Hucurat 18 Ayet 26. Cüz الحجرات
49

Hucurat

— Odalar
18 Ayet 26. Cüz
الحجرات
49
Hucurat
18 Ayet
الحجرات
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ ١
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tukaddimû beyne yedeyillâhi ve resûlihî vettekûllâh(vettekûllâhe), innallâhe semîun alîm(alîmun).
Ey îman edenler! Allah’ın ve Rasûlü’nün huzurunda (sözleriniz ve davranışlarınızla) öne geçmeyin¹ ve Allah’tan hakkıyla korkun. Şüphesiz Allah (söylediklerinizi) hakkıyla işitendir, (her şeyi) tam bilendir.² 1 Takdim: Bir şeyi diğerinin üzerine geçirmek demektir. Burada (لَا تُقَدِّمُوا) fiilinin mef’ul-i bih’i yoktur. Onun için bunda iki vecih vardır. Birisi; Allah’ın ve Rasulü’nün önünde takdîm denilen fiili asla yapmayın, şunu veya bunu öne geçirmek diye düşünmek şöyle dursun öne geçirmek adı verilebilecek hiç bir fiil yapmayın demektir. İkincisi de mef’ul’ün hazfedilmiş olmasıdır ki bu hazf, hangi mef’ul takdir edilse tercihsiz bir şekilde onu tercih etmek için yapılır. Hiç bir şeyi, hiç bir emri, ne kendinizi, ne başkasını asla takdim etmeyin demektir. Evvelkisi fiili nehyetmek itibariyle makamın hakkına daha uygun, ikincisi ise kullanılması daha çok ve umumda daha sarih olmak itibariyle daha zahir görülmüştür. (Elmalılı) Yani, beşerî fikir / düşüncelere aşırı değer yükleyerek onları Allah ve Rasûlü’nün dininin önüne geçirmeyin. Allah ve Rasulü nün emir ve hükmünü gözetmeden hiç bir işi kestirip atmayın, Kitap ve Sünnetin ahkâmını nazar-ı itibara almaksızın işgüzarlık yaparak bir işi veya bir fikri öne geçirmeyin. 2 Bu âyet; a- Benî Temîm kabîlesinden gelen heyete reis tayini hakkında Hz. Ebû Bekir’le, Hz. Ömer’in Efendimiz (s.a.v)’in huzurunda tartışmaları hakkında, (Abdullah b. Zübeyr’den: “Benî Temîm’den Rasulullah’a bir heyet gelmişti. Hz. Ebu Bekir Ka’ka’ b. Ma’bed’i onlara emîr yap dedi, Hz. Ömer de Akra’ b. Hâbis’i emîr yap dedi. Ebû Bekir: sırf bana muhalefet etmek istedin dedi, Ömer de: hayır sana muhalefet etmek istemedim dedi ve yüksek sesle münakaşa ettiler”.) (Buharî) b- Bazı kimselerin Kurban Bayramı günü Rasûlullah’tan önce kurban kesmeleri, Peygamberimiz (s.a.v)’in de onlara yeniden kurban kesmelerini emretmesi, (Hasen) c- Bazılarının, “şunun hakkında şöyle âyet inse şöyle şöyle olurdu” diye kendi kendilerine akıl yürütmeleri üzerine, indirildi.— M. Türk
49:1
2
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَرْفَعُٓوا اَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ اَنْ تَحْبَطَ اَعْمَالُكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ ٢
Ya eyyuhâllezîne âmenû lâ terfeû asvâtekum fevka savtin nebiyyi ve lâ techerû lehu bil kavli ke cehri ba’dıkum li ba’dın en tahbeta a’mâlukum ve entum lâ teş’urûn(teş’urûne).
Ey îman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin ve hiç farkına varmadan, yaptığınız kullukların boşa gitmemesi için birbirinizle bağırıp-çağırarak konuştuğunuz gibi onunla da bağırıp-çağırarak konuşmayın.¹ 1 Bu âyet indirilince, Hz. Ebû Bekir: “Ey Allah’ın Elçisi vallahi ben, bundan sonra ölünceye kadar seninle çok sessiz konuşacağım” dedi, Hz. Ömer de Peygamberimiz (s.a.v)’e karşı öyle yavaş konuşurdu ki Peygamberimiz (s.a.v) sormayınca, onun ne dediğini anlayamazdı. Sâbit b. Kays da ses tonunun yüksek olması sebebiyle; “ben cehennemlik oldum” diyerek kendisini evine hapsedince, Hz. Peygamber (s.a.v) haber gönderip onu getirtti ve ona: “Hayır! Sen hayır ile yaşayacak ve hayır ile öleceksin” buyurdu. (Buhârî, Müslim)— M. Türk
49:2
3
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَغُضُّونَ اَصْوَاتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللّٰهِ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ امْتَحَنَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوٰىۜ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ عَظ۪يمٌ ٣
İnnellezîne yeguddûne asvâtehum inde resûlillâhi ulâikel lezînemtehanallâhu kulûbehum lit takvâ lehum magfiretun ve ecrun azîm(azîmun).
Allah’ın Rasûlü’nün huzurunda seslerini kısanlar var ya işte onlar, Allah’ın kalplerini takva için imtihan ettiği kimselerdir.¹ Bağışlanma ve en büyük mükâfat da onlaradır. 1 Hz. Ömer’e halîfe iken, “kötülüğü hem istemeyip hem de yapmayan mı yoksa kötülüğü isteyip de yapmayan mı daha hayırlıdır?” diye sorulunca; Hz. Ömer: “Kötülüğü isteyip de yapmayan daha hayırlıdır ve onlar, Allah’ın kalplerindeki takvalarını açığa çıkardığı kimselerdir” diye cevap verdi.— M. Türk
49:3
4
اِنَّ الَّذ۪ينَ يُنَادُونَكَ مِنْ وَرَٓاءِ الْحُجُرَاتِ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ ٤
İnnellezîne yunâdûneke min verâil hucurâti ekseruhum lâ ya’kılûn(ya’kılûne).
Şüphesiz odaların¹ ardından sana bağıranların çoğu, düşüncesiz kimselerdir.² 1 Hücre: Etrafı çevrilerek içine girilmekten men olunan Arz kıtasıdır. Hücrelerden kastedilen Rasulullah (s.a.v)’in Hane-i Saadeti’nin odalarıdır ki her biri eşlerinden birine ait olmak üzere dokuz oda idi. Bu odaların üzeri hurma dallarıyla örtülmüş idi ve kapılarının üzerinde siyah kıldan çullar vardı. Hasan el-Basrîden, Davud b. Kays: “Hz. Osman’ın hilâfetinde Peygamberimiz (s.a.v)’in eşlerinin evlerine girerdim. Tavanlarına elimle yetişirdim. Abdülmelik’in oğlu Velîd zamanında onun emriyle o hücreler, Rasulullah’ın mescidine ilhak edildi ve bundan dolayı insanlar ağladı. O gün Said b. Müseyyeb: ‘vallahi arzu ederdim ki bu hücreleri olduğu gibi bıraksalar da Medîne ahalisinden bir takım kimseler bundan ibret alsalar ve yabancılar da gelip Rasulullah (s.a.v)’in hayatında ne ile iktifa buyurduğunu görseler ve zühd dersi alsalardı’ dedi” diye anlattı. 2 Bu âyet, Beni Temim kabîlesinden gelen bir grubun Peygamberimizi kaba bir şekilde çağırması üzerine, indirilmiştir. Olay şu şekilde cereyan etmiştir. Benî Temîm kabilesinden yetmiş veya seksen kişilik bir heyet gelmişti. Bu heyetin içinde Zibrikan b. Bedr, Utarid b. Hacib b. Zurare, Kays b. Asım, Kays b. Haris, Amr b. Ehtem ve Akra’ b. Habis vardı. Heyet öğle sıcağında mescide girmişlerdi, Rasulullah (s.a.v) henüz uyuyordu. Bunlar: “Ey Muhammed! Bize çık” diye bağırdılar. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v) uyandı ve çıktı. Akra’ b. Habis: “Ey Muhammed! Benim övgüm adamı süsler, zemmim ise kötüler” dedi. Rasulullah (s.a.v): “Yazıklar olsun sana, öyle olan Allah’tır” buyurdu. Derken insanlar mescide toplandı. “Bunlar Benî Temîm, hatibimizle ve şâirimizle sana kendimizi öveceğiz” dediler. Peygamber (s.a.v): “Ben şiir ile gönderilmedim, övünmek ile de emrolunmadım velâkin haydin bakalım” buyurdu. Beni Temim’in şair ve hatipleriyle Peygamberimiz (s.a.v)’in şair ve hatipleri bir miktar yarıştılar. Sonunda Akra’ b. Hâbis: “Vallahi bilmem bu ne iştir? Hatîbimiz söyledi, onların hatîbi daha güzel söyledi, şairimiz söyledi, onların şâiri daha şâır, daha güzel söylüyor” dedi. Sonra Rasulüllah (s.a.v)’in huzuruna daha yakın vardı ve kelime-i şahadet getirerek Müslüman oldu. (İbnu Kesir)— M. Türk
49:4
5
وَلَوْ اَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتّٰى تَخْرُجَ اِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ٥
Ve lev ennehum saberû hattâ tahruce ileyhim le kâne hayren lehum, vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun).
(Ey Muhammed!) Eğer sen onların yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, (bu) kendileri için mutlaka daha hayırlı olurdu. Ve Allah, (tevbe edenleri) çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.— M. Türk
49:5
6
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ جَٓاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ۬ فَتَبَيَّنُٓوا اَنْ تُص۪يبُوا قَوْماً بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلٰى مَا فَعَلْتُمْ نَادِم۪ينَ ٦
Yâ eyyuhâllezîne âmenû in câekum fâsikun bi nebein fe tebeyyenû en tusîbû kavmen bi cehâletin fe tusbihû alâ mâ fealtum nâdimîn(nâdimîne).
Ey îman edenler! Eğer fasığın¹ biri, size bir haber getirirse, onun doğruluğunu etraflıca araştırın.² Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülükte bulunursunuz da sonra yaptıklarınıza pişman olursunuz.³ 1 Fâsık: Yoldan çıkan, adil olmayan ve dini emirlere uymayan demektir. Fâsık İslâmi terim olarak: Büyük günâh işleyerek veya küçük günâhlarda ısrar ederek, Allah’a itaatten çıkan kimse demektir. Fasığa verilecek en hafif anlam, “sorumsuz” ifadesi bile değildir. Bazı çokbilmişler kendi sorumsuzluklarına sorumsuzluk katmak ve ukalalığın zirvesine ulaşmak için bu anlamı vermişlerse de bu, tamamen yanlıştır. Fâsıklık: 1- Günâhı çirkin görmekle birlikte farkına varmadan işlemek, 2- Üzerine düşerek ahmakça günâh işlemek, 3- Günâhın çirkinliğini inkâr ederek yapmak, şekillerinde olabilir. Ehl-i sünnet’e göre ilk iki grup, Müslüman kabul edilir, üçüncü grup ise kâfir sayılır. Hariciler her üçünün de kâfir olacağı kanaatindedirler. Bu fâsıklar; şahıslar olduğu gibi zihniyetler ve bugünkü haber kaynakları ve medya da olabilir. Maide: 47. Ayette “kâfir ve zalim” anlamında kullanılmıştır. 2 Bu ayette fâsığın sözlerini büsbütün hiçe saymayıp tahkik ve doğruluğunun araştırılması emrolunmuştur. Buna göre ravi, fâsık olmayıp da adil olacak olsa yerine göre “haber-i vahid”e itibar edilebilir. Peygambersiz bir din arzusunda olanlar veya peygamberi devre dışı bırakmak için sebep arayanlar, işlerine gelmeyen yerde sahih hadislere bile bahaneler uydurup, işlerine gelen yerde uyduruk (muharref Tevrat ve İncil denilen) kitaplara ve ne idiğü belirsiz sözde âlim bozuntularına, akılcı filozoflara uymakta hiçbir beis görmemektedirler. Kişiler sevdikleriyle beraberdir. 3 Peygamberimiz Velîd b. Ukbe’yi Benî Mustalik kabîlesine vali ve zekât memuru olarak gönderir. O da aralarındaki önceki bir kinden dolayı, ona doğru gelen atlıların kendisini öldüreceğini zanneder ve korkup geri döner. Rasûlullah (s.a.v)’e varıp, “onlar, dinden döndüler ve zekâtı vermediler” der. Rasûlullah (s.a.v) de onlarla savaşmayı düşünür. Bunun üzerine bu âyet, nâzil olur. Peygamberimiz, Hâlid b. Velîd’i oraya gönderir. O da önce bir inceleme yapar. Ezan okuduklarını ve teheccüd namazı dahi kıldıklarını görür ve böylece söylenilenlerin doğru olmadığını anlar ve zekâtlarını alır gelir.— M. Türk
49:6
7
وَاعْلَمُٓوا اَنَّ ف۪يكُمْ رَسُولَ اللّٰهِۜ لَوْ يُط۪يعُكُمْ ف۪ي كَث۪يرٍ مِنَ الْاَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ حَبَّبَ اِلَيْكُمُ الْا۪يمَانَ وَزَيَّـنَهُ ف۪ي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ اِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَۙ ٧
Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).
Şunu iyi bilin ki içinizde Allah’ın Elçisi vardır. Eğer o, birçok işte size uysaydı mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah kalplerinize îmanı süsleyerek sevdirdi, küfrü, fıskı¹ ve isyanı da çirkin gösterdi. İşte bunlar, hak yolu bulan² kimselerdir.³ 1 Fısk: Doğruluk ve itaatten çıkış yani; kavli ve fiili îmanın gereklerine uymamak demektir. 2 Rüşt: Hak yolunda metanetle dosdoğru gitmek demektir. 3 Allah size imanı sevdirdi, sevgili kıldı da bu sebeple iman ettiniz. İman etmek için yalnız bilmek kâfî değil, bir de sevmek lâzımdır. Bu sebeple dinin başı muhabbettir. Nitekim Efendimizin: “Kişi dostunun, dini üzeredir, onun için iyi bakın, her biriniz kime dostluk ediyor, kiminle düşüp-kalkıyor.” buyurması bu manayadır. Nitekim Hz. Ömer: “Ey Allah’ın Rasulü! Sen bana nefsimden başka her şeyden sevgilisin” demişti. Rasulullah: “Ben sana nefsinden de sevgili olmadıkça imanın tamam olmaz” buyurdu, bunun üzerine Hz. Ömer hemen: “Vallahi sen nefsimden daha sevgilisin” dedi. Rasulullah da: “Ey Ömer! İmanın şimdi tamam oldu” buyurdu. İşte Hz. Ömer’in böyle bir anda muhabbetini artırarak yemin ile ikrar verebilmesi bu kabildendir. Her iki takdirde de muhabbet bir akıl işi değil, doğrudan doğru Allahu Teâlâ’nın verdiği bir histir. Allah’ın sevdirmediği şeyler düşünmekle sevilemez, ancak Allah’ın sevdirdiği şeyler bilinmek, düşünülmek sâyesinde akıl ile tecrübe ile sevgi şuuruna erilebilir. İşte böyle imanın esası bir sevgi ile alâkadar olduğu, sevgi de Allah’ın bir vergisi bulunduğu için burada: “Allah size imanı sevdirdi. Yani o sayede Rasulullah’a iman ettiniz ve o imanı kalbinizde tezyin buyurdu mucibince amel edip Peygambere itaat ettiniz ve küfrü, fıskı, isyanı size kötü, iğrenç kıldı da onun için onlardan sakındınız. (Elmalılı)— M. Türk
49:7
8
فَضْلاً مِنَ اللّٰهِ وَنِعْمَةًۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ ٨
Fadlen minallâhi ve ni’meh(ni’meten), vallâhu alîmun hakîm(hakîmun).
(Bu sizin için) Allah’ın bir lütfu ve bir nîmetidir. Allah hakkıyla bilen, hüküm (ve hikmet) sahibidir.— M. Türk
49:8
9
وَاِنْ طَٓائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اقْتَتَلُوا فَاَصْلِحُوا بَيْنَهُمَاۚ فَاِنْ بَغَتْ اِحْدٰيهُمَا عَلَى الْاُخْرٰى فَقَاتِلُوا الَّت۪ي تَبْغ۪ي حَتّٰى تَف۪ٓيءَ اِلٰٓى اَمْرِ اللّٰهِۚ فَاِنْ فَٓاءَتْ فَاَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَاَقْسِطُواۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِط۪ينَ ٩
Ve in tâifetâni minel mû’mînînektetelû fe aslihû beyne humâ, fe in begat ihdâhumâ alel uhrâ fe kâtilûlletî tebgî hattâ tefîe ilâ emrillâh(emrillâhi), fe in fâet fe aslihû beynehumâ bil adli ve aksitû, innallâhe yuhıbbul muksitîn(muksitîne).
Mü’minlerden iki topluluk birbirleriyle savaşacak olurlarsa, onların aralarını düzeltin.¹ Şâyet biri diğerine haksızlıkla saldırırsa², onunla Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşın. Eğer sonunda (Allah’ın emrine) dönerse, aralarını adaletle bulun ve adil davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever.³ 1 İbnu Abbas’a göre buradaki hitâp, devlet adamlarınadır. Yani ıslah ve savaş, hükümet adamlarına farz, ümmete ise farz-ı kifayedir. Bir de bu iki topluluktan da “Müslümanlar” olarak bahsedilmesi bu tür kavgaların illaki bir tarafın kâfir olmasını gerektirmeyeceğini ifade etmektedir. Bugün savaşmadan bile birbirlerini kâfir ilan edenler karşısındakinde kâfirlik yoksa o küfrün kendisine döneceğini hiç düşünmemektedirler. 2 Bağy: Haksız yere yükselmek isteyerek azgınlık etmektir. Yani sulh teşebbüsü yapıldığı ve şüphe varsa izale edildiği halde birisinin sulha yanaşmayıp her durumda haksızlıkla üste çıkmak sevdasını beslemek demektir. 3 Rasûlullah (s.a.v)’den, Sa’d b. Ubâde’nin hastalığından dolayı ziyaretine giderken, Abdullah b. Übey b. Selûle de uğraması rica edilir. O da bir merkebe binerek Abdullah b. Übeyy’in evine uğrar. Orada Rasûlullah’ın merkebi işeyince İbnu Übeyy burnunu kapatıp: “merkebin kokusu bizi rahatsız etti” der. Mecliste hazır bulunan Ensardan Abdullah b. Revâha da: “Vallahi onun merkebinin idrar kokusu, senin misk kokundan daha hoştur” der. Bunun üzerine Abdullah b. Übeyy’in kavminden taraftarları ile Abdullah b. Revâha’nın arkadaşları, birbirleriyle dövüşmeğe başlarlar. Bu âyet bu olay üzerine nâzil olmuştur.— M. Türk
49:9
10
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ۟ ٠١
İnnemel mû’minûne ihvetun fe aslihû beyne ehaveykum vettekûllâhe leallekum turhamûn(turhamûne).
Ancak mü’minler, kardeştirler.¹ Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki; merhamet olunasınız.² 1 Bu âyet, “mü’minler kardeşten başka bir şey değildirler” şeklinde de tercüme edilebilir. Yukarıdaki ve bu tercümede “hasr” için kullanılan (اِنَّمَا)’nın anlamı daha doğru anlaşılmaktadır. Hasr’da haberdeki özelliğin sadece mübteda’da olduğunu yani ona has olduğunu ifade etme özelliği vardır. Zira kardeşlik sadece ve sadece mü’minlere hastır ve mü’minliğin dışındaki kardeşliklerin tamamı gerçek kardeşlik değildir. “Mü’minler ancak kardeştirler” şeklindeki tercümelerde hasr anlamı verilmediği gibi bir de mü’minlik kardeşliğe benzetilmektedir ki, bu kötü bir teşbihtir. Çünkü teşbihin ana esası zayıfın kuvvetliye benzetilmesidir. Hâlbuki bu tercümede kuvvetli olan, zayıfa benzetilmektedir. Mü’minlik, kardeşlikten daha kuvvetli bir özelliktir. En doğrusunu Allah bilir. 2 Gerek iki fert, gerek iki mü’min cemaat, bozuştuklarında hemen aralarını bulup barıştırın, dinde kardeşliğin icabı budur. Bozuşmaktan sakının. Mü’minlerin kendi aralarında sulh bulunmazsa, kardeşlikleri kuvvetli olmazsa kâfirlere karşı mücahede edemezler, Allah’ın azabından iyi korunamazlar. Onun için Allah’tan korkun bozuşmayın, bozuşursanız da barışmaktan, barıştırmaktan kaçınmayın.— M. Türk
49:10
11
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسٰٓى اَنْ يَكُونُوا خَيْراً مِنْهُمْ وَلَا نِسَٓاءٌ مِنْ نِسَٓاءٍ عَسٰٓى اَنْ يَكُنَّ خَيْراً مِنْهُنَّۚ وَلَا تَلْمِزُٓوا اَنْفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْاَلْقَابِۜ بِئْسَ الِاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْا۪يمَانِۚ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ ١١
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ yeshar kavmun min kavmin asâ en yekûnû hayren minhum ve lâ nisâun min nisâin asâ en yekunne hayren minhunn(minhunne), ve lâ telmizû enfusekum ve lâ tenâbezû bil elkâb(elkâbi), bi’sel ismul fusûku ba’del îmân(îmâni), ve men lem yetub, fe ulâike humuz zâlimûn(zâlimûne).
Ey îman edenler! (Sizden) bir erkek topluluğu (bir başka) erkek toplulukla ve kadınlar da kadınlarla alay etmesinler.¹ Zîrâ (alay edilenler, Allah’ın yanında) kendilerinden daha hayırlı olabilirler.² Birbirinizi ayıplamayın³ ve (kötü) lakaplarla⁴ çağırmayın.⁵ Îmandan sonra fasıklık ne kadar kötü bir isimdir. Kim (yaptığına pişman olup) tevbe etmezse işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir.⁶ 1 Alay etmek: Küçük görmek ve gülünecek şekilde ayıp ve noksanı ile anmaktır. Kişinin bir kısım işini veya sözünü hikâye, işaret, îma ile yahut konuşmasına, işine, her hangi bir kusuruna veya suratına gülmek ile de olur. Diğer bir tarife göre bir şahsı huzurunda gülünecek şekilde sözle veya fiille tahkir etmektir. (Kurtubî) 2 Ayetin baş tarafında erkelere söylenenler ile kadınlara söylenenler aynı şeyler olunca ayetin tercümesinde bu tekrara yer verilmemiştir. 3 Lemz: Dil ile ayıplamak ve kötülemek demektir. Burada iki mana vardır: 1. Mü’minler hepsi bir nefis gibi olduklarından bir mü’mini ayıplayan kendi nefsini ayıplamış gibi olur. 2. ayıplanacak şey yapan kendi nefsini ayıplamış olur. Birinciye göre mana: Müslümanları ayıplamayın, kötülemeyin ki kendi nefsinizi ayıplamış olursunuz. İkinciye göre mana: bir mü’mini eğlenmek gibi ayıplanacak, kendinize leke olacak şeyler yapmayın ki kendinizi ayıplamış, lekelemiş olmayasınız demektir. Birinci mana, kardeşlik nokta-i nazarından daha samîmî, ikinci mana ızzet-i nefis yönüyle daha nezihtir. (Elmalılı) 4 Lâkab: Bir insanı övmeyi veya kötülemeyi işaret eden isim veya sıfattır. Kötülemeyi işaret eden lakaplar çirkin lakaplardır. Lakaplarla da atışmayın demek; birbirinize hakaret ve ayıplama ifade eden veya çağrıştıran kötü lakap takarak da çağrışmayın demektir. Nebz ise örfte kötü lakap takmak manasına olduğu için burada yasaklanan lakaplar kötü lakaplardır. Yoksa muhatabı; haliyle mütenasip olarak övgü, hürmet ifade eden güzel lakaplarla yadetmek yasak değildir. Hz. Peygamber (s.a.v): “Mü’minin mü’min kardeşi üzerindeki hakkından birisi de onu en sevdiği ismiyle çağırmasıdır.” buyurmuştur. Hz. Ebu Bekir “Atîk ve Sıddîk”, Hz. Ömer “Fâruk”, Hz. Hamza “Esedullah”, Hâlid b. Velîd “Seyfullah” lakaplarıyla meşhurdurlar. 5 Bu bölüm, “kendi kendinizi ayıplamayın ve (kötü) lakaplarla çağırmayın” diye de tercüme edilebilir. 6 Bu âyetin nüzulü hakkında bir kaç olay vardır: 1. Beni Temîm kabilesinden bir topluluk, Bilâl-i Habeşî, Habbab, Ammar, Suheyb, Ebu Zerr, Sâlim ve Huzeyfe (r.anhüm) gibi zevat ile alay etmişlerdi. 2. Hz. Aişe (r.a.)’dan: “Zeyneb binti Huzeymet’el-Hilâliyye’yi kısalığından dolayı eğlenmiştim. Hz. Aişe ile Hz. Hafsa, Ümmü Seleme’yi kısa diye konuşmuşlardı. 3. İbnü Abbas’tan: Hz. Safiyye binti Huyey Rasulullah’a gelmiş ve kadınlar bana: “Ey Yahudi kızı Yahudi! Diye söz atıyorlar” demişti. Rasulullah da ona: “Sen, babam Harun, amcam Musa, kocam da Muhammed diye, niye demedin?” buyurmuştu. 4. Sâbit b. Kays’ın kulağı biraz az duyardı. Rasulullah’ın meclisine geldiği vakit sahabe, işitsin diye ona yer açarlardı. Bir gün mescide gelmiş ve: “açılın” diyerek Rasulullah’ın yanına kadar varmıştı. Bir zata: “çekil” dedi, o da aldırmayınca: “bu kim?” dedi. O zat da: “Ben filânım” deyince Sâbit: “Hayır sen filân kadının oğlusun” diye Cahiliyye’de ayıplanan bir kadının adını söyledi. Adamcağız çok mahcup oldu. Bu âyet nâzil olunca Sâbit: “bundan sonra kimseye karşı soy-sop ile iftihar etmem” dedi. 5. Ebu Cehil’in oğlu İkrime Müslüman olmuştu. Bazı kimseler ona: “Bu, bu ümmetin Firavunu’nun oğlu” demişlerdi. Bu da onun gücüne gitmiş ve Rasulullah’a şikâyet etmişti.— M. Türk
49:11
12
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اجْتَنِبُوا كَث۪يراً مِنَ الظَّنِّۚ اِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ اِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضاًۜ اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتاً فَكَرِهْتُمُوهُۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ تَـوَّابٌ رَح۪يمٌ ٢١
Yâ eyyyuhellezîne âmenûctenibû kesîran minez zanni, inne ba’daz zanni ismun, ve lâ tecessesû ve lâ yagteb ba’dukum ba’dâ(ba’dan), e yuhıbbu ehadukum en ye’kule lahme ahîhi meyten fe kerihtumûh(kerihtumûhu), vettekullâh(vettekullâhe), innallâhe tevvâbun rahîm(rahîmun).
Ey îman edenler, zandan¹ çok kaçının; zîrâ zannın bir kısmı günâhtır.² Birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın.³ Kiminiz de kiminizin gıybetini⁴ yapmasın. Sizden biriniz hiç ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? (Bak, nasıl da) tiksindiniz. Allah’tan korkun. Hiç şüphesiz Allah tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir. 1 Zan: Kelime olarak, sanmak ve tahmin etmek demektir. Terim olarak ise, bir kimse hakkında hiçbir bilgi ve delil bulunmayan bir şeyi doğruymuş gibi kötülükle töhmet altına alarak söylemektir. Bu ayette Rabbimiz: “Ey îman edenler, zandan çok kaçının; zîrâ zannın bir kısmı günâhtır…” buyurmaktadır. Âyetin bu bölümü, “Ey îman edenler, zannın pek çoğundan kaçının” diye tercüme edilebilirse de; bazı zanlardan sakınmamayı ifade ettiği için çok da doğru olmayabilir. Peygamber (s.a.v) de: “Zandan sakının. Şüphesiz zan sözün en yalan olanıdır.” buyurmuştur. Buraya kadarı kişilerle ilgili olan zandır. Bir de; Allah’ın dinini ucuza satma yolunda yapılan ve; “bana göre …” diye başlayan zanlar vardır ki bu zanlar daha da tehlikelidir. Zira Rabbimiz: “Onların birçoğu zandan başka bir şeye uymaz. Hâlbuki zan, Hak’tan hiçbir şeyin yerini tutmaz. Muhakkak ki, onların ne yaptıklarını Allah çok iyi bilir.” (Yunus: 36) buyurmaktadır. Bk. (Âlu İmran: 188) 2 Bu bölüm, “Ey îman edenler, zannın pek çoğundan kaçının zîrâ zannın bir kısmı günâhtır.” diye de tercüme edilebilir. İsm: Sonunda üzerine ceza gereken günahtır. Çünkü zan, ihtimal üzere bir hüküm olduğundan bir kısmı hakka hiç isabet etmez. Etmeyince de başkasının hakkı olan hususta o şahsın aleyhine hüküm, bühtan, iftira ve vebal oluşur. Zannın bazısı günah olunca da böyle bir vebal ve zarara düşmemek için çekinmek ve hangi çeşit zandan olduğunu düşünmek üzere onun birçoğundan sakınmak lâzım gelir. Yasaklanan çirkinliklerden birçoğu da böyle zanlardan meydana gelir. Gerçi zannın hepsi günah değildir. Allah’a ve mü’minler’e “hüsn-i zann” gibi vâcib olan zann da vardır. Hüsn-i zann imandandır. Bazılarının ğaybî konulara taş atarak ortaya attıkları “nev zuhur” saçmalıklar buna girer. Burada ma’rife olarak (كَث۪يرَ الظَّنِّ) denilmeyip de nekra olarak (كَث۪يرًا مِنَ الظَّنِّ) buyurulmasının nüktesinde de Zemahşerî: “Bunun nekra gelmesi baziyyet manasını ifade etmek ve zanların içinde tayin olmaksızın genel olarak sakınılması vâcib olanlar bulunduğunu işaret eylemek içindir. Yani herkes hak ve bâtılı iyice araştırmadan zanna cüret etmesin, Allah’tan korksun. Eğer ma’rife getirilse idi zandan sakınma emri az bir zanna değil çok olan zanna sıfat imiş ve sakınılması gereken zan çoklukla muttasıf olan zan olup az olan zanna ruhsat var imiş gibi anlaşılabilirdi. Binâenaleyh bilinmeyen bir adama hüsn-i zan, vâcib olmasa bile sû-i zan da câiz olmaz. Lâkin fasıklığı ile tanınan kimselere sü-i zan haram olmaz” demiştir. 3 Tecessüs: Hastalığı sağlığı anlamak için nabız yoklamak, dikkat ve gayretle haber araştırmak anlamlarına gelir. Terim anlamı ise bir kimsenin ayıbını araştırmak, casusluk yapmak demektir. Yani mü’minlerin eksikliklerini bulacağız, açık delil ve işaretler elde ederek zan veya yakîn meydana getireceğiz diye casus gibi inceden inceye yoklayıp araştırmayın da görünene bakın, Allah’ın örttüğünü örtün. Bir hadîs-i şerifte: “Müslümanların ayıplarını araştırmayın. Zira her kim Müslümanların ayıplarını araştırırsa, Allah da onun ayıbını takip eder, nihâyet evinin içinde bile onu rezil-rüsva eyler” buyurulmuştur. Rivayet olunur ki: Hz. Ömer Medine’de geceleyin gezerdi. Bir gece bir evde şarkı söyleyen bir adamın sesini işitince, duvardan atlayarak içeri girdi. Baktı ki yanında bir kadın bir de şarap var. Adama: “Ey Allah’ın düşmanı! Sen günah işleyeceksin de Allah senin günahını örtecek mi sandın?” dedi. Adam: “Sen de acele etme, ey mü’min-lerin emiri! Ben bir günah yaptım ise, sen üç hususta günah işledin. Allah, tecessüs etmeyin buyurdu, sen tecessüs ettin. Allah, evlere kapılarından girin dedi, sen duvardan atladın. Allah, evlere izin alarak ve selam vererek girin dedi, sen benim evime izinsiz girdin” deyince Hz. Ömer: “Şimdi ben seni affedersem sen de beni affeder misin?” dedi. O da: “Evet” dedi. Bundan sonra Hz. Ömer o adamı o halde bırakarak evden çıktı gitti. 4 Gıybet: Bir kimsenin arkasından hoşlanmayacağı bir şey söylemektir. Peygamber (s.a.v) “gıybet kardeşini hoşlanmayacağı bir şey ile anmandır. Eğer söylediğin onda varsa gıybet etmiş olursun, yoksa ona iftira etmiş olursun” buyurdu. (Neseî, Tirmizî, Müslim, Ebû Dâvud) Ancak; kötülüğe engel olmak, sakındırmak ve tarif için o şahsı küçümseyici olmamak şartıyla fiskını ve zulmünü anarak arkasından konuşmak gıybet olmaz. Gıybet üç çeşittir. 1. Gıybet edip de, “ben gıybet etmiyorum onda olanı söylüyorum” demektir. Bu, kesinlikle haramı helâl saymak olduğu için küfürdür. 2. Gıybet edip gıybetin başkalarına ulaşmasıdır. Bu günahtır, helalleşmedikçe tövbe ile kurtulunamaz. Çünkü kul hakkı teallûk etmiştir. 3. Sahibine ulaşmayan gıybettir. Bu hem kendisine ve hem gıybet ettiği kimseye istiğfar ederek tövbe etmekle affolunabilir.— M. Türk
49:12
13
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوباً وَقَـبَٓائِلَ لِتَعَارَفُواۜ اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ خَب۪يرٌ ٣١
Yâ eyyuhen nâsu innâ halaknâkum min zekerin ve unsâ ve cealnâkum şuûben ve kabâile li teârefû, inne ekremekum indallâhi etkâkum, innallâhe alîmun habîr(habîrun).
Ey insanlar! Gerçekten Biz, sizi bir erkek ve bir kadından¹ yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye de sizi, milletlere² ve kabîlelere ayırdık. Allah katında sizin en üstününüz, kesinlikle Ondan en çok sakınanızdır.³ Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, eksiksiz haber alandır.⁴ 1 Yani Âdem (a.s) ve Havva’dan veya baba ve analarınızdan… Yani bu yönüyle hepiniz eşitsiniz. Birbirinize karşı öğünmeye veya şu kavim bu kavim diye tahkir etmeye hakkınız yoktur. Bu sebeple tüm insanlar esasen birbirlerinin kardeşidir. 2 Şuûb: Şa’bın çoğulu, Kabâil ise, kabilenin çoğuludur. Araplar, topluluk taksimini insan bedeninin yaratılışını esas alarak yapmışlardır. Şöyle ki: İnsanın kafatasını meydana getiren kemiklerden her birine “kabile” ve hepsine “kabâil” denir ve bu baş kemiklerinin birbirine kavuşup bitiştiği eke de “şa’b” denilir. Bir babanın sulbünden dallanan bir topluluğa bundan alınmış olarak “kabile” denildiği gibi çeşitli kabileleri toplayan ve hepsi bir asla mensup olan büyük cemiyete de “re’s” veya “şa’b” denilir. Bu şekilde bir asla mensup olan toplumların hepsinin başı ve büyüğü olan toplum şa’b’dır ki, kabileleri içinde bulundurur. Kabile “amare”leri içinde bulundurur ki sadır, yani göğüs derecesindedir. Amâre, “batınları” içinde bulundurur ki, Türkçe’de “göbek” deyimine benzer. Batın “fahızları” içine alır, fahızlar de “fasileleri” içine alır, toplamı altı tabaka eder. Bazıları fasileden sonra yedinci olarak “aşireti” saymışlardır. Netice olarak bir erkekle bir dişiden yaratılıp da şuûb ve kabilelere ayırış, daralıp daralıp dağılmak ve dövüşmek, sövüşmek için değil, tanışıp yardımlaşarak sevişmek ve güzel ahlakları tatbik ederek daha büyük daha güzel toplumlar meydana getirip korunmak içindir. (Elmalılı) 3 Takva: Zarar verecek şeylerden sakınıp, kendisini iyice korumak demektir. Böylece takva, himâyeye girerek korunmak ve kendisini korumaktır. En kuvvetli koruma ise, Allah’ın korumasıdır. Şeriatta takva: insanın kendisini Allah’ın koruması altına koyarak, âhirette zarar verecek şeylerden veya cehennemde sonsuz kalmaya sebep olan şirkten sakınması demektir. Bu sebeple de “takva” kelimesi bu mealin tamamında, “Allah’a karşı hata etmekten sakınmak” diye terceme edilmiştir. Takvayı sadece olumsuz ve soyut bir perhizkârlık zannetmek yanlıştır. 4 Bu âyet soy-sop ile övünmenin, yani ırkçılığın İslâm’da yerinin olmadığını açıkça ifâde etmektedir.— M. Türk
49:13
14
قَالَتِ الْاَعْرَابُ اٰمَنَّاۜ قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلٰكِنْ قُولُٓوا اَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْا۪يمَانُ ف۪ي قُلُوبِكُمْۜ وَاِنْ تُط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُمْ مِنْ اَعْمَالِكُمْ شَيْـٔاًۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ٤١
Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Bedevîler,¹ “İman ettik” dediler, Sen de (onlara): “Siz (gerçekten) îman etmediniz; (sadece) Müslüman olduk deyin, zîrâ îman henüz sizin kalplerinize girmedi.² Eğer Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederseniz (Allah) sizin yaptığınız kulluklardan hiç bir şeyi boşa götürmez. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” de. 1 A’râb; arab’ın çoğulu değil, a’râbî’nin çoğuludur. Yani a’râb, bir köy veya kasabada ikamet etmeyip badiyede dolaşan bedevî göçebelere verilen isimdir. Arab ismi ise; köy veya kasabalarda yaşayanlar için kullanılır. Beni Esed kabîlesi ganîmet hevesiyle Müslüman olunca, Medîne’ye gelir ve: “biz falancalar gibi seninle savaşmadık” diyerek sadaka isteyip, Peygamberimizi minnet altına almaya kalkışır. Bu âyet bu olay üzerine nâzil olmuştur. 2 Kur’an da îman ve İslâm ayrı yerlerde kullanıldığı zaman aynı anlamda kullanılır. Beraber kullanıldığında ise İslâm; teslim olmayı, îman ise dil ile ifâde edip, kalp ile tasdik ederek inanmayı ifâde eder. Yani her mü’min Müslüman’dır, ama her Müslüman, mü’min değildir.— M. Türk
49:14
15
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ ٥١
İnnemel mû’minûnellezîne âmenû billâhi ve resûlihî summe lem yertâbû ve câhedû bi emvâlihim ve enfusihim fî sebîlillâh(sebîlillâhi), ulâike humus sâdikûn(sâdikûne).
Mü’minler ancak, Allah’a ve Rasûlü’ne îman eden, sonra (îman ettiği şeylerde) kuşkuya kapılmayan, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular, ancak onlardır.— M. Türk
49:15
16
قُلْ اَتُعَلِّمُونَ اللّٰهَ بِد۪ينِكُمْ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ ٦١
Kul etualli mûnallâhe bi dînikum vallâhu ya’lemu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), vallâhu bi kulli şey’in alîm(alîmun).
(Ey Muhammed!): “Allah, göklerde ve yerde olan her şeyi bilip dururken siz, Allah’a dindarlığınızı mı öğreteceksiniz? Oysa Allah, her şeyi tam bilendir.” de.— M. Türk
49:16
17
يَمُنُّونَ عَلَيْكَ اَنْ اَسْلَمُواۜ قُلْ لَا تَمُنُّوا عَلَيَّ اِسْلَامَكُمْۚ بَلِ اللّٰهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ اَنْ هَدٰيكُمْ لِلْا۪يمَانِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ٧١
Yemunnûne aleyke en eslemû kul lâ temunnû aleyye islâmekum, belillâhu yemunnu aleykum en hedâkum lil îmâni in kuntum sâdikîn(sâdikîne).
Müslümanlıklarını senin başına kalkıyorlar.¹ (Sen de onlara): “Müslümanlığınızla beni minnet altına almayın, eğer (îmanınızda) doğruysanız; sizi îmana yönelttiği için (esasen) Allah’ın, sizi minnet altına alması gerekir.” de. 1 Minnet: Lügatte iki manaya gelir. Birisi, nimet manasınadır ki dilimizdeki memnuniyet bu kökten gelir. Diğeri ise, bir hakkı kesmek, iyilik ettiği kimseye karşı iyiliklerini bir şey saymak ve ihsanına mağrurlanmaktır ki bu iyiliğin kıymetini eksiltir veya keser. Dilimizdeki “minnet” de bu kökten gelir. Bk. (Bakara: 262) Bu âyet Beni Esed kabîlesinin, savaşmadan Müslüman olmalarını Peygamberimizin başına kalkmaları üzerine nâzil olmuştur.— M. Türk
49:17
18
اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ ٨١
İnnallâhe ya’lemu gaybes semâvâti vel ard(ardı), vallâhu basîrun bimâ ta’melûn(ta’melûne).
Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin bütün gizli bilgilerini bilir ve Allah, yaptıklarınızı görüp durmaktadır.— M. Türk
49:18
Hucurat
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 7 ayet البقرة 3 Al-i İmran 7 ayet آل عمران 4 Nisa 7 ayet النساء 5 Maide 7 ayet المائدة 6 Enam 7 ayet الأنعام 7 Araf 7 ayet الأعراف 8 Enfal 7 ayet الأنفال 9 Tevbe 7 ayet التوبة 10 Yunus 7 ayet يونس 11 Hud 7 ayet هود 12 Yusuf 7 ayet يوسف 13 Rad 7 ayet الرعد 14 İbrahim 7 ayet ابراهيم 15 Hicr 7 ayet الحجر 16 Nahl 7 ayet النحل 17 İsra 7 ayet الإسراء 18 Kehf 7 ayet الكهف 19 Meryem 7 ayet مريم 20 Ta Ha 7 ayet طه 21 Enbiya 7 ayet الأنبياء 22 Hac 7 ayet الحج 23 Müminun 7 ayet المؤمنون 24 Nur 7 ayet النور 25 Furkan 7 ayet الفرقان 26 Şuara 7 ayet الشعراء 27 Neml 7 ayet النمل 28 Kasas 7 ayet القصص 29 Ankebut 7 ayet العنكبوت 30 Rum 7 ayet الروم 31 Lokman 7 ayet لقمان 32 Secde 7 ayet السجدة 33 Ahzab 7 ayet الأحزاب 34 Sebe 7 ayet سبإ 35 Fatır 7 ayet فاطر 36 Yasin 7 ayet يس 37 Saffat 7 ayet الصافات 38 Sad 7 ayet ص 39 Zümer 7 ayet الزمر 40 Mümin 7 ayet غافر 41 Fussilet 7 ayet فصلت 42 Şura 7 ayet الشورى 43 Zuhruf 7 ayet الزخرف 44 Duhan 7 ayet الدخان 45 Casiye 7 ayet الجاثية 46 Ahkaf 7 ayet الأحقاف 47 Muhammed 7 ayet محمد 48 Fetih 7 ayet الفتح 49 Hucurat 7 ayet الحجرات 50 Kaf 7 ayet ق 51 Zariyat 7 ayet الذاريات 52 Tur 7 ayet الطور 53 Necm 7 ayet النجم 54 Kamer 7 ayet القمر 55 Rahman 7 ayet الرحمن 56 Vakıa 7 ayet الواقعة 57 Hadıd 7 ayet الحديد 58 Mücadele 7 ayet المجادلة 59 Haşr 7 ayet الحشر 60 Mümtehine 7 ayet الممتحنة 61 Saf 7 ayet الصف 62 Cuma 7 ayet الجمعة 63 Münafikun 7 ayet المنافقون 64 Tegabun 7 ayet التغابن 65 Talak 7 ayet الطلاق 66 Tahrim 7 ayet التحريم 67 Mülk 7 ayet الملك 68 Kalem 7 ayet القلم 69 Hakka 7 ayet الحاقة 70 Mearic 7 ayet المعارج 71 Nuh 7 ayet نوح 72 Cin 7 ayet الجن 73 Müzzemmil 7 ayet المزمل 74 Müddessir 7 ayet المدثر 75 Kıyame 7 ayet القيامة 76 İnsan 7 ayet الانسان 77 Mürselat 7 ayet المرسلات 78 Nebe 7 ayet النبإ 79 Naziat 7 ayet النازعات 80 Abese 7 ayet عبس 81 Tekvir 7 ayet التكوير 82 İnfitar 7 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 7 ayet المطففين 84 İnşikak 7 ayet الإنشقاق 85 Büruc 7 ayet البروج 86 Tarık 7 ayet الطارق 87 Ala 7 ayet الأعل 88 Gaşiye 7 ayet الغاشية 89 Fecr 7 ayet الفجر 90 Beled 7 ayet البلد 91 Şems 7 ayet الشمس 92 Leyl 7 ayet الليل 93 Duha 7 ayet الضحى 94 İnşirah 7 ayet الشرح 95 Tin 7 ayet التين 96 Alak 7 ayet العلق 97 Kadir 7 ayet القدر 98 Beyyine 7 ayet البينة 99 Zilzal 7 ayet الزلزلة 100 Adiyat 7 ayet العاديات 101 Karia 7 ayet القارعة 102 Tekasür 7 ayet التكاثر 103 Asr 7 ayet التكاثر 104 Hümeze 7 ayet الهمزة 105 Fil 7 ayet الفيل 106 Kureyş 7 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 7 ayet الماعون 109 Kafirun 7 ayet الكافرون 110 Nasr 7 ayet النصر 111 Tebbet 7 ayet المسد 112 İhlas 7 ayet الإخلاص 113 Felak 7 ayet الفلق 114 Nas 7 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle