Fecr 30 Ayet 30. Cüz الفجر
89

Fecr

— Tan Vakti
30 Ayet 30. Cüz
الفجر
89
Fecr
30 Ayet
الفجر
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
وَالْفَجْرِۙ ١
Vel fecr(fecri).
1,2,3,4. Şafağa,¹ on geceye,² çifte ve teke³ ve geçip gitmekte olan geceye⁴ yemin olsun. ⁵ 1 Fecir: Sözlük anlamı “yarmak” demektir. Araplar yerden suyun toprağı yararak çıkıp akmasına “inficâr” derler. Sabah aydınlığına, şafak sökmesine ve tan yerinin ağarmasına da “fecir” derler ki, gecenin karanlığında aydınlığı ortaya çıkardığından dolayı ona bu ad verilmiştir. Gece karanlığının çatladığı sabahın ilk beyazlığıdır ki, dilimizde “şafak atması, tan sökmesi” şeklinde ifade edilir. Bunun dikey olarak önceden görünen şekline “yalancı fecir”, yatay olarak görünenine de “gerçek fecir” denir. Yalancı fecirle dinen namaz ve oruç hükümlerinin bir ilgisi yoktur. Bu hususlarda gerçek fecre itibar edilir. Buna göre fecir, “cihanın karanlıktan aydınlığa geçmek üzere gülümsediği en neşeli, mutlu bir anıdır.” Fıkıh terimi olarak fecir; “tan yerinin ağarması ve sabah vaktinin başlangıcı” demektir. Ayet ve hadislerde gecenin bittiğini, gündüzün başladığını, yatsı namazı vaktinin bitip sabah namazı vaktinin başladığını, oruç tutacak kimse için yeme ve içmenin sona erdiğini ve imsak olduğunu bildiren anı ve zamanı ifade eder. Fecr-i Kâzib veya (yalancı fecir) herhangi bir vaktin başlangıcı değildir. Namaz ve oruç açısından bir şey ifade etmez. Yatsı namazının vakti henüz devam etmektedir. Bu zamanda yatsı namazı kılınabilir, oruç tutacak olan yiyip içebilir. Fecr-i sâdıkla sabah namazı vakti girer, oruç yasağı başlar. Oruç ikinci fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar devam eder. Sabah namazı da ikinci fecrin doğuşundan başlar, güneşin doğuşuna kadar süren zaman içinde kılınır. Yani fecr-i sâdık demek güneşin doğuşu demek değildir. Bu şafak, Mekke’de doğmakta olan, “İslâm güneşinin aydınlanan şafağına” bir işaret de olabilir. 2 Bu on gecenin, “zilhicce’nin ilk on gecesi, ramazan’ın son on gecesi veya muharrem’in ilk on gecesi” olduğu hakkında rivâyetler varsa da gece kelimesinin belirsiz (nekra) olması sebebiyle bu geceleri veya tümünü anlamakla birlikte, Allah’ın bize mahiyetini bildirmediği bir başka on gece de anlaşılabilir. 3 Bu iki kelime hakkında tefsirciler çok fazla yorum zikretmişlerdir. Rivayet bakımından en kuvvetli olanları: 1. Mücahid’den rivayet olduğu üzere “Şef’,” yaratılan her şey; “vetr”, yüce Allah’tır. (Buhârî) 2. Rasulullah (s.a.v)’a (وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ) âyetinin mânâsı sorulunca o: "Namazdır, çünkü onun bir kısmı çift, bir kısmı tektir." buyurdu. (Ahmed, Tirmizî) 3. İbnü Abbas’tan: “Şef’,” Kurban bayramının ilk günü (Zilhicce’nin onuncu günü); “vetr”, arefe (Zilhicce’nin dokuzuncu günü) günüdür. Bununla ilgili olarak daha birçok rivâyet varsa da rivâyetlerin hemen hemen hepsi de yoruma dayalı rivâyetler olduğu için, burada zikredilmesine gerek görülmemiştir. Allah’ın yarattığı “tek ve çift olan şeylerin” tamamını anlamak mümkün ise de en doğrusunu Allah bilir. 4 (يَسْرِ)’in, aslı (يَسْرِى)’dir. Fasıla için “ya” hazf olunarak “ra”nın kesresiyle iktifa olunmuştur, meczum değildir ve İsrâ gibi gece gitmek manasına gelir. Gecenin gece gitmesi, gece içinde geceyi düşündürür gibi katmerli bir ifadedir. Bu gibi makamda tecrid (soyutlama) âdet olduğundan mücerred (soyut) yürümek mânâsına alınması uygun ise de bunda iki nükte daha vardır. Birisi, geceden maksat “karanlık” olduğuna ve karanlığın yok olmaya yüz tuttuğu ana işaret olması, birisi de gecenin bir de “gam ve elemle” ilgili olduğuna ve o gam ve elemin geçmek üzere bulunduğu ana işaret olmasıdır. Ki bu anlar, sabaha yakın olan mübarek seher vakitleridir. (Elmalılı) 5 Bu dört âyeti: “İslâm’ın aydınlanan şafağına, azalmakta olan sıkıntılı gecelere, bu yolda birer ikişer yürüyen kimselere ve tükenmek üzere olan küfür karanlıklarına yemin olsun!” diye anlamak mümkünse de en doğrusunu Allah bilir.— M. Türk
89:1
2
وَلَيَالٍ عَشْرٍۙ ٢
Ve leyâlin aşr(aşrın).
1,2,3,4. Şafağa,¹ on geceye,² çifte ve teke³ ve geçip gitmekte olan geceye⁴ yemin olsun. ⁵ 1 Fecir: Sözlük anlamı “yarmak” demektir. Araplar yerden suyun toprağı yararak çıkıp akmasına “inficâr” derler. Sabah aydınlığına, şafak sökmesine ve tan yerinin ağarmasına da “fecir” derler ki, gecenin karanlığında aydınlığı ortaya çıkardığından dolayı ona bu ad verilmiştir. Gece karanlığının çatladığı sabahın ilk beyazlığıdır ki, dilimizde “şafak atması, tan sökmesi” şeklinde ifade edilir. Bunun dikey olarak önceden görünen şekline “yalancı fecir”, yatay olarak görünenine de “gerçek fecir” denir. Yalancı fecirle dinen namaz ve oruç hükümlerinin bir ilgisi yoktur. Bu hususlarda gerçek fecre itibar edilir. Buna göre fecir, “cihanın karanlıktan aydınlığa geçmek üzere gülümsediği en neşeli, mutlu bir anıdır.” Fıkıh terimi olarak fecir; “tan yerinin ağarması ve sabah vaktinin başlangıcı” demektir. Ayet ve hadislerde gecenin bittiğini, gündüzün başladığını, yatsı namazı vaktinin bitip sabah namazı vaktinin başladığını, oruç tutacak kimse için yeme ve içmenin sona erdiğini ve imsak olduğunu bildiren anı ve zamanı ifade eder. Fecr-i Kâzib veya (yalancı fecir) herhangi bir vaktin başlangıcı değildir. Namaz ve oruç açısından bir şey ifade etmez. Yatsı namazının vakti henüz devam etmektedir. Bu zamanda yatsı namazı kılınabilir, oruç tutacak olan yiyip içebilir. Fecr-i sâdıkla sabah namazı vakti girer, oruç yasağı başlar. Oruç ikinci fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar devam eder. Sabah namazı da ikinci fecrin doğuşundan başlar, güneşin doğuşuna kadar süren zaman içinde kılınır. Yani fecr-i sâdık demek güneşin doğuşu demek değildir. Bu şafak, Mekke’de doğmakta olan, “İslâm güneşinin aydınlanan şafağına” bir işaret de olabilir. 2 Bu on gecenin, “zilhicce’nin ilk on gecesi, ramazan’ın son on gecesi veya muharrem’in ilk on gecesi” olduğu hakkında rivâyetler varsa da gece kelimesinin belirsiz (nekra) olması sebebiyle bu geceleri veya tümünü anlamakla birlikte, Allah’ın bize mahiyetini bildirmediği bir başka on gece de anlaşılabilir. 3 Bu iki kelime hakkında tefsirciler çok fazla yorum zikretmişlerdir. Rivayet bakımından en kuvvetli olanları: 1. Mücahid’den rivayet olduğu üzere “Şef’,” yaratılan her şey; “vetr”, yüce Allah’tır. (Buhârî) 2. Rasulullah (s.a.v)’a (وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ) âyetinin mânâsı sorulunca o: "Namazdır, çünkü onun bir kısmı çift, bir kısmı tektir." buyurdu. (Ahmed, Tirmizî) 3. İbnü Abbas’tan: “Şef’,” Kurban bayramının ilk günü (Zilhicce’nin onuncu günü); “vetr”, arefe (Zilhicce’nin dokuzuncu günü) günüdür. Bununla ilgili olarak daha birçok rivâyet varsa da rivâyetlerin hemen hemen hepsi de yoruma dayalı rivâyetler olduğu için, burada zikredilmesine gerek görülmemiştir. Allah’ın yarattığı “tek ve çift olan şeylerin” tamamını anlamak mümkün ise de en doğrusunu Allah bilir. 4 (يَسْرِ)’in, aslı (يَسْرِى)’dir. Fasıla için “ya” hazf olunarak “ra”nın kesresiyle iktifa olunmuştur, meczum değildir ve İsrâ gibi gece gitmek manasına gelir. Gecenin gece gitmesi, gece içinde geceyi düşündürür gibi katmerli bir ifadedir. Bu gibi makamda tecrid (soyutlama) âdet olduğundan mücerred (soyut) yürümek mânâsına alınması uygun ise de bunda iki nükte daha vardır. Birisi, geceden maksat “karanlık” olduğuna ve karanlığın yok olmaya yüz tuttuğu ana işaret olması, birisi de gecenin bir de “gam ve elemle” ilgili olduğuna ve o gam ve elemin geçmek üzere bulunduğu ana işaret olmasıdır. Ki bu anlar, sabaha yakın olan mübarek seher vakitleridir. (Elmalılı) 5 Bu dört âyeti: “İslâm’ın aydınlanan şafağına, azalmakta olan sıkıntılı gecelere, bu yolda birer ikişer yürüyen kimselere ve tükenmek üzere olan küfür karanlıklarına yemin olsun!” diye anlamak mümkünse de en doğrusunu Allah bilir.— M. Türk
89:2
3
وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِۙ ٣
Veş şef’ı vel vetr(vetri).
1,2,3,4. Şafağa,¹ on geceye,² çifte ve teke³ ve geçip gitmekte olan geceye⁴ yemin olsun. ⁵ 1 Fecir: Sözlük anlamı “yarmak” demektir. Araplar yerden suyun toprağı yararak çıkıp akmasına “inficâr” derler. Sabah aydınlığına, şafak sökmesine ve tan yerinin ağarmasına da “fecir” derler ki, gecenin karanlığında aydınlığı ortaya çıkardığından dolayı ona bu ad verilmiştir. Gece karanlığının çatladığı sabahın ilk beyazlığıdır ki, dilimizde “şafak atması, tan sökmesi” şeklinde ifade edilir. Bunun dikey olarak önceden görünen şekline “yalancı fecir”, yatay olarak görünenine de “gerçek fecir” denir. Yalancı fecirle dinen namaz ve oruç hükümlerinin bir ilgisi yoktur. Bu hususlarda gerçek fecre itibar edilir. Buna göre fecir, “cihanın karanlıktan aydınlığa geçmek üzere gülümsediği en neşeli, mutlu bir anıdır.” Fıkıh terimi olarak fecir; “tan yerinin ağarması ve sabah vaktinin başlangıcı” demektir. Ayet ve hadislerde gecenin bittiğini, gündüzün başladığını, yatsı namazı vaktinin bitip sabah namazı vaktinin başladığını, oruç tutacak kimse için yeme ve içmenin sona erdiğini ve imsak olduğunu bildiren anı ve zamanı ifade eder. Fecr-i Kâzib veya (yalancı fecir) herhangi bir vaktin başlangıcı değildir. Namaz ve oruç açısından bir şey ifade etmez. Yatsı namazının vakti henüz devam etmektedir. Bu zamanda yatsı namazı kılınabilir, oruç tutacak olan yiyip içebilir. Fecr-i sâdıkla sabah namazı vakti girer, oruç yasağı başlar. Oruç ikinci fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar devam eder. Sabah namazı da ikinci fecrin doğuşundan başlar, güneşin doğuşuna kadar süren zaman içinde kılınır. Yani fecr-i sâdık demek güneşin doğuşu demek değildir. Bu şafak, Mekke’de doğmakta olan, “İslâm güneşinin aydınlanan şafağına” bir işaret de olabilir. 2 Bu on gecenin, “zilhicce’nin ilk on gecesi, ramazan’ın son on gecesi veya muharrem’in ilk on gecesi” olduğu hakkında rivâyetler varsa da gece kelimesinin belirsiz (nekra) olması sebebiyle bu geceleri veya tümünü anlamakla birlikte, Allah’ın bize mahiyetini bildirmediği bir başka on gece de anlaşılabilir. 3 Bu iki kelime hakkında tefsirciler çok fazla yorum zikretmişlerdir. Rivayet bakımından en kuvvetli olanları: 1. Mücahid’den rivayet olduğu üzere “Şef’,” yaratılan her şey; “vetr”, yüce Allah’tır. (Buhârî) 2. Rasulullah (s.a.v)’a (وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ) âyetinin mânâsı sorulunca o: "Namazdır, çünkü onun bir kısmı çift, bir kısmı tektir." buyurdu. (Ahmed, Tirmizî) 3. İbnü Abbas’tan: “Şef’,” Kurban bayramının ilk günü (Zilhicce’nin onuncu günü); “vetr”, arefe (Zilhicce’nin dokuzuncu günü) günüdür. Bununla ilgili olarak daha birçok rivâyet varsa da rivâyetlerin hemen hemen hepsi de yoruma dayalı rivâyetler olduğu için, burada zikredilmesine gerek görülmemiştir. Allah’ın yarattığı “tek ve çift olan şeylerin” tamamını anlamak mümkün ise de en doğrusunu Allah bilir. 4 (يَسْرِ)’in, aslı (يَسْرِى)’dir. Fasıla için “ya” hazf olunarak “ra”nın kesresiyle iktifa olunmuştur, meczum değildir ve İsrâ gibi gece gitmek manasına gelir. Gecenin gece gitmesi, gece içinde geceyi düşündürür gibi katmerli bir ifadedir. Bu gibi makamda tecrid (soyutlama) âdet olduğundan mücerred (soyut) yürümek mânâsına alınması uygun ise de bunda iki nükte daha vardır. Birisi, geceden maksat “karanlık” olduğuna ve karanlığın yok olmaya yüz tuttuğu ana işaret olması, birisi de gecenin bir de “gam ve elemle” ilgili olduğuna ve o gam ve elemin geçmek üzere bulunduğu ana işaret olmasıdır. Ki bu anlar, sabaha yakın olan mübarek seher vakitleridir. (Elmalılı) 5 Bu dört âyeti: “İslâm’ın aydınlanan şafağına, azalmakta olan sıkıntılı gecelere, bu yolda birer ikişer yürüyen kimselere ve tükenmek üzere olan küfür karanlıklarına yemin olsun!” diye anlamak mümkünse de en doğrusunu Allah bilir.— M. Türk
89:3
4
وَالَّيْلِ اِذَا يَسْرِۚ ٤
Vel leyli izâ yesr(yesri).
1,2,3,4. Şafağa,¹ on geceye,² çifte ve teke³ ve geçip gitmekte olan geceye⁴ yemin olsun. ⁵ 1 Fecir: Sözlük anlamı “yarmak” demektir. Araplar yerden suyun toprağı yararak çıkıp akmasına “inficâr” derler. Sabah aydınlığına, şafak sökmesine ve tan yerinin ağarmasına da “fecir” derler ki, gecenin karanlığında aydınlığı ortaya çıkardığından dolayı ona bu ad verilmiştir. Gece karanlığının çatladığı sabahın ilk beyazlığıdır ki, dilimizde “şafak atması, tan sökmesi” şeklinde ifade edilir. Bunun dikey olarak önceden görünen şekline “yalancı fecir”, yatay olarak görünenine de “gerçek fecir” denir. Yalancı fecirle dinen namaz ve oruç hükümlerinin bir ilgisi yoktur. Bu hususlarda gerçek fecre itibar edilir. Buna göre fecir, “cihanın karanlıktan aydınlığa geçmek üzere gülümsediği en neşeli, mutlu bir anıdır.” Fıkıh terimi olarak fecir; “tan yerinin ağarması ve sabah vaktinin başlangıcı” demektir. Ayet ve hadislerde gecenin bittiğini, gündüzün başladığını, yatsı namazı vaktinin bitip sabah namazı vaktinin başladığını, oruç tutacak kimse için yeme ve içmenin sona erdiğini ve imsak olduğunu bildiren anı ve zamanı ifade eder. Fecr-i Kâzib veya (yalancı fecir) herhangi bir vaktin başlangıcı değildir. Namaz ve oruç açısından bir şey ifade etmez. Yatsı namazının vakti henüz devam etmektedir. Bu zamanda yatsı namazı kılınabilir, oruç tutacak olan yiyip içebilir. Fecr-i sâdıkla sabah namazı vakti girer, oruç yasağı başlar. Oruç ikinci fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar devam eder. Sabah namazı da ikinci fecrin doğuşundan başlar, güneşin doğuşuna kadar süren zaman içinde kılınır. Yani fecr-i sâdık demek güneşin doğuşu demek değildir. Bu şafak, Mekke’de doğmakta olan, “İslâm güneşinin aydınlanan şafağına” bir işaret de olabilir. 2 Bu on gecenin, “zilhicce’nin ilk on gecesi, ramazan’ın son on gecesi veya muharrem’in ilk on gecesi” olduğu hakkında rivâyetler varsa da gece kelimesinin belirsiz (nekra) olması sebebiyle bu geceleri veya tümünü anlamakla birlikte, Allah’ın bize mahiyetini bildirmediği bir başka on gece de anlaşılabilir. 3 Bu iki kelime hakkında tefsirciler çok fazla yorum zikretmişlerdir. Rivayet bakımından en kuvvetli olanları: 1. Mücahid’den rivayet olduğu üzere “Şef’,” yaratılan her şey; “vetr”, yüce Allah’tır. (Buhârî) 2. Rasulullah (s.a.v)’a (وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ) âyetinin mânâsı sorulunca o: "Namazdır, çünkü onun bir kısmı çift, bir kısmı tektir." buyurdu. (Ahmed, Tirmizî) 3. İbnü Abbas’tan: “Şef’,” Kurban bayramının ilk günü (Zilhicce’nin onuncu günü); “vetr”, arefe (Zilhicce’nin dokuzuncu günü) günüdür. Bununla ilgili olarak daha birçok rivâyet varsa da rivâyetlerin hemen hemen hepsi de yoruma dayalı rivâyetler olduğu için, burada zikredilmesine gerek görülmemiştir. Allah’ın yarattığı “tek ve çift olan şeylerin” tamamını anlamak mümkün ise de en doğrusunu Allah bilir. 4 (يَسْرِ)’in, aslı (يَسْرِى)’dir. Fasıla için “ya” hazf olunarak “ra”nın kesresiyle iktifa olunmuştur, meczum değildir ve İsrâ gibi gece gitmek manasına gelir. Gecenin gece gitmesi, gece içinde geceyi düşündürür gibi katmerli bir ifadedir. Bu gibi makamda tecrid (soyutlama) âdet olduğundan mücerred (soyut) yürümek mânâsına alınması uygun ise de bunda iki nükte daha vardır. Birisi, geceden maksat “karanlık” olduğuna ve karanlığın yok olmaya yüz tuttuğu ana işaret olması, birisi de gecenin bir de “gam ve elemle” ilgili olduğuna ve o gam ve elemin geçmek üzere bulunduğu ana işaret olmasıdır. Ki bu anlar, sabaha yakın olan mübarek seher vakitleridir. (Elmalılı) 5 Bu dört âyeti: “İslâm’ın aydınlanan şafağına, azalmakta olan sıkıntılı gecelere, bu yolda birer ikişer yürüyen kimselere ve tükenmek üzere olan küfür karanlıklarına yemin olsun!” diye anlamak mümkünse de en doğrusunu Allah bilir.— M. Türk
89:4
5
هَلْ ف۪ي ذٰلِكَ قَسَمٌ لِذ۪ي حِجْرٍۜ ٥
Hel fî zâlike kasemun lizî hicr(hicrin).
Bütün bunlar, tam akıl sahibi birisi için, yemine (değer şeyler) değil midir? ¹ 1 Buradaki soru, inkaridir. Yani, “elbette yemine değer şeyler vardır.” demektir.— M. Türk
89:5
6
اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍۙۖ ٦
E lem tere keyfe feale rabbuke bi âd(âdin).
Rabbinin Âd toplumuna ne yaptığını bilmiyor musun?— M. Türk
89:6
7
اِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِۙۖ ٧
İreme zâtil ımâd(ımâdi).
7,8. (Hani şu,) ülkeler içerisinde benzeri yaratılmamış, sütunlu İrem’e! ¹ 1 İrem: Genelde, Âd’ın oğlu Şeddâd tarafından, Cennete karşılık, direkler üzerine inşa edildiğine inanılan, bahçeleriyle ünlü bir şehir olarak bilinir. Kur’an, İrem’in ne olduğunu açıkça belirtmez. Sahih hadislerde de bu konu ile ilgili bir bilgi yoktur. Rivâyetlere göre İrem: bir kabîle adı, Âd’ın dedesinin adı, Şeddâd’ın Yemen’de yaptırdığı bir şehirdir. Bu rivâyetler çok sıhhatli değildir. Doğrusunu Allah bilir.— M. Türk
89:7
8
اَلَّت۪ي لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُهَا فِي الْبِلَادِۙۖ ٨
Elletî lem yuhlak misluhâ fîl bilâd(bilâdi).
7,8. (Hani şu,) ülkeler içerisinde benzeri yaratılmamış, sütunlu İrem’e! ¹ 1 İrem: Genelde, Âd’ın oğlu Şeddâd tarafından, Cennete karşılık, direkler üzerine inşa edildiğine inanılan, bahçeleriyle ünlü bir şehir olarak bilinir. Kur’an, İrem’in ne olduğunu açıkça belirtmez. Sahih hadislerde de bu konu ile ilgili bir bilgi yoktur. Rivâyetlere göre İrem: bir kabîle adı, Âd’ın dedesinin adı, Şeddâd’ın Yemen’de yaptırdığı bir şehirdir. Bu rivâyetler çok sıhhatli değildir. Doğrusunu Allah bilir.— M. Türk
89:8
9
وَثَمُودَ الَّذ۪ينَ جَابُوا الصَّخْرَ بِالْوَادِۙۖ ٩
Ve semûdelleziyne câbûssahre bil vâd(vâdi).
O, vadide kayaları oyarak, (evler yapan) Semûd toplumuna! ¹ 1 Semûd Kavmi: Salih (a.s.)’ın peygamber olarak gönderildiği, Hicaz ile Suriye arasında (Medâin-i Sâlih veya Hicr denilen) Vad’il-Kura’da yaşamış olan, eski bir Arap kabilesidir. Kur’an-ı Kerim’de bu kabilenin ismi yirmi altı yerde geçmektedir. Semûd kavmi, Ad kavminden sonra Allah’a isyan edip, küfre saparak, putlara tapmaya başlamış, ancak peygamberleri Salih (a.s.)’a kavmin ezilenlerinden az bir topluluk îman etmişti. Bu toplum, dünyevî makam ve zenginliklerinden ve sanatı putlaştırmalarından dolayı kendilerinin, diğer insanlardan üstün olduklarını zannediyorlardı. (Bu toplum helak olmasına rağmen evleri hala sağlam bir vaziyette durmaktadır. Bazıları Ürdün sınırları içerisindeki “Petra” denilen yerin Semud kavminin şehirleri olduğunu söylese de bu doğru değildir.) Bk. (A’raf: 73)— M. Türk
89:9
10
وَفِرْعَوْنَ ذِي الْاَوْتَادِۙۖ ٠١
Ve fir avne zîl evtâd(evtâdi).
Ve kazıklar sahibi¹ Firavun’a! ² 1 “Kazıklar sahibi” ifâdesi; a- Askerinin ve çadır kazıklarının çokluğu, b- İnsanları kazığa çakarak işkence ettiği, c- Güçlü kuvvetli olması d- Dağ gibi piramitlere sahip olmasından kinâye olabilir. Bk. (Sâd: 12) 2 Firavun için Bk. (Âlu İmran: 11) Bu beş âyette Allah; kapitalizmin temsilcisi olarak Âd’ı, sanatın temsilcisi olarak Semûd’u ve despotizmin temsilcisi olarak da Firavun’u ve bunların, Allah’ın gücü karşısında nasıl yok edildiğini temsili olarak örnek vermektedir.— M. Türk
89:10
11
اَلَّذ۪ينَ طَغَوْا فِي الْبِلَادِۙۖ ١١
Ellezîne tagav fîl bilâd(bilâdi).
Ki onlar, o memleketlerde azıtmışlardı.— M. Türk
89:11
12
فَاَكْثَرُوا ف۪يهَا الْفَسَادَۙۖ ٢١
Fe ekserû fîhel fesâd(fesâde).
Oralarda aşırı bozgunculuk yapmışlardı.— M. Türk
89:12
13
فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ سَوْطَ عَذَابٍۙۖ ٣١
Fe sabbe aleyhim rabbuke sevta azâb(azâbin).
Rabbin de onların her birine farklı azap kamçısı yağdırdı.— M. Türk
89:13
14
اِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِۜ ٤١
İnne rabbeke le bil mirsâd(mirsâdi).
Elbette Rabbin, (kullarını her an) gözetlemektedir.— M. Türk
89:14
15
فَاَمَّا الْاِنْسَانُ اِذَا مَا ابْتَلٰيهُ رَبُّهُ فَاَكْرَمَهُ وَنَعَّمَهُ فَيَقُولُ رَبّ۪ٓي اَكْرَمَنِۜ ٥١
Fe emmel insânu izâ mebtelâhu rabbuhu fe ekremehu ve na’amehu fe yekûlu rabbî ekremen(ekremeni).
Fakat insan ne zaman Rabbi onu denemek için ikramda bulunup, nîmet verse; “Rabbim bana ikram etti.”¹ der. 1 Rabbim bana ikram etti deyip sevinir. Kendisini Allah’ın sevgili kullarından görür. Başına büyük felâketlerin gelebileceğini, asıl ikramın âhirette olduğunu unutur, zevk ve sefaya dalar gider.— M. Türk
89:15
16
وَاَمَّٓا اِذَا مَا ابْتَلٰيهُ فَقَدَرَ عَلَيْهِ رِزْقَهُ فَيَقُولُ رَبّ۪ٓي اَهَانَنِۚ ٦١
Ve emmâ izâ mebtelâhu fe kadere aleyhi rızkahu fe yekûlu rabbî ehânen(ehâneni).
Ne zaman da denemek için rızkını daraltsa hemen; “Rabbim beni küçük düşürdü.” der.— M. Türk
89:16
17
كَلَّا بَلْ لَا تُكْرِمُونَ الْيَت۪يمَۙ ٧١
Kellâ bel lâ tukrimûnel yetîm(yetîme).
Hayır! (Sakın böyle yapmayın!) Doğrusu siz, yetime ikram etmiyorsunuz.— M. Türk
89:17
18
وَلَا تَحَٓاضُّونَ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْك۪ينِۙ ٨١
Ve lâ tehâddûne alâ taâmil miskîn(miskîni).
18,19. Birbirinizi yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz. Fakat mirası, nereden geldiğine bakmadan yiyorsunuz.¹ 1 Türas: Miras demektir. Yani, ne yetime ikramdan, ne de fakire yedirmekten hoşlanmadığınız halde başkasından miras kalan malı yiyorsunuz. Lemm, iyisine kötüsüne bakmayıp toplamak, bir de bir yere inip konmak manalarına gelir. Burada “yeme”nin sıfatı olması nedeniyle haramına helalına bakmayıp toptan yemek yahut hazıra konarak nereden geldiğini düşünmeksizin acımadan yemek manalarını ifade eder ki, ikisi de hak ve hukuku gözetmeyerek şiddetli hırs ve iştah ile oburca yemek demek olur. Buradaki maksat, yetimlerin ve diğer varislerin haklarını gözetmeyerek hırs ile mirasın hepsine konmak istemek yahut alnı terlemeden eline geçen mirası, bir hayra yaramasını sağlamayıp birçok mirasyedinin yaptığı gibi israf ve eğlenceyle zevk ve sefa yolunda yiyip bitirmek huylarının yerilmesidir. (Elmalılı)— M. Türk
89:18
19
وَتَأْكُلُونَ التُّرَاثَ اَكْلاً لَماًّۙ ٩١
Ve te’kulûnet turâse eklen lemmâ(lemmen).
18,19. Birbirinizi yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz. Fakat mirası, nereden geldiğine bakmadan yiyorsunuz.¹ 1 Türas: Miras demektir. Yani, ne yetime ikramdan, ne de fakire yedirmekten hoşlanmadığınız halde başkasından miras kalan malı yiyorsunuz. Lemm, iyisine kötüsüne bakmayıp toplamak, bir de bir yere inip konmak manalarına gelir. Burada “yeme”nin sıfatı olması nedeniyle haramına helalına bakmayıp toptan yemek yahut hazıra konarak nereden geldiğini düşünmeksizin acımadan yemek manalarını ifade eder ki, ikisi de hak ve hukuku gözetmeyerek şiddetli hırs ve iştah ile oburca yemek demek olur. Buradaki maksat, yetimlerin ve diğer varislerin haklarını gözetmeyerek hırs ile mirasın hepsine konmak istemek yahut alnı terlemeden eline geçen mirası, bir hayra yaramasını sağlamayıp birçok mirasyedinin yaptığı gibi israf ve eğlenceyle zevk ve sefa yolunda yiyip bitirmek huylarının yerilmesidir. (Elmalılı)— M. Türk
89:19
20
وَتُحِبُّونَ الْمَالَ حُباًّ جَماًّۜ ٠٢
Ve tuhıbbûnel mâle hubben cemmâ(cemmen).
Malı yığmayı da aşırı seviyorsunuz.— M. Türk
89:20
21
كَلَّٓا اِذَا دُكَّتِ الْاَرْضُ دَكاًّ دَكاًّۙ ١٢
Kellâ izâ dukketil ardu dekken dekkâ(dekken).
Hayır! (Sakın böyle de yapmayın!) Yeryüzü birbiri ardınca sarsılıp darmadağın edildiği zaman,¹ 1 Dekk: Duvar ve dağ gibi şeyleri çarpıp bir hurda yığını, bir kırıntı haline getirmek ve düzlemek mânâlarına gelir. Bu (دَكًّا دَكًّا) tekrar, soyut bir vurgu için değil, kapsam ve ardarda gelmeyi ifade içindir. Bölük bölük, alay alay geldiler demek gibidir. Yani Arz, ardarda gelen sarsıntı ve çarpışmalarla vurula vurula, çarpıla çarpıla yıkılıp düzlendiği, toz duman haline çevrildiği, sonunda da kıyametin koptuğu zaman demektir.— M. Türk
89:21
22
وَجَٓاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفاًّ صَفاًّۚ ٢٢
Ve câe rabbuke vel meleku saffen saffâ(saffen).
22,23. Rabbinin emri gelip, ¹ melekler sıra sıra dizildiği ve cehennemin getirildiği o gün (var ya) işte o gün insan, (neyin peşinde koştuğunu) ² çok iyi anlar. Fakat bu anlamanın ona hiçbir yararı olmaz. 1 Allahu Teâlâ’nın böyle gelmesi, “bir yerden başka bir yere geçmek” manasına değildir. Onun için bu gelişin birkaç yönlü izahı yapılmıştır. 1. Bu gelmenin manası, bir yerden bir yere geçme gelişi değil, Allah’ın yaratılmışlara görünmesidir. 2. Mana, mahzuf olan muzafın takdiri suretiyle “Rabbinin emri, hükmü, kazası veya otoritesi geldiği vakit” demektir. 3. Allahu Teâlâ’nın kudret ve saltanatını gösteren delillerin ortaya çıkıp görünmesini temsildir. Allah’ın şanı ve durumu, bir hükümdarın bizzat hazır olarak idaresini yürüttüğü haliyle temsil olunmuştur. Zira onun bizzat hazır olmasıyla ortaya çıkan heybet, sadece vezirlerinin, vekillerinin, bütün askerlerinin ve özel adamlarının hazır olmasıyla görünen heybet ve saltanattan yüksek olur. (Elmalılı) 2 Bu parantezdeki ifâde için Bk. (Naziat: 35)— M. Türk
89:22
23
وَج۪ٓيءَ يَوْمَئِذٍ بِجَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الْاِنْسَانُ وَاَنّٰى لَهُ الذِّكْرٰىۜ ٣٢
Ve cîe yevmeizin bi cehenneme yevmeizin yetezekkerul insânu ve ennâ lehuz zikrâ.
22,23. Rabbinin emri gelip, ¹ melekler sıra sıra dizildiği ve cehennemin getirildiği o gün (var ya) işte o gün insan, (neyin peşinde koştuğunu) ² çok iyi anlar. Fakat bu anlamanın ona hiçbir yararı olmaz. 1 Allahu Teâlâ’nın böyle gelmesi, “bir yerden başka bir yere geçmek” manasına değildir. Onun için bu gelişin birkaç yönlü izahı yapılmıştır. 1. Bu gelmenin manası, bir yerden bir yere geçme gelişi değil, Allah’ın yaratılmışlara görünmesidir. 2. Mana, mahzuf olan muzafın takdiri suretiyle “Rabbinin emri, hükmü, kazası veya otoritesi geldiği vakit” demektir. 3. Allahu Teâlâ’nın kudret ve saltanatını gösteren delillerin ortaya çıkıp görünmesini temsildir. Allah’ın şanı ve durumu, bir hükümdarın bizzat hazır olarak idaresini yürüttüğü haliyle temsil olunmuştur. Zira onun bizzat hazır olmasıyla ortaya çıkan heybet, sadece vezirlerinin, vekillerinin, bütün askerlerinin ve özel adamlarının hazır olmasıyla görünen heybet ve saltanattan yüksek olur. (Elmalılı) 2 Bu parantezdeki ifâde için Bk. (Naziat: 35)— M. Türk
89:23
24
يَقُولُ يَا لَيْتَن۪ي قَدَّمْتُ لِحَيَات۪يۚ ٤٢
Yekûlu yâ leytenî kaddemtu li hayâtî.
Ve o: “Keşke (dünya) hayatımda (iyi şeyler yapıp da önceden)¹ gönderseydim.” der. 1 Bu hayat, âhiret hayatı değil, dünya hayatıdır. Zîrâ kâfirlerin âhiretteki durumuna, hayat denilemez. Buradaki (ل) harfi cerri de (فِي) anlamındadır.— M. Türk
89:24
25
فَيَوْمَئِذٍ لَا يُعَذِّبُ عَذَابَهُٓ اَحَدٌۙ ٥٢
Fe yevmeizin lâ yuazzibu azâbehû ehad(ehadun).
25,26. Artık o gün Allah’ın edeceği azabı kimse edemediği gibi, Onun vuracağı bağı da kimse vuramaz.¹ 1 Yukarıdaki tercüme (عَذَابَهُ) ve (وَثَاقَهُ)’nun zamirleri lafzatullah’a gönderilerek yapılmıştır. Bu zamirlerin, o kimseye de gönderilmesi mümkündür. O zaman tercüme; “Artık o gün, o kimsenin kendisine edeceği azabı kimse edemediği gibi, kendisine vuracağı bağı da kimse vuramaz.” şeklinde olur.— M. Türk
89:25
26
وَلَا يُوثِقُ وَثَاقَهُٓ اَحَدٌۜ ٦٢
Ve lâ yûsiku ve sâkahû ehad(ehadun).
25,26. Artık o gün Allah’ın edeceği azabı kimse edemediği gibi, Onun vuracağı bağı da kimse vuramaz.¹ 1 Yukarıdaki tercüme (عَذَابَهُ) ve (وَثَاقَهُ)’nun zamirleri lafzatullah’a gönderilerek yapılmıştır. Bu zamirlerin, o kimseye de gönderilmesi mümkündür. O zaman tercüme; “Artık o gün, o kimsenin kendisine edeceği azabı kimse edemediği gibi, kendisine vuracağı bağı da kimse vuramaz.” şeklinde olur.— M. Türk
89:26
27
يَٓا اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُۗ ٧٢
Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
(O gün Allah cennetliklere): “Ey, Rabbine itaat edip huzura eren kişi!”— M. Türk
89:27
28
اِرْجِع۪ٓي اِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةًۚ ٨٢
İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
“Sen Rabbine (Ondan) hoşnut, O da senden hoşnut olarak, dön.”— M. Türk
89:28
29
فَادْخُل۪ي ف۪ي عِبَاد۪يۙ ٩٢
Fedhulî fî ibâdî.
“Gir Benim halis kullarımın arasına.”— M. Türk
89:29
30
وَادْخُل۪ي جَنَّت۪ي ٠٣
Vedhulî cennetî.
“Haydi gir Benim Cennetime.” buyurur. ¹ 1 Bu son dört âyetteki ifâdelerin, geleceğe yönelik olması açıktır. Nefs-i mutmainne’ye bu hitap: 1. Ölüm zamanında olması, 2. öldükten sonra dirilme zamanında olması, 3. hesap tamamlandığında olmasıdır. Sözün akışına göre, en açığı da budur. Çünkü sözün gelişi bunun da: “Ve o: ‘Keşke (dünya) hayatımda (iyi şeyler yapıp da önceden) gönderseydim.’ der” sözünün söylendiği günde ve ona karşılık olarak söylendiğini göstermektedir. Bundan da “mutmain nefsin” dünyada mümkün olmayıp, sadece âhirete has olduğu anlaşılmaktadır. Mutasavvıfların tasnif ettikleri nefis mertebeleri ve en son mertebe olarak kabul ettikleri “nefs-i mutmainne” diye bir nefis mertebesi dayanaksızdır. Kur’an’da bahsedilen mutmain nefis; dünyada Allah’ın emir ve yasaklarına tam inanan, bu îmanını yaşayışıyla ispat eden ve Rabbinin huzuruna varınca da cennete gireceğini yakinen anlayan halis kullardır. Allah’ın hiçbir kulunun dünyada iken cennete gireceği garantili değildir. Hz. Ömer’in dediği gibi, “Allah’ın va’di şarta bağlıdır.” Konuyla ilgili olarak Bk. (Âlu İmran: 185, Enbiya: 35, Ankebût: 57)— M. Türk
89:30
Fecr
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 7 ayet البقرة 3 Al-i İmran 7 ayet آل عمران 4 Nisa 7 ayet النساء 5 Maide 7 ayet المائدة 6 Enam 7 ayet الأنعام 7 Araf 7 ayet الأعراف 8 Enfal 7 ayet الأنفال 9 Tevbe 7 ayet التوبة 10 Yunus 7 ayet يونس 11 Hud 7 ayet هود 12 Yusuf 7 ayet يوسف 13 Rad 7 ayet الرعد 14 İbrahim 7 ayet ابراهيم 15 Hicr 7 ayet الحجر 16 Nahl 7 ayet النحل 17 İsra 7 ayet الإسراء 18 Kehf 7 ayet الكهف 19 Meryem 7 ayet مريم 20 Ta Ha 7 ayet طه 21 Enbiya 7 ayet الأنبياء 22 Hac 7 ayet الحج 23 Müminun 7 ayet المؤمنون 24 Nur 7 ayet النور 25 Furkan 7 ayet الفرقان 26 Şuara 7 ayet الشعراء 27 Neml 7 ayet النمل 28 Kasas 7 ayet القصص 29 Ankebut 7 ayet العنكبوت 30 Rum 7 ayet الروم 31 Lokman 7 ayet لقمان 32 Secde 7 ayet السجدة 33 Ahzab 7 ayet الأحزاب 34 Sebe 7 ayet سبإ 35 Fatır 7 ayet فاطر 36 Yasin 7 ayet يس 37 Saffat 7 ayet الصافات 38 Sad 7 ayet ص 39 Zümer 7 ayet الزمر 40 Mümin 7 ayet غافر 41 Fussilet 7 ayet فصلت 42 Şura 7 ayet الشورى 43 Zuhruf 7 ayet الزخرف 44 Duhan 7 ayet الدخان 45 Casiye 7 ayet الجاثية 46 Ahkaf 7 ayet الأحقاف 47 Muhammed 7 ayet محمد 48 Fetih 7 ayet الفتح 49 Hucurat 7 ayet الحجرات 50 Kaf 7 ayet ق 51 Zariyat 7 ayet الذاريات 52 Tur 7 ayet الطور 53 Necm 7 ayet النجم 54 Kamer 7 ayet القمر 55 Rahman 7 ayet الرحمن 56 Vakıa 7 ayet الواقعة 57 Hadıd 7 ayet الحديد 58 Mücadele 7 ayet المجادلة 59 Haşr 7 ayet الحشر 60 Mümtehine 7 ayet الممتحنة 61 Saf 7 ayet الصف 62 Cuma 7 ayet الجمعة 63 Münafikun 7 ayet المنافقون 64 Tegabun 7 ayet التغابن 65 Talak 7 ayet الطلاق 66 Tahrim 7 ayet التحريم 67 Mülk 7 ayet الملك 68 Kalem 7 ayet القلم 69 Hakka 7 ayet الحاقة 70 Mearic 7 ayet المعارج 71 Nuh 7 ayet نوح 72 Cin 7 ayet الجن 73 Müzzemmil 7 ayet المزمل 74 Müddessir 7 ayet المدثر 75 Kıyame 7 ayet القيامة 76 İnsan 7 ayet الانسان 77 Mürselat 7 ayet المرسلات 78 Nebe 7 ayet النبإ 79 Naziat 7 ayet النازعات 80 Abese 7 ayet عبس 81 Tekvir 7 ayet التكوير 82 İnfitar 7 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 7 ayet المطففين 84 İnşikak 7 ayet الإنشقاق 85 Büruc 7 ayet البروج 86 Tarık 7 ayet الطارق 87 Ala 7 ayet الأعل 88 Gaşiye 7 ayet الغاشية 89 Fecr 7 ayet الفجر 90 Beled 7 ayet البلد 91 Şems 7 ayet الشمس 92 Leyl 7 ayet الليل 93 Duha 7 ayet الضحى 94 İnşirah 7 ayet الشرح 95 Tin 7 ayet التين 96 Alak 7 ayet العلق 97 Kadir 7 ayet القدر 98 Beyyine 7 ayet البينة 99 Zilzal 7 ayet الزلزلة 100 Adiyat 7 ayet العاديات 101 Karia 7 ayet القارعة 102 Tekasür 7 ayet التكاثر 103 Asr 7 ayet التكاثر 104 Hümeze 7 ayet الهمزة 105 Fil 7 ayet الفيل 106 Kureyş 7 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 7 ayet الماعون 109 Kafirun 7 ayet الكافرون 110 Nasr 7 ayet النصر 111 Tebbet 7 ayet المسد 112 İhlas 7 ayet الإخلاص 113 Felak 7 ayet الفلق 114 Nas 7 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle