan sonra sizlerden orada kim ele geçerse öldürülecektir" diye Yahudilere kararını bildirmiştir. Abdullah İbn Ubey'in kendilerine, "İkibin kişiyle ben size yardım ederim. Benu Kurayza ve Benu Gatafan da yardıma gelecekler. Hiç taviz vermeyin ve yerinizi terketmeyin" şeklinde bir haber göndermesi üzerine, Hz. Peygamber'e (s.a) , ne yaparsa yapsın Medine'yi terketmeyecekleri cevabını verdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber'de Hicrî 4. yılın Rebi'ul-Evvel ayında onları kuşatma altına alır ve birkaç günlük (bazılarına göre 6 gün, bazılarına göre 15 gün) muhasaradan sonra, silahları dışında develerine yükleyebildiklerini yanlarına almak şartıyla Medine'yi terketmeye razı oldular. Böylece aralarında İslâm'ı seçip kalan iki kişi dışında, bu ikinci yahudi kabilesi de Medine'yi terketmiş ve Şam ve Hayber'e doğru gitmişlerdir.
İşte Haşr Suresi'nde, bu olay hakkında mütealalar yapılmıştır.
Konu: Surenin konusu, yukarıda da açıklandığı gibi Benu Nadir ile yapılan savaş hakkındaki yorumları ihtiva etmektedir. Surede konular toplam dört başlık altında incelenmiştir:
1-4- İnsanlar Benu Nadir'in akibetinden ibret almaya davet edilmişlerdir. Sayıları, mal ve servetleri Müslümanlardan kat kat fazla olan, sağlam kaleler içinde korunan büyük bir kabile bile birkaç günlük kuşatmaya dayanamamış, hiçbir ölüm hadisesi olmaksızın asırlardır oturdukları ev ve yurtlarını bırakıp, gitmeye razı olmuşlardır.
Burada Allah Teâlâ bunun Müslümanların kendi güçleri nedeniyle olmadığını, fakat onlar Allah ve Rasulü'ne karşı geldikleri için böyle bir akıbetle karşılaştıklarını vurgulamaktadır. Kim Allah'ın gücüne karşı çıkarsa, sonu böyle olur.
5- Bu bölümde bir takım savaş kaideleri beyan edilmiştir. Düşmanın bölgesinde savaş nedeniyle tahribat yapmak, yeryüzünü ifsad etmek değildir.
6-10- Bu bölümde de, bir ülkenin arazi ve servetinin gerek savaşarak, gerekse savaşmadan ele geçtiğinde, nasıl idare edileceği anlatılmıştır. Çünkü ilk defa Müslümanların eline fetholunmuş bir bölge geçmişti.
11-17, Bu bölümde münafıkların Benu Nadir ile savaş esnasında takındıkları tavır mütalaa edilmiş ve böyle davranmalarının asıl nedenleri irdelenmiştir.
18-24- Son bölümde, mümin olduklarını iddia edip Müslümanların arasına giren, ama iman ruhundan yoksun kimselere seslenilmektedir. Onlara şöyle deniliyor: "İmanın asıl iktizası takva ve fısk arasındaki farkı bilebilmektir. Kendisine inandıklarını iddia ettikleri Kur'an'ın önemi nedir? Ve kendisine inandıklarını iddia ettikleri Allah'ın sıfatları nelerdir?"
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
59
Toplanma · Medine
الحشر
24
Sure Adı Açıklaması
Bu sure, adını 2. ayette geçen "Haşr" kelimesinden almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Said bin Cübeyr'den (r.a) rivayet edildiğine göre, O, İbn Abbas'a Haşr Suresi'ni sorduğunda, İbn Abbas, "Bu sure, tıpkı Enfal Suresi'nin Bedir Savaşı hakkında nazil olması gibi, Benu Nadir ile yapılan savaş hakkında nazil olmuştur," diye cevap verir. (Buhari, Müslim) . Said bin Cebeyr'den nakledilen başka bir rivayete göre, İbn Abbas, "Bu sureye Nadir Suresi de diyebilirsiniz" demiştir. Aynı görüş Mücahid, Katade, Zührî, İbn Zeyd, Yezid bin Ruman ve Muhammed bin İshak'tan da mervidir. Bu rivayetlerin hepsi de, surede sözü geçen Ehli Kitab'ın Benu Nadir olduğu hususunda ittifak halindedirler. Yezid bin Ruman, Mücahid ve İbn İshak'a göre sure tamamiyle bu savaş ile ilgili nazil olmuştur.
Bu savaşın ne zaman vuku bulduğu ile ilgili olarak İmam Zührî, Urve bin Zübeyr'den naklen savaşın Bedir'den 6 ay sonra vuku bulduğunu söylüyor. Ancak buna karşı, İbn Said, İbn Hişam ve Belâzurî, bu savaşın 4. hicrî yılın Rebi'ul-Evvel ayında vuku bulduğunu yazmaktadırlar ki doğru olanı da budur. Çünkü tüm rivayetler bu savaşın, Bîri Maune gazvesi sonunda vuku bulduğunda görüş birliği içindedirler. Yine Bîri Maune gazvesinin, Uhud Savaşı'ndan sonra vuku bulduğu tarihen sabittir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel Arkaplan:Bu surenin muhtevasını daha iyi kavrayabilmek için, Medine ve Hicaz Yahudilerinin tarihine bir göz atılması gerekir. Çünkü bu bilinmeden, Hz. Peygamber'in (s.a.v) Yahudilere nasıl muamele ettiğinin sebeplerini anlamak çok güç olur.Arabistan'daki Yahudiler ile ilgili olarak yazılmış güvenilir bir tarih çalışması bulunmadığı gibi, tarihleri hakkında bilgi sahibi olabileceğimiz kendi yazdıkları bir belge veya eser de yoktur. Arabistan dışındaki Yahudi tarihçi ve müellifler de onlar hakkında bir şey yazmamışlardır. Yazmayışlarının nedeni olarak da, onların genel Yahudi toplumundan koptuklarını, diğer Yahudilerle bir alakaları kalmadığını göstermektedirler. Bu bakımdan Arabistan dışındaki Yahudiler, onları kendilerinden saymazlar, zira Hicazlı Yahudiler İbrani kültüründen koptukları gibi, kültür ve hatta lisanları dahi Araplaşarak asimile olmuş ve İbranice'yi bile unutmuşlardı. 1. Miladi asra kadar Hicaz'daki hiçbir tarihi eser ve belgede, birkaç Yahudi ismi dışında, onlara ait hiçbir iz yoktur. Dolayısıyla Hicaz Yahudileri ile ilgili birçok bilgi, Araplar arasında yaygınlaşmış şifahî kaynaklara dayanır. Bu bilgilerin kaynağı da bizzat o dönemin ve o bölgenin Yahudileridir.
Arabistan'daki Yahudilerin iddialarına göre, kendileri, Hz. Musa'nın (s.a) son dönemlerinde Hicaz'a gelmiş ve orada yerleşmişlerdir. Bunu şöyle özetleyebiliriz: Hz. Musa, Yesrib (Medine) bölgesindeki Amalika kabilesine karşı bir ordu gönderip, onlara bu kabileden kimseyi hayatta bırakmamalarını emreder. Bu bölgeye gelen İsrail ordusu, Hz. Musa'nın emrini ifa eder ama çok yakışıklı bir delikanlı olan Amalika kralının oğlunu öldürmeyip yanlarına alarak, Filistin'e getirirler. Ancak onlar Filistin'e daha gelmeden Hz. Musa vefat ettiğinden, onun yerine geçenler, 'Amalika kabilesinden hiç kimseyi hayatta bırakmamanızı size bir peygamber emretmişti. Oysa siz bu genci hayatta bırakmakla onun buyruğuna karşı gelmiş oldunuz' diye bu orduyu suçlayarak toplumdan tecrid ederler. Onlar da bunun üzerine Yesrib'e (Medine) geri dönerek, oraya yerleşirler. (Kitab-ul-Ağani, cilt. 19 sh. 94) Böylece Yahudiler Arabistan'a 12 asır önce yerleştiklerini iddia etmiş oluyorlardı. Ancak bu iddiayı destekleyici hiçbir tarihi delil bulunamamaktadır. Muhtemelen Yahudiler eski ve yüce bir nesilden geldiklerine Arapları inandırabilmek için böyle bir hikayeyi uydurmuşlardır.
Yahudilerin bir başka rivayetine göre onlar M.Ö. 587'de Buhtun-Nasr'ın Beyt-i Mukaddes'i yakıp yıktığı ve Yahudileri dağıttığı bir dönemde birçok kabile Hicaz'a gelip Vadi'l-Kura, Teyma ve Yesrib bölgelerine yerleşmişlerdir.
Yahudilerin yerleşim bölgelerini gösteren harita:
(Fütuhu'l-Buldan, Belâzurî) . Ancak bu iddianın da tarihî bir mesnedi yoktur. Bu da muhtemelen yine Yahudilerin, yüce ve kadim bir nesil olduklarını kanıtlayabilmek için uydurdukları hikayelerden biridir.
M.S. 70'te Rumların, Filistin'de Yahudileri katlettikleri ve M.S. 132'de bir kısmını Filistin'den sürdükleri sabit olan tarihi gerçeklerdendir. Bu dönemde Filistin'den kaçan birçok Yahudi kabilesi, gelip Hicaz'a sığınmıştır. Çünkü, Güney Filistin, Arabistan'a yakındır. Böylece onlar Arabistan'a gelip, yeşillik bir bölgeye yerleşmişler, daha sonra da hileyle ve bilhassa tefecilik olan mesleklerini icra ederek yavaş yavaş buraları ellerine geçirmişlerdir. Eyle, Makne, Tebuk, Teyma, Vadi'l-Kura, Fedek ve Hayber hep onların eline geçmişti. Bu kabileler Benu Kurayza, Benu Nadir, Benu Kaynuka ve Benu Bahdal idi.
Medine'ye yerleşen kabileler içinde en meşhurları Benu Nadir ile Benu Kurayza'dır. Çünkü kahinlik ve dini liderlik bu kabilelerdeydi ve en soylu kabileler olarak kabul görülüyorlardı. Yahudiler Medine'ye geldiklerinde, onrada bulunan bazı Arap kabileleri üzerinde tahakküm kurarak, Medine'nin hakimi olmuşlardı. Bundan yaklaşık 3 asır sonra M.S. 450 ve 451 de büyük Yemen seli dolayısıyla (bu vak'a Sebe' Suresi'nde zikredilmiştir) Sebe kavimlerinden bazı kabileler Yemen'den kaçıp Arapların bölgesine göç etmek zorunda kalmışlardı. Bu kabileler içinde Gassan'lılar Şam'a, Lahmi'ler Irak'a, Benu Huzaa Cidde ve Mekke arasında bir bölgeye, Evs ve Hazreç Medine'ye gelerek yerleşmişlerdi. Ancak Medine'ye Yahudiler hakim olduğundan, başlangıçta Evs ve Hazreç'e toprak vermişler ve bu iki Arap kabilesi de çöle yerleşmek zorunda kalmıştı. Sonunda Evs ve Hazreç'in ileri gelenlerinden bir şahıs, Şam'a yerleşmiş akraba kabile olan Gassan'lılardan yardım istemiş ve Şam'dan büyük bir ordu gelerek Medine'deki Yahudi gücünü kırmıştır. Bunun üzerine de Evs ve Hazreç kabileleri Medine'de tamamen hakimiyeti ele geçirmişler, iki büyük Yahudi kabilesi Benu Nadir ve Benu Kurayza, şehri terketmiş ve üçüncü kabile Benu Kaynuka da bu iki Yahudi kabilesiyle iyi geçinemediğinden şehir içinde kalmıştır. Ancak şehir içinde kalabilmek için Benu Kaynuka, Hazreç kabilesinin; buna karşı şehrin çevresinde kalabilmek için Benu Nadir ile Benu Kurayza da Evs kabilesinin himayesi altına girmişlerdir.
Hz. Peygamber'in (s.a.) Medine'ye hicretinden önce ve hemen sonrasında Arabistan'da ve bilhassa Medine'de Yahudilerin durumu şöyleydi:
Yahudilerin dil, giyim, kültür, örf ve adetleri tamamıyle Araplaşmıştı. Öyle ki çocuğunun adı bile Arapçaydı. Hatta Hicaz'a yerleşmiş 12 Yahudi kabilesinden Benu Zavra'nın dışında hiçbir kabilenin adı İbranice değildi. İçlerinde birkaç alim dışında kimse İbranice bilmezdi. Cahiliyye döneminin Yahudi şairlerinin şiirleri ile Arap şairlerinin şiirleri dil, düşünce ve konu bakımından hiç farklı bir nitelik taşımazdı. Yahudiler ile Araplar aralarında kız alıp veriyorlardı. Aslında, onlarla Araplar arasında dinleri dışında bir fark vardı denemezdi. Ama buna rağmen Arapların içinde tümüyle asimile olmamışlar ve inatla Yahudilik şuurunu devam ettirmişlerdi. Zahiren Araplaşmalarına gelince, Arabistan'da kalabilmek için başka çareleri yoktu.
Bu zahirî Araplaşma nedeniyle yanılan bazı müsteşrikler, onların aslen Yahudi olmadıklarını ve Yahudiliği kabul etmiş Araplar olduklarını veya en azından çoğunluğu Yahudi Arapların teşkil ettiğini sanmışlardır. Fakat Yahudilerin Arabistan'da kendi dinlerini yaymaya çalıştıklarını veya onların alimlerinin, Hıristiyan papazları gibi Araplara Yahudilik propagandası yaptıklarını gösteren hiçbir tarihi delil yoktur. Aksine Yahudilerde millî gurur ve tekebbürün olduğunu açıkça müşahede edebiliyoruz. Bu yönden Araplara "Centile" (Ümmî) yani vahşî ve cahil diyorlardı. Onlar ümmilerin Yahudiler gibi insani haklara sahip olduklarına inanmıyor, ümmilerin mallarının meşru veya gayri meşru yolla elde edilebileceğini, onların malını almanın Yahudilere helal olduğunu sanıyorlardı. Arapların ileri gelen bir kaçı dışında, diğer Arapların Yahudiliğe girip, kendileriyle eşit olacaklarına ihtimal dahi vermezlerdi. Birkaç kişinin Yahudiliğe girdiğini gösteren özel vak'alar dışında herhangi bir Arap kabilesinin ya da Arap büyüğünün Yahudiliğe katıldığına dair hiçbir tarihi delil yoktur. Üstelik Yahudilerde dinlerini tebliğ etme gibi bir merak yoktu, onlar sadece ticaretlerini düşünüyorlardı. Dolayısıyla Arabistan'da Yahudilik bir din olarak yayılmamıştı ve birkaç kabilenin milli gurur aracı olmaktan öte bir anlam taşımıyordu. Ancak yine de Yahudi bilginler muskacılık, sihir, müneccimlik gibi meslekleri bir kazanç aracı olarak kullanmış ve Araplar arasında kendilerine bilgin ve kahin şeklinde bir yer edinmişlerdi.
Arap kabilelerinin karşısında ekonomik bakımdan Yahudiler daha güçlüydüler. Çünkü onlar, Filistin ve Şam gibi gelişmiş bölgelerden geldiklerinden, Araplar'ın bilmediği bir çok mesleklere sahiptiler. Ayrıca onların Arabistan dışındaki dünya ile de ilişkileri bulunduğundan, Medine'den ve Arabistan'ın kuzey bölgesinden buğday ithal edip hurma ihracaatı yapıyorlardı. Tavukçuluk ve balıkçılık ellerinde olduğu gibi, kumaş da dokuyorlardı.
Yer yer meyhaneler açmışlardı ve Şam'dan şarap getirip buralarda satıyorlardı. Benu Kaynuka, genelde meslekleri olan kuyumculuk, demircilik ve madeni eşya imalatı ile uğraşıyorlardı. Bununla pek yüksek kârlar elde ediyorlarsa da asıl gelir kaynakları tefecilikti. Öyle ki tüm Arabistan'da muazzam bir tefecilik şebekesi kurmuşlardı ve böylelikle Arapları tuzaklarına düşürüyorlardı. Özellikle kendilerinden borç alarak, şan ve şöhretlerini artırma hastalığına yakalanan Arap kabile reisleri Yahudilerin tuzağına düşmüştü. Bunlar yüksek faizlerle Yahudilerden borç alıyorlar ve Yahudiler de buna kat kat faizi ekleyerek onları kendilerine bağımlı kılıyorlardı. İşte bu yüzden Araplar, ekonomik bakımdan müthiş bir mali kriz yaşıyor ve dolayısıyla Yahudilere büyük kin ve nefret besliyorlardı.
Yahudiler ticarî ve malî çıkarları gereğince, Araplardan hiçbir kabileyi, başka bir kabileye karşı desteklemezlerdi. Ayrıca Arapların kendi aralarında savaşmaları onların işine geliyordu. Çünkü onlar, Arapların bir araya gelmeleri halinde, tefecilik yoluyla kazandıkları bunca verimli araziyi, bağ ve bahçeyi kendilerine bırakmayacaklarını biliyorlardı. Bunun yanısıra her Yahudi kabilesi, kendilerine saldırmasından korktukları başka bir kabileye karşı, güçlü bir Arap kabilesinin himayesine girmişti. Dolayısıyla zaman zaman bir Arap kabilesine karşı savaşan müttefikine yardım uğruna, karşı kabilenin müttefiki olan bir başka Yahudi kabilesi ile de savaşmak zorunda kalıyorlardı. Medine'de Benu Kurayza ve Benu Nadir kabileleri Evs Kabilesiyle, Benu Kaynuka da Hazreç kabilesiyle müttefikti. Hicretten bir süre önce, Evs ve Hazreç kabileleri arasında, Buas mevkiinde çok şiddetli bir savaş vuku buldu ve müttefik kabileler birlikte savaştılar.
İşte bu şartlar içerisinde İslâm Medine'ye ulaştı ve Hz. Peygamber (s.a) (s.a) hicret ederek, orada İslâm devletini kurdu. Hz. Peygamber (s.a) devleti kurduktan sonra ilk iş olarak, Evs, Hazreç ve Muhacirleri bir araya getirerek orada bir toplum oluşturmuştur. İkinci iş olarak, bu Müslüman toplum ile Yahudiler arasında açık bir anlaşma yapmıştır. Bu anlaşmanın şartları gereğince, hiç kimsenin bir başkasının hakkını yemeyeceği ve dış düşmana karşı Medine'nin birlikte savunulacağı karara bağlanmıştır. Bu anlaşmaya göre, Yahudiler ile Müslümanların birbirlerine karşı sorumlulukları şu şekilde belirlenmiştir.
"Yahudiler kendi savaş masraflarını kendileri karşılayacaklardır. Taraflar, bir saldırı olması halinde, birbirlerine yardım etmeye zorunludurlar. Birbirlerine iyi niyetli davranacaklar, hak ve iyilik için yardımlaşılacak, kötülük ve günah için değil. Birbirlerine zulmetmeyeceklerdir.
Mazlumlar korunacaklardır. Şayet savaş uzarsa, yapılan masrafa taraflar ortak olacaklardır. Bu antlaşmayı yapanlara Medine'de fitne ve fesad çıkarmak yasaktır. Fesat çıkma ihtimali olan bir anlaşmazlıkta kararı, Allah'ın Kitabı'na göre Muhammed verecektir. (...) Kureyş ve müttefiklerine hiç kimse destek çıkmayacaktır. Medine'ye dışarıdan bir saldırı olması halinde müttefikler birbirlerine yardım edeceklerdir. (...) Taraflar kendi bölgelerinin savunmasından kendileri sorumludurlar." (İbn Hişam, cilt: 2, sh: 147-150)
Bu kesin ve açık bir anlaşmaydı ve Yahudiler bu antlaşmayı kabul etmişlerdi. Fakat çok geçmeden, Hz. Muhammed'e (s.a) , İslâm'a ve Müslümanlara karşı düşmanca bir tavır takınıp, zamanla düşmanlıklarını artırdılar. Bu tavırları üç nedene dayanmaktaydı:
a) Yahudiler, Hz. Peygamber'i (s.a) herhangi bir kabile reisi gibi görmek istiyorlar ve bunun siyasî bir antlaşma olduğu fikrinden hareketle, her iki tarafın da bu antlaşmayı kendi dünyevî çıkarları için yaptığını sanıyorlardı. Ancak Hz. Peygamber'in (s.a) Allah'a, Peygamberlere, Kitaplara, Ahirete (onların peygamber ve kitapları da dahil) iman etmeye Tevhid'e ve Allah'ın hükümlerine itaate, ilâhî sınırların içinde kalmaya, tıpkı kendi peygamberlerinin çağırdığı gibi davet ettiğini görünce, bu onlara çok ağır geldi ve bu evrensel hareketin başarılması halinde, dinî ve millî gururlarının kırılacağından korktular.
b) Evs, Hazreç ve Muhacirlerin arasında bir kardeşliğin tesis olunduğunu ve civardaki Arap kabilelerinden İslâm'ı kabul edenlerin bu kardeşliğe katılmak suretiyle bir toplum vücuda getirmeye başladıklarını görünce, asırlardır Arap kabileleri arasında nifak çıkararak menfaat sağladıklarını fakat şimdi bu dinin Arapları bir araya toplayarak, bir güç haline getirdiğinden, artık eski oyunlarını sürdüremeyeceklerini anladılar.
c) Hz. Muhammed'in (s.a) getirdiği dini, ahlâkî ve sosyal kanunlar, tefecilik yoluyla kazandıklarını gayr-i meşru kazanç olarak ilan ediyordu. Bu yüzden Yahudiler, Hz. Muhammed'in (s.a) Araplar üzerinde bir hakimiyet sağlaması halinde, bunun kendilerinin sonu demek olacağını düşünmeye başladılar.
Tüm bu nedenler dolayısıyla Hz. Peygamber'e (s.a) karşı çıkmak, artık Yahudiler için milli bir dava görünümü kazanmıştı. Öyle ki onun yenilmesi için her türlü yola baş vurmaktan kaçınmıyorlardı. Hz. Muhammed (s.a) hakkında birçok yalan, iftira ve kuşkular ortaya atarak, bunları çevreye yayıyorlar ve böylece şüpheye düşüp bu dini terketmeleri için İslâm'a girenleri yanıltmaya çalışıyorlardı.
Hatta kendileri önce İslâm'a giriyor, sonra da dönüyorlardı, ki böylece "Demek ki bu işte bir bit yeniği var. Yoksa bunlar Müslüman olduktan sonra, dönmezlerdi" diye düşünerek halkta Hz. Peygamber (s.a) ile ilgili olarak yanlış kanaatler uyanmasını istiyorlardı. Fitne çıkartabilmek için münafıklarla işbirliği yapıyorlardı ve İslâm düşmanı kişi ve kabilelerle irtibat halindeydiler. Müslümanlar arasında fesat çıkarabilmek için ellerinden geleni ardlarına koymuyorlardı. Bu hususta özellikle Evs ve Hazreç kabilesini hedef almışlardı, zira onlarla uzun bir süre müttefik olmuşlardı. Aralarında yeniden savaş çıkıp İslâm'ın kendilerine bağışladığı kardeşliğin parçalanması için bilhassa Buas Savaşı'na tekrar tekrar değiniyorlardı. Ayrıca Müslümanları ekonomik bakımdan perişan edebilmek için adeta çırpınıyorlardı. Öyle ki, alışveriş yaptıkları biri, İslâm'ı kabul ederse eğer, ona zarar verebilmek için her türlü yola baş vuruyorlardı. Bir Müslümandan alacakları varsa, bunu hemen tahsil etmeye çalışıyor ve böylelikle o Müslümanı zor duruma düşürüyorlardı. Yok eğer borçları varsa, ödememek için borçlarını inkar ediyorlar ve "Biz senden borç aldığımızda sen başka dindeydin, şimdi ise, dinini değiştirdiğinden bizden alacağını istemeye hakkın yoktur" diyorlardı. Bu konudaki bir çok örneği Ali İmran Suresi'nin 75. ayetinin açıklama notunda, Taberi, Nisâburî, Taberanî ve Alusî'den naklen zikretmiştik.
Yahudiler, antlaşmaya karşı bu açık açık düşmanca tavırlarını Bedir Savaşı'ndan önce takınmışlardı. Bedir Savaşı'nda Hz. Peygamber (s.a) ve Müslümanlar Kureyşlileri mağlup edince, bu sefer düşmanlıkları daha da artmıştı. Çünkü onlar Müslümanların Kureyşliler karşısında yenileceklerini ve böylece yok olacaklarını sanıyorlardı. Bu yüzden de İslâm'ın Bedir'deki galibiyet haberi gelmeden önce Medine'de çevreye asılsız bir haber fısıldayarak Hz. Peygamber'in (s.a.) öldürüldüğünü, Müslümanların yenildiğini ve Kureyş ordusunun Ebu Cehil komutasında Medine'ye doğru ilerlediğini yaydılar. Ancak olayların beklentilerinin aksine gelişmesi, onları müthiş derecede öfkelendirmişti. Benu Nadir'in Reisi Ka'b bin Eşref bunun üzerine, "Allah'a yemin ederim ki, Muhammed Kureyş'in ileri gelenlerini öldürmüşse eğer, yerin altı bizim için yerin üstünden daha iyidir." demiş ve daha sonra Mekke'ye gidip öldürülen Kureyşli liderlerin ardından kışkırtıcı şiirler okuyarak intikam almaları için Mekke'lileri tahrik etmeye çalışmıştı. Medine'ye döndükten sonra da öfkesini bastırmak amacıyla Müslüman kız ve kadınlar hakkında aşk şiirleri okumaya başlamıştı. En sonunda onun bu fesat ve ahlaksızlığından bıkan Hz. Peygamber (s.a) Hicri 3. yılın Rebi'ul-Evvel ayında Muhammed bin Mesleme el-Ensarî'yi gönderip onu öldürtmüştür. (İbn Sa'd, İbn Hişam, Taberi)
Bedir Savaşı'ndan sonra antlaşmayı ilk ihlal eden Yahudi kabilesi Benu Kaynuka, Medine içinde bir mahallede yaşıyordu. Kuyumculuk, demircilik ve madeni eşya imalatı ile uğraşıyorlardı. Bu bakımdan Medine'liler, onlarla sürekli alışveriş yaparlardı. Beni Kaynuka Yahudileri cesaretlerine çok güvenirlerdi. Demircilik yaptıklarından, onlarda yetişen her çocuk silahlıydı. İçlerinde savaşabilecek durumda en az 700 silahlı muharip bulunuyordu. Bunun yanısıra onlar Hazreç'in eski müttefiki olmalarına da güveniyorlardı. Nitekim Hazreç kabilesinin Reisi Abdullah İbn Übey onları destekliyordu.
Benu Kaynuka Yahudileri Bedir Savaşı'ndan sonra, çarşıya gelen Müslümanlara eziyet etmeye başlayacak kadar kudurmuşlardı. Hatta bir gün çarşıda Müslüman bir kadını soymuşlardı. Bunun üzerine büyük bir fırtına koptu ve çıkan hadisede bir Müslüman ile Bir Yahudi öldürüldü. İş bu noktaya gelince, Hz. Peygamber (s.a) bizzat, Yahudilerin mahallesine gitti ve onları toplayarak yola gelmeleri için onlara nasihat etti. Fakat buna rağmen onlar, "Ey Muhammed, sen bizi o öldürdüğün savaş bilmeyen Kureyş mi sanıyorsun. Bizimle savaşmaya yeltenirsen, cesaretin ne olduğunu görürsün!" şeklinde bir karşılık verdiler. Bu sözler oradaki antlaşmayı bozmak ve açıkça bir savaş ilanı demekti. En sonunda Hz. Peygamber (s.a) Hicrî 2. yılın Şevval (başka bir rivayete göre Zi'l-Kade) ayında onların mahallesini abluka altına aldı ve 15 gün süren abluka sonunda teslim oldular. Müslümanlarla savaşan tüm Yahudi savaşçıları esir alındılar. Abdullah İbn Übey'in onların affı için şiddetle ısrar etmesi üzerine, Hz. Peygamber (s.a) onun isteğini kabul etmiş ve tüm mal, silah ve sanayi aletlerini bırakarak Medine'yi terketmeleri şartıyla Benu Kaynuka'yı serbest bırakmıştı. (İbn Sa'd, İbn Hişam ve Taberi)
Beni Kaynuka'nın Medine'den çıkarılması ve Kab bin Eşref'in öldürülmesi gibi iki sert tepkiden sonra, bunlar Yahudileri öyle korkuttu ki hiçbir kötü davranışta bulunmaya cesaret edemediler. H. 3. yılın Şevval ayında Bedir'in intikamını almak amacıyla Kureyşliler Medine'ye saldırmak için büyük bir hazırlık yaptılar ve Medine'ye doğru yola koyuldular. Kureyş'in 3.000 askerine karşı Hz. Peygamber'in (s.a.) 1.000 asker çıkarabildiğini ve bunlardan 300 münafıkın geri döndüğünü gören Yahudiler, Müslümanlara yardım etmeyerek antlaşmaya ilk defa açıktan karşı çıktılar. Oysa yapılan antlaşma gereğince Medine'yi Müslümanlarla birlikte savunmak zorundaydılar. Üstelik Müslümanların Uhud Savaşı'nda büyük bir zarara uğradıklarını görünce Yahudilerin cesaretleri iyiden iyiye artmıştı.
Öyle ki Benu Nadir, Hz. Peygamber'e (s.a.) , suikast tertiplemiş, fakat hain planları başarısız kalmıştı. Bu vak'a şöyle olmuştur: Bir-i Maune gazvesinden sonra (Hicrî 4. yılın sefer ayı) Amr bin Umeyye Demri, intikamını almak isterken yanlışlıkla Hz. Peygamber (s.a) ile müttefik olan Benu Amir'den iki kişiyi öldürür. Amr, onları kendi düşmanları zannedip öldürdüğünden dolayı maktüllerin fidyesini vermek Müslümanlara vacip olmuştu. Benu Amir ile Benu Nadir'in de müttefik olması nedeniyle Hz. Peygamber, yanına birkaç kişi alarak, fidyeye iştirak etmelerini sağlamak amacıyla Benu Nadir'in mahallesine gider. Hz. Peygamber (s.a) oraya varınca, Yahudiler onu meşgul etmek için lafa tutarlar ve bu sırada Hz. Peygamber'in (s.a.) önünde oturduğu duvarın damına çıkardıkları bir adamı büyük bir taşı Hz. Peygamber'in (s.a.) üzerine atması için görevlendirirler. Ancak o adam daha harekete geçmeden önce Allah, Peygamberini haberdar eder ve Hz. Peygamber (s.a) de hemen oradan ayrılarak Medine'ye döner.
Artık bundan sonra onlara hüsnüniyetle davranmanın bir anlamı kalmamıştı. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a) hemen bir ültimatom göndererek, "Yapmak istediklerinizi öğrendim. Dolayısıyla 10 gün içinde Medine'yi terkedin. Bundan sonra sizlerden orada kim ele geçerse öldürülecektir" diye Yahudilere kararını bildirmiştir. Abdullah İbn Ubey'in kendilerine, "İkibin kişiyle ben size yardım ederim. Benu Kurayza ve Benu Gatafan da yardıma gelecekler. Hiç taviz vermeyin ve yerinizi terketmeyin" şeklinde bir haber göndermesi üzerine, Hz. Peygamber'e (s.a) , ne yaparsa yapsın Medine'yi terketmeyecekleri cevabını verdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber'de Hicrî 4. yılın Rebi'ul-Evvel ayında onları kuşatma altına alır ve birkaç günlük (bazılarına göre 6 gün, bazılarına göre 15 gün) muhasaradan sonra, silahları dışında develerine yükleyebildiklerini yanlarına almak şartıyla Medine'yi terketmeye razı oldular. Böylece aralarında İslâm'ı seçip kalan iki kişi dışında, bu ikinci yahudi kabilesi de Medine'yi terketmiş ve Şam ve Hayber'e doğru gitmişlerdir.
İşte Haşr Suresi'nde, bu olay hakkında mütealalar yapılmıştır.
Konu: Surenin konusu, yukarıda da açıklandığı gibi Benu Nadir ile yapılan savaş hakkındaki yorumları ihtiva etmektedir. Surede konular toplam dört başlık altında incelenmiştir:
1-4- İnsanlar Benu Nadir'in akibetinden ibret almaya davet edilmişlerdir. Sayıları, mal ve servetleri Müslümanlardan kat kat fazla olan, sağlam kaleler içinde korunan büyük bir kabile bile birkaç günlük kuşatmaya dayanamamış, hiçbir ölüm hadisesi olmaksızın asırlardır oturdukları ev ve yurtlarını bırakıp, gitmeye razı olmuşlardır.
Burada Allah Teâlâ bunun Müslümanların kendi güçleri nedeniyle olmadığını, fakat onlar Allah ve Rasulü'ne karşı geldikleri için böyle bir akıbetle karşılaştıklarını vurgulamaktadır. Kim Allah'ın gücüne karşı çıkarsa, sonu böyle olur.
5- Bu bölümde bir takım savaş kaideleri beyan edilmiştir. Düşmanın bölgesinde savaş nedeniyle tahribat yapmak, yeryüzünü ifsad etmek değildir.
6-10- Bu bölümde de, bir ülkenin arazi ve servetinin gerek savaşarak, gerekse savaşmadan ele geçtiğinde, nasıl idare edileceği anlatılmıştır. Çünkü ilk defa Müslümanların eline fetholunmuş bir bölge geçmişti.
11-17, Bu bölümde münafıkların Benu Nadir ile savaş esnasında takındıkları tavır mütalaa edilmiş ve böyle davranmalarının asıl nedenleri irdelenmiştir.
18-24- Son bölümde, mümin olduklarını iddia edip Müslümanların arasına giren, ama iman ruhundan yoksun kimselere seslenilmektedir. Onlara şöyle deniliyor: "İmanın asıl iktizası takva ve fısk arasındaki farkı bilebilmektir. Kendisine inandıklarını iddia ettikleri Kur'an'ın önemi nedir? Ve kendisine inandıklarını iddia ettikleri Allah'ın sıfatları nelerdir?"
Sebbeha lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Göklerde olan her şey ve yerde olan her şey Allah için hareket etti de, (bu sonuç öyle alındı):[⁵⁰⁰⁴] zira O’dur her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden.[⁵⁰⁰⁵]
[5004] Zımnen: “şu halde bu başarıyı Allah’a borçlusunuz”. Sebbahanın geçmiş zaman kipiyle gelişi, elde edilen parlak sonucun sebeplerinin geçmişte aranmasına işaret eder (Bkz: 87:1, not 2). Her şeyin O’nu tesbih ettiğini söyleyen İsrâ 44. âyetin sonu, tesbîh’i sadece “işitilen” bir şey olarak anlamamak gerektiğini telkin eder. Tesbîh, kelimenin tersinin mânanın tersini ifade ettiği kelimeler grubuna girer (sebeha-habese, ketebe-beteke, derre-redde, şerefe-fereşe, nehera-rahene, cebbe-becce, sereha-harese, ‘aşeka-kaşe‘a gibi). Sebeha, “tek başına kaldı, uzağa gitti, ayrılıp uzaklaştı” karşılığıyla, “zihnî soyutlamayı” da kapsar. Soyutlama, zihnin yüceltmesi ve bu sayede yücelmesidir. Akıl soyut düşünceyle yücelir. İlk muhataplar soyut düşünemiyorlar, bu da onları “uzak ilâh” inancına sürüklüyor ve “uzak” olana yaklaşmak için aracılar koyuyorlardı. Onları şirke götüren sebep de buydu. Tesbîhte bilinç şart değilken, zikrde bilinç şarttır. Bu girişin hatırlattığı şudur: Allah’ın tasarruf ve takdiri, insanların davranışlarına göre tezahür eder. Dişli ve güçlü bir düşmanı bir tek kayıp vermeden def eden mü’minlere zımnen şöyle deniliyor: Siz de, onlar da bu sonucu asla hesap etmiyordunuz. [5005] Âyetin Azîz ve Hakîm esmasıyla bitmesi şuna işaret eder: Olan biten açıktır; en sonunda tek mükemmel olan Allah galip gelmiştir; zira O’dur Azîz olan. Şimdi anlaşılmış olsa da, başından beri yaşananlar hikmetsiz değildi; zira O’dur Hakîm olan.— M.İslamoğlu
Huvellezî ahrecellezîne keferû min ehlil kitâbi min diyârihim li evvelil haşr(haşri), mâ zanentum en yahrucû ve zannû ennehum mâniatuhum husûnuhum minallâhi fe etâhumullâhu min haysu lem yahtesibû ve kazefe fî kulûbihimur ru’be yuhribûne buyûtehum bi eydîhim ve eydîl mû’minîne fa’tabirû yâ ulîl ebsâr(ebsâri).
O’dur kitap ehlinden nankörlük edenleri daha ilk sevkiyat ve içtimada yurtlarından çıkaran. Siz onların bırakıp gideceklerine zerrece ihtimal vermemiştiniz, onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı savunacağını sanmışlardı. Allah onların (üzerine) hiç beklemedikleri yerden geldi ve kalplerine korku saldı: hanelerini kendi elleriyle ve mü’minler eliyle harap ettiler.[⁵⁰⁰⁶] Şu halde, ibret alın ey basiret sahipleri![⁵⁰⁰⁷]
[5006] Nadîroğulları kabilesinin geçmiş ve geleceğine dair çok özel ve özgün bilgi için bkz: İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-Tenvîr. [5007] İ’tibar, iftiâl babının yapısı gereği, eşyanın hakikatini, sebep, sonuç ve gerekleriyle birlikte kavrayıp icabını yerine getirmek demektir. Bir başka açıdan, lafzı meale, meali mânaya, mânayı maksada, maksadı hakikate perde yapmamak, satırların sadırlarına geçmektir.— M.İslamoğlu
Ve lev lâ en keteballâhu aleyhimul celâe le azzebehum fîd dunyâ, ve lehum fîl âhıreti azâbun nâr(nâri).
Allah onlar için sürgünü takdir etmemiş olsaydı, elbet onlara dünyada (daha beter) mahrumiyet yaşatırdı; zaten, öbür dünyada onlar, ateş azabına müstehaktırlar.— M.İslamoğlu
Mâ kata’tum min lînetin ev terektumûhâ kâimeten alâ usûlihâ fe bi iznillâhi ve li yuhziyel fâsikîn(fâsikîne).
Onların hurma ağaçlarından her ne kesmiş veya kökü üzere doğrulmuş halde bırakmışsanız, hepsi de Allah’ın izniyle olmuştur;[⁵⁰⁰⁸] gerekçesi de fâsıkları cezalandırmaktır.
[5008] Yani: “Allah’ın bilgisi dahilinde”. Zımnen: Allah’ın izin vermediği durumlarda savaşta bile ağaç kesemezsiniz. Mü’minler çok stratejik bir mıntıkada yer alan en az iki, en çok altı hurma ağacı kesmişler, Yahudiler bunu fırsat bilerek; “Sana inen mesajda buna da mı yer var?” diye Rasulullah’ı itham etmişlerdi. Bu âyet, istismara dayalı söz konusu ithamı red için indi.— M.İslamoğlu
Ve mâ efâ allâhu alâ resûlihî minhum fe mâ evceftum aleyhi min haylin ve lâ rikâbin ve lâkinnallâhe yusallitu rusulehu alâ men yeşâu, vallâhu alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Yine Allah’ın, o kimselerden alıp Elçisi’nin tasarrufuna verdiği kansız ve zahmetsiz savaş gelirleri;[⁵⁰⁰⁹] üstelik (onu ele geçirmek için) ne atlı ne de develi[⁵⁰¹⁰] akınlar düzenlemiş de değildiniz;[⁵⁰¹¹] ama Allah, elçilerini hak edenin/istediğinin başına sarar: ve Allah’ın gücü her şeye güç yeter.
[5009] Fey’, “geri dönmek, iade etmek, aslına rücu” mânasına gelir. Bu kök, kanlı kansız meşru savaş ganimetinin mantığını da ele veriyor: Allah’ın kullara ikram ettiği serveti, ona nankörlük edenlerin elinden alıp itaat edenlere iade etmek. Fey’, “gölge” anlamına da gelir. Yani, “dünya malı gölgedir, asıl değildir” iması taşır. [5010] Veya rikâbın kök anlamından yola çıkarak: “ne de üzengi vurup mahmuzladınız”. [5011] Bu ibâre, ganimet ile fey’ arasındaki farkı ortaya serer: biri “alınan” diğeri “bırakılan/iade edilen” olmasıdır. İlki zahmet karşılığı bir bedel, ikincisi ilâhî yardımla gelen ödüldür. Her ikisinde de elde edilen her şey, kamu malı addedilerek meşru otoriteye teslim edilir.— M.İslamoğlu
Mâ efâ allâhu alâ resûlihî min ehlil kurâ fe lillâhi ve lir resûli ve lizîl kurbâ vel yetâmâ vel mesâkîni vebnis sebîli key lâ yekûne dûleten beynel agniyâi minkum, ve mâ âtâkumur resûlu fe huzûhu ve mâ nehâkum anhu fentehû, vettekûllâh(vettekûllâhe), innallâhe şedîdul ikâb(ikâbi).
Allah’ın malum beldelerin sakinlerinden alıp Rasûlüne verdiği tüm savaş gelirleri,[⁵⁰¹²] Allah’a, Rasulüne, (onun) yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara[⁵⁰¹³] aittir.[⁵⁰¹⁴] Bunu böyle yaptık ki, servet (sırf) sizden zengin sınıflar arasında dolaşan bir devlete dönüşmesin.[⁵⁰¹⁵] İmdi, Rasul size (ondan) ne (pay) verirse onu alın, ama size vermediği şeyden de uzak durun. Allah’a karşı sorumlu davranın; unutmayın ki Allah’ın cezası pek şiddetlidir.
[5012] Bu gelirlerden ne anlaşılacağı, 6 ve 7. âyetlerin aynı durumu mu yoksa iki ayrı durumu mu düzenlediğine bağlı olarak tartışılmıştır. İkinci durumda, “Malum beldeler” ile Nadîrlilerin ardından yine kansız biçimde fethedilen yerleşim merkezleri, onlardan “alınan” ile de, öncekinin aksine vatandaşlık vergisi olan “cizye” ve toprak vergisi olan “haraç” gibi menkul gelir kalemleri kastedilmiş olmalıdır. Bu durumda âyetin ille de bir-iki yıl sonra nâzil olması gerekmez. İlâhî bir ihbar olması da muhtemeldir. Bu tartışmaya Enfâl 41 de dahil edilince ihtilaf daha da çeşitlenmiş, var sayılan çelişki nesh teorisiyle çözülmeye çalışılmıştır (İbn Âşûr). [5013] Lafzen: “yol oğlu” (Açıklaması için bkz: 30:38, not 45). [5014] Ganimetin beşte biri Bedr’in ardından inen Enfâl 41’de sayılan kalemlere, geri kalanı mücahidlere taksim edilir. Fakat bedelsiz savaş gelirlerini ifade eden fey’de iki ayrı kalem vardır: Birinci kalem 6. âyetteki gibi gayr-ı menkullerdir. Bunların tamamı Allah Rasûlü’nün tasarrufundadır. İkinci kalem 7. âyette ifade edilen menkullerdir. Bunların tümü 7. âyette sayılan sınıflara taksim edilir. Ganimet ve fey’ hukuku savaş ahlâkının bir parçasıdır. Savaşçıyı mal için can avcılığına teşvik eden keyfî paylaşım esasına dayalı cahiliyye taksiminin yerine ikame edilmiş, çapula son verilmiştir. Çapulda savaşçı elde ettiği malı zimmetine geçirirdi. Vahiy çapulu “kamu malı yeme” (ğulul) saymış ve çapul yapmaya kalkan savaşçıyı ganimetten de mahrum etmiştir (Bkz: 3:161). [5015] Ganimet ve fey’ dağılımında esas alınacak ölçü, dünya durdukça duracak bu ahlâkî gerekçe olmalıdır. Allah Rasûlü Hayber’in fethinden sonra bu arazilerin bir kısmının sahipleri tarafından yarıcı usulüyle işlenmesine izin verdi. Mekke savaşla fetholunduğu halde arazileri ganimet olarak mücahitlere dağıtılmadı. Hz. Ömer, âyeti lafzına değil gerekçesine bakarak tatbik ettiği için, Irak’taki verimli arazileri savaşçılara paylaştırmak yerine, eski sahiplerine zimmetlemişti. Böylece hem toprağın işlenmesini sağlayıp gelirinden pay aldı hem de toprak ağaları oluşmasını önledi.— M.İslamoğlu
Lil fukarâil muhâcirînellezîne uhricû min diyârihim ve emvâlihim yebtegûne fadlen minallâhi ve rıdvânen ve yensurûnallâhe ve resûleh(resûlehu), ulâike humus sâdikûn(sâdikûne).
(Bu gelirler), yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılan muhacirler arasındaki fakirlere (verilir); Allah’tan kendilerine ulaşacak bir lütuf ve rızanın peşine düşen, Allah’a ve Rasulüne yardım eden kimseler bunlardır. Sözüne sadık olanlar da bunlardır.— M.İslamoğlu
Vellezîne tebevveûd dâre vel îmâne min kablihim yuhıbbûne men hâcere ileyhim ve lâ yecidûne fî sudûrihim hâceten mimmâ ûtû ve yû’sirûne alâ enfusihim ve lev kâne bihim hasâsah(hasâsatun), ve men yûka şuhha nefsihî fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Bir de, onlar (gelmeden) önce kendilerine yurdu hazırlayan ve imanı (yerleştiren) kimselere (verilir);[⁵⁰¹⁶] onlar kendilerine sığınan muhacirleri severler, diğerlerine verilenlerden dolayı içlerinde bir hasislik duymazlar; dahası kendileri çok muhtaç halde bulunsalar da, başkalarını kendilerine tercih ederler. Evet, kendi bencilliğinin tutkusundan korunanlar var ya: kurtuluşa erecek olanlar da işte onlardır.[⁵⁰¹⁷]
[5016] Veya vavın “beraberlik” vurgusuyla: “iman ile bu yurdu hazırlamış olanlara”. [5017] Buhl, kendi elindekini başkasından kıskanmak, şuhh başkasının elindekine göz dikmektir. Allah Rasûlüne bir zat gelerek açlıktan dizlerinde derman kalmadığını söyledi. Allah Rasûlü “Bu zâtı misafir edecek biri var mı?” dedi. Ebu Talha kabul etti ve eve götürdü. Evde bebeklerinin yiyeceğinden başka bir şey yoktu. Ebu Talha eşine; “Onu uyut, kandili bir biçimde söndür, biz yermiş gibi yapalım, misafiri doyuralım” dedi. Ertesi sabah Rasulullah “Allah bu gece falan aileden razı oldu” dedi. Îsâr, “kendi ihtiyacı olduğu halde, başkasını kendisine tercih etmek” anlamına gelir. Buhl, şuhh, isâr yanında; hased, ğayret, ğıbta, sehavet, cûd ve fakr kavramları için bkz: 113:5 not 8.— M.İslamoğlu
Vellezîne câû min ba’dihim yekûlûne rabbenâgfir lenâ ve li ihvâninellezîne sebekûnâ bil îmâni ve lâ tec’al fî kulûbinâ gıllen lillezîne âmenû rabbenâ inneke raûfun rahîm(rahîmun).
Onlardan sonra gelenler şöyle yakarırlar: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce imanla göçüp gitmiş olanları bağışla! İman edenlere ilişkin gönlümüzde en küçük bir kin[⁵⁰¹⁸] bırakma! Rabbimiz! Şüphe yok ki Sen çok şefkatli, çok merhametlisin!”
[5018] Ğıll için bkz: 7:43, not 36.— M.İslamoğlu
E lem tere ilellezîne nâfekû yekûlûne li ihvânihimullezîe keferû min ehlil kitâbi le in uhrictum le nahrucenne me’akum ve lâ nutîu fî kum ehaden ebeden ve in kûtiltum le nensurennekum, vallâhu yeşhedu innehum le kâzibûn(kâzibûne).
NİFAKTA direnenlerin, önceki vahyin mensuplarından küfre gömülen yoldaşlarına[⁵⁰¹⁹] şöyle diyebilecekleri aklına gelir mi: “Eğer siz çıkarılırsanız kesinlikle biz de sizinle birlikte çıkacağız; sizin hakkınızda hiçbir kimsenin sözüne ebedîyen itibar etmeyeceğiz; yok eğer size karşı savaş açılırsa kesinlikle size yardım edeceğiz”?[⁵⁰²⁰] Allah şahit ki, onlar yalancının daniskasıdırlar.
[5019] Lafzen: “kardeşlerine”. [5020] Benzer bir durum için bkz: 8:48, not 55.— M.İslamoğlu
Le in uhricû lâ yahrucûne me’ahum ve le in kûtılû lâ yensurûnehum ve le in nesarûhum le yuvellunnel edbâr(edbâre), summe lâ yunsarûn(yunsarûne).
Onlar çıkarılsalardı, onlarla beraber çıkmazlardı; onlara karşı savaş açılacak olsa, yardım etmezlerdi; tut ki yardım ettiler, sonunda arkalarını dönüp kaçarlardı da, kimseden de yardım alamazlardı.[⁵⁰²¹]
[5021] Bu âyetler nifakın bir inanç problemi olmaktan çok bir “inanç ahlâkı” problemi olduğunu gösterir.— M.İslamoğlu
Le entum eşeddu rehbeten fî sudûrihim minallâhi, zâlike bi ennehum kavmun lâ yefkahûn(yefkahûne).
Elbet onların içlerine Allah’tan daha çok sizin korkunuz sinmiş: bunun gerekçesi, onların anlayışsız bir topluluk olmalarıdır.[⁵⁰²²]
[5022] Korkuda şirk, Allah dışında bir şeyden Allah’tan korkar gibi korkmaktır. Âyet korku terbiyesini inşâ ediyor (Rehb için bkz: 28:32).— M.İslamoğlu
Lâ yukâtilûnekum cemîan illâ fî kuren muhassanetin ev min verâi cudur(cudurin), be’suhum beynehum şedîd(şedîdun), tahsebuhum cemîan ve kulûbuhum şettâ, zâlike bi ennehum kavmun lâ ya’kılûn(ya’kılûne).
Onlar ittifak kursalar dahi, müstahkem mevzilerde olmadıkça ya da sur diplerine[⁵⁰²³] saklanmadıkça sizinle savaşmayı göze alamazlar. Kendi aralarında şiddetli bir rekabet[⁵⁰²⁴] vardır; sen onları birlik içinde sanırsın, ama kalpleri darmadağınıktır: Bunun gerekçesi de, onların aklını kullanmayan bir topluluk olmalarıdır.
[5023] Buradaki min edatının anlama katkısı için bkz. 49:4, not 4. [5024] İbn Abbas’a dayanarak, be’se bu bağlamda verebileceğimiz en uygun karşılık (Krş: 7:165, not 129).— M.İslamoğlu
Kemeselillezîne min kablihim karîben zâkû ve bâle emrihim ve lehum azâbun elîm(elîmun).
(Onların akıbeti de), kendilerinden hemen önce yaptıklarının acısını tadanların akıbetine benzeyecektir;[⁵⁰²⁵] dahası onların hakkı, elem verici bir azaptır.
[5025] Buradaki tarihsel atıf, hem yaptıklarının acısını Bedir’de tadan Müşriklere hem de sürülen ilk Yahudi kabilesi olan Kaynukaoğullarınadır.— M.İslamoğlu
Ke meseliş şeytâni iz kâle lil insânikfur, fe lemmâ kefere kâle innî berîun minke innî ehâfullâhe rabbel âlemîn(âlemîne).
Tıpkı malum şeytan örneğinde olduğu gibi: Hani o insana “inkâr et” diye telkin eder, ona uyup inkâr edince de “Ben senin yaptığından sorumlu değilim, çünkü ben âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım” der.[⁵⁰²⁶]
[5026] Bu “şeytan”lar, 11. âyette tarif edilen münafık tipler olmalıdır. Önce ayartırlar, sonra da hiçbir sorumluluk üstlenmezler. şeytanın “Ben Allah’tan korkarım” demesi, münafıklığını gösterir. Bu pasajın en çarpıcı yanı, şeytan rolüne, inkârcı Yahudilerin değil münafıkların lâyık görülmesidir. Zira onlar Yahudilerin gözünde hain ve dönek, Müslümanların gözünde onursuz ve alçak konumuna düştüler. Sonuç: Her nifakta bir şeytanlık gizlidir (Benzer temsilî diyaloglar için bkz: 14:22; 50:27).— M.İslamoğlu
Fe kâne âkıbetehumâ ennehumâ fîn nâri hâlideyni fîhâ, ve zâlike cezâûz zâlimîn(zâlimîne).
Sonuçta o iki (zümre)nin[⁵⁰²⁷] akıbeti de, içinde yerleşip kalacakları ateş olacaktır: zira, zalimlerin cezası budur.
[5027] Buradaki ikil zamir, 16. âyetteki şeytan ve onun aldattığı insan temsili üzerinden 11. âyette anılan inkârcı Yahudi ve münafıkları ifade eder.— M.İslamoğlu
Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe vel tenzur nefsun mâ kad demet ligad(ligadin), vettekûllah(vettekûllahe), innallâhe habîrun bi mâ ta’melûn(ta’melûne).
SİZ ey iman edenler! Allah’a karşı sorumlu olduğunuzu bilin! Şimdi herkes, (kendisine) malum olmayan bir yarın için ne hazırladığına bir baksın! Ve (bir kez daha): Allah’a karşı sorumlu olduğunuzu bilin! Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.[⁵⁰²⁸]
[5028] Allah, kendisine karşı sorumluluk yolunda ne çaba sarf ettiğinizi ve nereye kadar gücünüz olduğunu bilir. Nifakla ilgili bir pasajın ardından âhiretin gelmesi tesadüf değildir. Nifak probleminin temelinde tek dünyalılık yatar. Tek dünyalı olanın iki yüzü olur. Devamındaki âyet, nifakın temelinde neyin yattığını ifade eder.— M.İslamoğlu
Ve lâ tekûnû kellezîne nesûllâhe fe ensâhum enfusehum, ulâike humul fâsikûn(fâsikûne).
Aman ha, şu kimseler gibi olmayın ki; onlar Allah’ı unuttular, Allah da onlara kendilerini unutturdu![⁵⁰²⁹] İşte onlar, evet onlardır fâsık olanlar.
[5029] Bir önceki âyet “sorumlu davranma” çağrısıydı, bu âyet ise “sorumsuzluğa karşı” uyarı. Tevbe 68 ile de teyit edilen bu psikanalitik ifade, nifak psikolojisinin iç yüzünü ortaya serer. Zımnen: Münafık yalnızca başkalarına münafıklık yapmaz. Nifakı giderek öyle benimser ki, artık kendi kendisinin de münafığı olur. Kendi kendini unutmak budur. Kendini unutan kendine yabancılaşır, kendine yabancılaşan giderek kendisiyle kavgalı hale gelir. Kendini unutandan, şahdamarından yakın olan Allah’ı hatırlaması beklenemez. Dolayısıyla insanın kendine uzaklaşması, aynı anda Allah’tan uzaklaşması anlamına gelir. Tıpkı tersinin de doğru olduğu gibi. İnsanın Allah’ı unutmasından Allah zarar görmez, fakat bu kendine yabancılaşmayı getirdiği için, insan zarar görür ve hepten kaybeder. Nüzul ortamıyla uyumlu olarak bu âyet şöyle de anlaşılabilir: ‘Onlar Allah’ı unuttular, Allah da o yahudilere ve münafıklara birbirlerini unutturdu.’ Zira münafıklar, yardıma gelme vaadiyle kışkırttıkları yahudilerin yardımına gelmemişler, verdikleri sözü unutmuşlardı.— M.İslamoğlu
Ateşe lâyık olanlarla cennete lâyık olanlar, asla bir tutulamazlar: cennete lâyık olanlar var ya, işte onlardır kurtuluşa erenler.[⁵⁰³⁰]
[5030] Sinsi ve münafık şeytanları dinlediği için kendini unutan sorumsuzların varacağı yer ateştir. Sorumlu davranmak isteyen kimse, şeytanı değil vahyi dinlemelidir. Bir sonraki âyetle bu pasajın münasebeti budur.— M.İslamoğlu
Lev enzelnâ hâzel kur’âne alâ cebelin le reeytehu hâşian mutesaddian min haşyetillâh(haşyetillâhi), ve tilkel emsâlu nadribuhâ lin nâsi leallehum yetefekkerûn(yetefekkerûne).
EĞER Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık, onun Allah’a saygıdan boyun eğmiş bir halde parçalanıp dağıldığını[⁵⁰³¹] görürdün.[⁵⁰³²] İşte bu türden temsilî anlatımları, insanların önüne, belki düşünürler diye koyuyoruz.[⁵⁰³³]
[5031] Tehattum, sert ve katı cisimlerin zilletten dolayı gürültülü parçalanmasını ifade eder. Tesaddu’ ise, azametten dolayı sessizce dağılmalarına denir. [5032] Zımnen: Ama ey insan, biz onu dağa-taşa değil sana indirdik! Sen ona karşı neden bu kadar hissiz, vurdumduymaz ve aldırmazsın? Huşu‘, kalp fiillerindendir ve sadece akleden kalp sahibi varlıklar için kullanılır. Burada dağ için kullanılmış fakat Kur’an’ın iniş şartına bağlanmıştır. Bu gerçekleşmediğine göre burada bir varsayım olarak kullanılmıştır. Zemahşerî hidayet rehberi olan Kur’an’ın bu âyette kullandığı üslubu tahyîl (zihinde canlandırma) ve temsîl (sembolizm) olarak niteler. Âyetin birçok çağrışımı vardır: 1) Eğer Kur’an taşa inmiş olsaydı onu da akıllandırır ve duygulu yapardı. 2) Kur’an dağa-taşa değil de insana indiyse, bu onun akleden bir kalp sahibi olmasından dolayıdır (Krş: 13:31). Hz. Mûsa’nın gözleri önünde Rabbin dağa tecellisi ile ilgili bkz: 7:143. Son tahlilde, başta münafıklar olmak üzere, vahyin azametini hissetmeyen tüm çevrelerin taş kalpli olduğunu îmâ eden bir âyettir. [5033] Kıssadan hisse: Kur’an’ın ebedî mesajı karşısında titremeyen her kalp, eğilmeyen her baş, taş kesilmiş demektir, taş!— M.İslamoğlu
O,[⁵⁰³⁴] kendisinden başka ilâh olmayan Allah’tır:[⁵⁰³⁵] İdrak edilemeyen ve edilebilen her şeyin âlimi sadece O’dur; O özünde merhametli, işinde merhametlidir.[⁵⁰³⁶]
[5034] Tüm ilâhî esma Allah’a döner, Allah has ismi ise, burada olduğu gibi sadece huveye döner. Huve Zât’ın “ayn”ını, yani bireysel cevheri ifade eder. Allah kelimesi, dilde başlayıp ciğerde biten bir ses düzenine sahiptir. Bir kez Allah diyen, iman ağacının dıştan içe doğru dört unsuru olan amel-ikrar-tasdik-marifet süreçlerinin tamamını yaşar. Dıştan içe, müşahhastan mücerrede, şehadet âleminden gayb âlemine… Ğayb-şehadet ikilisinde, Allah’a nisbet edildiği için ğayb önce gelmiştir. Huve zamirinde son harf zaittir, ikil form olan humâda düşmesi bunun delilidir. Aslı hudur. Hu görünürde bir ses ise de, özünde bir nefestir. Can taşıyan her varlık, aldığı her nefesle “O”nu anar. Nefes canlılığın alametidir. Varlık ilâhî bir nefestir. Celal ve cemalin tecellisi olan kevn ve fesad, bu nefesin veriliş ve alınışını temsil eder. Nefes alan canlılar içerisinde iradesiyle temayüz eden insan, tesbihi zikre çevirerek sorar: O kimdir? Vahyin verdiği cevap, aslında idrakin derinliklerinde yatan bu soruya vicdanın verdiği cevabın ta kendisidir: O Allah’tır. İşte bu nedenle, mutlak ateizm imkânsızdır. [5035] Esmadan murad Allah’ın kendisiyle nitelendiği sıfatlardır. Haşr bir el-esmâu’l-husnâ sûresidir. 24 âyetlik sûrede 28 Allah ismi, 13 Allah’a dönen zamir, 23 ilâhî sıfat yer alır. Son üç âyette ardı ardına hepsi de farklı 16 esma sıralanır. Kur’an’ın zirvesi, Allah’ın Allah hakkında konuştuğu yerlerdir. Bunların en başında bu sûrenin son kısmı gelir. Zira bu âyetler, Allah’ı bilme, tanıma ve anlama yolunda insanoğluna âlemlerin Rabbi tarafından uzatılmış bir kartvizit mesabesindedir. Haşr sûresinin son âyetlerinin önemi konusunda nakledilen tüm rivayetler, bu çerçevede anlaşılmalıdır. Hepsi de, bu tür zirve bölümlerin Allah’ı tanıma ve anlamadaki önemine dikkat çekme amacı taşır. Zira bu esma bizi Allah’a ulaştıran meşru vesilelerdir: “En güzel nitelikleri ve tüm mükemmellikler(i ifade eden Esma-i Hüsna) Allah’a mahsustur. Artık O’nu onlarla anın ve O’nun isimleri konusunda haktan sapan kimseleri kendi haline terk edin!” (7:180; krş: 20:8; 17:100). [5036] Önceki pasajla münasebeti: mü’minlere tek kişinin burnu kanamadan zahmetsizce verilen fey’, işte bu merhametin tecellilerinden sadece biridir.— M.İslamoğlu
O, kendisinden başka ilâh olmayan Allah’tır: varlığın mutlak hâkimidir,[⁵⁰³⁷] kutsalın kaynağıdır,[⁵⁰³⁸] mutlak kurtuluş ve huzurun membaıdır, güven ve iman verendir, (iyi ile kötüyü belirlemede) mutlak otorite sahibidir,[⁵⁰³⁹] mutlak üstün ve yüce olandır, her şartta iradesini yürütendir,[⁵⁰⁴⁰] büyüklüğünde sınırsız olandır.[⁵⁰⁴¹] Eşsiz yüce olan O, onların şirk koştukları her şeyin ötesindedir, aşkındır.[⁵⁰⁴²]
[5037] Yani: Mülkün hakiki mâlikidir. Onun mülkü verince azalmaz, çünkü mülkünü verdiği insan da O’nun mülküdür. [5038] Hiçbir şey kendiliğinden kutsal değildir. Bir şeyi ancak O mukaddes ve mübarek kılar. Onun kutsamadığını kutsal bilmek Allah’tan rol çalmaya yeltenmektir. [5039] Parantez içi açıklama için muheymin kelimesinin kullanıldığı 5:48’e bkz. [5040] Veya: “Her eksik ve ihtiyacı giderendir”. [5041] Lafzen: “Büyüklenmek O’nun hakkıdır”. Mutekebbir kalıbı burada tekellüf değil tazim ve mübalağa ifade eder. Bu âyetlerin inişine neden olan Nadîroğulları sürgünü, burada sayılan İlâhî esma ve sıfatın tümünün tecelli ettiği tarihsel bir aynadır. Bu esmanın tecellisi, o ana yerleştirilen bu aynadan yansımaktadır. [5042] Krş: 30:40.— M.İslamoğlu
Huvallâhul hâlikul bâriûl musavviru lehul esmâul husnâ, yusebbihu lehu mâ fîs semâvâti vel ard(ardı) ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
O Allah’tır; mutlak yaratıcıdır,[⁵⁰⁴³] var ettiğinin ilk örneklerini yaratandır, yarattığı ilk örneklere sûret giydirendir. En güzel nitelikler ve tüm mükemmellikler Allah’a mahsustur:[⁵⁰⁴⁴] Göklerde ve yerde olan her şey O’nun adına hareket eder:[⁵⁰⁴⁵] zira O’dur her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet eden.
[5043] Zımnen: O’ndan gayrısı yaratılmıştır. Halk, bir şeyi özel bir sûret vererek icat etmektir. Âl-i İmran’da bu anlamıyla Hz. İsa’nın fiiline izafe edilir. Allah için halk, hem eşyayı yoktan var etmeyi hem de yarattığı hammaddeden yeni eşya var etmeyi ifade eder. [5044] el-Esmâu’l-Husnâ, Kur’an’da geldiği dört yerde de (20:8; 7:180; 17:100) “O’na mahsustur” anlamı veren tahsis lâmı ile gelir. Aşkın ve mutlak varlık, zâtı hakkındaki bilgiyi insan idrakine esma vesilesiyle indirmiştir. Allah diyenin aklına ne gelmesi gerektiği esma aracılığıyla cevaplanmıştır. İnsan idraki mutlak olanı bütün gerçekliğiyle kavrayamaz. Bundan dolayıdır ki soru sormaya Allah’tan başlamak yanlış yerden başlamaktır. Esma, bilince bilinenden bilinmeyene doğru bir yol çizer. Bu yüzden İlâhî esma müteşabihtir. Husnâ, ism-i tafdil olarak “en güzel”, sıfat olarak “güzel” mânasına gelir. Aslında el-esmau’l-husnâ terkibi mutlak mükemmelliği vurgular. Burada soru şudur: Mutlak mükemmellik kavranabilir mi? Elbette hayır. Belki de“Rabbini an!” yerine “Rabbinin ismini an!” denilmesinin nedeni de budur. [5045] Zımnen: Fakat bir sen bu kâinat ilâhîsine katılmak yerine çatlak ses çıkarırsın ey insan! Senin böyle yapman O’nun yüceliğine halel getirmez. Ama, seni yaratması da hikmetsiz değildir. (Tesbihe dair bir not için bkz: 56:74.)— M.İslamoğlu
59:24
Yardımcı
Site kullanımı hakkında sorun
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar