Sebe 54 Ayet 22. Cüz سبإ
34

Sebe

— Sebe
54 Ayet 22. Cüz
سبإ
34
Sebe
54 Ayet
سبإ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الْاٰخِرَةِۜ وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪يرُ ١
El hamdu lillâhillezî lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı ve lehul hamdu fîl âhireh(âhireti), ve huvel hakîmul habîr(habîru).
(Dünyada) hamd, göklerde ve yerde olanların tamamı kendisine ait olan Allah’a aittir, âhirette de hamd Ona olacaktır.¹ O, hüküm (ve hikmet) sahibidir, her şeyden haberi olandır. 1 Dünyada hamd, bir ibâdet, âhirette ise bir zevktir.— M. Türk
34:1
2
يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ وَهُوَ الرَّح۪يمُ الْغَفُورُ ٢
Ya’lemu mâ yelicu fîl ardı ve mâ yahrucu minhâ ve mâ yenzilu mines semâi ve mâ yarucu fîhâ, ve huver rahîmul gafûr(gafûru).
O yerin içine gireni de ondan çıkanı da gökten ineni de oraya yükseleni de bilir. O pek merhamet edendir, çok bağışlayandır.— M. Türk
34:2
3
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَأْت۪ينَا السَّاعَةُۜ قُلْ بَلٰى وَرَبّ۪ي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِۚ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍۙ ٣
Ve kâlellezîne keferû lâ te’tînes sâah(sâatu), kul belâ ve rabbî le te’tiyennekum âlimil gayb(gaybi), lâ ya’zubu anhu miskâlu zerretin fîs semâvâti ve lâ fîl ardı ve lâ asgaru min zâlike ve lâ ekberu illâ fî kitâbin mubîn(mubînin).
Kâfirler: “O kıyamet vakti bize gelmez.” dediler. (Sen de onlara): “Hayır ğaybı¹ (sadece kendisi) bilen² Rabbime yemin olsun ki, o (kıyamet) size muhakkak gelecektir. Göklerde ve yerde zerre kadar³ bir şey bile Ondan saklı kalamaz ve bundan daha küçük veya daha büyük olan her şey, istisnasız, o apaçık kitapta (levh-i mahfuz’da⁴ yazılı)dır.” de. 1 Ğayb için Bk. (Hûd: 31) 2 Geleceği haber verilen kıyametin ne zaman geleceğini, ölmüş, toprağa gömülmüş varlıkların ne zaman toplanacağını bilen... 3 Zerre: Bir şeyin en küçük parçası (mikrop veya molekül) demektir. Zerreden daha küçüğü ise atom, elektron veya bölünemeyen en küçük parçadır. 4 Bk. (En’am: 59, Yûnus: 61, Hûd: 6, Neml: 75)— M. Türk
34:3
4
لِيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ ٤
Li yecziyellezîne âmenû ve amilûs sâlihât(sâlihâti), ulâike lehum magfiretun ve rızkun kerîm(kerîmun).
(Allah’ın her şeyi bilip, yazması) Onun (Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanları ödüllendirmesi içindir. Onlar için Allah’tan bir bağışlanma ve (âhirette) üstün bir rızık (olan cennet) vardır.— M. Türk
34:4
5
وَالَّذ۪ينَ سَعَوْ ف۪ٓي اٰيَاتِنَا مُعَاجِز۪ينَ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مِنْ رِجْزٍ اَل۪يمٌۗ ٥
Vellezîne seav fî âyâtinâ muâcizîne ulâike lehum azâbun min riczin elîm(elîmun).
Âyetlerimizi hükümsüz bırakmak için yarışanlara gelince, onlar için de en iğrenç olanından acıklı bir azap vardır.— M. Türk
34:5
6
وَيَرَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ الَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ هُوَ الْحَقَّۙ وَيَهْد۪ٓي اِلٰى صِرَاطِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِ ٦
Ve yerellezîne ûtûl ılmellezî unzile ileyke min rabbike huvel hakka ve yehdî ilâ sırâtıl azîzil hamîd(hamîdi).
Kendilerine ilim verilenler¹ ise sana Rabbinden indirilenin, gerçeğin ta kendisi olduğunu ve o (Kur’an’ın); yüceliğinin sonu olmayan, her türlü övgüye layık olan (Allah’ın) yolunu gösterdiğini bilirler. 1 Bunlar; Peygamberimizin ashâbı ve ümmetinden onların izi üzere giden âlimler veya ehl-i kitab’ın âlimlerinden olup da Müslüman olanlardır.— M. Türk
34:6
7
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلٰى رَجُلٍ يُنَبِّئُكُمْ اِذَا مُزِّقْتُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍۙ اِنَّكُمْ لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍۚ ٧
Ve kâlellezîne keferû hel nedullukum alâ raculin yunebbiukum izâ muzzıktum kulle mumezzekın innekum le fî halkın cedîd(cedîdin).
Kâfirler (insanlara): “Size, siz darmadağın olup yok olduğunuz zaman, gerçekten yeniden yaratılacağınızı söyleyen bir adamı gösterelim mi?” dediler.¹ 1 Böyle söylemekle Kureyş kâfirleri Peygamberimizle akıllarınca alay etmek istiyorlardı.— M. Türk
34:7
8
اَفْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَمْ بِه۪ جِنَّةٌۜ بَلِ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ فِي الْعَذَابِ وَالضَّلَالِ الْبَع۪يدِ ٨
Efterâ alâllahi keziben em bihî cinneh(cinnetun), belillezîne lâ yûminûne bil âhireti fîl azâbi ved dalâlil baîd(baîdi).
(Ve devamla): “Bu (adam) kesinlikle ya yalanlarını Allah’a yakıştırıyor ya da bunda, biraz delilik var!” (diyorlar.) Hayır, tersine âhirete inanmayanlar, derin bir (vicdan) azabının ve uzak bir sapkınlığın içerisindedirler.— M. Türk
34:8
9
اَفَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ اِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْاَرْضَ اَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفاً مِنَ السَّمَٓاءِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُن۪يبٍ۟ ٩
E fe lem yerev ilâ mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum mines semâi vel ard(ardı), in neşe’nahsif bihimul arda ev nuskıt aleyhim kisefen mines semâ(semâi), inne fî zâlike le âyeten li kulli abdin munîb(munîbin).
Onlar kendilerini her yandan kuşatan göğü ve yeri görmüyorlar mı?¹ Eğer Biz, dilersek onları yere batırırız, ya da göğü tepelerine parça parça indiririz. Şüphesiz bunda (Allah’a) gönülden yönelen her kul için bir mûcize vardır. 1 Âyetin bu bölümü: “Onlar gökten ve yerden önlerinde ve arkalarında bulunanı, görmüyorlar mı?” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
34:9
10
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ مِنَّا فَضْلاًۜ يَا جِبَالُ اَوِّب۪ي مَعَهُ وَالطَّيْرَۚ وَاَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَۙ ٠١
Ve lekad âteynâ dâvûde minnâ fadlâ(fadlen), yâ cibâlu evvibî meahu vet tayr(tayre), ve elennâ lehul hadîd(hadîde).
10,11. Yemin olsun Biz, Dâvût’a tarafımızdan, “ey dağlar ve kuşlar, onunla birlikte (Beni anmak için) çınlayın” diyerek, lütufta¹ bulunduk.² Ve: “Zırhlar yap ve (onları) düzenli bir biçime sok.” diyerek, demiri de (Dâvût’un) emrine verdik.³ (Ey îman edenler!) Hepiniz, (îman ettiğiniz) iyi işleri yapın. Gerçekten Ben bütün yaptıklarınızı hakkıyla görürüm. 1 Dâvut (a.s)’a dokuz adet lütuf verilmişti. Bunlar da; Peygamberlik (Nisâ: 163), Zebûr (Nisâ: 163), ilim (Neml: 15), kuvvet (Sad: 17), dağların emrine verilmesi (Sebe’: 10), bağışlanma (Sad: 25), adaletle hüküm verme (Sad: 26), demircilik ve güzel sestir.(Sebe’: 10) 2 Güzel sesle nağmeler Hz. Davud’un özel bir üstünlüğü, kuşları dahi başına toplayan bir mucizesi idi. Bu mânâ iledir ki, “Davudî ses” meşhur olmuştur. Bu güzel sanatı, İslam’da kesin olarak kınanmış bir sanat zannedenler olmuştur. Fakat bilmek gerekir ki, kınanmış olan, fasıklığa yol açan nağmelerdir. Yoksa Kur’ân okunurken, tertil (Kur’ân’ı usulüne göre okuma) ve sesini güzelleştirme emrolunan bir şeydir. Bu konuda sahih hadis kitaplarında birçok hadis vardır. Birçokları musikînin etkisini ruhanî zannederler. Böyle bir zan, ruhu hava zannetmektir. Ses bir hava titreşimi olduğu için, müziğin doğrudan doğruya verdiği etki ve heyecan, bir öpücük zevki gibi cismanî bir etkidir. “Teğanni” yani bir parçayı makamla okuma, ancak bir kelimenin, bir sözün mânâsını ruha duyurmaya hizmet etmesi itibarıyladır ki ruhanî bir değer alabilir. Fasıklar hep şehvete yönelen konularla cismanî heyecan aradıkları için, mânâyı öldürerek sadece sinirlere basan kuru nağmelerle cismanî etki ararlar. Bu ise ruhanî şuuru terbiye değil yok eder. Belki fasık için tamamıyla kendinden geçip hiçbir şey hissetmeyerek mest olmak bir zevktir. Fakat dinin, şeriatın vermek istediği zevk bu değil, güzel mânâlı, mukaddes, şuurlu bir hayat yaşatmaktır. Şeriat, Kur’ân okunurken ses güzelleştirilsin, makamla okunsun, ancak ifadenin metnini bozarak, mânâyı unutturarak kuru ses izleyen fasıkların bestesiyle ve nağmeleriyle değil, sözlerin tecvidini, fasihliğini bozmayarak mânâsının, belağatının incelikleriyle duyurarak şuurlu bir hayat yaşatacak olan bir seda ile okunsun ister. Bu, kırâat ilminde “Tecvid” diye tarif olunmuştur. Bu suretle biz Kur’ân okunurken Hz. Davud’un mucizesini yaşamış oluruz. Hz. Davud’un dağları boyun eğdiren, uçan kuşları durduran mucizesi de kuru bir ses oyunundan ibaret, kuru bir terennüm değil, ruhtan kopup Allah’a arz olunan tesbihler idi. (Elmalılı) 3 Hz. Dâvut’a demirin nasıl işleneceğini, zırhın nasıl yapılacağını, ona nasıl şekil vereceğini bizzat Allah öğretmiştir. Yoksa insanlar, bunu kendi akıllarıyla bilemezlerdi. Zâten Peygamberler, insanlara bu bilgileri de vermişlerdir. İslâm’a göre bilginin kaynağı, vahiydir. Peygamberlerin mucizelerini inkâr veya tahfif etmeyi alışkanlık haline getirenler, Hz. Davut (a.s.) için “sert bir karakteri” olduğu iftirasını mucizeye tercih etmişler ve bu konuda Müslümanlardan gelen rivayetleri hiçe saymışlardır. Aksine, Eski Ahid olduğu iddia edilen uyduruk kitabın rivayetlerine sarılmayı bir maharetmiş gibi göstererek güya âlimlik taslamışlarsa da bu rivayetler buraya alınacak bir değere sahip olmadığı için zikredilmemiştir.— M. Türk
34:10
11
اَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ وَاعْمَلُوا صَالِحاًۜ اِنّ۪ي بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ ١١
Enimel sâbigâtin ve kaddir fîs serdi va’melû sâlihâ(sâlihan), innî bimâ tamelûne basîr(basîrun).
10,11. Yemin olsun Biz, Dâvût’a tarafımızdan, “ey dağlar ve kuşlar, onunla birlikte (Beni anmak için) çınlayın” diyerek, lütufta¹ bulunduk.² Ve: “Zırhlar yap ve (onları) düzenli bir biçime sok.” diyerek, demiri de (Dâvût’un) emrine verdik.³ (Ey îman edenler!) Hepiniz, (îman ettiğiniz) iyi işleri yapın. Gerçekten Ben bütün yaptıklarınızı hakkıyla görürüm. 1 Dâvut (a.s)’a dokuz adet lütuf verilmişti. Bunlar da; Peygamberlik (Nisâ: 163), Zebûr (Nisâ: 163), ilim (Neml: 15), kuvvet (Sad: 17), dağların emrine verilmesi (Sebe’: 10), bağışlanma (Sad: 25), adaletle hüküm verme (Sad: 26), demircilik ve güzel sestir.(Sebe’: 10) 2 Güzel sesle nağmeler Hz. Davud’un özel bir üstünlüğü, kuşları dahi başına toplayan bir mucizesi idi. Bu mânâ iledir ki, “Davudî ses” meşhur olmuştur. Bu güzel sanatı, İslam’da kesin olarak kınanmış bir sanat zannedenler olmuştur. Fakat bilmek gerekir ki, kınanmış olan, fasıklığa yol açan nağmelerdir. Yoksa Kur’ân okunurken, tertil (Kur’ân’ı usulüne göre okuma) ve sesini güzelleştirme emrolunan bir şeydir. Bu konuda sahih hadis kitaplarında birçok hadis vardır. Birçokları musikînin etkisini ruhanî zannederler. Böyle bir zan, ruhu hava zannetmektir. Ses bir hava titreşimi olduğu için, müziğin doğrudan doğruya verdiği etki ve heyecan, bir öpücük zevki gibi cismanî bir etkidir. “Teğanni” yani bir parçayı makamla okuma, ancak bir kelimenin, bir sözün mânâsını ruha duyurmaya hizmet etmesi itibarıyladır ki ruhanî bir değer alabilir. Fasıklar hep şehvete yönelen konularla cismanî heyecan aradıkları için, mânâyı öldürerek sadece sinirlere basan kuru nağmelerle cismanî etki ararlar. Bu ise ruhanî şuuru terbiye değil yok eder. Belki fasık için tamamıyla kendinden geçip hiçbir şey hissetmeyerek mest olmak bir zevktir. Fakat dinin, şeriatın vermek istediği zevk bu değil, güzel mânâlı, mukaddes, şuurlu bir hayat yaşatmaktır. Şeriat, Kur’ân okunurken ses güzelleştirilsin, makamla okunsun, ancak ifadenin metnini bozarak, mânâyı unutturarak kuru ses izleyen fasıkların bestesiyle ve nağmeleriyle değil, sözlerin tecvidini, fasihliğini bozmayarak mânâsının, belağatının incelikleriyle duyurarak şuurlu bir hayat yaşatacak olan bir seda ile okunsun ister. Bu, kırâat ilminde “Tecvid” diye tarif olunmuştur. Bu suretle biz Kur’ân okunurken Hz. Davud’un mucizesini yaşamış oluruz. Hz. Davud’un dağları boyun eğdiren, uçan kuşları durduran mucizesi de kuru bir ses oyunundan ibaret, kuru bir terennüm değil, ruhtan kopup Allah’a arz olunan tesbihler idi. (Elmalılı) 3 Hz. Dâvut’a demirin nasıl işleneceğini, zırhın nasıl yapılacağını, ona nasıl şekil vereceğini bizzat Allah öğretmiştir. Yoksa insanlar, bunu kendi akıllarıyla bilemezlerdi. Zâten Peygamberler, insanlara bu bilgileri de vermişlerdir. İslâm’a göre bilginin kaynağı, vahiydir. Peygamberlerin mucizelerini inkâr veya tahfif etmeyi alışkanlık haline getirenler, Hz. Davut (a.s.) için “sert bir karakteri” olduğu iftirasını mucizeye tercih etmişler ve bu konuda Müslümanlardan gelen rivayetleri hiçe saymışlardır. Aksine, Eski Ahid olduğu iddia edilen uyduruk kitabın rivayetlerine sarılmayı bir maharetmiş gibi göstererek güya âlimlik taslamışlarsa da bu rivayetler buraya alınacak bir değere sahip olmadığı için zikredilmemiştir.— M. Türk
34:11
12
وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌۚ وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِۜ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِاِذْنِ رَبِّه۪ۜ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ اَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّع۪يرِ ٢١
Ve li suleymâner rîha guduvvuhâ şehrun ve revâhuhâ şehr(şehrun), ve eselnâ lehu aynel kıtr(kıtri), ve minel cinni men ya’melu beyne yedeyhi bi izni rabbih(rabbihî), ve men yezıg minhum an emrinâ nuzıkhu min azâbis saîr(saîri).
Süleyman’ın emrine de sabahtan öğleye kadar bir aylık, öğleden akşama kadar da bir aylık mesafeye götüren (özel) bir rüzgâr verdik.¹ Erimiş bakır madenini de ona sel gibi akıttık.² Onun emri altında; Rabbinin izniyle çalışan ve Bizim emrimizden sapacak olsalar, kendilerine çılgın ateşin azabından tattırdığımız bir kısım cinler³ de vardı. 1 Süleyman (a.s)’ın emrine verilen rüzgâr, özel bir rüzgâr idi. Süleyman (a.s) bununla bizim mahiyetini bilemeyeceğimiz bir şekilde giderdi. Onun teknolojisini kıyamete kadar elde etmek mümkün değildir. Çünkü bu bir mûcizedir. Ama önemli olan tarafı bu saltanat da bir gün, şairin; “Seyretti hevâ üzre denir taht-ı Süleyman, "Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde.” dediği gibi yok olup gitmiştir. " 2 Bu konu ile ilgili rivâyetler sıhhatli olmadığından bunun; Allah’ın ihsanı olan bir ilim ve sanatla akıtılmış olması şeklinde anlaşılması daha uygundur. 3 (مِنَ الْجِنِّ) “Cinden” denilmekle; cinlerin tamamının değil, bir kısmının çalıştığı anlaşılmaktadır. Aslında cinler, insanın emrinde çalışan varlıklar değildir. Âyetteki “Rabbinin izniyle” kaydı bunun da bir mûcize olduğunu göstermektedir. Yani cinler, ancak Allah’ın emriyle insanların emrinde çalıştığından dolayı, bugün emrinde cin çalıştığını veya cinlerden hüddamı bulunduğunu söyleyenler, mûcize gösteremeyeceklerine göre, yalan söylemektedirler. Kimileri de buradaki cinleri, “cin gibi adamlar, ele avuca sığmaz varlıklar “ şeklinde tercüme etmişler. Bu da mucizeleri inkâr sapkınlığında olanların sarılacakları başka bir sapkınlık olsa gerektir.— M. Türk
34:12
13
يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَٓاءُ مِنْ مَحَار۪يبَ وَتَمَاث۪يلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍۜ اِعْمَلُٓوا اٰلَ دَاوُ۫دَ شُكْراًۜ وَقَل۪يلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ ٣١
Ya’melûne lehu mâ yeşâu min mehârîbe ve temâsîle ve cifânin kel cevâbi ve kudûrin râsiyât(râsiyâtin), i’melû âle dâvûde şukrâ(şukren), ve kalîlun min ibâdiyeş şekûr(şekûru).
Onlar ona dilediği şekilde köşkler,¹ nakışlar,² havuz gibi çanaklar ve sâbit kazanlar yaparlardı. “Ey Dâvût ailesi, şükrünüzü, (benim yolumda) çalışarak ifâde edin. Zîrâ kullarımdan hakkıyla şükredeni, çok azdır.” 1 Mihrab: “Bayağılıktan korunmuş olan şerefli meskenler ve oturulacak yerler” demektir. Bunlar, onur ve haysiyetle korunduklarından ve savunulduklarından dolayı, “Meharib” ismi ile isimlendirilmiştir. (Keşşaf) Meharib, kelimesini “mescitler”dir diye tefsir edenler de olmuştur. 2 Temasil: Timsal kelimesinin çoğuludur. Timsal, canlı veya cansız bir şeyin biçimine benzer yapılan herhangi bir şekildir. Bu şekillerin hayvan suretinde olması şart değildir. Ağaç gibi cansız resimler de olabilir. Onun için Razî, bunların "nakışlar" olduğunu söylemiştir. Eski Ahid olduğu iddia edilen uyduruk kitaba itibarları daha fazla olan bazı akılcı âlim bozuntuları (وَتَمَاث۪يلَ) kelimesini “heykeller veya on iki aslan heykeli” şeklinde ifade ederek Hz. Süleyman’a bir de putçuluk iftirası atmışlardır.— M. Türk
34:13
14
فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِه۪ٓ اِلَّا دَٓابَّةُ الْاَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُۚ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ ٤١
Fe lemmâ kadaynâ aleyhil mevte mâ dellehum alâ mevtihî illâ dâbbetul ardı te’kulu minseeteh(minseetehu), fe lemmâ harre tebeyyenetil cinnu en lev kânû ya’lemûnel gaybe mâ lebisû fîl azâbil muhîn(muhîni).
Sonunda o (Süleyman’ı) vefat ettirdiğimizde, onun ölümünü,¹ o (cinlere) değneğini yiyen bir ağaç kurdundan² başkası haber veremedi. Artık o, yere düşünce anlaşıldı ki; eğer cinler ğaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içerisinde kalmazlardı.³ 1 Kur’an-ı Kerim’de ölümünden bahsedilen tek peygamber Hz. Süleyman (a.s.)’dır. 2 Buradaki (دَابَّةُ الْأَرْضِ) ifâdesiyle Neml: 82’deki (دَابَّةً مِنَ الْأَرْضِ) ifâdesi birbirine karıştırıldığından olsa gerek, kıyamet alametleri arasına bir de “Dabbet’ül-Arz” kavramı sokulmuştur. Buradaki “Arz”, yerin ismi değil (أَرَضَ) fiilinden “ekl” vezninde mastardır. “Erda” namındaki böceğin fiili, yani “ağaç kurdu” denilen bir nevi güvenin yemesi, manasınadır. (دَابَّةُ الْأَرْضِ) “bir güve böceği” demektir. (Elmalılı) Öteki ise, “Dabbet’ül-Arz” değil “dabbe” yani “yaratık” demektir. Kıyametten sonra çıkma ihtimâli daha kuvvetlidir. Bk. (Neml: 82) 3 Demek ki cinler, ğaybı bilmedikleri gibi gözlerinin önünde olan şeyleri de bilememektedirler.— M. Türk
34:14
15
لَقَدْ كَانَ لِسَبَأٍ ف۪ي مَسْكَنِهِمْ اٰيَةٌۚ جَنَّتَانِ عَنْ يَم۪ينٍ وَشِمَالٍۜ كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُۜ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ ٥١
Lekad kâne li sebein fî meskenihim âyeh(âyetun), cennetâni an yemînin ve şimâl(şimâlin), kulû min rızkı rabbikum veşkurû leh(lehu), beldetun tayyibetun ve rabbun gafûr(gafûrun).
Yemin olsun, Sebe’ halkının¹ oturduğu, sağdan sola (her tarafı) çifter çifter bahçeli memleketlerinde de ibretler vardı. (Sanki o bahçeler onlara:) “Rabbinizin rızkından yiyin ve Ona güzel bir memleketiniz² ve bağışlayıcı bir Rabbiniz (olduğu için) şükredin.” diyordu.³ 1 Bk. (Neml: 22) 2 (بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ) ifadesinin ebcet hesabıyla İstanbul’un fethine işaret ettiğini söyleyen Molla Cami, herhalde ya bu beldenin Yemen’de olduğunu ya da Yemen’in ve İstanbul’un nerede olduğunu bilmiyordu. 3 Yukarıdaki tercüme; söylenen sözün faili açıkça belli olmadığı, bir kavme vahiy gelmeyeceği ve bir de burada “intak sanatı” olabileceği düşüncesiyle, tercih edilmiştir.— M. Türk
34:15
16
فَاَعْرَضُوا فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ وَبَدَّلْنَاهُمْ بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَوَاتَيْ اُكُلٍ خَمْطٍ وَاَثْلٍ وَشَيْءٍ مِنْ سِدْرٍ قَل۪يلٍ ٦١
Fe a’radû fe erselnâ aleyhim seylel arimi ve beddelnâ-hum bi cenneteyhim cenneteyni zevâtey ukulin hamtın ve eslin ve şeyin min sidrin kalîl(kalîlin).
Fakat onlar (Haktan) yüz çevirince, Biz de onlara Arim¹ selini gönderdik. Ve onların çifter çifter bahçelerini, acı meyveli, acı ılgınlı ve içerisinde birkaç dikenli kiraz ağacı olan çifter çifter bahçelere dönüştürdük. 1 Arim: Önüne geçilmez sel, Arim denilen settin seli veya Arim deresinin seli anlamlarına gelir. Arim Setti; Sebe’ ülkesinde yetmiş kadar çayın aktığı, sellerin toplandığı, zift ile kaplı, sulama için kullanılan bir barajdır. Bu setti yaptıran hakkındaki rivâyetler o kadar çok ki bunları birleştirmek mümkün değildir.— M. Türk
34:16
17
ذٰلِكَ جَزَيْنَاهُمْ بِمَا كَفَرُواۜ وَهَلْ نُجَاز۪ٓي اِلَّا الْكَفُورَ ٧١
Zâlike cezeynâhum bimâ keferû, ve hel nucâzî illel kefûr(kefûra).
Böylece kâfir olmalarından dolayı onları cezâlandırdık. Zâten Biz hiç kâfirlerden başkasını cezâlandırır mıyız?— M. Türk
34:17
18
وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَا قُرًى ظَاهِرَةً وَقَدَّرْنَا ف۪يهَا السَّيْرَۜ س۪يرُوا ف۪يهَا لَيَالِيَ وَاَيَّاماً اٰمِن۪ينَ ٨١
Ve cealnâ beynehum ve beynel kurelletî bâreknâ fîhâ kuren zâhireten ve kaddernâ fîhes seyr(seyre), sîrû fîhâ leyâliye ve eyyâmen âminîn(âminîne).
Biz onların memleketiyle, kutsal kıldığımız (Mekke, Kudüs ve Şam) memleketleri arasında sırt sırta şehirler var etmiş,¹ onlara da düzenli gidiş geliş imkânı sağlamış ve onlara: “Oralarda geceler ve gündüzler boyunca güvenlik içerisinde gezip dolaşın.”(demiştik).² 1 Âyetin bu bölümü, “Biz onlarla, içlerinde bereketler verdiğimiz memleketler arasında sırt sırta şehirler var etmiş...” şeklinde de anlaşılabilir. 2 Bu âyetten o dönemde, Yemen ile Şam arasının son derece ma’mûr şehirlerle dolu olduğu anlaşılmaktadır.— M. Türk
34:18
19
فَقَالُوا رَبَّنَا بَاعِدْ بَيْنَ اَسْفَارِنَا وَظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَجَعَلْنَاهُمْ اَحَاد۪يثَ وَمَزَّقْنَاهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ ٩١
Fe kâlû rabbenâ bâidbeyne esfârinâ ve zalemû enfusehum fe cealnâhum ehâdîse ve mezzaknâhum kulle mumezzak(mumezzakın), inne fî zâlike le âyâtin li kulli sabbârin şekûr(şekûrin).
Ama onlar: “Ey Rabbimiz! Yolculuklarımızın arasını uzaklaştır.”¹ diyerek kendi kendilerine zulmettiler. Biz de onları ibret kıssaları haline getirdik ve onları darmadağın ettik. Şüphesiz bunda, çok sabreden² ve çok şükreden herkes için ibretler vardır. 1 Tıpkı İsrâil oğullarının, “Ey Mûsa, biz bir tür yemeğe artık sabredemeyeceğiz, bizim için Rabbine dua et de; bize yerin bitirdiği sebzesinden, kabağından, hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın.” (Bakara: 61) dedikleri gibi bunlar da Allah’ın verdiği nimetlere nankörlük edip, kötüyü iyiye tercih etmek istediler. 2 Yani çok şükredici olmak için çok sabırlı olmak lâzımdır. İşte böyle çok sabırlı olup da nimetlere kavuşmak şanından olan kimseler için bu Sebe’ kıssasında çok önemli âyetler vardır. Heva ve heveslerini zapt edip meşakkatlere tahammül ederek vazife ve ibadetlerine çalışan sabırlı kimseler memleketlerini Allah’ın inayetiyle Cennet gibi mamur eder, nimetlere ulaşırlar. Allah’ın şükreden kullarından olmak isteyenler de o nimetlerle azmayıp yine sabır ve sebat ile şükrüne devam ederek kendilerini sabır ehli içerisinde bulurlar. (Elmalılı)— M. Türk
34:19
20
وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ اِبْل۪يسُ ظَنَّهُ فَاتَّبَعُوهُ اِلَّا فَر۪يقاً مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ ٠٢
Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mûminîn(mûminîne).
Doğrusu îman edenlerin dışındakiler, İblise uyarak, onun (insanları saptıracağı) hakkındaki zannını¹ doğrulamış oldular.² 1 Yani iblisin, “kendi gücüyle insanları saptırabileceği” zandan başka bir şey değildi. 2 Zîrâ İblis Allah’a, “Sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen çoğunu şükredenlerden, bulamayacaksın.” demişti. (A’raf: 17) Yani; gerçek Müslümanların dışındakiler, tamamen iblise uydular. Böylece de iblis bu saptırma işini kendi gücüyle yaptığını zannetti.— M. Türk
34:20
21
وَمَا كَانَ لَهُ عَلَيْهِمْ مِنْ سُلْطَانٍ اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يُؤْمِنُ بِالْاٰخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا ف۪ي شَكٍّۜ وَرَبُّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَف۪يظٌ۟ ١٢
Ve mâ kâne lehu aleyhim min sultânin illâ li na’leme men yû’minu bil âhireti mimmen huve minhâ fî şekk(şekkin), ve rabbuke alâ kulli şeyin hafîz(hafîzun).
Hâlbuki onun, onlara karşı bir hâkimiyet kurma gücü yoktu. Ancak Biz (iblise bu imkânı) âhirete inananı, ondan şüphe edenden ayırt etmek için (verdik). Zîrâ senin Rabbin, her şeyi hakkıyla koruyandır.— M. Türk
34:21
22
قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِۚ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَمَا لَهُمْ ف۪يهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَه۪يرٍ ٢٢
Kulid’ûllezîne zeamtum min dûnillâh(dûnillâhi), lâ yemlikûne miskâle zerretin fîs semâvâti ve lâ fîl ardı ve mâ lehum fîhimâ min şirkin ve mâ lehu minhum min zahîr(zahîrin).
(Ey Muhammed! Onlara): “(Haydi) Allah’ı bırakıp da göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir şeye bile sahip olmayan, (ilâh) sandığınız şeyleri çağırın. Onların bu ikisinde (Allah’la) bir ortaklıkları olmadığı gibi, Onun da bunlardan bir destekçisi yoktur.” de.— M. Türk
34:22
23
وَلَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُٓ اِلَّا لِمَنْ اَذِنَ لَهُۜ حَتّٰٓى اِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَاۙ قَالَ رَبُّكُمْۜ قَالُوا الْحَقَّۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ ٣٢
Ve lâ tenfeuş şefâatu indehû illâ li men ezine leh(lehu), hattâ izâ fuzzia an kulûbihim kâlû mâzâ kâle rabbukum, kâlûl hakk(hakka), ve huvel aliyyul kebîr(kebîru).
Onun huzurunda, kendisinin izin verdiği kimselerden başkasına, şefâat fayda vermez.¹ Sonunda (şefâate) izin verilince onlar, (şefâatçilerine): “Rabbiniz (şefâatiniz hakkında) ne buyurdu?” derler. (Onlar da): “Doğru olanı” diye cevap verirler. Zîrâ O çok yüce (ve) pek büyüktür. 1 Şefâat: Yüce birinin huzurunda bir başkası için rica ve yalvarma ile yardımını istemek demektir. Şefâat, herkesten önce Allah’ın kendi elindedir ve O’nun izniyle olur. Yani şefâat edecekleri Allah kendisi belirler. Şefâat izni olanlar da kendi dilediklerine değil, Allah’ın dilediklerine şefâat edebilirler. Geniş açıklama için Bk. (Elmalılı. Sh. 850) A’rafta bulunacak olan Allah’ın sevgili kulları, Cennetlik olup da henüz Cennete girmemiş ama girme ümidinde bulunan kimselere, cennete gireceklerini müjdeleyecekledir. Belki de şefâatin fiili uygulaması bu olacaktır. En doğrusunu ise Allah bilir. Bk: (Bakara: 48, 254, 255 ve dipnotu, A’raf: 46, Meryem:87, Zümer: 44)— M. Türk
34:23
24
قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلِ اللّٰهُۙ وَاِنَّٓا اَوْ اِيَّاكُمْ لَعَلٰى هُدًى اَوْ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ٤٢
Kul men yerzukukum mines semâvâti vel ard(ardı), kulillâhu ve innâ ev iyyâkum le alâ huden ev fî dalâlin mubîn(mubînin).
(Onlara): “Size göklerden ve yerden rızık veren kimdir?” diye sor ve: “Allah’tır” de. (Bir de onlara): “Gerçekten ya biz ya da siz, ikimizden biri hak yolda veya diğeri apaçık bir sapkınlıktadır.” de.— M. Türk
34:24
25
قُلْ لَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّٓا اَجْرَمْنَا وَلَا نُسْـَٔلُ عَمَّا تَعْمَلُونَ ٥٢
Kul lâ tus’elûne ammâ ecremnâ ve lâ nus’elu ammâ ta’melûn(ta’melûne).
“(Öyleyse) bizim işlediğimiz suçtan siz sorulmayacaksınız, sizin yaptıklarınızdan da biz sorulmayacağız.” de.— M. Türk
34:25
26
قُلْ يَجْمَعُ بَيْنَنَا رَبُّنَا ثُمَّ يَفْتَحُ بَيْنَنَا بِالْحَقِّۜ وَهُوَ الْفَتَّاحُ الْعَل۪يمُ ٦٢
Kul yecmeu beynenâ rabbunâ summe yeftehu beynenâ bil hakk(hakkı), ve huvel fettâhul alîm(alîmu).
“Rabbimiz (kıyamet günü) hepimizi bir araya toplayacak, sonra da aramızda hükmedecektir. Çünkü O en âdil hüküm veren, (her şeyi) hakkıyla bilendir.”— M. Türk
34:26
27
قُلْ اَرُونِيَ الَّذ۪ينَ اَلْحَقْتُمْ بِه۪ شُرَكَٓاءَ كَلَّاۜ بَلْ هُوَ اللّٰهُ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ٧٢
Kul erûniyellezîne elhaktum bihî şurekâe kellâ, bel huvallahul azîzul hakîm(hakîmu).
“Ona (kâinatın yaratılışında) ortak olarak ekledikleriniz, (bu işi nasıl yapmışlar) bana bir gösterin bakalım.¹ (Bunu) asla (yapamazlar.) Zîrâ Allah çok güçlü ve mükemmel hüküm sahibidir.” (de) 1 Yani; onların Allah’la beraber kâinatı nasıl yarattıklarını, neyi yarattıklarını veya varsa yaratma güçlerinin ne olduğunu bana gösterin bakalım.— M. Türk
34:27
28
وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا كَٓافَّةً لِلنَّاسِ بَش۪يراً وَنَذ۪يراً وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ٨٢
Ve mâ erselnâke illâ kâffeten lin nâsi beşîren ve nezîren ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
(Ey Muhammed!) Biz seni, ancak bütün insanlara (rahmetimizin) müjdecisi, (azabımızın) habercisi olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bunu bilmiyorlar.¹ 1 Peygamber (s.a.v) tüm akıllılar âlemine rahmet (Enbiyâ: 107) ve tüm insanlara Allah’ın rahmetinin müjdecisi, azabının korkutucusu olarak gönderilmiştir. Bk. (Furkan: 56, Fâtır: 24, Fetih: 8) Bütün bunlardan Peygamberimizin evrenselliği net bir şekilde anlaşılmaktadır.— M. Türk
34:28
29
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ٩٢
Ve yekûlûne metâ hâzel va’du in kuntum sâdikîn(sâdikîne).
(Bir de o kâfirler): “Eğer doğru söylüyorsanız (şu tehdit edip durduğunuz) azap ne zaman gerçekleşecek.”¹ diyorlar. 1 Kâfirlerin bu sözleri azaba gerçekten inandıklarından değil, bilakis azabı inkârlarından dolayıdır. Aynı âyet için Bk. (Yûnus: 48, Enbiyâ: 38, Neml: 71, Yasin: 48, Mülk: 25)— M. Türk
34:29
30
قُلْ لَكُمْ م۪يعَادُ يَوْمٍ لَا تَسْتَأْخِرُونَ عَنْهُ سَاعَةً وَلَا تَسْتَقْدِمُونَ۟ ٠٣
Kul lekum mîâdu yevmin lâ teste’hirûne anhû sâaten ve lâ testakdimûn(testakdimûne).
(Onlara): “Size öyle bir gün belirlenmiştir ki, siz ondan bir saat geri de kalamazsınız, ileriye de geçemezsiniz.” de.— M. Türk
34:30
Yükleniyor...
Sebe
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 7 ayet البقرة 3 Al-i İmran 7 ayet آل عمران 4 Nisa 7 ayet النساء 5 Maide 7 ayet المائدة 6 Enam 7 ayet الأنعام 7 Araf 7 ayet الأعراف 8 Enfal 7 ayet الأنفال 9 Tevbe 7 ayet التوبة 10 Yunus 7 ayet يونس 11 Hud 7 ayet هود 12 Yusuf 7 ayet يوسف 13 Rad 7 ayet الرعد 14 İbrahim 7 ayet ابراهيم 15 Hicr 7 ayet الحجر 16 Nahl 7 ayet النحل 17 İsra 7 ayet الإسراء 18 Kehf 7 ayet الكهف 19 Meryem 7 ayet مريم 20 Ta Ha 7 ayet طه 21 Enbiya 7 ayet الأنبياء 22 Hac 7 ayet الحج 23 Müminun 7 ayet المؤمنون 24 Nur 7 ayet النور 25 Furkan 7 ayet الفرقان 26 Şuara 7 ayet الشعراء 27 Neml 7 ayet النمل 28 Kasas 7 ayet القصص 29 Ankebut 7 ayet العنكبوت 30 Rum 7 ayet الروم 31 Lokman 7 ayet لقمان 32 Secde 7 ayet السجدة 33 Ahzab 7 ayet الأحزاب 34 Sebe 7 ayet سبإ 35 Fatır 7 ayet فاطر 36 Yasin 7 ayet يس 37 Saffat 7 ayet الصافات 38 Sad 7 ayet ص 39 Zümer 7 ayet الزمر 40 Mümin 7 ayet غافر 41 Fussilet 7 ayet فصلت 42 Şura 7 ayet الشورى 43 Zuhruf 7 ayet الزخرف 44 Duhan 7 ayet الدخان 45 Casiye 7 ayet الجاثية 46 Ahkaf 7 ayet الأحقاف 47 Muhammed 7 ayet محمد 48 Fetih 7 ayet الفتح 49 Hucurat 7 ayet الحجرات 50 Kaf 7 ayet ق 51 Zariyat 7 ayet الذاريات 52 Tur 7 ayet الطور 53 Necm 7 ayet النجم 54 Kamer 7 ayet القمر 55 Rahman 7 ayet الرحمن 56 Vakıa 7 ayet الواقعة 57 Hadıd 7 ayet الحديد 58 Mücadele 7 ayet المجادلة 59 Haşr 7 ayet الحشر 60 Mümtehine 7 ayet الممتحنة 61 Saf 7 ayet الصف 62 Cuma 7 ayet الجمعة 63 Münafikun 7 ayet المنافقون 64 Tegabun 7 ayet التغابن 65 Talak 7 ayet الطلاق 66 Tahrim 7 ayet التحريم 67 Mülk 7 ayet الملك 68 Kalem 7 ayet القلم 69 Hakka 7 ayet الحاقة 70 Mearic 7 ayet المعارج 71 Nuh 7 ayet نوح 72 Cin 7 ayet الجن 73 Müzzemmil 7 ayet المزمل 74 Müddessir 7 ayet المدثر 75 Kıyame 7 ayet القيامة 76 İnsan 7 ayet الانسان 77 Mürselat 7 ayet المرسلات 78 Nebe 7 ayet النبإ 79 Naziat 7 ayet النازعات 80 Abese 7 ayet عبس 81 Tekvir 7 ayet التكوير 82 İnfitar 7 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 7 ayet المطففين 84 İnşikak 7 ayet الإنشقاق 85 Büruc 7 ayet البروج 86 Tarık 7 ayet الطارق 87 Ala 7 ayet الأعل 88 Gaşiye 7 ayet الغاشية 89 Fecr 7 ayet الفجر 90 Beled 7 ayet البلد 91 Şems 7 ayet الشمس 92 Leyl 7 ayet الليل 93 Duha 7 ayet الضحى 94 İnşirah 7 ayet الشرح 95 Tin 7 ayet التين 96 Alak 7 ayet العلق 97 Kadir 7 ayet القدر 98 Beyyine 7 ayet البينة 99 Zilzal 7 ayet الزلزلة 100 Adiyat 7 ayet العاديات 101 Karia 7 ayet القارعة 102 Tekasür 7 ayet التكاثر 103 Asr 7 ayet التكاثر 104 Hümeze 7 ayet الهمزة 105 Fil 7 ayet الفيل 106 Kureyş 7 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 7 ayet الماعون 109 Kafirun 7 ayet الكافرون 110 Nasr 7 ayet النصر 111 Tebbet 7 ayet المسد 112 İhlas 7 ayet الإخلاص 113 Felak 7 ayet الفلق 114 Nas 7 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle