İleride de açıklanacağı gibi Hz. Peygamber (s.a) Mekke'de İslâm'ı açıkça anlatmaya başladığı zaman, daveti Kureyş'in ileri gelenleri arasında bomba etkisi yapmıştı. Bu bakımdan surenin, risaletin 4. yılında nazil olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim bazı rivayetlere göre bu sure, Hz. Ömer İslâm'a girdikten sonra nazil olmuştur. Hz. Ömer'in ise, Habeşistan hicretinden sonra müslüman olduğu bilinmektedir. Fakat surenin Ebu Talib'in hastalığı zamanında nazil olduğunu bildiren rivayetlere itibar edilirse, o zaman bu surenin risaletin 10. veya 11. yılında indiğini kabul etmek gerekir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel arkaplan: İmam Ahmed, Nesei, Tirmizî, İbn Cerir, İbn Şeybe, İbn Ebi Hatim ve İbn İshak'dan alınan nakillerin özeti aşağıda verilmiştir:
Ebu Talib hastalandığında, Kureyş'in ileri gelenleri biraraya gelerek aralarında istişare etmişler ve Ebu Talib'in, yeğeni Muhammed'le aralarını düzeltmesi için, kendisine arabuluculuk teklifinde bulunmayı kararlaştırmışlardır. Çünkü, Ebu Talib öldükten sonra Hz. Muhammed'e (s.a) dokunacak olurlarsa, tüm Arap kabilelerinin, kendileri için, "Amcası hayatta iken, ona dokunmaya cesaret edemediler. Ama Ebu Talib öldükten sonra Muhammed'e saldırdılar" diye ta'n edeceklerini düşünmüşlerdir.
İşte bu karar üzerine, Kureyş'in ileri gelenlerinden 25 kişilik bir heyet Ebu Talib'in yanına girmiştir. Heyetin içinde, Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Umeyye b. Halef, As b. Vail, Esved b. Muttalib, Ukbe b. Muayt, Utbe ve Şeybe gibi ileri gelen kafirler vardı. Bu heyet doğruca Ebu Talib'in yanına giderek, her zaman yaptıkları gibi, Hz. Peygamber'i amcasına şikayet ettiler ve ona şöyle dediler: "Muhammed kendi dini üzerinde kalsın, biz de kendi dinimiz üzerinde kalalım. O bizim dinimize karışmazsa biz de onu kendi dininde serbest bırakır ve kime ibadet ederse etsin ona dokunmayız. Ama o da bizim tanrılarımızı kötülmesin ve halk arasında dinini yaymaya çalışmasın." dediler (müfessirler yukarıdaki tespiti hangi kaynaklara dayandırarak yaptıklarını belirtmemişlerdir. ancak, lay doğruysa bu, kabul edilebilir, makul bir görüştür.) Kureyş müşrikleri İslâm yayılmaya başladığı için oldukça perişandılar. İslâm'ın davetçisi, şerefli, lekesiz bir geçmişe sahip, akıl ve ciddiyet bakımından tüm Kureyş'in en seçkin kimselerindendi. Onun sağ kolu Hz. Ebu Bekir ise, değil sadece Mekke'nin, çevredeki kabilelerin de şerefli, dürüst ve zeki bir insan olarak tanıdıkları bir şahsiyetti. Şimdi de Hz. Ömer gibi cesur ve azimetli kişiliğe sahip birinin de onlarla birleştiğini görünce, tehlikenin boyutlarının büyüdüğünü hissetmişlerdir.
Konu: Yukarıda zikredilen olaylara ve anlatılanlara surenin girişinde değinilmiştir. Kafirlerle Hz. Peygamber (s.a.) arasındaki konuşma hakkında, kafirlerin İslâm'ı, kendisinde bir eksiklik, yanlışlık gördükleri için değil, kin, haset ve körü körüne atalarını taklit ettiklerinden dolayı reddettikleri söylenmiştir. Çünkü onlar kendi içlerinden bir peygambere tabi olmayı hazmedemiyorlardı. Bunun üzerine Ebu Talib, Hz. Peygamber'i (s.a) yanına çağırarak ona "Ey yeğenim! Kavmimizin ileri gelenleri bana geldiler. Onlar, aranızda âdilane bir anlaşmanın olup, bu çekişmezliğin sona ermesini istiyorlar" dedi ve sonra yeğenine Kureyşlilerin teklifini iletti. Hz. Peygamber (s.a.) ise amcasına şöyle bir cevap verdi: "Ey amcacığım! Ben onlara öyle bir kelimeyi kabul ettirmeye çalışıyorum ki, bu kelimeyi kabul ettikleri takdirde, onlara sadece Araplar değil, tüm dünya tabi olur." Kureyş heyetine Hz. Peygamber'in (s.a.) bu cevabı iletilince fena halde bozularak, cevap veremediler. Böylesine makul bir teklifi reddedebilecek kelimeleri hemen bulamamışlardı. Fakat kendilerine geldikten sonra, "Biz bir kelime değil, bin kelime bile söylemeye razıyız. Ama o kelime nedir?" dediler. Hz. Rasulüllah (s.a) "O kelime, la ilahe illallah'tır." diye cevap verdi. Bu cevabı duyar duymaz, Kureyş heyeti aniden hiddetlenerek ayağa kalktı ve söylenerek (ki ne söylediklerini surenin başında Allah Teâlâ beyan ediyor) çıkıp gittiler. İbn Sa'd "Tabakat" adlı eserinde, bu olayın tümünü sadece "Bu, Ebu Talib'in son hastalığı değildi" şeklindeki farklılıkla, yukarıdaki gibi zikretmiştir. Ona göre bu olay, "filan şahıs müslüman olmuş, filan şahıs İslâm'a girmiş" şeklindeki haberlerin kulaktan kulağa yayıldığı ilk dönemde vuku bulmuştur.
Öyle ki, bu haberler halk arasında yaygınlaşınca, Kureyş'in ileri gelenleri, Ebu Talib'e, Hz. Peygamber'i (s.a.) İslâm'ı anlatmaktan vazgeçirmesi için peşisıra heyetler gönderdiler. İşte bu heyetlerden birisi de yukarıda zikredilen heyettir.
Zemahşerî, Razî, Nisaburî ve bazı müfessirlere göre, bu heyet, Hz. Ömer İslâm'ı kabullendiği zaman Ebu Talib'e gitmiştir. Çünkü Hz.Ömer'in müslüman olması onları oldukça sarsmıştı. Fakat bu iddiayı doğrulayacak nitelikte hiçbir işaret yoktur. Çünkü onlar, sırf cehaletlerinden dolayı, içlerinden sadece bir kimsenin hakikati görmüş olmasının imkansız olduğunu öne sürerek, hakikatı tereddütle karşılıyorlardı. Üstelik bu hakikati, yani Tevhid ve Ahiret düşüncesini sadece inkâr etmekle kalmayıp, alay konusu da yapıyorlardı.
Bundan sonra Allah, "Alay ettiğiniz ve önderliğini kabul etmeye yanaşmadığınız bu şahıs, sizlerin üzerinde galip gelecek ve yine bu şehirde (Mekke'de) onun ayakları altında kalacaksınız." diye kafirleri uyarmıştır.
Ardından arka arkaya 9 peygamber zikredilmiştir. Ancak Hz. Davud ve Hz. Süleyman'ın kıssası, diğerlerinden daha ayrıntılı bir biçimde beyan edilmiştir.
Böylelikle Allah, Kur'an'ı okuyan kimselerin zihinlerine şu hususları yerleştirmek istiyor: "Adalet kesinlikle tarafsızdır. Allah katında ancak dürüst olan, yanlışta ısrar etmeyen, yanlışlık yapsa bile, hemen arkasından tevbe edip, dünyada ahiret hesabını dikkate alarak yaşayan kimseler makbuldur."
Daha sonra, isyan eden ve müslüman kimselerin ahiretteki hayatlarının bir tablosu çizilmiştir. Bu bölümde kafirlerin dikkati iki noktaya çekilmektedir. Birincisi, "Hiç düşünmeden körü körüne önderlerinizin peşinden koşuyor ve dalâlet yolunu takip ediyorsunuz. Fakat yarın onlar takipçilerinden önce kendilerini cehennemde bulacaklar ve birbirlerini suçlayacaklardır."
İkincisi, "Bugün mü'minleri zelil ve hakir görüyorsunuz ama yarın kendiniz azab içindeyken, cehennemde onlardan kimsenin bulunmadığını hayretle göreceksiniz."
Surenin sonunda Adem ile İblis kıssası yer almaktadır. Bu kıssanın beyan edilmesinin amacı, Kureyş'in kafirlerine, Hz. Peygamber'i (s.a.) kabul etmelerine kibirlerinin mani olduğunun hatırlatılmasıdır. Çünkü aynı kibir, İblis'i Adem'e secdeden alıkoymuştu. "Allah'ın Adem'e verdiği mevki ve rütbeye rağmen, İblis sırf hasedinden ötürü Allah'a karşı gelmiş ve lanete müstehak olmuştu. Şimdi de Allah, Hz. Muhammed'e (s.a) bir mevki ve rütbe vermişken sizler sırf hasedinizden dolayı ona karşı çıkıyorsunuz. Allah onu bir peygamber olarak görevlendirmiş olmasına rağmen, Hz. Muhammed'i (s.a) reddediyorsunuz. Bu yüzden sizlerin sonu İblis'in sonu gibi olacaktır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
38
Sad · Mekke
ص
88
Sure Adı Açıklaması
Açılış harfi (sad) , surenin adı olmuştur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
İleride de açıklanacağı gibi Hz. Peygamber (s.a) Mekke'de İslâm'ı açıkça anlatmaya başladığı zaman, daveti Kureyş'in ileri gelenleri arasında bomba etkisi yapmıştı. Bu bakımdan surenin, risaletin 4. yılında nazil olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim bazı rivayetlere göre bu sure, Hz. Ömer İslâm'a girdikten sonra nazil olmuştur. Hz. Ömer'in ise, Habeşistan hicretinden sonra müslüman olduğu bilinmektedir. Fakat surenin Ebu Talib'in hastalığı zamanında nazil olduğunu bildiren rivayetlere itibar edilirse, o zaman bu surenin risaletin 10. veya 11. yılında indiğini kabul etmek gerekir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel arkaplan: İmam Ahmed, Nesei, Tirmizî, İbn Cerir, İbn Şeybe, İbn Ebi Hatim ve İbn İshak'dan alınan nakillerin özeti aşağıda verilmiştir:
Ebu Talib hastalandığında, Kureyş'in ileri gelenleri biraraya gelerek aralarında istişare etmişler ve Ebu Talib'in, yeğeni Muhammed'le aralarını düzeltmesi için, kendisine arabuluculuk teklifinde bulunmayı kararlaştırmışlardır. Çünkü, Ebu Talib öldükten sonra Hz. Muhammed'e (s.a) dokunacak olurlarsa, tüm Arap kabilelerinin, kendileri için, "Amcası hayatta iken, ona dokunmaya cesaret edemediler. Ama Ebu Talib öldükten sonra Muhammed'e saldırdılar" diye ta'n edeceklerini düşünmüşlerdir.
İşte bu karar üzerine, Kureyş'in ileri gelenlerinden 25 kişilik bir heyet Ebu Talib'in yanına girmiştir. Heyetin içinde, Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Umeyye b. Halef, As b. Vail, Esved b. Muttalib, Ukbe b. Muayt, Utbe ve Şeybe gibi ileri gelen kafirler vardı. Bu heyet doğruca Ebu Talib'in yanına giderek, her zaman yaptıkları gibi, Hz. Peygamber'i amcasına şikayet ettiler ve ona şöyle dediler: "Muhammed kendi dini üzerinde kalsın, biz de kendi dinimiz üzerinde kalalım. O bizim dinimize karışmazsa biz de onu kendi dininde serbest bırakır ve kime ibadet ederse etsin ona dokunmayız. Ama o da bizim tanrılarımızı kötülmesin ve halk arasında dinini yaymaya çalışmasın." dediler (müfessirler yukarıdaki tespiti hangi kaynaklara dayandırarak yaptıklarını belirtmemişlerdir. ancak, lay doğruysa bu, kabul edilebilir, makul bir görüştür.) Kureyş müşrikleri İslâm yayılmaya başladığı için oldukça perişandılar. İslâm'ın davetçisi, şerefli, lekesiz bir geçmişe sahip, akıl ve ciddiyet bakımından tüm Kureyş'in en seçkin kimselerindendi. Onun sağ kolu Hz. Ebu Bekir ise, değil sadece Mekke'nin, çevredeki kabilelerin de şerefli, dürüst ve zeki bir insan olarak tanıdıkları bir şahsiyetti. Şimdi de Hz. Ömer gibi cesur ve azimetli kişiliğe sahip birinin de onlarla birleştiğini görünce, tehlikenin boyutlarının büyüdüğünü hissetmişlerdir.
Konu: Yukarıda zikredilen olaylara ve anlatılanlara surenin girişinde değinilmiştir. Kafirlerle Hz. Peygamber (s.a.) arasındaki konuşma hakkında, kafirlerin İslâm'ı, kendisinde bir eksiklik, yanlışlık gördükleri için değil, kin, haset ve körü körüne atalarını taklit ettiklerinden dolayı reddettikleri söylenmiştir. Çünkü onlar kendi içlerinden bir peygambere tabi olmayı hazmedemiyorlardı. Bunun üzerine Ebu Talib, Hz. Peygamber'i (s.a) yanına çağırarak ona "Ey yeğenim! Kavmimizin ileri gelenleri bana geldiler. Onlar, aranızda âdilane bir anlaşmanın olup, bu çekişmezliğin sona ermesini istiyorlar" dedi ve sonra yeğenine Kureyşlilerin teklifini iletti. Hz. Peygamber (s.a.) ise amcasına şöyle bir cevap verdi: "Ey amcacığım! Ben onlara öyle bir kelimeyi kabul ettirmeye çalışıyorum ki, bu kelimeyi kabul ettikleri takdirde, onlara sadece Araplar değil, tüm dünya tabi olur." Kureyş heyetine Hz. Peygamber'in (s.a.) bu cevabı iletilince fena halde bozularak, cevap veremediler. Böylesine makul bir teklifi reddedebilecek kelimeleri hemen bulamamışlardı. Fakat kendilerine geldikten sonra, "Biz bir kelime değil, bin kelime bile söylemeye razıyız. Ama o kelime nedir?" dediler. Hz. Rasulüllah (s.a) "O kelime, la ilahe illallah'tır." diye cevap verdi. Bu cevabı duyar duymaz, Kureyş heyeti aniden hiddetlenerek ayağa kalktı ve söylenerek (ki ne söylediklerini surenin başında Allah Teâlâ beyan ediyor) çıkıp gittiler. İbn Sa'd "Tabakat" adlı eserinde, bu olayın tümünü sadece "Bu, Ebu Talib'in son hastalığı değildi" şeklindeki farklılıkla, yukarıdaki gibi zikretmiştir. Ona göre bu olay, "filan şahıs müslüman olmuş, filan şahıs İslâm'a girmiş" şeklindeki haberlerin kulaktan kulağa yayıldığı ilk dönemde vuku bulmuştur.
Öyle ki, bu haberler halk arasında yaygınlaşınca, Kureyş'in ileri gelenleri, Ebu Talib'e, Hz. Peygamber'i (s.a.) İslâm'ı anlatmaktan vazgeçirmesi için peşisıra heyetler gönderdiler. İşte bu heyetlerden birisi de yukarıda zikredilen heyettir.
Zemahşerî, Razî, Nisaburî ve bazı müfessirlere göre, bu heyet, Hz. Ömer İslâm'ı kabullendiği zaman Ebu Talib'e gitmiştir. Çünkü Hz.Ömer'in müslüman olması onları oldukça sarsmıştı. Fakat bu iddiayı doğrulayacak nitelikte hiçbir işaret yoktur. Çünkü onlar, sırf cehaletlerinden dolayı, içlerinden sadece bir kimsenin hakikati görmüş olmasının imkansız olduğunu öne sürerek, hakikatı tereddütle karşılıyorlardı. Üstelik bu hakikati, yani Tevhid ve Ahiret düşüncesini sadece inkâr etmekle kalmayıp, alay konusu da yapıyorlardı.
Bundan sonra Allah, "Alay ettiğiniz ve önderliğini kabul etmeye yanaşmadığınız bu şahıs, sizlerin üzerinde galip gelecek ve yine bu şehirde (Mekke'de) onun ayakları altında kalacaksınız." diye kafirleri uyarmıştır.
Ardından arka arkaya 9 peygamber zikredilmiştir. Ancak Hz. Davud ve Hz. Süleyman'ın kıssası, diğerlerinden daha ayrıntılı bir biçimde beyan edilmiştir.
Böylelikle Allah, Kur'an'ı okuyan kimselerin zihinlerine şu hususları yerleştirmek istiyor: "Adalet kesinlikle tarafsızdır. Allah katında ancak dürüst olan, yanlışta ısrar etmeyen, yanlışlık yapsa bile, hemen arkasından tevbe edip, dünyada ahiret hesabını dikkate alarak yaşayan kimseler makbuldur."
Daha sonra, isyan eden ve müslüman kimselerin ahiretteki hayatlarının bir tablosu çizilmiştir. Bu bölümde kafirlerin dikkati iki noktaya çekilmektedir. Birincisi, "Hiç düşünmeden körü körüne önderlerinizin peşinden koşuyor ve dalâlet yolunu takip ediyorsunuz. Fakat yarın onlar takipçilerinden önce kendilerini cehennemde bulacaklar ve birbirlerini suçlayacaklardır."
İkincisi, "Bugün mü'minleri zelil ve hakir görüyorsunuz ama yarın kendiniz azab içindeyken, cehennemde onlardan kimsenin bulunmadığını hayretle göreceksiniz."
Surenin sonunda Adem ile İblis kıssası yer almaktadır. Bu kıssanın beyan edilmesinin amacı, Kureyş'in kafirlerine, Hz. Peygamber'i (s.a.) kabul etmelerine kibirlerinin mani olduğunun hatırlatılmasıdır. Çünkü aynı kibir, İblis'i Adem'e secdeden alıkoymuştu. "Allah'ın Adem'e verdiği mevki ve rütbeye rağmen, İblis sırf hasedinden ötürü Allah'a karşı gelmiş ve lanete müstehak olmuştu. Şimdi de Allah, Hz. Muhammed'e (s.a) bir mevki ve rütbe vermişken sizler sırf hasedinizden dolayı ona karşı çıkıyorsunuz. Allah onu bir peygamber olarak görevlendirmiş olmasına rağmen, Hz. Muhammed'i (s.a) reddediyorsunuz. Bu yüzden sizlerin sonu İblis'in sonu gibi olacaktır.
Sâd![⁴⁰⁴⁴] Şeref ve itibar kaynağı olan[⁴⁰⁴⁵] Kur’an şahit olsun![⁴⁰⁴⁶]
[4044] Anlamı her ne olursa olsun, Allah Rasûlü’nün vahyin bir tek harfini dahi zayi etmeden ulaştırdığının açık delilidir (Bkz: 68:1, not 1). [4045] Veya: “öğüt veren ve uyaran”; ya da “yüce ve anlamaya açık”. Zikr, vahyin insan diline dönüşümünü ifade eder. Mesela, Kur’an vahyi Arapça zikredilmiştir. Fakat asıl zikr “şeref ve itibar” anlamına gelir. Son vahyin “okumanın tüm olumlu anlamlarıyla sürekli okunan” mânasına gelen Kur’an adını alması da şeref ve itibarındandır. Zira şerefli ve itibarlı olan sık sık anılır ve dillerden, akıllardan, gönüllerden düşmez (Bkz: 43:44). [4046] Yemin vavı ile başlayan 16 sûrenin ilki olan 93:1’in ilk notuna bkz.— M.İslamoğlu
38:1
2
بَلِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ ٢
Belillezîne keferû fî ızzetin ve şikâk(şikâkın).
Ama nerde! İnkârda direnenler, (akletmek yerine) yersiz bir gurur ve tarifsiz bir cepheleşme içindeler.— M.İslamoğlu
Kem ehleknâ min kablihim min karnin fe nâdev ve lâte hîne menâs(menâsin).
Kendilerinden önce nice kuşakları helâk ettik; tam bu sırada imdat dilediler, fakat kurtuluşun vakti çoktan geçmişti.[⁴⁰⁴⁷]
[4047] Sadece burada gelen ve lâte hîne menâs deyimi, Türkçedeki “geçti Bor’un pazarı” deyimini andırır.— M.İslamoğlu
Ve acibû en câehum munzirun minhum ve kâlel kâfirûne hâzâ sâhırun kezzâb(kezzâbun).
Ve onlar aralarından birinin kendilerine uyarıcı olarak gelmesine şaştılar; işte bu kâfirler şöyle dediler: “Bu, göz boyamak isteyen yalancının biri.— M.İslamoğlu
E cealel âlihete ilâhen vâhıdâ(vâhıden), inne hâzâ le şey’un ucâb(ucâbun).
Bütün bu ilâhları tek bir ilâha indirgiyor ha?[⁴⁰⁴⁸] Bunun çok tuhaf bir görüş olduğunda hiç şüphe yok.”
[4048] Şirki doğuran tasavvurun yapısına dayanarak: “Tanrısal nitelikleri bir tek varlıkta mı topluyor?”— M.İslamoğlu
Mâ semi’nâ bi hâzâ fîl milletil âhıreh(âhıreti), in hâzâ illâhtilâk(illâhtilâkun).
Biz en son (din olan Hıristiyan) inancında bile bunu duymadık;[⁴⁰⁴⁹] bu desteksiz bir uydurmadan başkası değildir;
[4049] O günün dünyasında muasır uygarlığı ve dini (el-milletu’l-âhirah) Bizans ve Pers temsil ediyordu. Türleri farklı olsa da, iki milletin inancı da şirke ve zulme saplanmıştı.— M.İslamoğlu
E unzile aleyhiz zikru min beyninâ, bel hum fî şekkin min zikrî, bel lemmâ yezûkû azâb(azâbi).
ne yani, aramızdan ilâhî mesajın indirileceği bir o mu kaldı?” Ama hayır, onlar asıl Benim uyarıma karşı şüpheyle yaklaşıyorlar; dahası, belli ki onlar henüz azabımı tatmamışlar.— M.İslamoğlu
Em lehum mulkus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâ, felyertekû fîl esbâb(esbâbi).
Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin mülkiyeti onlara mı ait? Haydi o zaman, tüm araçlara sarılsınlar da, (göklerin tahtına) çıkıp kurulsunlar bakalım!— M.İslamoğlu
Onlar, bozguna uğramış müttefiklerin döküntülerinden oluşmuş (başıbozuklar) ordusu…[⁴⁰⁵⁰]
[4050] “Savaş döküntüsü” tüm zamanlarda Allah’a karşı savaş açanların bu savaşı kaybettiklerini îmâ eder. 15. âyet bu âyetin devamı mahiyetindedir. Aradaki âyetler bir tür parantez içi açıklama sayılmalıdır. Zira bu âyetler geçmişte kendileri gibi inananların akıbetini ele almaktadır.— M.İslamoğlu
Ve semûdu ve kavmu lûtın ve ashâbul eykeh(eyketi), ulâikel ahzâb(ahzâbu).
Semud ve Lût kavmi, Eyke ahalisi de öyle… İşte bu hiziplerin[⁴⁰⁵²]
[4052] Artık mütearife haline gelmiş olan ve Ebu Hanife, Süfyan Sevrî, Şafi, Ebu Dâvud, Ahmed bin Hanbel gibi ulemanın dilinden nakledilen “küfür tek millettir” tesbitinin Kur’an’daki dayanağı.— M.İslamoğlu
Ve kâlû rabbenâ accil lenâ kıttanâ kable yevmil hisâb(hisâbi).
İşte onlar, “Rabbimiz! Bizim hesabımızı Hesap Günü’nden önce, hemen şimdi kes!”[⁴⁰⁵³] diye (alay ederler).
[4053] el-Kıttaya verdiğimiz mâna Ebu Ubeyde’nin tercihine dayanmaktadır (Mecaz).— M.İslamoğlu
Sen onların bu tür laflarına karşı dirençli ol; güç ve kudret sahibi olan has kulumuz Dâvud’u hatırla! Çünkü o her daim Allah’a yönelirdi.[⁴⁰⁵⁴]
[4054] Dâvud’un sabrı ve güçlü kişiliği servet ve iktidarın ayartıcılığına karşı direnmesini sağlamıştı. Varlığa sabretmek yokluğa sabretmekten çok daha zordu. Güç ve serveti Allah’ın desteği, bunlardan mahrumiyeti Allah’ın desteğinden mahrumiyet olarak algılayan (8. âyet) Mekke aristokrasisine Hz. Dâvud hatırlatılarak, Allah Rasûlü’ne de tıpkı Hz. Dâvud’a verildiği gibi güç ve iktidar bahşedileceği îmâ edilmektedir. Bilindiği gibi sıradan bir nefer olan Hz. Dâvud’a, atadan kalan bir mirasla değil ilâhî bir yardımla hem iktidar hem de nebîlik verilmişti. İktidar ve nübüvvet hem dünya hem âhiret saadetini temsil ediyordu.— M.İslamoğlu
İnnâ sahharnel cibâle meahu yusebbıhne bil aşiyyi vel işrâk(işrâkı).
İşte bu yüzden, her sabah ve her akşam, onunla birlikte emrimize âmâde kıldığımız[⁴⁰⁵⁵] dağlar da kudret ve ihtişamımızı dillendirirdi;[⁴⁰⁵⁶]
[4055] Sahharnâ: “boyun eğdirdik, emre âmâde kıldık”. Sufunun sevâhir, “uysal ve söz dinleyen ata denir (Mekâyîs). Muhtemelen teshirin iniş sürecinde ilk geçtiği yer burasıdır. Teshir, hem yaratılıştaki anlam ve amaçlılığı hem de ilâhî hiyerarşiyi ifade eder (Bkz: 22:37, not 58). [4056] Yani: O Rabbine yüksek sesle ibadet ederken, yankılanan dağlar da sesine ses katardı.— M.İslamoğlu
38:18
19
وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةًۜ كُلٌّ لَـهُٓ اَوَّابٌ ٩١
Vet tayre mahşûreh(mahşûreten), kullun lehû evvâb(evvâbun).
katar katar dizilmiş kuşlar da:[⁴⁰⁵⁷] bunların hepsi her daim O’na yönelmişlerdi![⁴⁰⁵⁸]
[4057] Benzer bir ibâre: “kanat çırpan kuş katarı” (24:41). [4058] Krş: 21:79 ve 34:10-11, ilgili notlar.— M.İslamoğlu
Ve şedednâ mulkehu ve âteynâhul hikmete ve faslel hıtâb(hıtâbi).
Biz de onun iktidarını sağlama aldık; zira ona adâletle hükmedecek muhakeme ve anlaşmazlıkları sona erdirecek ikna yeteneği vermiştik.[⁴⁰⁵⁹]
[4059] Bu âyet meşru iktidarın zorbalık ve güç temerküzüne değil hikmet ve adâlete dayandığını ifade eder. Zira devletin imanı adâlettir. Kaynak dilde deyimsel bir ibâre olan fasle’l-hıtâb, Türkçe’deki “ağacı kesip takırtıyı tüketmek” deyimine yakın bir anlam taşır. Zımnen, Dâvud’un iktidarının bu iki yetenek sayesinde sağlamlaştırıldığını ifade eder. Bunlardan ilkinin “en isabetli hükmü verme, düşüncede ve eylemde bir şeyi yerli yerine koyma” anlamına gelen hikmet olması manidardır.— M.İslamoğlu
Ve hel etâke nebeul hasm(hasmi), iz tesevverûl mihrâb(mihrâbe).
SEN dâvâcıların kıssasından haberdar oldun mu? Hani onlar duvardan tırmanıp özel odasına[⁴⁰⁶⁰] sızmışlardı.[⁴⁰⁶¹]
[4060] Mihrâb için bkz: 19:11, not 18. [4061] Zemahşerî, bu kıssadaki diyalogların tamamen “temsili” olduğunu, temsilî anlatımın etkili bir tarz olduğunu, kıssanın ahlâkî öğüdü üstü örtülü bir biçimde aktardığını dile getirir (Keşşaf; krş: Ebussuud).— M.İslamoğlu
İz dehalû alâ dâvûde fe fezia minhum kâlû lâ tehaf, hasmâni begâ ba’dunâ alâ ba’dın fahkum beynenâ bil hakkı ve lâ tuştıt vehdinâ ilâ sevâis sırât(sırâtı).
Yanına aniden girdiklerini görünce Dâvud onlardan dolayı telaşa kapıldı.[⁴⁰⁶²] Onlar “Korkma!” dediler, “Biz (sadece) iki dâvâlıyız; birimiz diğerinin hakkına tecavüz etti: şimdi sen aramızda hakkaniyetle karar ver ve doğrudan ayrılma; bize de doğru yolu göster!
[4062] Fezi‘a için bkz: 21:103, not 103.— M.İslamoğlu
İnne hâzâ ahî lehu tis’un ve tis’ûne na’ceten ve liye na’cetun vâhidetun fe kâle ekfilnîhâ ve azzenî fîl hıtâb(hıtâbi).
İşte bu benim kardeşim; onun doksan dokuz koyunu var,[⁴⁰⁶³] benimse yalnızca bir tek koyunum; buna rağmen o, “Onu da bana ver” dedi “ve söz düellosunda beni alt etti.”[⁴⁰⁶⁴]
[4063] Na‘ce, “dişi koyun” ya da “dişi sülün”. Bu “kadın”dan kinayedir (Ebu Ubeyde ve Zeccâc). Hasan Basri’nin de dediği gibi 99 rakamı çokluktan kinayedir. Yani: “sahip olabileceğinin en fazlasına..” Hz. Nûh’un davet ömrüyle ilgili benzer bir örnek için bkz: 29:14, not 20. [4064] Hz. Ömer’in müslüman oluşuna müşriklerin itirazı, bunun üzerine kıssada şu öykünün anlatılması: “Sizin yüz koyununuz varken, bendeki tek koyuna da göz dikiyorsunuz” (23).— M.İslamoğlu
Kâle lekad zalemeke bi suâli na’cetike ilâ niâcih(niâcihî), ve inne kesîren minel huletâi le yebgî ba’duhum alâ ba’dın illellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve kalîlun mâ hum, ve zanne dâvûdu ennemâ fetennâhu festagfere rabbehu ve harre râkian ve enâb(enâbe). (SECDE ÂYETİ)
(Dâvud) dedi ki: “Doğrusu bu kişi, senin koyununu alıp kendininkine katmakla sana zulmetmiş. Zaten toplumsal hayatı paylaşan insanlar (genellikle) birbirlerinin hakkına tecavüz ederler; iman edip dürüst ve erdemli davrananlar hariç: ama böyleleri, ne kadar da az.” Derken Dâvud, kendisini sınadığımıza[⁴⁰⁶⁵] kanaat getirdi; hemen Rabbinden af diledi ve baş eğip iki büklüm bir halde tevbe ederek O’na yöneldi.
[4065] Yani: “Uriyah’ın dul karısı Betşeba ile”. Kelâmcıların Kur’an’la uyuşmayan ‘peygamberlerin masumiyeti’ tezine uyarlama amaçlı “Bu dâvâ ile” alternatif anlamı tutarlı değildir. Zorlama yoruma dayalı sanığın savunması alınmadığı için âdil bir yargılama olmadığı; Hz. Dâvud acele karar verdiği, bundan dolayı Allah’a tevbe etmiş olduğu iddiası da öyle... Bu kıssa Eski Ahid’deki arka plan tamamen yok sayılarak anlaşılamayacağı gibi, oradaki versiyonu olduğu gibi kabul etmek de gerekmez. Bu kıssa ile sûrenin sonunda anlatılan İblis kıssası arasında bir karşıtlık ilişkisi vardır. Hatada ısrar etmeyenle hatada ısrar eden arasındaki fark Dâvud ve İblis kıssalarıyla verilmektedir.— M.İslamoğlu
Fe gafernâ lehu zâlik(zâlike), ve inne lehu indenâ le zulfâ ve husne meâb(meâbin).
Ve Biz de bu (hatasını) bağışladık: elbet onu, Bizim katımıza yakınlık ve güzel bir son beklemektedir.[⁴⁰⁶⁶]
[4066] Bu pasajda anlatılan kıssa sonraki müfessirler tarafından peygamberleri masum kılan karakter temizliğinin doğuştan mı, yoksa ahlâkî bir gayret ve mücahede sonucunda mı gerçekleştiği tartışmaları ekseninde ele alınmıştır. İlk tefsir otoritelerinin kelâmî polemikten uzak tavrı bu konuda 20:121-122 ve 28:15-16’da belirginleşen Kur’anî prensibe daha uygun düşmektedir. Bu pasajın arka planını Mukâtil ve Taberî gibi müfessirler şöyle naklederler: Hz. Dâvud’un gönlü evinin damından zaman zaman gördüğü güzel bir hanıma meyleder. Araştırınca hanımın Uriyah adlı bir askerin eşi olduğunu öğrenir. Uriyah Hz. Dâvud’un emriyle gönderildiği bir savaşta ölmüştür. Hz. Dâvud dul eş ile evlenir ve bu evlilikten Hz. Süleyman olur. Eski Ahid’deki anlatım Hz. Dâvud’a iftira niteliğindedir. Bir peygambere zina isnat eden bu versiyon kesinlikle reddedilmelidir (II Samuel, 11:4-5). Hz. Ali bu iftirayı taşıyana iki kat iftira cezası tatbik edeceğini söylemiştir (Keşşaf). Kur’an burada hikâyenin iftiradan arındırılmış şeklini îmâ ederek, Hz. Dâvud’a gelen iki dâvâcı üzerinden ahlâkî bir öğüt verir. Zımnen: Doksan dokuzu elinde tutanlar, başkalarının elindeki bire göz dikmesinler!— M.İslamoğlu
Yâ dâvûdu innâ cealnâke halîfeten fîl ardı fahkum beynen nâsi bil hakkı ve lâ tettebiil hevâ fe yudılleke an sebîlillâh(sebîlillâhi), innellezîne yadıllûne an sebîlillâhi lehum azâbun şedîdun bi mâ nesû yevmel hisâb(hisâbi).
(Ve nida ettik): “Ey Dâvud! Elbet sana yeryüzünde iktidarı Biz verdik: O halde insanlar arasında adâletle hükmet, heva ve arzuna kapılma ki, sonra seni Allah yolundan saptırır. Şu kesin ki Allah yolundan sapan kimseler, Hesap Günü’nü unutmalarından dolayı şiddetli bir cezaya çarptırılırlar.”— M.İslamoğlu
Ve mâ halaknes semâe vel arda ve mâ beynehumâ bâtıla(bâtılen), zâlike zannullezîne keferû, fe veylun lillezîne keferû minen nâr(nâri).
VE Biz gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri bir amaç ve anlamdan yoksun yaratmadık;[⁴⁰⁶⁷] bu, küfürde direnenlerin zannıdır: yazıklar olsun (kendilerini mahkûm ettikleri) ateşten dolayı küfürde direnen o kimselere![⁴⁰⁶⁸]
[4067] Burada “amaçsızlık ve anlamsızlık” mânasındaki bâtıl, hakk’ın karşıtı olarak kullanılmıştır (Krş: 14:19, not 1). Anlamlılık ve amaçlılık yasası, varlığın belki de istisnası ve göreceliği olmayan tek yasasıdır. Zımnen: Göğün yerin bir amacı olsun da, insanın bir amacı olmasın mı? [4068] Kur’an’da dünya ve maddî varlık âlemi hem yerilir (oyun ve eğlence, tadımlık zevk, ziynet, zuhruf: sahte cazibe 24:39; 25:23), hem de övülür (23:115; 38:27 bu âyet, 44:38-39; 30:8, 95:6; 16:97). Birinciler dünyacıları dengeye çekmek, ikinciler çilecileri dengeye çekmek içindir. Hırs, tamah, dünyevîleşme ne kadar kötü ise miskinlik, tembellik, çilecilikle başkalarına yük olmak da o kadar çirkindir.— M.İslamoğlu
Em nec’alullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti kel mufsidîne fîl ardı em nec’alul muttekîne kel fuccâr(fuccâri).
Hiç, iman eden ve salih amel işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlarla bir tutar mıyız? Hiç, sorumlu davrananları sorumsuz sapıklarla bir tutar mıyız?[⁴⁰⁶⁹]
[4069] “Sâlih amel” nasıl “ifsad”ın karşısına konulmuşsa, muttakûnun karşısına da fuccâr konulmuştur. Buna göre fuccâr sorumluluğun zıddı bir anlam taşımaktadır (Bkz: 83:7, not 2) . “Yarıp çıkmak”, “yırtmak” anlamına gelen fecr’den türetilen el-fucûr, “sorumsuz davranışlar sonucunda inanç ve erdem perdesinin tamamen yırtılması” olarak nitelendirilmiştir (Râğıb).— M.İslamoğlu
Kitâbun enzelnâhu ileyke mubârekun li yeddebberû âyâtihî ve li yetezekkere ûlul elbâb(elbâbi).
Sana mübarek bir kitab olan bu (Kur’an’ı) Biz indirdik ki, herkes onun mesajları üzerinde iyice düşünsün de aktif akıl sahipleri ders alsın diye.[⁴⁰⁷⁰]
[4070] Vahye göre ancak düşünenler akıl izan sahipleridir ve yalnız akıl izan sahipleri ders alır.— M.İslamoğlu
Ve vehebnâ li dâvûde suleymân(suleymâne), ni’mel abd(abdu), innehû evvâb(evvâbun).
DÂVUD’A Süleyman’ı bahşettik: o ne güzel kuldu; çünkü o sürekli Bize yönelirdi.[⁴⁰⁷¹]
[4071] Zımnen: İktidar, ihtişam ve servet onu Allah’tan koparamamıştı.— M.İslamoğlu
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar