هُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِه۪ۚ وَمَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُۢ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِه۪ۙ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ ٧
Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmâllezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te’vîlihi, ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).
Yine O’dur sana İlâhî Kelâm’ı indiren. O’nun âyetlerinden bir kısmının hükmü kesin ve nettir; bunlar İlâhî Kelâm’ın anasıdır. Gerisi de müteşabihlerden oluşmuştur.[⁵⁵³] Kalplerinde yamukluk bulunan kimseler, fitne çıkarmak ve tevil etmek amacıyla, onun müteşabih olan kısmının peşine düşerler. Oysa onun gerçek te’vilini kimse bilmiyor, yalnızca Allah (biliyor); ve ilimde sağlam basanlar derler ki: “Biz ona inanırız, tümü Rabbimizin katındandır. Aktif akıl sahiplerinden başkası bu gerçeği fark edemezler.”[⁵⁵⁴]
[553] Muteşabihin ait olduğu bab, bir şeyin görüntüsüyle aslı arasında fark olduğu, öyle olmadığı hâlde öyleymiş gibi göründüğü durumlar için kullanılır. Mutenebbi: “nebi olmadığı hâlde öyle görünen”; muteşair: “şair olmadığı hâlde öyle görünen” demektir. Konunun üç unsuru vardır: 1) Hatip. 2) Hitap. 3) Muhatap. Ağzını açan anlaşılmak ister. Hiçbir hatip anlaşılmamak için konuşmaz. O hâlde Kur’an’da müteşabihlik Hatip’ten kaynaklanmaz. Geriye hitap ve muhatap kalmaktadır. Hitap Kur’an’dır. Kur’an mubin’dir. Geçişsiz olarak “özünde açık ve anlaşılır”, geçişli olarak “açıklayan ve anlaşılır kılan” demektir. Tıpkı bunun gibi, müteşabihlik de iki şekilde anlaşılmalıdır. Birincisi: Ebu Ubeyde’nin anladığı gibi “bir kısmı diğer kısmına benzer” anlamındadır. Kur’an’ın tamamı bu anlamda müteşabihtir (39:23). İkincisi: Lafzın maksat ve muradına dair kapalılık anlamındadır. Bu da hakikî ve izafî diye ikiye ayrılır. Hakikî müteşabihlik, konunun tabiatı gereği bir hitap yöntemi olarak kullanılır. O da âhiret, cennet ve cehennem gibi idraki aşan gaybi hakikatlere ilişkin mecazın en yoğun kullanıldığı âyetlerdir. Gaybî konular akla hep müteşabih kalır, fakat insanı Allah’a yakın kılan iman, islâm, îkan, ihsan, ihlâs, muhabbet, velâyet, kurbiyyet sayesinde kalp mutmain olur. İzafî müteşabihlik ise ya belâgat maksadıyla dolaylı anlatımdan ya da üçüncü taraf olan muhatabın hitaba ve hatibe olan mesafesinden kaynaklanır. Ekseriyeti oluşturan bu tür bir müteşabihlik, muhatabın hitaba yakın olmasıyla muhkeme dönüşür. Bu da bir yönüyle dil, belâgat, bedî, beyan, meânî başta olmak üzere kapsamlı ve çok boyutlu bir bilgi ile; diğer yönüyle taakkul, tedebbür, tezekkür ve tefakkuh başta olmak üzere derin ve ufuklu bir tefekkür ile halledilir. [554] Cümlenin başındaki vavın bağlaç mı, başlangıç edatı mı olduğu tartışılmıştır. Aslında âyetin dediği açıktır: Müteşabihin ardına kalbinde yamukluk bulunanlar ve fitne çıkarmak isteyenler düşerler. Bu yerilen kesimdir. Vav’la başlayan cümle ise övülenlere ayrılmış. Dolayısıyla tavırları kıyaslanan iki kesim birbirinden vav ile ayrılmıştır. Kınanan te’vil, elbette anlamayı değil anlamı bulandırmayı (fitne) hedefleyen te’vildir. Müteşabih âyetlerin bu âyette ifade edilen iki hikmeti vardır: 1) Kalplerin sınanması. 2) Vahiy üzerinde derin düşünceyi kışkırtması. Son tahlilde muhkem ve müteşabih, “tek boyutlu” ve “çok boyutlu” anlama delâlet eden bir kavramlaştırmadır.— M.İslamoğlu