1
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوّ۪ي وَعَدُوَّكُمْ اَوْلِيَٓاءَ تُلْقُونَ اِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَٓاءَكُمْ مِنَ الْحَقِّۚ يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَاِيَّاكُمْ اَنْ تُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ رَبِّكُمْۜ اِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ جِهَاداً ف۪ي سَب۪يل۪ي وَابْتِغَٓاءَ مَرْضَات۪ي تُسِرُّونَ اِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِۗ وَاَنَا۬ اَعْلَمُ بِمَٓا اَخْفَيْتُمْ وَمَٓا اَعْلَنْتُمْۜ وَمَنْ يَفْعَلْهُ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ ١
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettehızû aduvvî ve aduvvekum evliyâe, tulkûne ileyhim bil meveddeti ve kad keferû bi mâ câekum minel hakk(hakkı), yuhricûner resûle ve iyyâkum en tû’minû billâhi rabbikum, in kuntum harectum cihâden fî sebîlî vebtigâe merdâtî tusirrûne ileyhim bil meveddeti ve ene a’lemu bi mâ ahfeytum ve mâ a’lentum, ve men yef’alhu minkum fe kad dalle sevâes sebîl(sebîli).
SİZ ey iman edenler! Benim ve sizin düşmanlarınızı evliyâ edinmeyiniz![⁵⁰⁴⁶] Siz onlara yürek dolusu sevgi sunuyorsunuz,[⁵⁰⁴⁷] ama onlar size gelen bütün hakikati kökten inkâr ediyorlar. Onlar hem Elçi’yi hem de sizi sırf Rabbiniz Allah’a iman ettiniz diye sürüp çıkarırlarken, -tabii ki siz rızamı kazanmak ve yolumda çihad etmek için çıkmışsanız eğer- onlara, (akrabalık) sevgisi[⁵⁰⁴⁸] sebebiyle nasıl sır verirsiniz?[⁵⁰⁴⁹] Ne ki Ben sizin gizlediklerinizi de, açığa vurduklarınızı da çok iyi bilirim: Artık sizden kim böyle yaparsa, işte o doğru yolun ortasında sapıtmış[⁵⁰⁵⁰] demektir.[⁵⁰⁵¹]
[5046] Bu, inanca yönelik bir düşmanlıktır. İslâm, iman, vahiy ve peygamber düşmanları, hem Allah’ın hem de mü’minlerin ortak düşmanıdırlar. [5047] Bilmeveddedeki bâ, sunulan sevginin ölçüsüzlüğüne delâlet eder. [5048] Bununla Hâtıb’ın düşmana değil, akrabalarına olan “fıtrî sevgisi” (vudd) kastedilse gerektir. [5049] Sırr, düşmana verilen sır; ihfa ise sırrın arkasındaki sır, yani bu sırrı verirken gizlenen gerekçe. [5050] Benzer bir kullanım için bkz: 7:16. [5051] İniş nedeni olan olay şudur: Hicretin 4. yılında Ebu Leheb’in Sâre isimli müşrik cariyesi Medine’ye gelerek yardım ister. Kendisine hayli yardım yapılır. Kadın, Hudeybiye’nin ardından Mekke’ye dönerken, Hâtıb kendisine bir mektup verir. Hâtıb, kendisi hicret ettiği halde annesi, oğulları ve kardeşi Mekke’de korumasız kalmış biridir. Ama kanaatim odur ki, bu kadın Mekke adına casusluk yapmak için gelmiştir ve Hâtıb’ın aklını çelen de odur. Kadın, sonuna kadar küfründe direnmiş ve küfrüyle öldürülmüştür. Fetih’ten sonra eman verilmediği için öldürülen iki kadından biri olması da bunu göstermektedir. Hâtıb’ın, Uhud’a “yerinizi terk etmeyin” talimatıyla yerleştirildiği halde yerlerini terk eden okçulardan biri olduğu hatırlanmalıdır. Uhud yenilgisinde pay sahibi olmanın içinde estirdiği fırtınalar bu yanlışa düşmesinde rol oynamış mıdır, bilinmez. Mektub şöyledir: “Haberiniz olsun ki Rasulullah gece apansız gelen sele benzer bir orduyla size yöneldi. Allah’a yemin ederim ki, o sizin üzerinize tek başına yürüse, yine de Allah ona zafer verecektir; zira o Allah’ın kendisine vaad ettiğine nail olacaktır” (Âlûsi). Allah Rasûlü durumu öğrenince Hz. Ali komutasında dört kişilik bir tim gönderir. Ravza-i Hâh’da kadını yakalarlar. Bir iki tehditten sonra kadın mektubu sakladığı yerden çıkarıp verir. Allah Rasûlü Hâtıb’ı çağırtır. Hâtıb der ki: “Aleyhimde hüküm vermekte acele etme ya Rasulullah. Ben Kureyş’ten değilim, Kureyş’in yanaşmasıyım. Seninle beraber olan muhacirlerin çoğunun yakınları var, onların geride kalan ailelerini onlar koruyor. Ailemi himaye için onlar arasında himayecim olmadığından, bu yolla onlara ulaşmak istedim; ne inkârımdan, ne dinimden yüz çevirdiğim için ve ne de İslâm’dan sonra küfürden razı olduğum için yaptım bunu.” Nebi “Doğru söyledi” der ve bağışlar (Taberî; krş: Buhari, Meğâzî 46; Müslim, F. Sahabe 161).— M.İslamoğlu
60:1