Enbiya 112 Ayet Mekke · الأنبياء
21

Enbiya

Peygamberler · Mekke
21
Peygamberler · Mekke
الأنبياء
112
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
اِقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ ف۪ي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَۚ ١
Ikterebe lin nâsi hisâbuhum ve hum fî gafletin mu’ridûn(mu’ridûne).
İNSANLAR için yaptıklarının hesabını verme vakti oldukça yaklaştı; fakat onlar hâlâ gaflet içerisinde (bu gerçeğe) sırt çeviriyorlar.[²⁶⁷³] [2673] Âyetle ilgili bir değerlendirme için sûrenin girişine bakınız.— M.İslamoğlu
21:1
2
مَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ اِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَۙ ٢
Mâ ye’tîhim min zikrin min rabbihim muhdesin illestemeûhu ve hum yel’abûn(yel’abûne).
Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir uyarı[²⁶⁷⁴] gelse, onu da sadece alaya alarak dinliyorlar. [2674] Vahyin ”uyarı” (zikr) vasfıyla ilgili Hicr 9; Yâsin 69; Sâd 1, 87 ve Zuhruf 44. âyetlere; ayrıca konuyla ilgili bir açıklama için Tâhâ 99’un notuna bkz.— M.İslamoğlu
21:2
3
لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْۜ وَاَسَرُّوا النَّجْوٰىۗ اَلَّذ۪ينَ ظَلَمُواۗ هَلْ هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْۚ اَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَاَنْتُمْ تُبْصِرُونَ ٣
Lâhiyeten kulûbuhum ve eserrûn necvellezîne zalemû hel hâzâ illâ beşerun mislukum, e fe te’tûnes sihre ve entum tubsırûn(tubsırûne).
Onların aklı fikri oyunda oynaştadır; üstelik bilinci altüst olan bu kimseler[²⁶⁷⁵] el altından şöyle fiskos yapıyorlar:[²⁶⁷⁶] “Bu da sizin gibi ölümlü bir insan değil mi? Şu halde siz, göz göre göre büyüye kapılıp gidecek misiniz?”[²⁶⁷⁷] [2675] Lafzen: “zulmeden kimseler”. Zulüm, “bir şeyi yerinden etmek”tir. Burada yerinden edilen insanın kendisidir. Bu da, tam anlamıyla bir “bilinç alaborası”dır (Bkz: 7:148, not 4). Bu ters bilinç hayatı oyun, dünyayı oyun alanı, sınav araçlarını oyuncak olarak algılar. Bütün bunların temelinde, tersyüz edilmiş bir tasavvurla hayata bakmak yatar. Bu ise kişinin kendisine yapacağı en büyük zulümdür (Krş: Âyet 29, not 37). [2676] “Özel görüşme, gizli randevu, kulis, fiskos ve dedikodu” gibi bağlamına göre farklı mânalara gelebilen necvâ, yararlı, yararsız ve zararlı olmak üzere üç vasfa da sahip olabilir. Buradaki fiskos ve kulis anlamında zararlı bir necvâdır (Krş: 12:80; 17:47; 58:7-10, ilgili notlar). [2677] Vahyin olağanüstü gücünün vahyin düşmanları tarafından dolaylı bir itirafı olarak okunmalıdır.— M.İslamoğlu
21:3
4
قَالَ رَبّ۪ي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۘ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ٤
Kâle rabbî ya’lemul kavle fis semâi vel ardı ve huves semîul alîm(alîmu).
(Ve) dedi ki:[²⁶⁷⁸] “Rabbim gökte ve yerde söylenen her sözü, her düşünceyi[²⁶⁷⁹] bilmektedir: zira O her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.” [2678] Medine ile Basra kıraat okullarının tümü ve bazı Mekkeli kârilere göre emir kipiyle (kul) okunan bu kelimeyi Kûfe okuluna mensup kârilerin tümü ve bazı Mekkeliler geçmiş zaman fiili olarak (kâle: dedi) okumuşlardır (Taberî). Her ikisi de aynı kapıya çıktığı halde ilk kıraat âlimlerinin kılı kırk yaran bir hassasiyetle bir kelimenin okunuşu üzerindeki bu farklı yaklaşımları, Kur’an’ın indiği dönemde henüz yazı, imla, noktalama (rakş), harekeleme kurallarının yeterince oturmamış oluşuyla açıklanır. [2679] el-Kavl, hem “söz” hem de “düşünce” anlamına gelir (Bkz: 18:39).— M.İslamoğlu
21:4
5
بَلْ قَالُٓوا اَضْغَاثُ اَحْلَامٍ بَلِ افْتَرٰيهُ بَلْ هُوَ شَاعِرٌۚ فَلْيَأْتِنَا بِاٰيَةٍ كَمَٓا اُرْسِلَ الْاَوَّلُونَ ٥
Bel kâlû adgâsu ahlâmin belifterâhu bel huve şâır(şâırun), fel ye’tinâ bi âyetin kemâ ursilel evvelûn(evvelûne).
“Hayır!” dediler; “(Bunlar) karma karışık düşler... Yok yok, onu kendisi uydurmuştur!.. Bu da değilse, o bir şair olmalı… İyi ama, önceden gönderilen (elçiler) gibi bize ilâhî bir kudret delîli getirse ya!..”[²⁶⁸⁰] [2680] Vahyin ilk muhaliflerinin kafalarının hayli karışık olduğunun göstergesi. Allah Rasûlü risalet öncesi dinî hiçbir iddiası olmayan, kitap okuyup yazmayan, şiire ilgi duymayan, kendisinden kehanet ve olağanüstülük sadır olduğu duyulmamış biriydi. Aksi halde iddialarını desteklemek için onu örnek verirlerdi.— M.İslamoğlu
21:5
6
مَٓا اٰمَنَتْ قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَاۚ اَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ ٦
Mâ âmenet kablehum min karyetin ehleknâhâ, e fe hum yu’minûn(yu’minûne).
Onlardan önce kendilerini (inkârda ısrarlarından dolayı) helâk ettiğimiz nice kentler iman etmemişlerdi, şimdi bunlar mı iman edecekler?— M.İslamoğlu
21:6
7
وَمَٓا اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ اِلَّا رِجَالاً نُوح۪ٓي اِلَيْهِمْ فَسْـَٔلُٓوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ ٧
Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Biz senden önce de kendilerine mesajlarımızı ilettiğimiz (ölümlü) insanlardan[²⁶⁸¹] başka birilerini elçi olarak göndermedik. Hem eğer (bu konuda bir şey) bilmiyorsanız, (geçmiş) vahiylerin mensuplarına sorun! [2681] Lafzen: “adamlardan, erkeklerden”. Burada vahyi ve peygamberliği inkâr edenlerin itirazı peygamberin cinsiyetiyle değil beşerliğiyle alâkalıdır (Bkz: Âyet 3, 7, 8). Dolayısıyla bu âyetteki rical, gönderilen rasullerin erkekliğini değil insanlığını vurgular. Bu kimlik vurgulanırken “erkekler” anlamındaki ricâlin kullanılmasında çok ince bir îmâ da sezilmiyor değil. Bu îmâ, hem meleklere “kadın” cinsiyeti yakıştıran, hem de peygamber olarak bir meleğin gönderilmesini isteyen Mekke müşrik aklının içine düştüğü çelişki ve gülünç durum olsa gerektir.— M.İslamoğlu
21:7
8
وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَداً لَا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَمَا كَانُوا خَالِد۪ينَ ٨
Ve mâ cealnâhum ceseden lâ ye’kulûnet taâme ve mâ kânû hâlidîn(hâlidîne).
Biz onları yemeğe bile ihtiyaç duymayan varlıklar olarak göndermedik;[²⁶⁸²] dahası onlar ölümsüz de değildiler.[²⁶⁸³] [2682] Lafzen: “cesetler..” Sözlük anlamı “bir şeyin yoğunlaşmış hali, unsurları toplanmış hali” olan ceset, burada “varlık kategorisi” anlamı taşımaktadır (Mekâyîs). [2683] Elçiler gökte değil yerde yürürler. Yerde yürüyenler iz bırakırlar. Ancak iz bırakanlar izlenebilirler.— M.İslamoğlu
21:8
9
ثُمَّ صَدَقْنَاهُمُ الْوَعْدَ فَاَنْجَيْنَاهُمْ وَمَنْ نَشَٓاءُ وَاَهْلَكْنَا الْمُسْرِف۪ينَ ٩
Summe sadaknâhumul va’de fe enceynâhum ve men neşâu ve ehleknel musrifîn(musrifîne).
Neticede Biz onlara verdiğimiz sözü tuttuk; bunun sonucunda onları ve tercih ettiklerimizi kurtarıp, (hayatlarını) amaçsızca harcayanları ise helâk ettik.[²⁶⁸⁴] [2684] Esrafe köküyle ilgili bir açıklama için bkz: 20:127, not 112.— M.İslamoğlu
21:9
10
لَقَدْ اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكُمْ كِتَاباً ف۪يهِ ذِكْرُكُمْۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ۟ ٠١
Lekad enzelnâ ileykum kitâben fîhi zikrukum, e fe lâ ta’kılûn(ta’kılûne).
DOĞRUSU Biz size, içinde size şeref ve itibar kazandıran bir mesaj[²⁶⁸⁵] indirmiş bulunuyoruz: şu halde, hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız? [2685] Veya: “içinde zihninizi inşâyı amaçlayan uyarılar olan bir mesaj” (Bkz: Taberî; krş: 43:44, not 3). Zikrukum ifadesinin çeviriye böyle yansıması, kelimenin yapısından kaynaklanır. Zikr, ya insan tasavvuruna bir şeyin simgesini sunarak onu hafızasına kaydetmesini sağlamak, ya da zihinde/tasavvurda önceden varolduğu halde bir şekilde kaybolmuş olanı yeniden ortaya çıkarmaktır. Bu tanımı yapan Râğıb, önce “kalbin” ve “dilin” zikri diye ikiye ayırdığı kavramı, bir de kendi içinde ikiye ayırır: 1) Unutmaktan dolayı hatırlatmak, 2) Akılda kalıcı olmasını sağlamak için hatırlatmak (Müfredât). Bu tanım, temel niteliklerinden biri zikr olan vahyi, “İlâhî bir inşâ projesi” olarak öne çıkarmaktadır (20:99, 130, ilgili notlar). Vahiy bu inşâyı önce eylemin ana rahmi olan tasavvurda gerçekleştirir. Çevirimiz bu yaklaşıma dayanmaktadır.— M.İslamoğlu
21:10
11
وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَاَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْماً اٰخَر۪ينَ ١١
Ve kem kasamnâ min karyetin kânet zâlimeten ve enşe’nâ ba’dehâ kavmen âharîn(âharîne).
Üstelik Biz, zulümde ısrarcı olan nice beldeleri kırıp geçirdik; ve (bunun) ardından onların (yerine) başka bir toplum ikame ettik.[²⁶⁸⁶] [2686] Zımnen: Siz Allah için vazgeçilmez değilsiniz, fakat Allah sizin için vazgeçilmezdir. Zira hiçbir toplum alternatifsiz değildir. “Sizi ortadan kaldırıp sonra da dilediğini sizin yerinize geçirir” (6:133) gibi âyetlerle ifade edilen tarihin değişmez yasası (Krş: 4:133; 14:19; 35:16).— M.İslamoğlu
21:11
12
فَلَمَّٓا اَحَسُّوا بَأْسَنَٓا اِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَۜ ٢١
Fe lemmâ ehassû be’senâ izâ hum minhâ yerkudûn(yerkudûne).
Ve onlar Bizim ezici gücümüzü hissettikleri zaman, derhal oradan kaçmaya yeltendiler.— M.İslamoğlu
21:12
13
لَا تَرْكُضُوا وَارْجِعُٓوا اِلٰى مَٓا اُتْرِفْتُمْ ف۪يهِ وَمَسَاكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْـَٔلُونَ ٣١
Lâ terkudû verciû ilâ mâ utriftum fîhi ve mesâkinikum leallekum tus’elûn(tus’elûne).
Durun, kaçmayın! Haydi, sizi küstahça şımartan konforlu yaşantınıza ve konaklarınıza geri dönün! Ne yani, herhalde hesaba çekilecektiniz![²⁶⁸⁷] [2687] Le‘alle edatının “gerekçe” anlamına dayanarak şu mâna da verilebilir: “Hesaba çekilmeniz için yeterli neden mevcuttur” (Bkz: İtkân II, 233; krş: 20:130, not 119). Zımnen: Hayatı sorumsuzca yaşayanlar, hesap sorulmasından nefret ederler.— M.İslamoğlu
21:13
14
قَالُوا يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ ٤١
Kâlû yâ veylenâ innâ kunnâ zâlimîn(zâlimîne).
Onlar “Vah bize!” diyecekler; “Şu kesin ki, bizler hep zulümde ısrar ettik!”— M.İslamoğlu
21:14
15
فَمَا زَالَتْ تِلْكَ دَعْوٰيهُمْ حَتّٰى جَعَلْنَاهُمْ حَص۪يداً خَامِد۪ينَ ٥١
Fe mâ zâlet tilke da’vâhum hattâ cealnâhum hasîden hâmidîn(hâmidîne).
Ve onların bu yazıklanmaları, Biz kendilerini biçilmiş ekin haline getirip sönmüş köze çevirinceye kadar devam edip gidecek.— M.İslamoğlu
21:15
16
وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِب۪ينَ ٦١
Ve mâ halaknes semâe vel arda ve mâ beynehumâ lâıbîn(lâıbîne).
(EY İNSANLAR!) Biz göğü, yeri ve bunların arasındakileri bir oyun olsun diye yaratmadık.[²⁶⁸⁸] [2688] Yani: “bir amaç ve anlamdan yoksun yaratmadık” (38:27). “Başka değil, sadece gerçek bir amaç uğruna yarattık” (44:39). Bu gerçeği fark edenler “göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: Rabbimiz! Bütün bunları anlamsız ve amaçsız yaratmadın!” (3:191) derler. Bu âyet, kadim kültürlere ait “Tanrı yalnızlıktan canı sıkılınca insanı yarattı” gibi bir tezi de kökten reddetmektedir. Esasen bu pasaj, başta Hermetik miras olmak üzere gök cisimlerine “akıl” ve “öznelik” (faal akıl) izafe eden tüm kadim mistik ve ruhçu kültürlere bir reddiyedir. 29. âyet bunun delilidir.— M.İslamoğlu
21:16
17
لَوْ اَرَدْنَٓا اَنْ نَتَّخِذَ لَهْواً لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّاۗ اِنْ كُنَّا فَاعِل۪ينَ ٧١
Lev erednâ en nettehıze lehven lettehaznâhu min ledunnâ in kunnâ fâ’ılîn(fâ’ılîne).
Eğer Biz bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik;[²⁶⁸⁹] ne ki bunu asla yapacak değiliz.[²⁶⁹⁰] [2689] Bu ibâre iki şekilde de anlaşılabilir: 1) Bu görünen âlemi değil, sizin algınızın ötesinde bir âlem yaratarak onu eğlence edinirdik” 2) “Sizin eğlence ve oyun aracı gibi gördüğünüz bu âlemi, sizden önce Biz eğlence yapardık” (Krş: Elmalılı). [2690] Veya: “Tabii ki eğer yapmış olsaydık, (ama yapmadık)”. Kûfe dil okulunun büyük ismi Ferrâ, şart edatı olan in’in olumsuzluk vurgusuna da dikkat çeker (Benzer bir kullanım için bkz: 35:23). Ondan da önce bize kadar ulaşan ilk orijinal tamamlanmış tefsirin sahibi olan Mukâtil (ö. 150 h.) ibâreyi böyle anlar (Tefsir). Taberî’nin de alternatifsiz tercihinin bu olduğunu söylemeliyiz.— M.İslamoğlu
21:17
18
بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَاِذَا هُوَ زَاهِقٌۜ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ ٨١
Bel nakzifu bil hakkı alel bâtıli fe yedmeguhu fe izâ huve zâhik(zâhikun), ve lekumul veylu mimmâ tasıfûn(tasıfûne).
Aksine Biz, mutlak hakikate atıf olan (amaçlı ve anlamlı yaratılış) gerçeğini,[²⁶⁹¹] malum[²⁶⁹²] amaçsız ve anlamsızlığın başına çalarız da, o berikinin beynini parçalar; işte o zaman beriki de yok olup gider.[²⁶⁹³] İşte (Yaratan ve yaratılan) konusunda bu türden tanımlamalarınızdan[²⁶⁹⁴] dolayı yazıklar olsun size! [2691] el-Hakk “anlamlılık ve amaçlılığa” delâlet eder. Başındaki bâ edatıysa hem “gerekçe”, hem “bağlantı ve atıf” hem de “aracılık” ifade eder (Açıklama için bkz: 14:19, not 20). Âyetteki el-bâtıl, el-hakkın zıddı olan “amaçsızlık ve anlamsızlık” anlamına kullanılmıştır (Krş: Râğıb). Betale, “özgül ağırlığı olmadığı ya da çok az olduğu için uçup giden” ya da “akıp giden” şeyler için kullanılır (Mekâyîs). Burada bu yaratıklar evreninin bir amacının olmadığı; çünkü kendine has gerçek bir varlığının olmadığı; sadece Yaratıcının bir “yansıması” ya da varmış gibi görünen sanal bir evren, bir hayal dünyası, köpük, gölge olduğu yönündeki, insanın ahlâkî davranış zeminini yok eden âlem tasavvurları reddedilmektedir. Âyetteki bi’l-hakk ifadesi, hem yaratılmışlar âleminin kendine has bir iç gerçekliğe sahip olduğunu, hem de onların gerçek bir amaç uğruna yaratılmış olduğunu ifade eder (Bkz: 16. âyet, not 16). [2692] el-Bâtıl’ın başındaki belirlilik takısı anlama “malum” olarak yansımaktadır. Bu tercihimiz aynı zamanda vahyin reddettiği türden maddî varlığın sanallığı tezlerinin, nüzul ortamında birileri tarafından bilinip savunulduğuna delâlet eder. [2693] Allah’ı tanımaya çalışmak yerine tanımlamaya çalışanlar, -hâşâ- Allah’ı nesne, kendini özne yerine koymuş olan haddini bilmezlerdir. [2694] Yaratan ya da yaratılanı, birini diğerine dahil eden bir tezle tanımaya çalışmak, “tanımak” değil “tanımlamak” (tavsîf) sayılmaktadır. Bu ise, haddini aşan insanın Yaratıcısına had ve hudut çizmeye kalkışmasıdır. Oysa ki yaratılmışlar dünyası “tanımak” için var edilmiştir; bu nedenle de vahiy bu evreni “işaret, atıf, belge” anlamına gelen ‘ilm-‘alâmet köküne nisbetle ‘âlem/’âlemîn diye isimlendirir (1:1, not 2). Zira “yaratılmış varlıklar evreni olan” bu ‘âlem, O’nun varlığına, birliğine, eşsizliğine ve yaratıkları üzerindeki mutlak tasarrufuna delâlet eden birer belge ve âyet, birer alem ve alamettir. (‘Âlemîn için bkz: Âyet 107, not 110)— M.İslamoğlu
21:18
19
وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَنْ عِنْدَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَۚ ٩١
Ve lehu men fîs semâvâti vel ard(ardı), ve men indehu lâ yestekbirûne an ıbâdetihî ve lâ yestahsirûn(yestahsirûne).
Zira, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’na aittir; nitekim O’nun tarafında yer alanlar, O’na kulluk etmede ne kibre kapılırlar, ne de bıkıp usanırlar:[²⁶⁹⁵] [2695] Başta melekler olmak üzere, yıldızlar, gezegenler ve diğer gök cisimleri (yer cisimlerini tanrılaştıranlar 21. âyette ele alınacak) gibi soyut ve somut, varlığı sabit ya da muhayyel birtakım şeylere, zirvesini Allah’ın oluşturduğu bir hiyerarşide “ilâhlar” ya da “yarı ilâhlar” payesini veren ve somut putlara tapınan Mekke müşriklerinin inancından daha sofistike ve soyut olan Eski Hind, Mısır, Harran, Cündi Şapur ve Mezopotamya merkezli bâtıl ve şirke bulaşmış inanç sistemleri kastedilmektedir. Son ibârenin alternatif bir anlamı da şöyle olabilir: “O Sınırsız Rahmet sahibini anmakla birlikte, O’na nankörlük eden de yine kendileri olmaktadır” (Krş: Râzî).— M.İslamoğlu
21:19
20
يُسَبِّحُونَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ ٠٢
Yusebbihûnel leyle ven nehâre lâ yefturûn(yefturûne).
Onlar, gece gündüz demeden aralıksız O’nun aşkın ve yüce olan zatını anarlar.— M.İslamoğlu
21:20
21
اَمِ اتَّخَذُٓوا اٰلِهَةً مِنَ الْاَرْضِ هُمْ يُنْشِرُونَ ١٢
Emittehazu âliheten minel ardı hum yunşirûn(yunşirûne).
YOKSA onlar yeryüzünden bir takım tanrılar peydahladılar da, onlar mı yapacak can verme işini?[²⁶⁹⁶] [2696] Yani; ‘Madem yeryüzünden cansız nesneleri ilâh ediniyorlar, öncelikle onların yeryüzüne ait bir varlık olan insanoğluna can vermesi gerekmiyor muydu?’ Yunşirûn: “diriltilecekler, canlandırılacaklar”. Bu ibâre, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” sorusuna “Elbette Allah” (29:61) cevabını vermekte tereddüt göstermeyen cahilî aklın içine düştüğü çelişkiye dikkat çeker.— M.İslamoğlu
21:21
22
لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ ٢٢
Lev kâne fîhimâ âlihetun illâllâhu le fesedetâ, fe subhânallâhi rabbil arşi ammâ yasıfûn(yasıfûne).
Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka[²⁶⁹⁷] ilâhlar olsaydı, (gökler ve yer) kaos içinde mahvolurdu: işte bu nedenle O her şeyden yüce olan Allah, O mutlak otorite sahibi, onların yakıştırdıkları her şeyin ötesindedir. [2697] İllâ edatının “..den gayrı, ..den başka” anlamına kullanılmasıyla ilgili bkz: İtkân II, 160.— M.İslamoğlu
21:22
23
لَا يُسْـَٔلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْـَٔلُونَ ٣٢
Lâ yus’elu ammâ yef’alu ve hum yus’elûn(yus’elûne).
O, yaptıklarından dolayı asla sorgulanamaz; fakat onlar her daim sorgulanırlar.[²⁶⁹⁸] [2698] Daha dünyadayken bile hemcinsleri tarafından sorgulanıyorlar, ya âhirette?— M.İslamoğlu
21:23
24
اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْۚ هٰذَا ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ وَذِكْرُ مَنْ قَبْل۪يۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَۙ الْحَقَّ فَهُمْ مُعْرِضُونَ ٤٢
Emittehazû min dûnihî âliheh(âliheten), kul hâtû burhânekum, hâzâ zikru men maiye ve zikru men kablî, bel ekseruhum lâ ya’lemûnel hakka fehum mu’ridûn(mu’ridûne).
Yoksa onlar (bu gerçeğe rağmen) O’nun dışında[²⁶⁹⁹] ilâhlar edinmekte ısrar mı edecekler? De ki: “Haydi, siz de kendi delilinizi getirin! İşte bu, hem benimle birlikte olanların hem de benden öncekilerin dile getirdikleri (ortak) mesajdır”. Ama hayır, onların çoğu bu (açık) gerçeği bilmiyorlar; bu nedenle (ondan) yüz çeviriyorlar. [2699] Min dûnihi, sadece “O’nun dışında” değil, aynı zamanda makam olarak “O’nun çok gerisinde, aşağısında, uzağında, astı mevkiinde” anlamına da gelir (Bkz: İtkân II, 195).— M.İslamoğlu
21:24
25
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا نُوح۪ٓي اِلَيْهِ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدُونِ ٥٢
Ve mâ erselnâ min kablike min resûlin illâ nûhî ileyhi ennehu lâ ilâhe illâ ene fa’budûn(fa’budûni).
Halbuki Biz, senden önce gönderdiğimiz rasullerin tümüne bir mesajı ısrarla ilettik; o da şu: “Benden başka ilâh yok, o halde yalnız Bana kulluk edin!”[²⁷⁰⁰] [2700] Tevhid, bütün bir oluş evrenini doğru kavramanın koordinatını verir. Bu koordinatla yola çıkmayan akıl, her ölçü, kıyas, öncül ve önermesinde yanlıştan çıkıp yanlışa varacaktır.— M.İslamoğlu
21:25
26
وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمٰنُ وَلَداً سُبْحَانَهُۜ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَۙ ٦٢
Ve kâlûttehazer rahmânu veleden subhâneh(subhânehu), bel ıbâdun mukremûn(mukremûne).
Ama (onların takipçileri arasından) yine de “Rahmân çocuk edindi” diyenler çıktı.[²⁷⁰¹] O şanı yüce olan, (ölümlü varlıklara has bu tür) tanımlamalardan sonsuzca uzaktır; aksine, (Allah’ın soyundan geldiğini iddia ettikleri o kimseler), İlâhî ikrama[²⁷⁰²] mazhar olan kullardır:[²⁷⁰³] [2701] Burada kastedilenin Hıristiyanlar olduğu, bu âyetlerle, bu sûreden önce nâzil olan Meryem 91 ve 92. âyetlerin benzerliğinden de anlaşılmaktadır. Çevirimizin gerekçesi budur. [2702] Ya rasuller gibi “İlâhî vahye” ya da melekler gibi o vahyi “taşımaya” mazhar olanlar. Bu âyetle Meryem 93 arasındaki benzerlik dikkat çekicidir. [2703] Zımnen: Eşyayı tanrılaştıran, Tanrı’yı eşyalaştırmaya kalkar.— M.İslamoğlu
21:26
27
لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ ٧٢
Lâ yesbikûnehu bil kavli ve hum bi emrihî ya’melûn(ya’melûne).
Onlar, kendi sözlerini O’nun sözünün önüne geçirmezler:[²⁷⁰⁴] yani onlar sadece O’nun talimatıyla hareket ederler. [2704] Rasuller yalnızca Allah’ın vahyini iletir, melekler de sadece kendilerine verilen talimatı yerine getirirler.— M.İslamoğlu
21:27
28
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يَشْفَعُونَۙ اِلَّا لِمَنِ ارْتَضٰى وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِه۪ مُشْفِقُونَ ٨٢
Ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve lâ yeşfeûne illâ li menirtedâ ve hum min haşyetihî muşfikûn(muşfikûne).
O, onların bildiklerini de bilmediklerini de bilir.[²⁷⁰⁵] Ki zaten onlar, O’nun hoşnut ve razı olmadığı hiç kimseye şefaat edemezler:[²⁷⁰⁶] zira onlar O’nun yüceliği karşısında derin bir saygıyla titrerler.[²⁷⁰⁷] [2705] Bir başka ifadeyle: “geçmişlerini de geleceklerini de” (Bkz: 20:110, not 91). [2706] Kur’an, Allah’tan bağımsız bir kayırma ve şefaat iddiasını tümüyle reddeder. Burada olduğu gibi reddetmediği şefaat biçimi, sadece Allah’ın razı olduğu birine verdiği ödülü, sahibine takdim etmekle onurlandırılmaktır. Ödülü takdim eden ödülü veren değildir. Onun ödül üzerinde hiçbir tasarrufu yoktur. O sadece, ödül sahibi tarafından ödül takdimine mazhar kılınmakla onurlandırılmıştır (Ayrıca bkz: 34:23, not 43 ve 39:44, not 47). [2707] Haşyet sıradan bir korku değil, özellikle de muşfikîn ile birlikte kullanıldığında saygı ve sevgiden dolayı duyulan derin bir ürperti halidir (Bkz: 18:49, not 60).— M.İslamoğlu
21:28
29
وَمَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ اِنّ۪ٓي اِلٰهٌ مِنْ دُونِه۪ فَذٰلِكَ نَجْز۪يهِ جَهَنَّمَۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ۟ ٩٢
Ve men yekul minhum innî ilâhun min dûnihî fe zâlike neczîhi cehennem(cehenneme), kezâlike neczîz zâlimîn(zâlimîne).
Kaldı ki onlardan biri “O’ndan bir alt basamakta da olsa, sonuçta ben de bir ilâhım demiş olsaydı, bu takdirde onu cehennemle cezalandırırdık:[²⁷⁰⁸] Çünkü bilinci altüst olmuş kimseleri Biz böyle cezalandırırız.[²⁷⁰⁹] [2708] Piramidik tanrı anlayışına dayanan kadim Hermetik mirasın muhtemelen sonradan bozulmuş tanrı anlayışını çağrıştırıyor. Bu anlayış uluhiyyeti hiyerarşik bir silsilenin zirvesi (piramidin zirvesi) olarak görüyor, o zirvenin daha altta yer alan diğer halkalar üzerinde yükseldiğine inanıyordu. İşte içinde kadim hikmet pırıltılarının yer aldığı Hermes’in müşahedesinin (Corpus Hermeticum) 12. maddesi: “Sonra her şeyin babası hayat ve nur olan akıl, kendisine benzeyen bir insan yaratır. Meydana getirdiği oğlunun kendisine benzeyen güzelliğine hayran kalır. Gerçekte Allah oğlunda kendi sûretini sevmiştir. Bütün yaratıklarını onun hizmetine verir.” (Nkl: M. A. Cabirî, Bunyetu’l-Akli’l-Arabi, Beyrut-91, s. 265). Arabistan yarımadası Hermetik mirastan habersiz değildi. Bazılarının Kur’an’da zikredilmeyen nebiler arasında saydığı Güneyli (Yemen) Şu‘ayb b. Mehdim (veya: Mahrem) zi-Mehdim, Kuzeyli Riab b. el-Berra eş-Şenini ve Reyyan b. Zeyd b. Amr gibi isimler, Hermetik irfanı bölgede temsil eden isimler olarak görülebilir. [2709] Lafzen: “zalimleri”. “Bir şeyi yerinden etmek” anlamına gelen zulm, bir çok yerde “kendi kendisine zulmetme” formunda, eylemin öznenin kendisine döndüğü bir cümle yapısıyla dile getirilir. Zalimîn (zulmedenler) şeklinde ism-i fail kipiyle yalın olarak geldiği yerlerde ise, bu zulmün muhatabı (tümleç) zımnen yine zalimin kendisi olarak anlaşılmalıdır. Bu zulmün niteliği de, kelimenin etimolojisine uygun olarak kişinin kendisine Allah’ın tayin ettiği konumu beğenmeyerek başka bir konumu tercih etmesidir ki, bu bir “bilinç alaborası”dır. Bu mânanın en güzel açılımı, bu sûrenin 65. âyetindeki “baş aşağı çevrilmiş bilinç hali” ifadesidir.— M.İslamoğlu
21:29
30
اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقاً فَفَتَقْنَاهُمَاۜ وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّۜ اَفَلَا يُؤْمِنُونَ ٠٣
E ve lem yerellezîne keferû ennes semâvâti vel arda kânetâ retkan fe fetaknâhuma, ve cealnâ minel mâi kulle şey’in hayy(hayyin), e fe lâ yu’minûn(yu’minûne).
İNKÂRDA ısrar eden o kimseler görmezler mi ki; gökler ve yer başlangıçta bitişikken Biz onları ayırdık[²⁷¹⁰] ve (hareket edebilen) her canlıyı[²⁷¹¹] sudan var ettik?[²⁷¹²] Buna rağmen hâlâ inanmayacaklar mı? [2710] Buradaki ratk ile âlemin varoluş öncesi potansiyel hali, fetk ile de bunun fiilî varlık olarak ortaya çıkma hali kastedilmiş olabilir (Ebu Müslim’den Râzî). Fâtır 1 ve Bakara 117’deki yoktan yaratılıştan bir sonraki aşamayı ifade ettiğini söyleyebiliriz. [2711] Parantez içindeki “hareket eden” açıklamamız, aynı yaratılış gerçeğini vurgulayan Nûr 45’te yer alan dâbbe (kendiliğinden hareket eden) kelimesine dayanmaktadır. [2712] Su belirlilik takısıyla gelmiştir. Bu, metne şöyle yansıyabilir: “herkesin bildiği su…”— M.İslamoğlu
21:30
Yükleniyor...
Enbiya
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle