بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَاِذَا هُوَ زَاهِقٌۜ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ ٨١
Bel nakzifu bil hakkı alel bâtıli fe yedmeguhu fe izâ huve zâhik(zâhikun), ve lekumul veylu mimmâ tasıfûn(tasıfûne).
Aksine Biz, mutlak hakikate atıf olan (amaçlı ve anlamlı yaratılış) gerçeğini,[²⁶⁹¹] malum[²⁶⁹²] amaçsız ve anlamsızlığın başına çalarız da, o berikinin beynini parçalar; işte o zaman beriki de yok olup gider.[²⁶⁹³] İşte (Yaratan ve yaratılan) konusunda bu türden tanımlamalarınızdan[²⁶⁹⁴] dolayı yazıklar olsun size!
[2691] el-Hakk “anlamlılık ve amaçlılığa” delâlet eder. Başındaki bâ edatıysa hem “gerekçe”, hem “bağlantı ve atıf” hem de “aracılık” ifade eder (Açıklama için bkz: 14:19, not 20). Âyetteki el-bâtıl, el-hakkın zıddı olan “amaçsızlık ve anlamsızlık” anlamına kullanılmıştır (Krş: Râğıb). Betale, “özgül ağırlığı olmadığı ya da çok az olduğu için uçup giden” ya da “akıp giden” şeyler için kullanılır (Mekâyîs). Burada bu yaratıklar evreninin bir amacının olmadığı; çünkü kendine has gerçek bir varlığının olmadığı; sadece Yaratıcının bir “yansıması” ya da varmış gibi görünen sanal bir evren, bir hayal dünyası, köpük, gölge olduğu yönündeki, insanın ahlâkî davranış zeminini yok eden âlem tasavvurları reddedilmektedir. Âyetteki bi’l-hakk ifadesi, hem yaratılmışlar âleminin kendine has bir iç gerçekliğe sahip olduğunu, hem de onların gerçek bir amaç uğruna yaratılmış olduğunu ifade eder (Bkz: 16. âyet, not 16). [2692] el-Bâtıl’ın başındaki belirlilik takısı anlama “malum” olarak yansımaktadır. Bu tercihimiz aynı zamanda vahyin reddettiği türden maddî varlığın sanallığı tezlerinin, nüzul ortamında birileri tarafından bilinip savunulduğuna delâlet eder. [2693] Allah’ı tanımaya çalışmak yerine tanımlamaya çalışanlar, -hâşâ- Allah’ı nesne, kendini özne yerine koymuş olan haddini bilmezlerdir. [2694] Yaratan ya da yaratılanı, birini diğerine dahil eden bir tezle tanımaya çalışmak, “tanımak” değil “tanımlamak” (tavsîf) sayılmaktadır. Bu ise, haddini aşan insanın Yaratıcısına had ve hudut çizmeye kalkışmasıdır. Oysa ki yaratılmışlar dünyası “tanımak” için var edilmiştir; bu nedenle de vahiy bu evreni “işaret, atıf, belge” anlamına gelen ‘ilm-‘alâmet köküne nisbetle ‘âlem/’âlemîn diye isimlendirir (1:1, not 2). Zira “yaratılmış varlıklar evreni olan” bu ‘âlem, O’nun varlığına, birliğine, eşsizliğine ve yaratıkları üzerindeki mutlak tasarrufuna delâlet eden birer belge ve âyet, birer alem ve alamettir. (‘Âlemîn için bkz: Âyet 107, not 110)— M.İslamoğlu