Haşr 24 Ayet Medine · الحشر
59

Haşr

Toplanma · Medine
59
Toplanma · Medine
الحشر
24
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ١
Sebbeha lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Göklerde olan her şey ve yerde olan her şey Allah için hareket etti de, (bu sonuç öyle alındı):[⁵⁰⁰⁴] zira O’dur her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden.[⁵⁰⁰⁵] [5004] Zımnen: “şu halde bu başarıyı Allah’a borçlusunuz”. Sebbahanın geçmiş zaman kipiyle gelişi, elde edilen parlak sonucun sebeplerinin geçmişte aranmasına işaret eder (Bkz: 87:1, not 2). Her şeyin O’nu tesbih ettiğini söyleyen İsrâ 44. âyetin sonu, tesbîh’i sadece “işitilen” bir şey olarak anlamamak gerektiğini telkin eder. Tesbîh, kelimenin tersinin mânanın tersini ifade ettiği kelimeler grubuna girer (sebeha-habese, ketebe-beteke, derre-redde, şerefe-fereşe, nehera-rahene, cebbe-becce, sereha-harese, ‘aşeka-kaşe‘a gibi). Sebeha, “tek başına kaldı, uzağa gitti, ayrılıp uzaklaştı” karşılığıyla, “zihnî soyutlamayı” da kapsar. Soyutlama, zihnin yüceltmesi ve bu sayede yücelmesidir. Akıl soyut düşünceyle yücelir. İlk muhataplar soyut düşünemiyorlar, bu da onları “uzak ilâh” inancına sürüklüyor ve “uzak” olana yaklaşmak için aracılar koyuyorlardı. Onları şirke götüren sebep de buydu. Tesbîhte bilinç şart değilken, zikrde bilinç şarttır. Bu girişin hatırlattığı şudur: Allah’ın tasarruf ve takdiri, insanların davranışlarına göre tezahür eder. Dişli ve güçlü bir düşmanı bir tek kayıp vermeden def eden mü’minlere zımnen şöyle deniliyor: Siz de, onlar da bu sonucu asla hesap etmiyordunuz. [5005] Âyetin Azîz ve Hakîm esmasıyla bitmesi şuna işaret eder: Olan biten açıktır; en sonunda tek mükemmel olan Allah galip gelmiştir; zira O’dur Azîz olan. Şimdi anlaşılmış olsa da, başından beri yaşananlar hikmetsiz değildi; zira O’dur Hakîm olan.— M.İslamoğlu
59:1
2
هُوَ الَّـذ۪ٓي اَخْرَجَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ دِيَارِهِمْ لِاَوَّلِ الْحَشْرِۜ مَا ظَنَنْتُمْ اَنْ يَخْرُجُوا وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ مَانِعَتُهُمْ حُصُونُهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَاَتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ حَيْثُ لَمْ يَحْتَسِبُوا وَقَذَفَ ف۪ي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُمْ بِاَيْد۪يهِمْ وَاَيْدِي الْمُؤْمِن۪ينَ فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُو۬لِي الْاَبْصَارِ ٢
Huvellezî ahrecellezîne keferû min ehlil kitâbi min diyârihim li evvelil haşr(haşri), mâ zanentum en yahrucû ve zannû ennehum mâniatuhum husûnuhum minallâhi fe etâhumullâhu min haysu lem yahtesibû ve kazefe fî kulûbihimur ru’be yuhribûne buyûtehum bi eydîhim ve eydîl mû’minîne fa’tabirû yâ ulîl ebsâr(ebsâri).
O’dur kitap ehlinden nankörlük edenleri daha ilk sevkiyat ve içtimada yurtlarından çıkaran. Siz onların bırakıp gideceklerine zerrece ihtimal vermemiştiniz, onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı savunacağını sanmışlardı. Allah onların (üzerine) hiç beklemedikleri yerden geldi ve kalplerine korku saldı: hanelerini kendi elleriyle ve mü’minler eliyle harap ettiler.[⁵⁰⁰⁶] Şu halde, ibret alın ey basiret sahipleri![⁵⁰⁰⁷] [5006] Nadîroğulları kabilesinin geçmiş ve geleceğine dair çok özel ve özgün bilgi için bkz: İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-Tenvîr. [5007] İ’tibar, iftiâl babının yapısı gereği, eşyanın hakikatini, sebep, sonuç ve gerekleriyle birlikte kavrayıp icabını yerine getirmek demektir. Bir başka açıdan, lafzı meale, meali mânaya, mânayı maksada, maksadı hakikate perde yapmamak, satırların sadırlarına geçmektir.— M.İslamoğlu
59:2
3
وَلَوْلَٓا اَنْ كَتَبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمُ الْجَلَٓاءَ لَعَذَّبَهُمْ فِي الدُّنْيَاۜ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابُ النَّارِ ٣
Ve lev lâ en keteballâhu aleyhimul celâe le azzebehum fîd dunyâ, ve lehum fîl âhıreti azâbun nâr(nâri).
Allah onlar için sürgünü takdir etmemiş olsaydı, elbet onlara dünyada (daha beter) mahrumiyet yaşatırdı; zaten, öbür dünyada onlar, ateş azabına müstehaktırlar.— M.İslamoğlu
59:3
4
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ شَٓاقُّوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۚ وَمَنْ يُشَٓاقِّ اللّٰهَ فَاِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ ٤
Zâlike bi ennehum şâ akkûllâhe ve resûleh(resûlehu), ve men yuşâ akkıllâhe fe innallâhe şedîdul ikâb(ikâbi).
Bu onların Allah’a ve O’nun elçisine karşı çıkmaları yüzündendir; kim de Allah’a karşı çıkarsa, unutmasın ki Allah’ın azabı çetindir.— M.İslamoğlu
59:4
5
مَا قَطَعْتُمْ مِنْ ل۪ينَةٍ اَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَٓائِمَةً عَلٰٓى اُصُولِهَا فَبِاِذْنِ اللّٰهِ وَلِيُخْزِيَ الْفَاسِق۪ينَ ٥
Mâ kata’tum min lînetin ev terektumûhâ kâimeten alâ usûlihâ fe bi iznillâhi ve li yuhziyel fâsikîn(fâsikîne).
Onların hurma ağaçlarından her ne kesmiş veya kökü üzere doğrulmuş halde bırakmışsanız, hepsi de Allah’ın izniyle olmuştur;[⁵⁰⁰⁸] gerekçesi de fâsıkları cezalandırmaktır. [5008] Yani: “Allah’ın bilgisi dahilinde”. Zımnen: Allah’ın izin vermediği durumlarda savaşta bile ağaç kesemezsiniz. Mü’minler çok stratejik bir mıntıkada yer alan en az iki, en çok altı hurma ağacı kesmişler, Yahudiler bunu fırsat bilerek; “Sana inen mesajda buna da mı yer var?” diye Rasulullah’ı itham etmişlerdi. Bu âyet, istismara dayalı söz konusu ithamı red için indi.— M.İslamoğlu
59:5
6
وَمَٓا اَفَٓاءَ اللّٰهُ عَلٰى رَسُولِه۪ مِنْهُمْ فَمَٓا اَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يُسَلِّطُ رُسُلَهُ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ٦
Ve mâ efâ allâhu alâ resûlihî minhum fe mâ evceftum aleyhi min haylin ve lâ rikâbin ve lâkinnallâhe yusallitu rusulehu alâ men yeşâu, vallâhu alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Yine Allah’ın, o kimselerden alıp Elçisi’nin tasarrufuna verdiği kansız ve zahmetsiz savaş gelirleri;[⁵⁰⁰⁹] üstelik (onu ele geçirmek için) ne atlı ne de develi[⁵⁰¹⁰] akınlar düzenlemiş de değildiniz;[⁵⁰¹¹] ama Allah, elçilerini hak edenin/istediğinin başına sarar: ve Allah’ın gücü her şeye güç yeter. [5009] Fey’, “geri dönmek, iade etmek, aslına rücu” mânasına gelir. Bu kök, kanlı kansız meşru savaş ganimetinin mantığını da ele veriyor: Allah’ın kullara ikram ettiği serveti, ona nankörlük edenlerin elinden alıp itaat edenlere iade etmek. Fey’, “gölge” anlamına da gelir. Yani, “dünya malı gölgedir, asıl değildir” iması taşır. [5010] Veya rikâbın kök anlamından yola çıkarak: “ne de üzengi vurup mahmuzladınız”. [5011] Bu ibâre, ganimet ile fey’ arasındaki farkı ortaya serer: biri “alınan” diğeri “bırakılan/iade edilen” olmasıdır. İlki zahmet karşılığı bir bedel, ikincisi ilâhî yardımla gelen ödüldür. Her ikisinde de elde edilen her şey, kamu malı addedilerek meşru otoriteye teslim edilir.— M.İslamoğlu
59:6
7
مَٓا اَفَٓاءَ اللّٰهُ عَلٰى رَسُولِه۪ مِنْ اَهْلِ الْقُرٰى فَلِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْاَغْنِيَٓاءِ مِنْكُمْۜ وَمَٓا اٰتٰيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهٰيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُواۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِۢ ٧
Mâ efâ allâhu alâ resûlihî min ehlil kurâ fe lillâhi ve lir resûli ve lizîl kurbâ vel yetâmâ vel mesâkîni vebnis sebîli key lâ yekûne dûleten beynel agniyâi minkum, ve mâ âtâkumur resûlu fe huzûhu ve mâ nehâkum anhu fentehû, vettekûllâh(vettekûllâhe), innallâhe şedîdul ikâb(ikâbi).
Allah’ın malum beldelerin sakinlerinden alıp Rasûlüne verdiği tüm savaş gelirleri,[⁵⁰¹²] Allah’a, Rasulüne, (onun) yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara[⁵⁰¹³] aittir.[⁵⁰¹⁴] Bunu böyle yaptık ki, servet (sırf) sizden zengin sınıflar arasında dolaşan bir devlete dönüşmesin.[⁵⁰¹⁵] İmdi, Rasul size (ondan) ne (pay) verirse onu alın, ama size vermediği şeyden de uzak durun. Allah’a karşı sorumlu davranın; unutmayın ki Allah’ın cezası pek şiddetlidir. [5012] Bu gelirlerden ne anlaşılacağı, 6 ve 7. âyetlerin aynı durumu mu yoksa iki ayrı durumu mu düzenlediğine bağlı olarak tartışılmıştır. İkinci durumda, “Malum beldeler” ile Nadîrlilerin ardından yine kansız biçimde fethedilen yerleşim merkezleri, onlardan “alınan” ile de, öncekinin aksine vatandaşlık vergisi olan “cizye” ve toprak vergisi olan “haraç” gibi menkul gelir kalemleri kastedilmiş olmalıdır. Bu durumda âyetin ille de bir-iki yıl sonra nâzil olması gerekmez. İlâhî bir ihbar olması da muhtemeldir. Bu tartışmaya Enfâl 41 de dahil edilince ihtilaf daha da çeşitlenmiş, var sayılan çelişki nesh teorisiyle çözülmeye çalışılmıştır (İbn Âşûr). [5013] Lafzen: “yol oğlu” (Açıklaması için bkz: 30:38, not 45). [5014] Ganimetin beşte biri Bedr’in ardından inen Enfâl 41’de sayılan kalemlere, geri kalanı mücahidlere taksim edilir. Fakat bedelsiz savaş gelirlerini ifade eden fey’de iki ayrı kalem vardır: Birinci kalem 6. âyetteki gibi gayr-ı menkullerdir. Bunların tamamı Allah Rasûlü’nün tasarrufundadır. İkinci kalem 7. âyette ifade edilen menkullerdir. Bunların tümü 7. âyette sayılan sınıflara taksim edilir. Ganimet ve fey’ hukuku savaş ahlâkının bir parçasıdır. Savaşçıyı mal için can avcılığına teşvik eden keyfî paylaşım esasına dayalı cahiliyye taksiminin yerine ikame edilmiş, çapula son verilmiştir. Çapulda savaşçı elde ettiği malı zimmetine geçirirdi. Vahiy çapulu “kamu malı yeme” (ğulul) saymış ve çapul yapmaya kalkan savaşçıyı ganimetten de mahrum etmiştir (Bkz: 3:161). [5015] Ganimet ve fey’ dağılımında esas alınacak ölçü, dünya durdukça duracak bu ahlâkî gerekçe olmalıdır. Allah Rasûlü Hayber’in fethinden sonra bu arazilerin bir kısmının sahipleri tarafından yarıcı usulüyle işlenmesine izin verdi. Mekke savaşla fetholunduğu halde arazileri ganimet olarak mücahitlere dağıtılmadı. Hz. Ömer, âyeti lafzına değil gerekçesine bakarak tatbik ettiği için, Irak’taki verimli arazileri savaşçılara paylaştırmak yerine, eski sahiplerine zimmetlemişti. Böylece hem toprağın işlenmesini sağlayıp gelirinden pay aldı hem de toprak ağaları oluşmasını önledi.— M.İslamoğlu
59:7
8
لِلْفُقَـرَٓاءِ الْمُهَاجِر۪ينَ الَّذ۪ينَ اُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَاَمْوَالِهِمْ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَاناً وَيَنْصُرُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَۚ ٨
Lil fukarâil muhâcirînellezîne uhricû min diyârihim ve emvâlihim yebtegûne fadlen minallâhi ve rıdvânen ve yensurûnallâhe ve resûleh(resûlehu), ulâike humus sâdikûn(sâdikûne).
(Bu gelirler), yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılan muhacirler arasındaki fakirlere (verilir); Allah’tan kendilerine ulaşacak bir lütuf ve rızanın peşine düşen, Allah’a ve Rasulüne yardım eden kimseler bunlardır. Sözüne sadık olanlar da bunlardır.— M.İslamoğlu
59:8
9
وَالَّذ۪ينَ تَبَوَّؤُ الدَّارَ وَالْا۪يمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ اِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ ف۪ي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّٓا اُو۫تُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌۜ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَۚ ٩
Vellezîne tebevveûd dâre vel îmâne min kablihim yuhıbbûne men hâcere ileyhim ve lâ yecidûne fî sudûrihim hâceten mimmâ ûtû ve yû’sirûne alâ enfusihim ve lev kâne bihim hasâsah(hasâsatun), ve men yûka şuhha nefsihî fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Bir de, onlar (gelmeden) önce kendilerine yurdu hazırlayan ve imanı (yerleştiren) kimselere (verilir);[⁵⁰¹⁶] onlar kendilerine sığınan muhacirleri severler, diğerlerine verilenlerden dolayı içlerinde bir hasislik duymazlar; dahası kendileri çok muhtaç halde bulunsalar da, başkalarını kendilerine tercih ederler. Evet, kendi bencilliğinin tutkusundan korunanlar var ya: kurtuluşa erecek olanlar da işte onlardır.[⁵⁰¹⁷] [5016] Veya vavın “beraberlik” vurgusuyla: “iman ile bu yurdu hazırlamış olanlara”. [5017] Buhl, kendi elindekini başkasından kıskanmak, şuhh başkasının elindekine göz dikmektir. Allah Rasûlüne bir zat gelerek açlıktan dizlerinde derman kalmadığını söyledi. Allah Rasûlü “Bu zâtı misafir edecek biri var mı?” dedi. Ebu Talha kabul etti ve eve götürdü. Evde bebeklerinin yiyeceğinden başka bir şey yoktu. Ebu Talha eşine; “Onu uyut, kandili bir biçimde söndür, biz yermiş gibi yapalım, misafiri doyuralım” dedi. Ertesi sabah Rasulullah “Allah bu gece falan aileden razı oldu” dedi. Îsâr, “kendi ihtiyacı olduğu halde, başkasını kendisine tercih etmek” anlamına gelir. Buhl, şuhh, isâr yanında; hased, ğayret, ğıbta, sehavet, cûd ve fakr kavramları için bkz: 113:5 not 8.— M.İslamoğlu
59:9
10
وَالَّذ۪ينَ جَٓاؤُ۫ مِنْ بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّـنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِاِخْوَانِنَا الَّذ۪ينَ سَبَقُونَا بِالْا۪يمَانِ وَلَا تَجْعَلْ ف۪ي قُلُوبِنَا غِلاًّ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا رَبَّـنَٓا اِنَّكَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ۟ ٠١
Vellezîne câû min ba’dihim yekûlûne rabbenâgfir lenâ ve li ihvâninellezîne sebekûnâ bil îmâni ve lâ tec’al fî kulûbinâ gıllen lillezîne âmenû rabbenâ inneke raûfun rahîm(rahîmun).
Onlardan sonra gelenler şöyle yakarırlar: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce imanla göçüp gitmiş olanları bağışla! İman edenlere ilişkin gönlümüzde en küçük bir kin[⁵⁰¹⁸] bırakma! Rabbimiz! Şüphe yok ki Sen çok şefkatli, çok merhametlisin!” [5018] Ğıll için bkz: 7:43, not 36.— M.İslamoğlu
59:10
11
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ نَافَقُوا يَقُولُونَ لِاِخْوَانِهِمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَئِنْ اُخْرِجْتُمْ لَنَخْرُجَنَّ مَعَكُمْ وَلَا نُط۪يعُ ف۪يكُمْ اَحَداً اَبَداًۚ وَاِنْ قُوتِلْتُمْ لَنَنْصُرَنَّكُمْۜ وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ ١١
E lem tere ilellezîne nâfekû yekûlûne li ihvânihimullezîe keferû min ehlil kitâbi le in uhrictum le nahrucenne me’akum ve lâ nutîu fî kum ehaden ebeden ve in kûtiltum le nensurennekum, vallâhu yeşhedu innehum le kâzibûn(kâzibûne).
NİFAKTA direnenlerin, önceki vahyin mensuplarından küfre gömülen yoldaşlarına[⁵⁰¹⁹] şöyle diyebilecekleri aklına gelir mi: “Eğer siz çıkarılırsanız kesinlikle biz de sizinle birlikte çıkacağız; sizin hakkınızda hiçbir kimsenin sözüne ebedîyen itibar etmeyeceğiz; yok eğer size karşı savaş açılırsa kesinlikle size yardım edeceğiz”?[⁵⁰²⁰] Allah şahit ki, onlar yalancının daniskasıdırlar. [5019] Lafzen: “kardeşlerine”. [5020] Benzer bir durum için bkz: 8:48, not 55.— M.İslamoğlu
59:11
12
لَئِنْ اُخْرِجُوا لَا يَخْرُجُونَ مَعَهُمْۚ وَلَئِنْ قُوتِلُوا لَا يَنْصُرُونَهُمْۚ وَلَئِنْ نَصَرُوهُمْ لَيُوَلُّنَّ الْاَدْبَارَ۠ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ ٢١
Le in uhricû lâ yahrucûne me’ahum ve le in kûtılû lâ yensurûnehum ve le in nesarûhum le yuvellunnel edbâr(edbâre), summe lâ yunsarûn(yunsarûne).
Onlar çıkarılsalardı, onlarla beraber çıkmazlardı; onlara karşı savaş açılacak olsa, yardım etmezlerdi; tut ki yardım ettiler, sonunda arkalarını dönüp kaçarlardı da, kimseden de yardım alamazlardı.[⁵⁰²¹] [5021] Bu âyetler nifakın bir inanç problemi olmaktan çok bir “inanç ahlâkı” problemi olduğunu gösterir.— M.İslamoğlu
59:12
13
لَاَنْتُمْ اَشَدُّ رَهْبَةً ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنَ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ ٣١
Le entum eşeddu rehbeten fî sudûrihim minallâhi, zâlike bi ennehum kavmun lâ yefkahûn(yefkahûne).
Elbet onların içlerine Allah’tan daha çok sizin korkunuz sinmiş: bunun gerekçesi, onların anlayışsız bir topluluk olmalarıdır.[⁵⁰²²] [5022] Korkuda şirk, Allah dışında bir şeyden Allah’tan korkar gibi korkmaktır. Âyet korku terbiyesini inşâ ediyor (Rehb için bkz: 28:32).— M.İslamoğlu
59:13
14
لَا يُقَاتِلُونَكُمْ جَم۪يعاً اِلَّا ف۪ي قُرًى مُحَصَّنَةٍ اَوْ مِنْ وَرَٓاءِ جُدُرٍۜ بَأْسُهُمْ بَيْنَهُمْ شَد۪يدٌۜ تَحْسَبُهُمْ جَم۪يعاً وَقُلُوبُهُمْ شَتّٰىۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْقِلُونَۚ ٤١
Lâ yukâtilûnekum cemîan illâ fî kuren muhassanetin ev min verâi cudur(cudurin), be’suhum beynehum şedîd(şedîdun), tahsebuhum cemîan ve kulûbuhum şettâ, zâlike bi ennehum kavmun lâ ya’kılûn(ya’kılûne).
Onlar ittifak kursalar dahi, müstahkem mevzilerde olmadıkça ya da sur diplerine[⁵⁰²³] saklanmadıkça sizinle savaşmayı göze alamazlar. Kendi aralarında şiddetli bir rekabet[⁵⁰²⁴] vardır; sen onları birlik içinde sanırsın, ama kalpleri darmadağınıktır: Bunun gerekçesi de, onların aklını kullanmayan bir topluluk olmalarıdır. [5023] Buradaki min edatının anlama katkısı için bkz. 49:4, not 4. [5024] İbn Abbas’a dayanarak, be’se bu bağlamda verebileceğimiz en uygun karşılık (Krş: 7:165, not 129).— M.İslamoğlu
59:14
15
كَمَثَلِ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَر۪يباً ذَاقُوا وَبَالَ اَمْرِهِمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۚ ٥١
Kemeselillezîne min kablihim karîben zâkû ve bâle emrihim ve lehum azâbun elîm(elîmun).
(Onların akıbeti de), kendilerinden hemen önce yaptıklarının acısını tadanların akıbetine benzeyecektir;[⁵⁰²⁵] dahası onların hakkı, elem verici bir azaptır. [5025] Buradaki tarihsel atıf, hem yaptıklarının acısını Bedir’de tadan Müşriklere hem de sürülen ilk Yahudi kabilesi olan Kaynukaoğullarınadır.— M.İslamoğlu
59:15
16
كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ اِذْ قَالَ لِلْاِنْسَانِ اكْفُرْۚ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِنْكَ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اللّٰهَ رَبَّ الْعَالَم۪ينَ ٦١
Ke meseliş şeytâni iz kâle lil insânikfur, fe lemmâ kefere kâle innî berîun minke innî ehâfullâhe rabbel âlemîn(âlemîne).
Tıpkı malum şeytan örneğinde olduğu gibi: Hani o insana “inkâr et” diye telkin eder, ona uyup inkâr edince de “Ben senin yaptığından sorumlu değilim, çünkü ben âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım” der.[⁵⁰²⁶] [5026] Bu “şeytan”lar, 11. âyette tarif edilen münafık tipler olmalıdır. Önce ayartırlar, sonra da hiçbir sorumluluk üstlenmezler. şeytanın “Ben Allah’tan korkarım” demesi, münafıklığını gösterir. Bu pasajın en çarpıcı yanı, şeytan rolüne, inkârcı Yahudilerin değil münafıkların lâyık görülmesidir. Zira onlar Yahudilerin gözünde hain ve dönek, Müslümanların gözünde onursuz ve alçak konumuna düştüler. Sonuç: Her nifakta bir şeytanlık gizlidir (Benzer temsilî diyaloglar için bkz: 14:22; 50:27).— M.İslamoğlu
59:16
17
فَكَانَ عَاقِبَتَهُمَٓا اَنَّهُمَا فِي النَّارِ خَالِدَيْنِ ف۪يهَاۜ وَذٰلِكَ جَزٰٓؤُا الظَّالِم۪ينَ۟ ٧١
Fe kâne âkıbetehumâ ennehumâ fîn nâri hâlideyni fîhâ, ve zâlike cezâûz zâlimîn(zâlimîne).
Sonuçta o iki (zümre)nin[⁵⁰²⁷] akıbeti de, içinde yerleşip kalacakları ateş olacaktır: zira, zalimlerin cezası budur. [5027] Buradaki ikil zamir, 16. âyetteki şeytan ve onun aldattığı insan temsili üzerinden 11. âyette anılan inkârcı Yahudi ve münafıkları ifade eder.— M.İslamoğlu
59:17
18
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ ٨١
Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe vel tenzur nefsun mâ kad demet ligad(ligadin), vettekûllah(vettekûllahe), innallâhe habîrun bi mâ ta’melûn(ta’melûne).
SİZ ey iman edenler! Allah’a karşı sorumlu olduğunuzu bilin! Şimdi herkes, (kendisine) malum olmayan bir yarın için ne hazırladığına bir baksın! Ve (bir kez daha): Allah’a karşı sorumlu olduğunuzu bilin! Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.[⁵⁰²⁸] [5028] Allah, kendisine karşı sorumluluk yolunda ne çaba sarf ettiğinizi ve nereye kadar gücünüz olduğunu bilir. Nifakla ilgili bir pasajın ardından âhiretin gelmesi tesadüf değildir. Nifak probleminin temelinde tek dünyalılık yatar. Tek dünyalı olanın iki yüzü olur. Devamındaki âyet, nifakın temelinde neyin yattığını ifade eder.— M.İslamoğlu
59:18
19
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ ٩١
Ve lâ tekûnû kellezîne nesûllâhe fe ensâhum enfusehum, ulâike humul fâsikûn(fâsikûne).
Aman ha, şu kimseler gibi olmayın ki; onlar Allah’ı unuttular, Allah da onlara kendilerini unutturdu![⁵⁰²⁹] İşte onlar, evet onlardır fâsık olanlar. [5029] Bir önceki âyet “sorumlu davranma” çağrısıydı, bu âyet ise “sorumsuzluğa karşı” uyarı. Tevbe 68 ile de teyit edilen bu psikanalitik ifade, nifak psikolojisinin iç yüzünü ortaya serer. Zımnen: Münafık yalnızca başkalarına münafıklık yapmaz. Nifakı giderek öyle benimser ki, artık kendi kendisinin de münafığı olur. Kendi kendini unutmak budur. Kendini unutan kendine yabancılaşır, kendine yabancılaşan giderek kendisiyle kavgalı hale gelir. Kendini unutandan, şahdamarından yakın olan Allah’ı hatırlaması beklenemez. Dolayısıyla insanın kendine uzaklaşması, aynı anda Allah’tan uzaklaşması anlamına gelir. Tıpkı tersinin de doğru olduğu gibi. İnsanın Allah’ı unutmasından Allah zarar görmez, fakat bu kendine yabancılaşmayı getirdiği için, insan zarar görür ve hepten kaybeder. Nüzul ortamıyla uyumlu olarak bu âyet şöyle de anlaşılabilir: ‘Onlar Allah’ı unuttular, Allah da o yahudilere ve münafıklara birbirlerini unutturdu.’ Zira münafıklar, yardıma gelme vaadiyle kışkırttıkları yahudilerin yardımına gelmemişler, verdikleri sözü unutmuşlardı.— M.İslamoğlu
59:19
20
لَا يَسْتَـو۪ٓي اَصْحَابُ النَّارِ وَاَصْحَابُ الْجَنَّةِۜ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْـفَٓائِزُونَ ٠٢
Lâ yestevî ashâbun nâri ve ashâbul cenneh(cenneti), ashâbul cenneti humul fâizûn(fâizûne).
Ateşe lâyık olanlarla cennete lâyık olanlar, asla bir tutulamazlar: cennete lâyık olanlar var ya, işte onlardır kurtuluşa erenler.[⁵⁰³⁰] [5030] Sinsi ve münafık şeytanları dinlediği için kendini unutan sorumsuzların varacağı yer ateştir. Sorumlu davranmak isteyen kimse, şeytanı değil vahyi dinlemelidir. Bir sonraki âyetle bu pasajın münasebeti budur.— M.İslamoğlu
59:20
21
لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلٰى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعاً مُتَصَدِّعاً مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِۜ وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ ١٢
Lev enzelnâ hâzel kur’âne alâ cebelin le reeytehu hâşian mutesaddian min haşyetillâh(haşyetillâhi), ve tilkel emsâlu nadribuhâ lin nâsi leallehum yetefekkerûn(yetefekkerûne).
EĞER Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık, onun Allah’a saygıdan boyun eğmiş bir halde parçalanıp dağıldığını[⁵⁰³¹] görürdün.[⁵⁰³²] İşte bu türden temsilî anlatımları, insanların önüne, belki düşünürler diye koyuyoruz.[⁵⁰³³] [5031] Tehattum, sert ve katı cisimlerin zilletten dolayı gürültülü parçalanmasını ifade eder. Tesaddu’ ise, azametten dolayı sessizce dağılmalarına denir. [5032] Zımnen: Ama ey insan, biz onu dağa-taşa değil sana indirdik! Sen ona karşı neden bu kadar hissiz, vurdumduymaz ve aldırmazsın? Huşu‘, kalp fiillerindendir ve sadece akleden kalp sahibi varlıklar için kullanılır. Burada dağ için kullanılmış fakat Kur’an’ın iniş şartına bağlanmıştır. Bu gerçekleşmediğine göre burada bir varsayım olarak kullanılmıştır. Zemahşerî hidayet rehberi olan Kur’an’ın bu âyette kullandığı üslubu tahyîl (zihinde canlandırma) ve temsîl (sembolizm) olarak niteler. Âyetin birçok çağrışımı vardır: 1) Eğer Kur’an taşa inmiş olsaydı onu da akıllandırır ve duygulu yapardı. 2) Kur’an dağa-taşa değil de insana indiyse, bu onun akleden bir kalp sahibi olmasından dolayıdır (Krş: 13:31). Hz. Mûsa’nın gözleri önünde Rabbin dağa tecellisi ile ilgili bkz: 7:143. Son tahlilde, başta münafıklar olmak üzere, vahyin azametini hissetmeyen tüm çevrelerin taş kalpli olduğunu îmâ eden bir âyettir. [5033] Kıssadan hisse: Kur’an’ın ebedî mesajı karşısında titremeyen her kalp, eğilmeyen her baş, taş kesilmiş demektir, taş!— M.İslamoğlu
59:21
22
هُوَ اللّٰهُ الَّذ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِۚ هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ ٢٢
Huvallâhullezî lâ ilâhe illâ huve, âlimul gaybi veş şehâdeh(şehâdeti), huver rahmânur rahîm(rahîmu).
O,[⁵⁰³⁴] kendisinden başka ilâh olmayan Allah’tır:[⁵⁰³⁵] İdrak edilemeyen ve edilebilen her şeyin âlimi sadece O’dur; O özünde merhametli, işinde merhametlidir.[⁵⁰³⁶] [5034] Tüm ilâhî esma Allah’a döner, Allah has ismi ise, burada olduğu gibi sadece huveye döner. Huve Zât’ın “ayn”ını, yani bireysel cevheri ifade eder. Allah kelimesi, dilde başlayıp ciğerde biten bir ses düzenine sahiptir. Bir kez Allah diyen, iman ağacının dıştan içe doğru dört unsuru olan amel-ikrar-tasdik-marifet süreçlerinin tamamını yaşar. Dıştan içe, müşahhastan mücerrede, şehadet âleminden gayb âlemine… Ğayb-şehadet ikilisinde, Allah’a nisbet edildiği için ğayb önce gelmiştir. Huve zamirinde son harf zaittir, ikil form olan humâda düşmesi bunun delilidir. Aslı hudur. Hu görünürde bir ses ise de, özünde bir nefestir. Can taşıyan her varlık, aldığı her nefesle “O”nu anar. Nefes canlılığın alametidir. Varlık ilâhî bir nefestir. Celal ve cemalin tecellisi olan kevn ve fesad, bu nefesin veriliş ve alınışını temsil eder. Nefes alan canlılar içerisinde iradesiyle temayüz eden insan, tesbihi zikre çevirerek sorar: O kimdir? Vahyin verdiği cevap, aslında idrakin derinliklerinde yatan bu soruya vicdanın verdiği cevabın ta kendisidir: O Allah’tır. İşte bu nedenle, mutlak ateizm imkânsızdır. [5035] Esmadan murad Allah’ın kendisiyle nitelendiği sıfatlardır. Haşr bir el-esmâu’l-husnâ sûresidir. 24 âyetlik sûrede 28 Allah ismi, 13 Allah’a dönen zamir, 23 ilâhî sıfat yer alır. Son üç âyette ardı ardına hepsi de farklı 16 esma sıralanır. Kur’an’ın zirvesi, Allah’ın Allah hakkında konuştuğu yerlerdir. Bunların en başında bu sûrenin son kısmı gelir. Zira bu âyetler, Allah’ı bilme, tanıma ve anlama yolunda insanoğluna âlemlerin Rabbi tarafından uzatılmış bir kartvizit mesabesindedir. Haşr sûresinin son âyetlerinin önemi konusunda nakledilen tüm rivayetler, bu çerçevede anlaşılmalıdır. Hepsi de, bu tür zirve bölümlerin Allah’ı tanıma ve anlamadaki önemine dikkat çekme amacı taşır. Zira bu esma bizi Allah’a ulaştıran meşru vesilelerdir: “En güzel nitelikleri ve tüm mükemmellikler(i ifade eden Esma-i Hüsna) Allah’a mahsustur. Artık O’nu onlarla anın ve O’nun isimleri konusunda haktan sapan kimseleri kendi haline terk edin!” (7:180; krş: 20:8; 17:100). [5036] Önceki pasajla münasebeti: mü’minlere tek kişinin burnu kanamadan zahmetsizce verilen fey’, işte bu merhametin tecellilerinden sadece biridir.— M.İslamoğlu
59:22
23
هُوَ اللّٰهُ الَّذ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَز۪يزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ ٣٢
Huvallâhullezî lâ ilâhe illâ huve, elmelikul kuddûsus selâmul mû’minul muheyminul azîzul cebbârul mutekebbir(mutekebbiru), subhânallâhi ammâ yuşrikûn(yuşrikûne).
O, kendisinden başka ilâh olmayan Allah’tır: varlığın mutlak hâkimidir,[⁵⁰³⁷] kutsalın kaynağıdır,[⁵⁰³⁸] mutlak kurtuluş ve huzurun membaıdır, güven ve iman verendir, (iyi ile kötüyü belirlemede) mutlak otorite sahibidir,[⁵⁰³⁹] mutlak üstün ve yüce olandır, her şartta iradesini yürütendir,[⁵⁰⁴⁰] büyüklüğünde sınırsız olandır.[⁵⁰⁴¹] Eşsiz yüce olan O, onların şirk koştukları her şeyin ötesindedir, aşkındır.[⁵⁰⁴²] [5037] Yani: Mülkün hakiki mâlikidir. Onun mülkü verince azalmaz, çünkü mülkünü verdiği insan da O’nun mülküdür. [5038] Hiçbir şey kendiliğinden kutsal değildir. Bir şeyi ancak O mukaddes ve mübarek kılar. Onun kutsamadığını kutsal bilmek Allah’tan rol çalmaya yeltenmektir. [5039] Parantez içi açıklama için muheymin kelimesinin kullanıldığı 5:48’e bkz. [5040] Veya: “Her eksik ve ihtiyacı giderendir”. [5041] Lafzen: “Büyüklenmek O’nun hakkıdır”. Mutekebbir kalıbı burada tekellüf değil tazim ve mübalağa ifade eder. Bu âyetlerin inişine neden olan Nadîroğulları sürgünü, burada sayılan İlâhî esma ve sıfatın tümünün tecelli ettiği tarihsel bir aynadır. Bu esmanın tecellisi, o ana yerleştirilen bu aynadan yansımaktadır. [5042] Krş: 30:40.— M.İslamoğlu
59:23
24
هُوَ اللّٰهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰىۜ يُسَبِّـحُ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ٤٢
Huvallâhul hâlikul bâriûl musavviru lehul esmâul husnâ, yusebbihu lehu mâ fîs semâvâti vel ard(ardı) ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
O Allah’tır; mutlak yaratıcıdır,[⁵⁰⁴³] var ettiğinin ilk örneklerini yaratandır, yarattığı ilk örneklere sûret giydirendir. En güzel nitelikler ve tüm mükemmellikler Allah’a mahsustur:[⁵⁰⁴⁴] Göklerde ve yerde olan her şey O’nun adına hareket eder:[⁵⁰⁴⁵] zira O’dur her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet eden. [5043] Zımnen: O’ndan gayrısı yaratılmıştır. Halk, bir şeyi özel bir sûret vererek icat etmektir. Âl-i İmran’da bu anlamıyla Hz. İsa’nın fiiline izafe edilir. Allah için halk, hem eşyayı yoktan var etmeyi hem de yarattığı hammaddeden yeni eşya var etmeyi ifade eder. [5044] el-Esmâu’l-Husnâ, Kur’an’da geldiği dört yerde de (20:8; 7:180; 17:100) “O’na mahsustur” anlamı veren tahsis lâmı ile gelir. Aşkın ve mutlak varlık, zâtı hakkındaki bilgiyi insan idrakine esma vesilesiyle indirmiştir. Allah diyenin aklına ne gelmesi gerektiği esma aracılığıyla cevaplanmıştır. İnsan idraki mutlak olanı bütün gerçekliğiyle kavrayamaz. Bundan dolayıdır ki soru sormaya Allah’tan başlamak yanlış yerden başlamaktır. Esma, bilince bilinenden bilinmeyene doğru bir yol çizer. Bu yüzden İlâhî esma müteşabihtir. Husnâ, ism-i tafdil olarak “en güzel”, sıfat olarak “güzel” mânasına gelir. Aslında el-esmau’l-husnâ terkibi mutlak mükemmelliği vurgular. Burada soru şudur: Mutlak mükemmellik kavranabilir mi? Elbette hayır. Belki de“Rabbini an!” yerine “Rabbinin ismini an!” denilmesinin nedeni de budur. [5045] Zımnen: Fakat bir sen bu kâinat ilâhîsine katılmak yerine çatlak ses çıkarırsın ey insan! Senin böyle yapman O’nun yüceliğine halel getirmez. Ama, seni yaratması da hikmetsiz değildir. (Tesbihe dair bir not için bkz: 56:74.)— M.İslamoğlu
59:24
Haşr
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle