Ahkaf 35 Ayet Mekke · الأحقاف
46

Ahkaf

Kum Tepeleri · Mekke
46
Kum Tepeleri · Mekke
الأحقاف
35
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
حٰمٓ ١
Hâ mîm.
Hâ-Mîm![⁴⁴⁹⁸] [4498] Mukatta’ât hakkında ayrıntılı bir tahlil için iniş sürecinde ilk geçtiği 68:1, not 1’e bakınız.— M.İslamoğlu
46:1
2
تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ ٢
Tenzîlul kitâbi minallâhil azîzil hakîm(hakîmi).
BU kitabın indirilişi, her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet sahibi Allah katındandır.[⁴⁴⁹⁹] [4499] Krş: 35:2, not 5; 36:2, not 2.— M.İslamoğlu
46:2
3
مَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّ وَاَجَلٍ مُسَمًّىۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا عَمَّٓا اُنْذِرُوا مُعْرِضُونَ ٣
Mâ halaknes semâvâti vel arda ve mâ beyne humâ illâ bil hakkı ve ecelin musemmâ(musemmen), vellezîne keferû ammâ unzirû mu’ridûn(mu’ridûne).
Biz gökleri, yeri ve o ikisi arasındakileri, ancak gerçek bir anlam ve amaç[⁴⁵⁰⁰] uğruna -ama sınırlı bir ömürle- yarattık;[⁴⁵⁰¹] ne ki inkâr eden kimseler uyarıldıkları hakikatten yüz çeviriyorlar.[⁴⁵⁰²] [4500] Bi’l-hakk ibaresinin bu anlamı için bkz: 21:18, not 19. Bir önceki sûreye atıf: “Ölürüz zira (bir kez) hayata gelmiş bulunuruz; ve bizi sadece Dehr/Zaman yok eder” (45:24). [4501] Ecelin musemmen, lafzen sınırlı bir ömrü ifade etse de, belirsiz gelmesi hasebiyle bu süreyi kimsenin bilemeyeceğine delâlet eder (Bkz: 11:3, not 7). Zımnen: Yaratılmış olan sonludur, sonsuzluk Allah’a mahsustur. [4502] Şirkin temelinde yatan Allah’ın müdahil olmadığı alan fikri, hayatın anlamlı ve amaçlılığını zımnî inkâr anlamına gelmektedir. Bu da maddeyi tanrılaştırıp onu sonsuz ilan eden bir sapmaya yol açmaktadır.— M.İslamoğlu
46:3
4
قُلْ اَرَاَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَرُون۪ي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْاَرْضِ اَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمٰوَاتِۜ ا۪يتُون۪ي بِكِتَابٍ مِنْ قَبْلِ هٰذَٓا اَوْ اَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ٤
Kul ereeytum mâ ted’ûne min dûnillâhi erûnî mâzâ halakû minel ardı em lehum şirkun fîs semâvât(semâvâti), îtûnî bi kitâbin min kabli hâzâ ev esâretin min ilmin in kuntum sâdikîn(sâdikîne).
De ki: “Allah’ın astlarından kabul edip de dua ettiğiniz kimselere hiç göz attınız mı?[⁴⁵⁰³] Gösterin bana, onlar yeryüzünün neresinde neyi yaratmışlar? Yoksa onların gökler(in yönetimin)de bir payı mı var? Hadi, bundan önce (inmiş) ilâhî bir kelâm veya bir bilgi notu[⁴⁵⁰⁴] getirin bana, eğer iddianızda dürüstseniz!’ [4503] Dûn, hem “aşağı” hem de “yakın” anlamına gelir. Allah’a izafetle kullanıldığı her yerde, şirk koşan aklın, Allah ile şirk koştuğu kişi ve nesneler arasında “ast-üst” hiyerarşisi olduğu yönündeki saplantısını ifşa eder. [4504] Veya: “Bir bilgi kırıntısı” (Ferrâ. Krş: 35:40).— M.İslamoğlu
46:4
5
وَمَنْ اَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَنْ لَا يَسْتَج۪يبُ لَـهُٓ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَٓائِهِمْ غَافِلُونَ ٥
Ve men edallu mimmen yed’û min dûnillâhi men lâ yestecîbu lehu ilâ yevmil kıyâmeti ve hum an duâihim gâfilûn(gâfilûne).
Allah dururken, Kıyamet Günü’ne kadar (duaya) karşılık veremeyecek kimselere, dahası kendisine dua edildiğinin dahi farkında olmayan kimselere yalvarıp yakarandan daha şaşkın ve sapkın biri olabilir mi?— M.İslamoğlu
46:5
6
وَاِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ اَعْدَٓاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِر۪ينَ ٦
Ve izâ huşiren nâsu kânû lehum a’dâen ve kânû bi ibâdetihim kâfirîn(kâfirîne).
Bütün insanlar toplandıkları zaman, (tapınılan kimseler) berikilere can düşman olacaklar ve onların tapınmalarını ısrarla reddedecekler.— M.İslamoğlu
46:6
7
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْۙ هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌۜ ٧
Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin kâlellezîne keferû lil hakkı lemmâ câehum hâzâ sihrun mubîn(mubînun).
Evet ne zaman âyetlerimiz onlara bütün açıklığıyla tebliğ edildiyse, inkâr eden kimseler ayaklarına kadar gelen hakikat için “Bu ayan açık bir sihir!” dediler.[⁴⁵⁰⁵] [4505] Âyetleri sihir saymakla ilgili bkz: 43:30. Bu âyette sihr ile hakk birbirinin karşıtı olarak kullanılıyor. Şu halde sihr’in mânalarından biri de “gerçek olmayan”dır. Bu âyet, ilk inkârcı muhatapların vahyin gücünü tersinden itiraf ettiklerini gösterir. Zira, eğer etkilenmeselerdi “sihir” demezlerdi.— M.İslamoğlu
46:7
8
اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۜ قُلْ اِنِ افْتَرَيْتُهُ فَلَا تَمْلِكُونَ ل۪ي مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ هُوَ اَعْلَمُ بِمَا تُف۪يضُونَ ف۪يهِۜ كَفٰى بِه۪ شَه۪يداً بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۜ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ ٨
Em yekûlûnefterâh(yekûlûnefterâhu), kul iniftereytuhu fe lâ temlikûne lî minallahi şey’â(şey’en), huve a’lemu bi mâ tufîdûne fîh(fîhi), kefâ bihî şehîden beynî ve beynekum ve huvel gafûrur rahîm(rahîmu).
Yoksa “Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer onu ben uydurmuş olsaydım, Allah’tan bana gelecek hiçbir (cezayı) başımdan savamazdınız. (Allah) öksesine düştüğünüz bu iftiranın nedenini bilmektedir; benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter: mutlak bağış sahibi, sonsuz merhamet kaynağı O’dur.’[⁴⁵⁰⁶] [4506] Bir yandan Rasul’e yapılan büyük iftirayı -ki bu Allah’a da iftiradır- dile getirirken, öte yandan Allah’ın sonsuz merhametini hatırlatmak. “Ya Rab! Rahmetinin büyüklüğüne akıl sır ermez” demekten başka ne denir ki!— M.İslamoğlu
46:8
9
قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعاً مِنَ الرُّسُلِ وَمَٓا اَدْر۪ي مَا يُفْعَلُ ب۪ي وَلَا بِكُمْۜ اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّ وَمَٓا اَنَا۬ اِلَّا نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ ٩
Kul mâ kuntu bid’an miner rusuli ve mâ edrî mâ yuf’alu bî ve lâ bikum, in ettebiu illâ mâ yûhâ ileyye ve mâ ene illâ nezîrun mubîn(mubînun).
De ki: “Ben rasullerin ilki değilim;[⁴⁵⁰⁷] bana ve size ne yapılacağını ben de bilmem;[⁴⁵⁰⁸] ben sadece bana vahyedileni izlerim ve ben sadece (vahyi) olduğu gibi beyan eden bir uyarıcıyım.”[⁴⁵⁰⁹] [4507] Veya: “Ben türedi bir rasul değilim”. Yani: risalet benimle başlamadı, ben bir zincirin halkasıyım; dolayısıyla söylediklerim de ilginç ya da hiç duyulmamış şeyler değil. İbn Abbas, Mücahid, Katâde âyeti böyle anlamışlardır (Taberî). Sözün özü: Hakikat ne eskidir ne yenidir; eskimezdir. [4508] “Bana da size de ne yapılacağını ben de bilmem” cümlesi, “falanca geleceği biliyor” türünden tüm iddiaları mahkûm eden Kur’anî bir ilkeyi dile getirir. Bu âyetin Rasulullah’ın şahsiyetini inşâ edici rolünü şu rivayet güzel açıklar: Seçkin bir sahabi Medine’ye hicretinin ardından yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak konuk olduğu evde vefat eder. Evin sahibesi Ümmü’l-‘Alâ “Allah sana rahmet etsin ey Ebu Sâib! Ben şahidim ki Allah sana kesinlikle ikram edecektir!” der. O sırada orada bulunan Rasulullah şu tepkiyi verir: “Allah’ın elçisi olduğum halde, yarın bana ne muamele edileceğini vallahi ben bile bilmiyorum” (Buhârî ve İbn Hanbel). Ferrâ bu âyeti, Kureyş’in Allah Rasûlü’ne karşı suikast hazırlıkları bağlamında ele alır. [4509] “Uyarıcı”nın sıfatı olan mubîn, şu âyet ışığında anlaşılmalıdır: “İşte sana da bu uyarıcı vahyi indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın” (16:44). Ayrıca beyyene fiilinin “eksiksiz iletme, duyurma” anlamında kullanıldığı yerler için bkz: 2:159; 3:187; 5:15.— M.İslamoğlu
46:9
10
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ وَكَفَرْتُمْ بِه۪ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ عَلٰى مِثْلِه۪ فَاٰمَنَ وَاسْتَكْـبَرْتُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ۟ ٠١
Kul e reeytum in kâne min indillâhi ve kefertum bihî ve şehide şâhidun min benî isrâîle alâ mislihî fe âmene vestekbertum innallahe lâ yehdîl kavmez zâlimîn(zâlimîne).
De ki: “Düşünsenize bir: ya bu (mesaj) Allah katından gelmiş de buna rağmen siz onu inkâr ediyorsanız; üstelik İsrâiloğullarından bir şahit onun/kendisinin benzerine[⁴⁵¹⁰] şahitlik yapmış ve ona inanmışken, siz kalkıp küstahça başkaldırmışsanız? Unutmayın ki Allah haddini aşan bir topluma rehberliğini bahşetmez.”[⁴⁵¹¹] [4510] Eğer zamirin Allah Rasûlü’nü gösterdiğini düşünürsek çeviri “onun benzeri bir (rasul)” olur, yok eğer vahyi gösterdiğini kabul edersek “onun benzeri bir (mesaj)” olur. Zamirin üç muhtemel mercii içerisinden tercihimiz Hz. Mûsa’dır. Bu, âyetin iç bağlamıyla uyumludur. Eski Ahid’deki kimi metinler de bunu tasdik eder: “Rabbiniz Allah aranızdan bir elçi çıkaracaktır; sizin kardeşiniz, bana benzeyen” (Tesniye 18:15). “Ben onlar için senin kardeşlerin arasından sana benzeyen bir elçi çıkaracağım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım; ve ona emredeceğim, her şeyi onlara söyleyecek” (Tesniye 18:18-19). Ayrıca 12. âyetin muhtevası da tercihimizi teyit eder. İnkârcı muhataplar bu tür meydan okumalara karşı çareyi toptan inkârda bulmuş olmalılar ki şöyle söyleyebiliyorlar: “Allah’ın kimseye bir şey indirdiği yok” (6:91). Âyetteki “şâhid” ile, Yahudi iken hicretten sonra Medine’de müslüman olan Abdullah b. Selâm’ın kastedildiğini söyleyenler vardır. Bu kabul edilemez. Zira bu sûre tartışmasız Mekkidir. [4511] Zalimîn kelimesine verdiğimiz bu anlam için bkz: 21:29, not 37.— M.İslamoğlu
46:10
11
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَوْ كَانَ خَيْراً مَا سَبَقُونَٓا اِلَيْهِۜ وَاِذْ لَمْ يَهْتَدُوا بِه۪ فَسَيَقُولُونَ هٰذَٓا اِفْكٌ قَد۪يمٌ ١١
Ve kâlellezîne keferû lillezîne âmenûlev kâne hayren mâ sebekûnâ ileyh(ileyhi), ve iz lem yehtedû bihî fe seyekûlûne hâzâ ifkun kadîm(kadîmun).
Bir de, inkârda direnenler imanda sebat edenler için şöyle derler: “Eğer o (mesajda) bir hayır olsaydı, şunlar[⁴⁵¹²] ona bizden önce koşmazlardı.” Bu söylemle amaçlarına ulaşamayınca da,[⁴⁵¹³] ister istemez şöyle diyecekler: “Bu kadim bir sahtekârlık türüdür.”[⁴⁵¹⁴] [4512] Yani: Soylulara mensup olmayan sıradan insanlar. [4513] Veya: “Onunla hidayete ulaşamayınca da”. [4514] Âyetin verdiği ders açıktır: Bir hakikatin istismarcılarını bahane ederek hakikate tavır koymak, istismarcıları istismar etmektir.— M.İslamoğlu
46:11
12
وَمِنْ قَبْلِه۪ كِتَابُ مُوسٰٓى اِمَاماً وَرَحْمَةًۜ وَهٰذَا كِتَابٌ مُصَدِّقٌ لِسَاناً عَرَبِياًّ لِيُنْذِرَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُواۗ وَبُشْرٰى لِلْمُحْسِن۪ينَ ٢١
Ve min kablihî kitâbu mûsâ imâmen ve rahmeh(rahmeten) ve hâzâ kitabun musaddikun lisânen arabiyyen li yunzirellezîne zalemû ve buşrâ lil muhsinîn(muhsinîne).
Ne ki bundan önce de (izleyeni inşâ eden) önder bir özne[⁴⁵¹⁵] ve ilâhî bir rahmet olan Musa’nın kitabı vardı; ve bu (Kur’an) da zulmedenleri uyarmak ve iyilere[⁴⁵¹⁶] müjde vermek için (önceki vahiyleri) tasdik etmek üzere Arapça olarak indirilmiş ilâhî bir kelâmdır. [4515] İmâmın bu anlamı için bkz: 17:71, not 92. [4516] Allah Rasûlü’nün beyanıyla: “Allah’ı görür gibi davrananlara” (Krş: 2:58).— M.İslamoğlu
46:12
13
اِنَّ الَّذ۪ينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ ٣١
İnnellezîne kâlû rabbunallâhu summestekâmû fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Elbet “Rabbimiz Allah’tır” diyenler ve sonra da tahriklere aldırmadan emredilen yolda sabır ve sebatla yürüyenler[⁴⁵¹⁷] için, ne gelecek endişesi vardır, ne geçmiş korkusu;[⁴⁵¹⁸] [4517] Yani: “Bilginin zirvesi olan tevhid ile eylemin zirvesi olan istikameti birleştirenler”. İstikamet için bkz: 42:15. [4518] Havf ve huzn için bkz: 2:38, not 68 ve 10:62, not 83.— M.İslamoğlu
46:13
14
اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ٤١
Ulâike ashâbul cenneti hâlidîne fîhâ, cezâen bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
işte onlar yaptıklarının bir ödülü olarak cennetliktirler, orada daimi kalıcıdırlar.— M.İslamoğlu
46:14
15
وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ اِحْسَاناًۜ حَمَلَتْهُ اُمُّهُ كُرْهاً وَوَضَعَتْهُ كُرْهاًۜ وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلٰثُونَ شَهْراًۜ حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ اَشُدَّهُ وَبَلَغَ اَرْبَع۪ينَ سَنَةًۙ قَالَ رَبِّ اَوْزِعْن۪ٓي اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحاً تَرْضٰيهُ وَاَصْلِحْ ل۪ي ف۪ي ذُرِّيَّت۪يۚ اِنّ۪ي تُبْتُ اِلَيْكَ وَاِنّ۪ي مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ ٥١
Ve vassaynel insâne bi vâlideyhi ihsânâ(ihsânen), hamelethu ummuhu kurhen ve vadaathu kurhâ(kurhan), ve hamluhu ve fisâluhu selâsûne şehrâ(şehren), hattâ izâ belega eşuddehu ve belega erbaîne seneten kâle rabbi evzı’nî en eşkure ni’metekelletî en’amte aleyye ve alâ vâlideyye ve en a’mele sâlihan terdâhu ve aslıh lî fî zurriyyetî, innî tubtu ileyke ve innî minel muslimîn(muslimîne).
BİZ insana anne babasına karşı iyi davranması talimatını ilettik: çünkü annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Onun taşınması ve sütten kesilmesi otuz ayı buldu.[⁴⁵¹⁹] Nihayet tam olgunluğa erişip kırk yaşına ulaştığında[⁴⁵²⁰] (salih bir evlat) “Rabbim!” der, “Bana ve ana babama sevk ettiğin nimetler için şükretmemi ve rızanı kazanacak iyi ve yararlı işler yapmamı nasip eyle; ve bana bağışladığın neslimi de ıslah eyle: işte ben yüzümü Sana döndüm ve artık ben Sana teslim olanlardan biriyim!”[⁴⁵²¹] [4519] Anneliğin Allah katındaki değerine atıf. Krş: 17:23-24, 31:14-15, ilgili notlar. Emzirme süresini 24 ay olarak bildiren Lokman 14 ile birlikte düşünüldüğünde, vahiy gebeliğin son altı ayında cenine nefs adını vermektedir. Murselât 23’te de belirtildiği gibi belirlenen kesin süre olan 266 günden altı ay çıktığında 86 gün kalmaktadır. Gebeliğin ilk 86 gününe vahiy daha başka isimler vermektedir (Bkz: 22:5 ve 23:14). [4520] Bu âyet, kendisinden önce inmiş şu âyetin tefsiri gibi okunabilir: “Size, aklını başına almaya gönüllü birine yetecek kadar uzun bir ömür vermemiş miydik?” (35:37) Hz. Mûsa ve Allah Rasûlü’ne vahyin 40 yaşında gelmiş olması da bir tesadüf olmasa gerek. Nasıl ki bedenin olgunluk yaşı 23 ise, aklın temsil ettiği düşüncenin olgunluk yaşı 33, gönlün temsil ettiği duygunun olgunluk yaşı da 40 sayılmıştır. [4521] Duanın üç unsuru veriliyor: 1) Nimete şükredecek bir bilinç, 2) bu bilince uygun eylemler, 3) kişinin öldükten sonra yaşayan ameli sayılan iyi nesiller.— M.İslamoğlu
46:15
16
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَنَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّـَٔاتِهِمْ ف۪ٓي اَصْحَابِ الْجَنَّةِۜ وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذ۪ي كَانُوا يُوعَدُونَ ٦١
Ulâikellezîne netekabbelu anhum ahsene mâ amilû ve netecâvezu an seyyiâtihim fî ashâbil cenneh(cenneti), va’des sıdkıllezî kânû yûadûn(yûadûne).
İşte bunlar, yaptıklarının en iyilerini kabul edip kötülüklerinin de üstünü çizeceğimiz kimselerdir: Verilmiş olan söze sadâkatin bir gereği olarak, cennet ehli arasındaki yerlerini alacaklar.— M.İslamoğlu
46:16
17
وَالَّذ۪ي قَالَ لِوَالِدَيْهِ اُفٍّ لَكُمَٓا اَتَعِدَانِن۪ٓي اَنْ اُخْرَجَ وَقَدْ خَلَتِ الْقُرُونُ مِنْ قَبْل۪ي وَهُمَا يَسْتَغ۪يثَانِ اللّٰهَ وَيْلَكَ اٰمِنْۗ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّۚ فَيَقُولُ مَا هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ ٧١
Vellezî kâle li vâlideyhi uffın lekumâ e teidâninî en uhrece ve kad haletil kurûnu min kablî ve humâ yestegîsânillâhe veyleke âmin, inne va’dallâhi hakk(hakkun), fe yekûlu mâ hâzâ illâ esâtîrul evvelîn(evvelîne).
Ne ki, (kendisine imanı telkin eden) ana babasına “İkinize de yuh olsun! Ne yani, benden önce bunca nesil gelip geçtiği halde (hiçbiri dirilmemişken) bana diriltileceğimi mi söylüyorsunuz?” diye çıkışan da var.[⁴⁵²²] Ana-baba da Allah’ın yardımına sığınarak (şöyle der): “Yazıklar olsun sana! Şuna kesinlikle inan ki, Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir.” Bunun üzerine şöyle der: “Bunlar eskilerin masallarından başka bir şey değildir.”[⁴⁵²³] [4522] Bu âyetin Hz. Ebubekir’in henüz Müslüman olmamış olan oğlu Abdurrahman hakkında indiği görüşü doğru değildir. Âyet cins içindir (billezi kâle) ve bir sonraki âyetin girişindeki “işte onlar” çoğul ibaresi âyetin bir şahsa atfedilemeyeceğinin delilidir (Krş: Ebu Hayyan). [4523] Zımnen: Engin şefkat ve merhametiyle insanların mânevî babası olan Rasûl’ün davetini reddetmek, anne babaya nankörlükten bin kat daha beter bir cürümdür.— M.İslamoğlu
46:17
18
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ ف۪ٓي اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۜ اِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِر۪ينَ ٨١
Ulâikellezîne hakka aleyhimul kavlu fî umemin kad halet min kablihim minel cinni vel ins(insi), innehum kânû hâsirîn(hâsirîne).
İşte onlar, haklarında ilâhî yasanın gerçekleştiği kimselerdir;[⁴⁵²⁴] kendilerinden önce geçip gitmiş görünür görünmez-bilinir bilinmez iradeli varlıklara dahil olmuşlardır:[⁴⁵²⁵] Şüphesiz kaybeden de onlar olacaktır. [4524] “Onlar”, yani inkârcı aklın “benden önce bunca nesil gelip geçti” sözüyle kastettikleri. “İlâhî yasa” diye çevirdiğimiz “malum söz”, ölüm yasası olarak anlaşılabilir (Krş: Ferrâ). [4525] el-Cinn ve el-ins’i çevirimiz için bkz: 6:112 not 94.— M.İslamoğlu
46:18
19
وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُواۚ وَلِيُوَفِّيَهُمْ اَعْمَالَهُمْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ ٩١
Ve li kullin derecâtun mimmâ amilû, ve li yuveffiyehum a’mâlehum ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).
Her birinin yaptıklarıyla uyumlu bir derecesi bulunacaktır: sonuçta[⁴⁵²⁶] onlar, kendilerine haksızlık edilmeden, yaptıklarının karşılığını eksiksiz alacaklar. [4526] Lâm’ın “akıbet” vurgusuna dayanarak.— M.İslamoğlu
46:19
20
وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِۜ اَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ ف۪ي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَاۚ فَالْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنْتُمْ تَفْسُقُونَ۟ ٠٢
Ve yevme yu’radullezîne keferû alen nâr(nâri), ezhebtum tayyibâtikum fî hayâtikumud dunyâ vestemta’tum bihâ fel yevme tuczevne azâbel hûni bi mâ kuntum testekbirûne fîl ardı bi gayril hakkı ve bi mâ kuntum tefsukûn(tefsukûne).
İşte inkârda ısrar edenlerin ateşe takdim edilecekleri o gün (denilecek ki): “Siz sahip olduğunuz tüm güzellikleri bu dünya hayatında tükettiniz ve onları kısa vâdeli bir hazza dönüştürdünüz. Artık Bugün yeryüzünde haksız yere küstahça böbürlendiğiniz[⁴⁵²⁷] ve yoldan çıktığınız için onur kırıcı bir cezaya çarptırılacaksınız.” [4527] Zımnen: Kendi kendisine dahi yetmeyen insanın, başkalarına da yettiğini sanma yanılgısı.— M.İslamoğlu
46:20
21
وَاذْكُرْ اَخَا عَادٍۜ اِذْ اَنْذَرَ قَوْمَهُ بِالْاَحْقَافِ وَقَدْ خَلَتِ النُّذُرُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ٓ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَۜ اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ ١٢
Vezkur ehâ âd(âdin), iz enzere kavmehu bil ahkâfi ve kad haletin nuzuru min beyni yedeyhi ve min halfihî ellâ ta’budû illâllâh(illâllâhe), innî ehâfu aleykum azâbe yevmin azîm(azîmin).
VE ‘Âd kavminin soydaşı[⁴⁵²⁸] (Hûd’u) hatırla! Hani o, şu kum tepeleri arasında yaşamış olan kavmi -ki ondan önce de sonra da nice uyarıcılar gelip geçmişti-[⁴⁵²⁹] şöyle uyarmıştı: “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin! Aksi halde ben dehşet verici bir günün azabına uğramanızdan korkarım!” [4528] Krş: 89:6, not 9. [4529] Veya: “mazi ve istikballerine dair gelip geçmiş uyarıları görerek”.— M.İslamoğlu
46:21
22
قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِتَأْفِكَنَا عَنْ اٰلِهَتِنَاۚ فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ ٢٢
Kâlû eci’tenâ li te’fikenâ an âlihetinâ, fe’tinâ bi mâ teıdunâ in kunte mines sâdikîn(sâdikîne).
Onlar da, “Sen bize ilâhlarımızı yalanlatmak için mi geldin? Eğer sözüne sadıksan, haydi tehdit ettiğin şeyi getir!” dediler.— M.İslamoğlu
46:22
23
قَالَ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِۘ وَاُبَلِّغُكُمْ مَٓا اُرْسِلْتُ بِه۪ وَلٰكِنّ۪ٓي اَرٰيكُمْ قَوْماً تَجْـهَلُونَ ٣٢
Kâle innemel ilmu indallâhi ve ubelligukum mâ ursiltu bihî ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).
O, “Kesin bilgi Allah katındadır; ve ben sadece bana verilen mesajı size iletiyorum; şu da var ki ben, sizi kendini bilmez[⁴⁵³⁰] bir toplum olarak görüyorum” dedi.[⁴⁵³¹] [4530] Veya: “kendine yabancılaşmış”. Gerekçesi için bkz: 3:154, not 128 ve 7:199, not 62. [4531] Kendi bâtıl inancı için delile ihtiyaç duymayanın, hakka inanandan delil istemesi kendini bilmezliğin daniskasıdır.— M.İslamoğlu
46:23
24
فَلَمَّا رَاَوْهُ عَارِضاً مُسْتَقْبِلَ اَوْدِيَتِهِمْۙ قَالُوا هٰذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَاۜ بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِه۪ۜ ر۪يحٌ ف۪يهَا عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ ٤٢
Fe lemmâ reevhu âridan mustakbile evdiyetihim kâlû hâzâ âridun mumtırunâ, bel huve mesta’celtum bih(bihî), rîhun fîhâ azâbun elîm(elîmun).
Derken, yüklü bir bulutun vadilerine doğru yaklaştığını gördüler ve “Bu bize yağmur getiren bir buluttur” dediler. Aksine o gelmesini acele istediğiniz şeydir: içinde elem verici bir azabı barındıran bir belâ kasırgası...— M.İslamoğlu
46:24
25
تُدَمِّرُ كُلَّ شَيْءٍ بِاَمْرِ رَبِّهَا فَاَصْبَحُوا لَا يُرٰٓى اِلَّا مَسَاكِنُهُمْۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ ٥٢
Tudemmiru kulle şey’in bi emri rabbihâ fe asbehû lâ yurâ illâ mesâkinuhum kezâlike neczîl kavmel mucrimîn(mucrimîne).
Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir etmekte: nihayet, (harap olmuş ) haneleri dışında gözle görülen hiçbir şey kalmamıştır. Biz, günaha gömülen bir toplumu işte böyle cezalandırırız.— M.İslamoğlu
46:25
26
وَلَقَدْ مَكَّنَّاهُمْ ف۪يمَٓا اِنْ مَكَّنَّاكُمْ ف۪يهِ وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعاً وَاَبْصَاراً وَاَفْـِٔدَةًۘ فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلَٓا اَبْصَارُهُمْ وَلَٓا اَفْـِٔدَتُهُمْ مِنْ شَيْءٍ اِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ ٦٢
Ve lekad mekkennâ hum fî mâ in mekkennâkum fîhi ve cealnâ lehum sem’an ve ebsâren ve ef’ideten fe mâ agnâ anhum sem’uhum ve lâ ebsâruhum ve lâ ef’idetuhum min şey’in iz kânû yechadûne bi âyâtillâhi ve hâka bihim mâ kânû bihî yestehziûn(yestehziûne).
Doğrusu onlara orada, size burada vermediğimiz kadar güç ve kudret vermiştik. Onları da işitme, görme ve akletme yetileriyle donatmıştık. Ne var ki işitme, görme ve akletme yetileri başlarından belâyı savmaya yetmedi; çünkü onlar Allah’ın mesajlarını bile bile inkâr etmiştiler: nihayet alay ettikleri şey onları çepeçevre kuşatıp yok etti.[⁴⁵³²] [4532] Hâka bihim için bkz: 11:8, not 18.— M.İslamoğlu
46:26
27
وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا مَا حَوْلَكُمْ مِنَ الْقُرٰى وَصَرَّفْنَا الْاٰيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ٧٢
Ve lekad ehleknâ mâ havlekum minel kurâ ve sarrafnel âyâti leallehum yerciûn(yerciûne).
Doğrusu, çevrenizdeki ülkelerden birçoğunu da (işte böyle) yok ettik; ama (ondan önce) belki vazgeçerler diye mesajlarımızı her tür anlatım tarzını kullanarak açıklamıştık.— M.İslamoğlu
46:27
28
فَلَوْلَا نَصَرَهُمُ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ قُرْبَاناً اٰلِهَةًۜ بَلْ ضَلُّوا عَنْهُمْۚ وَذٰلِكَ اِفْكُهُمْ وَمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ ٨٢
Fe lev lâ nasare humullezînettehâzu min dûnillâhi kurbânen âliheh(âliheten), bel dallû anhum, ve zâlike ifkuhum ve mâ kânû yefterûn(yefterûne).
Bari kendilerini O’na yaklaştırsın diye Allah dışında ilâhlık yakıştırdıkları, onlara yardım etselerdi ya! Ne gezer! Onları tanımadılar bile: Bu onların kendi uydurdukları şeylerle kendilerini kandırmalarının sonucuydu.[⁴⁵³³] [4533] Casiye (45) sûresinin 7. âyetindeki effâk kelimesine düştüğümüz nota bkz.— M.İslamoğlu
46:28
29
وَاِذْ صَرَفْنَٓا اِلَيْكَ نَفَراً مِنَ الْجِنِّ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْاٰنَۚ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُٓوا اَنْصِتُواۚ فَلَمَّا قُضِيَ وَلَّوْا اِلٰى قَوْمِهِمْ مُنْذِر۪ينَ ٩٢
Ve iz sarefnâ ileyke neferen minel cinni yestemiûnel kur’ân(kur’âne), fe lemmâ hadarûhu kâlû ensıtû, fe lemmâ kudıye vellev ilâ kavmihim munzirîn(munzirîne).
BİR ZAMANLAR, cinlerden[⁴⁵³⁴] bir grubu Kur’an dinlesinler diye sana yönlendirmiştik. Nihayet o (vahye) kavuşur kavuşmaz “Sükûnetle dinleyin!” demişler, (okuma) biter bitmez de kendi toplumlarının yanına uyarıcı olarak dönmüşlerdi.[⁴⁵³⁵] [4534] Krş: 18. âyet. Karşıtı olan ins’le birlikte gelmediği bu gibi yerlerde “uzak, tanınıp bilinmeyen varlıklar” anlamına gelir. Cin hakkında bkz: 7:179, not 145; nüzul ortamının cin tasavvuru hakkında bkz: 34:12, not 19. [4535] Olay kaynaklarda çok farklı ve yer yer çelişkili rivayetlerle yer almıştır. Kimi kaynaklara göre, Rasulullah’ın Taif dönüşü Nahle vadisinde, gecenin bir vaktinde namazda Kur’an okurken gerçekleşmiştir (İbn Kesir). Bazı rivayetlerde Rasulullah’ın bu “görünmez” veya “uzak” varlıkların oradaki varlığından vahiy gelinceye kadar haberdar olmadığı, onları görmediği kaydedilir (Buhârî ve Tirmizî). Aynı kaynaklarda bunların Yahudi dinine mensup Yemen taraflarında bir şehir olan Nasîbeyn cinleri olduğu ifade edilir. Bu âyetler, insan ve cinlere kendilerinden elçi gönderildiğini ifade eden En‘âm 130 ve ilk inkârcı muhatapların cin tasavvurunu aktaran Sebe’ 41 ışığında anlaşılmalıdır (34:41’in 59 nolu notuna bkz). 72. sûrede daha ayrıntılı yer alan bu ‘müteşabih’ olayı aktaran âyetler de, kelimenin tam anlamışla ‘müteşabih’tirler. Nasıl ki İsrâ sûresinin ilk âyetindeki “isrâ”, aynı sûrenin 60. âyetinin de delâletiyle, Allah Rasûlü’nü o zor zamanlarda teselli etmek için gösterilen bir “rüya” ise, bu müteşabih âyetlerin anlattığı olay da, Mekki davetin en zor zamanlarına tekabül eden bu âyetlerin indiği zaman diliminde, Allah Rasûlü’ne verilmiş ilâhî bir teselli armağanı olarak değerlendirilmelidir. Allahu a’lem.— M.İslamoğlu
46:29
30
قَالُوا يَا قَوْمَنَٓا اِنَّا سَمِعْنَا كِتَاباً اُنْزِلَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰى مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ يَهْد۪ٓي اِلَى الْحَقِّ وَاِلٰى طَر۪يقٍ مُسْتَق۪يمٍ ٠٣
Kâlû yâ kavmenâ innâ semî’nâ kitâben unzile min ba’di mûsâ musaddikan li mâ beyne yedeyhi yehdî ilel hakkı ve ilâ tarîkın mustekîm(mustekîmin).
“Ey kavmimiz!” demişlerdi, “Biz Musa’dan sonra indirilen ve kendisinden önceki vahyi tasdik eden bir ilâhî mesaj dinledik: o vahiy (kendisine uyanı) hakikate ve dosdoğru bir yola yöneltiyor.— M.İslamoğlu
46:30
Yükleniyor...
Ahkaf
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle