Enfal 75 Ayet 9. Cüz الأنفال
8

Enfal

— Ganimetler
75 Ayet 9. Cüz
الأنفال
8
Enfal
75 Ayet
الأنفال
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْاَنْفَالِۜ قُلِ الْاَنْفَالُ لِلّٰهِ وَالرَّسُولِۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْۖ وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُٓ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ١
Yes’elûneke anil enfâl(enfâli), kulil enfâlu lillâhi ver resûl(resûli), fettekullâhe ve aslihû zâte beynikum ve etîûllâhe ve resûlehû in kuntum mu’minîn(mu’minîne).
(Ey Muhammed!) Sana savaş ganîmetlerinin (hükmünü) soruyorlar. Sen onlara: “ganîmetler hakkında (hüküm vermek) Allah’a ve Elçisine aittir.¹ Onun için siz, gerçekten îman eden kimseler iseniz Allah’tan hakkıyla sakının, birbirinizle ilişkilerinizi düzeltin, Allah’a ve Elçisine itaat edin.” de.² 1 Yani savaş ganîmetleri hakkında hüküm vermek Allah’a ve Rasûlüne aittir. Bunda kimsenin görüş bildirme hakkı yoktur. Allah ve Rasûlü nasıl emrederse hüküm odur. 2 Enfâl: Harp ganimetleri demektir. Aynı zamanda nimet, bir asla yapılan fazlalık manalarına gelen “nefl” kelimesinin çoğuludur. Savaş ganimetleri denilen “ganâim” kelimesi yerine “enfâl” kelimesinin vahyedilmesi, ganimetler üzerinde kendi hakları olduğunu indî olarak savunan mü’minlere, ganimetin paylaşımının ve hükmün ancak Allah ve Rasulü’ne ait olduğunu hatırlatmak içindir. Enfâl suresi, Bedir savaşında ele geçirilen ganimetlerin paylaşımında ihtilâf çıkması üzerine, bir diğer görüşe göre, genç Müslümanların daha fazla ganimet istemeleri, ihtiyarların da eşit seviyede bölüşüm istemeleri üzerine inmiştir. Yahut Bedir savaşına katılamayan sekiz kişiye Rasulullah (s.a.v)’in hisse vermesi yüzünden bazı ashâbın, bunların ganimeti hak etmediklerini söylemeleri üzerine nâzil olduğu da rivayet edilmektedir. Savaş ganimetleri hakkındaki hüküm ise, 41. âyette gelecektir.— M. Türk
8:1
2
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَاِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ اٰيَاتُهُ زَادَتْهُمْ ا۪يمَاناً وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَۚ ٢
İnnemâl mu'minûnellezîne izâ zukirallâhu vecilet kulûbuhum ve izâ tuliyet aleyhim âyâtuhu zâdethum îmânen ve alâ rabbihim yetevekkelûn(yetevekkelûne).
Gerçek mü’minler ancak Allah anıldığı zaman kalpleri ürperen,¹ kendilerine Allah’ın âyetleri okununca, onların îmanlarını artıran kimselerdir ve onlar; sadece Rablerine hakkıyla tevekkül ederler. 1 Zikir: Anmak, hatırlamak ve ezberlemek anlamına gelir. Terim olarak ise; “Allah’ı, kendisinin belirlediği usûl ve ifâdelerle anmak ve hatırlamak” demektir. Tasavvuf ekollerinin kendilerine göre yaptıkları zikir tanımlama ve çeşitleri ile ilgili olarak, sahih kaynaklarda herhangi bir rivâyet bulunmamaktadır. Peygamberimizin uygulamalarında Allah, sıfatlarıyla ve kelime-i tevhit’le zikredilmiş ve bunun sayısı da yüzü geçmemiştir. Sünnette sadece “Allah” ve “hû” lafızlarıyla zikir uygulaması yoktur ve bu şekildeki zikir, câiz değildir. Aynı konu için Bk. (Bakara:152 ve dipnotu, Hac: 35, Zümer: 23)— M. Türk
8:2
3
اَلَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۜ ٣
Ellezîne yukîmûnes salâte ve mimmâ razaknâhum yunfikûn(yunfikûne).
İşte o (mü’minler) namazı dosdoğru ve devamlı kılar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, Allah yolunda harcarlar.— M. Türk
8:3
4
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَـقاًّۜ لَهُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَمَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌۚ ٤
Ulâike humul mu’minûne hakkâ(hakkan), lehum deracâtun inde rabbihim ve magfiratun ve rızkun kerîm(kerîmun).
4,5. İşte gerçek mü’minler onlardır.¹ (Ey Muhammed!) Tıpkı Rabbinin seni, hak uğruna savaşmak için² evinden çıkardığında olduğu gibi, onlara Rablerinin katında yüksek dereceler, büyük bir af ve tükenmez bir rızık vardır. Oysa Müslümanların bir kısmı, o zaman bundan hiç hoşlanmamışlardı. 1 Hakikatte mü’min diye, ancak bunlara denilir. Zîrâ onlar, hem kalpleri, hem kalıpları ile mü’mindirler. (Elmalılı) 2 Bedir savaşı için…— M. Türk
8:4
5
كَمَٓا اَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِنْ بَيْتِكَ بِالْحَقِّۖ وَاِنَّ فَر۪يقاً مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ لَكَارِهُونَۙ ٥
Kemâ ahraceke rabbuke min beytike bil hakkı ve inne ferîkan minel mu’minîne le kârihûn(kârihûne).
4,5. İşte gerçek mü’minler onlardır.¹ (Ey Muhammed!) Tıpkı Rabbinin seni, hak uğruna savaşmak için² evinden çıkardığında olduğu gibi, onlara Rablerinin katında yüksek dereceler, büyük bir af ve tükenmez bir rızık vardır. Oysa Müslümanların bir kısmı, o zaman bundan hiç hoşlanmamışlardı. 1 Hakikatte mü’min diye, ancak bunlara denilir. Zîrâ onlar, hem kalpleri, hem kalıpları ile mü’mindirler. (Elmalılı) 2 Bedir savaşı için…— M. Türk
8:5
6
يُجَادِلُونَكَ فِي الْحَقِّ بَعْدَ مَا تَبَيَّنَ كَاَنَّمَا يُسَاقُونَ اِلَى الْمَوْتِ وَهُمْ يَنْظُرُونَۜ ٦
Yucadilûneke fîl hakkı ba'de mâ tebeyyene ke ennemâ yusâkûne ilâl mevti ve hum yanzurûn(yanzurûne).
Ve gerçek ortaya çıktıktan sonra¹ bile, sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi, seninle (savaş hakkında) tartışıyorlardı.² 1 Bedir’de Savaş yapılacağı anlaşıldıktan sonra… 2 Yani; ya savaşı sevmediklerinden ya da ellerindeki iki atlı ve 313 yayadan ibaret bir güçle savaş için tam hazırlanmamış oldukları düşüncesiyle.— M. Türk
8:6
7
وَاِذْ يَعِدُكُمُ اللّٰهُ اِحْدَى الطَّٓائِفَتَيْنِ اَنَّهَا لَكُمْ وَتَوَدُّونَ اَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ وَيُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُحِقَّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِه۪ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِر۪ينَۙ ٧
Ve iz yaıdukumullâhu ihdât tâifeteyni ennehâ lekum, ve teveddûne enne gayra zâtiş şevketi tekûnu lekum, ve yurîdullâhu en yuhıkkal hakka bi kelimâtihî ve yaktaa dâbiral kâfirîn(kâfirîne).
7,8. İşte o zaman Allah size iki topluluktan birisinin¹ sizin olacağını vâdediyordu. Siz ise silâhsız olan (kervanın) sizin olmasını arzu ediyordunuz. Hâlbuki Allah, emriyle hakkı gerçekleştirmek, kâfirlerin kökünü kazımak, günâhkârlar hoşlanmasalar da mutlak doğruyu ortaya çıkarmak ve bâtılı yok etmek istiyordu. 1 Bu iki topluluğun birisi, Ebû Süfyân’ın kırk atlı himâyesinde Şamdan gelmekte olan Kureyş kervanı idi. Diğeri ise, Ebû Cehil kumandasında, Mekke’den yola çıkan ve Bedir’e doğru gelen, bin kişilik silâhlı Kureyş ordusu idi. Peygamberimiz, bu kervanın gelişini haber vererek Medîne’den hareket etmiş, Sahabenin birçoğu ise, hedefin bu kervan olduğu düşüncesiyle fazla silâhlanmamışlardı. Ordunun Bedir’e doğru geldiğini Cebrâil, Peygamberimize bildirince Efendimiz yolda ashâbıyla istişare etti. Sahabenin birçoğu; “bizce düşmanı karşılamaktan, kervanı takip etmek, daha iyi olur” dediler. Peygamberimiz ise savaşmaktan yana idi. Uzun görüşmelerden sonra: Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Sa’d b. Ubade, Mikdad b. Amr ve Sa’d b. Muaz (r.a) Peygamberimizden yana görüş belirttiler ve sonunda savaş yapmaya karar verildi.— M. Türk
8:7
8
لِيُحِقَّ الْحَقَّ وَيُبْطِلَ الْبَاطِلَ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَۚ ٨
Li yuhıkkal hakka ve yubtılel bâtıle ve lev kerihel mucrimûn(mucrimûne).
7,8. İşte o zaman Allah size iki topluluktan birisinin¹ sizin olacağını vâdediyordu. Siz ise silâhsız olan (kervanın) sizin olmasını arzu ediyordunuz. Hâlbuki Allah, emriyle hakkı gerçekleştirmek, kâfirlerin kökünü kazımak, günâhkârlar hoşlanmasalar da mutlak doğruyu ortaya çıkarmak ve bâtılı yok etmek istiyordu. 1 Bu iki topluluğun birisi, Ebû Süfyân’ın kırk atlı himâyesinde Şamdan gelmekte olan Kureyş kervanı idi. Diğeri ise, Ebû Cehil kumandasında, Mekke’den yola çıkan ve Bedir’e doğru gelen, bin kişilik silâhlı Kureyş ordusu idi. Peygamberimiz, bu kervanın gelişini haber vererek Medîne’den hareket etmiş, Sahabenin birçoğu ise, hedefin bu kervan olduğu düşüncesiyle fazla silâhlanmamışlardı. Ordunun Bedir’e doğru geldiğini Cebrâil, Peygamberimize bildirince Efendimiz yolda ashâbıyla istişare etti. Sahabenin birçoğu; “bizce düşmanı karşılamaktan, kervanı takip etmek, daha iyi olur” dediler. Peygamberimiz ise savaşmaktan yana idi. Uzun görüşmelerden sonra: Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Sa’d b. Ubade, Mikdad b. Amr ve Sa’d b. Muaz (r.a) Peygamberimizden yana görüş belirttiler ve sonunda savaş yapmaya karar verildi.— M. Türk
8:8
9
اِذْ تَسْتَغ۪يثُونَ رَبَّكُمْ فَاسْتَجَابَ لَكُمْ اَنّ۪ي مُمِدُّكُمْ بِاَلْفٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُرْدِف۪ينَ ٩
İz testegîsûne rabbekum festecâbe lekum ennî mumiddukum bi elfin minel melâiketi murdifîn(murdifîne).
Rabbinizden (daha sonra da) yalvararak yardım istemiştiniz.¹ O, da: “Ben, size peş peşe gelen bin melek ile yardım edeceğim.”² diyerek duânızı hemen kabul buyurmuştu.³ 1 Hz. Ömer’den; Peygamberimiz, müşriklere baktı bin kişiler, bir de ashâbına baktı üç yüz on küsur kişi. Bunun üzerine kıbleye döndü ve iki elini uzatıp, “Ey Allah’ım bana verdiğin sözü yerine getir, Ey Allah’ım şu, beş on kişiden oluşan Müslümanlar, helâk olursa, yeryüzünde sana ibâdet eden kalmayacak.” diye duâ ediyordu. Bu esnada omuzundan ridâsı yere düştü. Ebû Bekir, hemen kalkarak ridâsını tekrar omuzuna koydu ve: “Ey Allah’ın Rasûlü! Rabbine yalvarışın, yeter artık. O, sana verdiği sözü mutlaka yerine getirecektir.” dedi. Ardından da bu âyet indirildi. (Buhari, Müslim) 2 Bu kadar meleğe ne gerek vardı? Allah, dilediğini meleksiz yapamaz mıydı? Dememek için durum 10. âyette açıklanmaktadır. Bu sayı, sonra üç bine daha sonra da beş bine, çıkarılmıştır. Bk. (Âlu İmrân: 124) 3 İşte Allah, kendisine gerçekten yapılan duâları, anında böylece kabul buyurur. Önemli olan, duâyı önce fiili, sonra da sözlü olarak ve yalnız Allah’a has kılarak yapabilmektir. Bk. (Bakara: 186)— M. Türk
8:9
10
وَمَا جَعَلَهُ اللّٰهُ اِلَّا بُشْرٰى وَلِتَطْمَئِنَّ بِه۪ قُلُوبُكُمْۚ وَمَا النَّصْرُ اِلَّا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟ ٠١
Ve mâ cealehullâhu illâ buşrâ ve li tatmainne bihî kulûbukum ve mân nasru illâ min indillâh(indillâhi), innallâhe azîzun hakîm(hakîmun).
Yardım yalnız Allah katından olduğu halde Allah bunu sadece size müjde olması ve onunla kalbinizin yatışması için yapmıştı. Şüphesiz Allah çok şerefli, hüküm (ve hikmet) sahibidir.¹ 1 Anlam yönüyle Bk. (Âlu İmrân: 126)— M. Türk
8:10
11
اِذْ يُغَشّ۪يكُمُ النُّعَاسَ اَمَنَةً مِنْهُ وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً لِيُطَهِّرَكُمْ بِه۪ وَيُذْهِبَ عَنْكُمْ رِجْزَ الشَّيْطَانِ وَلِيَرْبِطَ عَلٰى قُلُوبِكُمْ وَيُثَبِّتَ بِهِ الْاَقْدَامَۜ ١١
İz yugaşşîkumun nuâse emeneten minhu ve yunezzilu aleykum mines semâi mâen li yutahhirakum bihî ve yuzhibe ankum riczeş şeytâni ve li yarbıta alâ kulûbikum ve yusebbite bihil akdâm(akdâme).
O zaman Allah, sizin korkunuzu silip, dinlendirmek üzere uykuya daldırıyor¹ ve sizi temizlemek, sizden şeytanın pisliğini gidermek, kalplerinizi (birbirine) bağlamak² ve onunla ayaklarınızı sağlam basmanızı sağlamak için gökten üzerinize yağmur indiriyordu.³ 1 Müslümanlar, daha önce hesaplayamadıkları bir tehlikeyle karşılaşınca, paniğe kapılmışlardı. O sırada savaştan bir önceki gece, birdenbire derin bir uykuya dalmışlardı. Hz. Ali (r.a)’ın rivâyetine göre Peygamberimizden başka herkes uyumuş, o ise sabaha kadar namaz kılıp, duâ etmişti. Sabahleyin ise hepsinin gönüllerini mükemmel bir güven duygusu sarmıştı. (Kurtubî) Müslümanlar aynı olayı Uhud savaşı sırasında da yaşadılar. Bk. (Âlu İmrân: 154) 2 Konu ile ilgili olarak Bk. (Âlu İmrân: 200) 3 Bedir’e müşrik ordusu daha önce gelmiş, su kuyularının bulunduğu yere mevzilenmiş ve Müslümanlara su vermiyorlardı. Müslümanlar, susamışlar, içmek için bile su bulamıyorlardı. Ayrıca bulundukları yer, kumluktu ve hareket imkânları çok zayıftı. Bütün bunlarla beraber müşriklerin sayı üstünlüğü, onların kalbine korku veriyordu. Savaştan önce bir süre yağmur yağdı. Uykuyla kalpleri sakinleşen Müslümanlar bu yağmurla da suya kavuştular, kalplerindeki vesveseleri yok oldu ve zemîn sertleştiği için de mükemmel bir hareket kabiliyeti kazandılar.— M. Türk
8:11
12
اِذْ يُوح۪ي رَبُّكَ اِلَى الْمَلٰٓئِكَةِ اَنّ۪ي مَعَكُمْ فَثَبِّتُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ سَاُلْق۪ي ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ فَاضْرِبُوا فَوْقَ الْاَعْنَاقِ وَاضْرِبُوا مِنْهُمْ كُلَّ بَنَانٍۜ ٢١
İz yûhî rabbuke ilâl melâiketi ennî meakum fe sebbitûllezîne âmenû, se ulkî fî kulûbillezîne keferûr ru'be fadribû fevkal a'nâkı vadribû minhum kulle benân(benânin).
İşte o anda Rabbin meleklere: “Ben sizinle beraberim, siz mü’minlere destek olun. Ben kâfirlerin yüreklerine korku salacağım. Siz hemen onların boyunlarına ve bütün parmaklarına vurun.” diye vahyediyordu.— M. Türk
8:12
13
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ شَٓاقُّوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۚ وَمَنْ يُشَاقِقِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ ٣١
Zâlike bi ennehum şâkkullâhe ve resûlehu, ve men yuşâkıkıllâhe ve resûlehu fe innallâhe şedîdul ıkâb(ıkâbi).
Bu onların Allah’a ve Peygamberine karşı isyan etmelerinden dolayıdır. Kim, Allah’a ve Peygamberine karşı isyan ederse şunu iyi bilsin ki Allah’ın cezâsı, çok şiddetlidir.— M. Türk
8:13
14
ذٰلِكُمْ فَذُوقُوهُ وَاَنَّ لِلْكَافِر۪ينَ عَذَابَ النَّارِ ٤١
Zâlikum fe zûkûhu ve enne lil kâfirîne azâben nâr(nâri).
(Ey Kâfirler!) Şimdilik siz bunu tadın. (Sizin gibi) kâfirlere bir de (âhirette cehennem) ateşinin azabı vardır.— M. Türk
8:14
15
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا لَق۪يتُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا زَحْفاً فَلَا تُوَلُّوهُمُ الْاَدْبَارَۚ ٥١
Yâ eyyuhâllezîne âmenû izâ lekîtumullezîne keferû zahfen fe lâ tuvellûhumul edbâr(edbâra).
Ey îman edenler! Kâfirlerle karşılaştığınız zaman onlar sürüler halinde bile olsalar, sakın onlara arkalarınızı dönüp kaçmayın.— M. Türk
8:15
16
وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُٓ اِلَّا مُتَحَرِّفاً لِقِتَالٍ اَوْ مُتَحَيِّزاً اِلٰى فِئَةٍ فَقَدْ بَٓاءَ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِ وَمَأْوٰيهُ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ ٦١
Ve men yuvellihim yevme izin duburahû illâ muteharrifen li kıtâlin ev mutehayyizen ilâ fietin fe kad bâe bi gadabin minallâhi ve me’vâhu cehennem(cehennemu), ve bi’sel masîr(masîru).
Böyle bir günde her kim, savaş taktiği olarak veya diğer bir safta yeniden mevzilenmek dışında, onlara arkasını dönerse, yönünü kesinlikle Allah’ın gazabına dönmüş olur. Ve onun son barınma yeri (cehennem) ateşidir. Orası, da ne kötü bir dönüş yeridir.— M. Türk
8:16
17
فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ قَتَلَهُمْۖ وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰىۚ وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِن۪ينَ مِنْهُ بَلَٓاءً حَسَناًۜ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ ٧١
Fe lem taktulûhum ve lâkinnallâhe katelehum, ve mâ rameyte iz rameyte ve lâkinnallâhe ramâ, ve li yubliyel mu’minîne minhu belâen hasenâ(hasenen), innallâhe semîun alîm(alîmun).
(Ey îman edenler!) O gün (Bedir’de) onları siz, öldürmediniz, Allah öldürdü.¹ (Ey Muhammed!) Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı.² Ve Allah, bunu mü’minlere güzel bir kazanç³ sağlamak için (yaptı). Şüphesiz Allah (söylediklerinizi) hakkıyla işitendir, tam bilendir.⁴ 1 Size yardım etmek, sizi kâfirlerin üzerine göndermek, onların kalplerine korku düşürmek ve sizi bunlara vasıta kılmak, sûretiyle. 2 Yani Bedir’de kâfir ordusuna atılan okları, mızrakları ve attığın her şeyi sen atmadın. Bunları Allah, at emrini vererek, attığın şeyi hedefine ulaştırarak, düşmanı bozup sizi galip getirerek, attı. Buna göre senin ve savaşan Müslümanların, övünmeye hiç bir haklarının olmadığını bilmeleri gerekir. Çünkü bunları yaratan ve emri veren, Allah’tır. 3 Yani güzel bir tecrübe, zafer, yardım, ganimet ve âhirette cennet, vermek için yaptı. 4 Buradan bir kısım sûfî ekoller, vahdet-i vücut felsefesine delil bulmaya çalışmışlarsa da bu doğru değildir. Bu âyetin, vahdet-i vücut felsefesiyle bir ilişkisi asla düşünülemez. Zîrâ bu savaşta mücahidler oturup, onların yerine Allah savaşmamış, bilhassa Allah’ın Rasûlü ve sahabe bilfiil savaşın içerisinde bulunmuş, ölmüş ve öldürmüşlerdir. Bir de savaşanların bizzat Allah olduğunu düşünme gibi bir hakiki şirk noktasına varılmaktadır ki, bu da vahdet-i vücut felsefesinin gerçekten şirk olduğunu ortaya koyar. Ancak onların bu savaş esnasındaki fiillerini Allah yaratmış ve onlara yardım etmiştir. Zâten bunu yapacak tek güç de Odur. Sonuçta bu savaşta; ölen de öldüren de atan da atılan da vardır. Bunları yapan, bizatihi Allah değil, bunların hepsine hâkim olan ve hükmeden, Allah’tır. Bk. (Zuhruf: 15, Casiye: 13, K’af: 16, Hadid: 3)— M. Türk
8:17
18
ذٰلِكُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ مُوهِنُ كَيْدِ الْكَافِر۪ينَ ٨١
Zâlikum ve ennallâhe mûhinu keydil kâfirîn(kâfirîne).
İşte Allah, kâfirlerin tuzağını böyle bozar.— M. Türk
8:18
19
اِنْ تَسْتَفْتِحُوا فَقَدْ جَٓاءَكُمُ الْفَتْحُۚ وَاِنْ تَنْتَهُوا فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَاِنْ تَعُودُوا نَعُدْۚ وَلَنْ تُغْنِيَ عَنْكُمْ فِئَتُكُمْ شَيْـٔاً وَلَوْ كَـثُرَتْۙ وَاَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُؤْمِن۪ينَ۟ ٩١
İn testeftihû fe kad câekumul fethu, ve in tentehû fe huve hayrun lekum, ve in teûdû naud, ve len tugniye ankum fietukum şey'en ve lev kesuret ve ennallâhe meal mu'minîn(mu'minîne).
(Ey kâfirler!) Fetih istiyorsanız¹ işte fetih geldi. Ve eğer (inkârdan) vazgeçerseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Yok, eğer tekrar aynı şeyi yaparsanız Biz de tekrar aynı şeyi yaparız. Şunu iyi bilin ki topluluğunuz ne kadar kalabalık olursa olsun, size asla fayda sağlamayacaktır. Çünkü Allah, mü’minlerle beraberdir. 1 Mekkeli müşrikler, Bedir’e hareket ettikleri zaman Kâbe’nin örtüsüne yapışmışlar ve: “Ey Allah! İki ordunun en yükseğine ve iki topluluğun en doğrusuna ve iki grubun en iyisine yardım et.” diye duâ etmişler ve Allah’tan fetih istemişlerdi. (Kurtubî,)— M. Türk
8:19
20
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَوَلَّوْا عَنْهُ وَاَنْتُمْ تَسْمَعُونَۚ ٠٢
Yâ eyyuhâllezîne âmenû etîullâhe ve resûlehu ve lâ tevellev anhu ve entum tesmeûn(tesmeûne).
Ey îman edenler! Allah’a ve Onun Peygamberine itaat edin. (O Peygamberi) dinleyip dururken, sakın onun emirlerinden yüz çevirmeyin.— M. Türk
8:20
21
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ قَالُوا سَمِعْنَا وَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ ١٢
Ve lâ tekûnû kellezîne kâlû semi’nâ ve hum lâ yesmeûn(yesmeûne).
Ve dinlemedikleri halde, “dinledik” diyen (Yahûdîler ve müşrikler) gibi de olmayın!— M. Türk
8:21
22
اِنَّ شَرَّ الدَّوَٓابِّ عِنْدَ اللّٰهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذ۪ينَ لَا يَعْقِلُونَ ٢٢
İnne şerred devâbbi indallâhis summul bukmullezîne lâ ya’kılûn(ya’kılûne).
Çünkü yeryüzünde dolaşan canlıların, Allah katında en kötüsü, (gerçekleri) anlamak istemeyen, o sağırlarla dilsizlerdir.¹ 1 Bk. (Bakara: 18, 171, En’am: 39, İsra: 97)— M. Türk
8:22
23
وَلَوْ عَلِمَ اللّٰهُ ف۪يهِمْ خَيْراً لَاَسْمَعَهُمْۜ وَلَوْ اَسْمَعَهُمْ لَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ ٣٢
Ve lev alimallâhu fî him hayran le esmeahum, ve lev esmeahum le tevellev ve hum mu'ridûn (mu'ridûne).
Eğer Allah onlarda bir hayır görseydi elbette onlara da işittirirdi. Yok, eğer işittirseydi bunlar, yine de aldırmazlar, döner giderlerdi.— M. Türk
8:23
24
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَج۪يبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ اِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْي۪يكُمْۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪ وَاَنَّـهُٓ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ ٤٢
Yâ eyyuhâllezîne âmenûstecîbû lillâhi ve lir resûli izâ deâkum limâ yuhyîkûm, va'lemû ennallâhe yehûlu beynel mer'i ve kalbihî ve ennehû ileyhi tuhşerûn (tuhşerûne).
Ey îman edenler! Peygamber sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, Allah’a ve Peygambere (isteyerek) itaat edin. Ve Allah’ın kişi ile kalbi arasına gireceğini¹ ve Onun huzurunda toplanacağınızı, bilin. 1 O halde; kalbinizle aranız açılmadan, canınız elinizden alınmadan, fırsat elinizde iken, Allah’ın Rasûlü sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, ihmal etmeyip istekle icabet edin. (Elmalılı)— M. Türk
8:24
25
وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةًۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ ٥٢
Vettekû fitneten lâ tusîbennellezîne zalemû minkum hâssah (hâssaten), va'lemû ennallâhe şedîdul ıkâb(ıkâbi).
Aranızdan yalnız zâlimlere dokunmakla kalmayacak olan fitneden¹ sakının ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu da bilin. 1 Fitne: Altın ve gümüş gibi bir madeni, iyisini kötüsünden ayırmak için ateşe sokmak demektir. Mecâzen, sıkıntıya sokmak, imtihan etmek, anlamlarına gelir. Fitneden korunun zira o fitne içinizden sadece zulmedenlere isabet etmez. Yalnız onlara mahsus bir musibet olmakla kalmaz, belki umumileşir, size de şamil olur. Bazı günahlar vardır ki zararı genel olur. Sebep olacağı fitne ve musibet yalnız o günahı yapan, bu suretle kendine ve diğer insanlara zulmetmiş olan zalimlere münhasır kalmaz da kurunun yanında yaşı da yakar. Meselâ iyiliği emir, kötülüğü yasaklama emrinin yerine getirilmemesi, akide ifsadına, kardeşliklerin yok olmasına ve cihad’dan uzaklaşmaya sebep olur. Bir şahsın hatası bir orduyu batırabilir. Bir geminin dibini delmeğe uğraşan bir şahsın fiili öyle bir musibet doğurur ki bu fitne o geminin içinde bulunanlardan yalnız onu delene veya ona yardım edenlere veya görüp sükût edenlere değil hiç haberi olmayanlara varıncaya kadar hepsine isabet edecek bir musibet oluverir. Ve hatta hiç haberdar olmayanların gafletlerinden dolayı zararları daha fazla olabilir. Bunun için böyle bir musibete meydan vermemek için korunmak ve onu deleni menetmek o gemide bulunanların hepsine farz-ı kifaye olan bir vazifedir. Fakat dikkat edilmek lâzım gelir ki gemiyi delmeğe kalkanı menedelim derken muvazeneyi bozup geminin devrilmesine de sebebiyet vermemelidir. (Elmalılı) Bk. (Bakara: 191)— M. Türk
8:25
26
وَاذْكُـرُٓوا اِذْ اَنْتُمْ قَل۪يلٌ مُسْتَضْعَفُونَ فِي الْاَرْضِ تَخَافُونَ اَنْ يَتَخَطَّفَكُمُ النَّاسُ فَاٰوٰيكُمْ وَاَيَّدَكُمْ بِنَصْرِه۪ وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ٦٢
Vezkurû iz entum kalîlun mustad'afûne fîl ardı tehâfûne en yetehattafekumun nâsu fe âvâkum ve eyyedekum bi nasrihî ve razakakum minet tayyibâtî leallekum teşkurûn(teşkurûne).
(Ey îman edenler!) Yeryüzünde az bir grup olduğunuz, sömürüldüğünüz ve insanların sizi her an tepelemesinden korktuğunuz günleri hatırlayın. Öyle iken Allah sizi kendisine şükretmeniz için barındırdı, yardımıyla güçlendirdi ve tertemiz şeylerle, rızıklandırdı.— M. Türk
8:26
27
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَخُونُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُٓوا اَمَانَاتِكُمْ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ ٧٢
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tehûnûllâhe ver resûle ve tehûnû emânâtikum ve entum ta'lemûn(ta'lemûne).
Ey îman edenler! Allah’a ve Peygambere ihanet etmediğiniz gibi sakın emanetlerinize de ihanet etmeyin.— M. Türk
8:27
28
وَاعْلَمُٓوا اَنَّـمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَاَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌۙ وَاَنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ۟ ٨٢
Va'lemû ennemâ emvâlukum ve evlâdukum fitnetun ve ennallâhe indehû ecrun azîm(azîmun).
(Ey îman edenler!) Mallarınızın ve çocuklarınızın, sizin için kesinlikle birer imtihan konusu olduğunu ve en büyük mükâfatın ise Allah’ın katında bulunduğunu, çok iyi bilin.— M. Türk
8:28
29
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تَتَّقُوا اللّٰهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَاناً وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ ٩٢
Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Ey îman edenler! Allah’a karşı gelmekten hakkıyla sakınırsanız O, size bir (hakkı bâtıldan) ayırma feraseti verir, (dünyada) küçük günâhlarınızı örter ve (âhirette de) sizi bağışlar. Çünkü Allah, çok büyük lütuf sahibidir.— M. Türk
8:29
30
وَاِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ اَوْ يَقْتُلُوكَ اَوْ يُخْرِجُوكَۜ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ ٠٣
Ve iz yemkuru bikellezîne keferû li yusbitûke ev yaktulûke ev yuhricûke ve yemkurûne ve yemkurullâh(yemkurullâhu), vallâhu hayrul mâkirîn(mâkirîne).
(Ey Muhammed!) Hani bir zamanlar, o kâfirler seni tutup bağlamak yahut öldürmek, ya da (Mekke’den) sürüp çıkarmak için sana tuzak kurarlarken,¹ Allah da onlara tuzak kuruyordu. Zîrâ Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.² 1 Müşrikler, Medîneli Müslümanların Peygamberimize gelip biat ettiklerini öğrenince, telâşlandılar ve hemen, Dar’ün-Nedve’de toplandılar. Aralarına şeytanlığı kuvvetli olan ve Necidli olduğunu söyleyen bir ihtiyar da katıldı. İçlerinden birisi; “Peygamberi bağlayıp, bir odaya hapsetmeyi” teklif edince ihtiyar: “Bu olmaz! Çünkü onun kavminden size silâh çekip gelirler ve onu kurtarırlar.” dedi. Birisi de; “Onu bir deveye yükletip, Mekke’den dışarıya çıkarmayı” önerdi. Yine o ihtiyar: “Böyle de olamaz! Çünkü o, gider başka bir toplumu ifsat eder, sonra gelir sizinle savaşır.” dedi. Sonunda Ebû Cehil: “Her kabîleden birer delikanlı alalım, ellerine birer kılıç verelim, hepsi birden vursunlar, öldürsünler. Haşim Oğulları bütün Kureyş ile savaşamaz. Şâyet diyet talep ederlerse de veririz.” dedi. Bunun üzerine ihtiyar: “işte bu görüş çok iyi.” dedi. Müşrikler sonunda buna karar verip dağıldılar. Derhal Cebrâil gelip, Peygamberimize durumu haber verdi ve hicret emrini getirdi. (Suyûtî) 2 Yani Allah’ın tuzak kurması, bir şerri ortadan kaldırmak ve tuzak kuranlara haddini bildirmek içindir.— M. Türk
8:30
Yükleniyor...
Enfal
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 7 ayet البقرة 3 Al-i İmran 7 ayet آل عمران 4 Nisa 7 ayet النساء 5 Maide 7 ayet المائدة 6 Enam 7 ayet الأنعام 7 Araf 7 ayet الأعراف 8 Enfal 7 ayet الأنفال 9 Tevbe 7 ayet التوبة 10 Yunus 7 ayet يونس 11 Hud 7 ayet هود 12 Yusuf 7 ayet يوسف 13 Rad 7 ayet الرعد 14 İbrahim 7 ayet ابراهيم 15 Hicr 7 ayet الحجر 16 Nahl 7 ayet النحل 17 İsra 7 ayet الإسراء 18 Kehf 7 ayet الكهف 19 Meryem 7 ayet مريم 20 Ta Ha 7 ayet طه 21 Enbiya 7 ayet الأنبياء 22 Hac 7 ayet الحج 23 Müminun 7 ayet المؤمنون 24 Nur 7 ayet النور 25 Furkan 7 ayet الفرقان 26 Şuara 7 ayet الشعراء 27 Neml 7 ayet النمل 28 Kasas 7 ayet القصص 29 Ankebut 7 ayet العنكبوت 30 Rum 7 ayet الروم 31 Lokman 7 ayet لقمان 32 Secde 7 ayet السجدة 33 Ahzab 7 ayet الأحزاب 34 Sebe 7 ayet سبإ 35 Fatır 7 ayet فاطر 36 Yasin 7 ayet يس 37 Saffat 7 ayet الصافات 38 Sad 7 ayet ص 39 Zümer 7 ayet الزمر 40 Mümin 7 ayet غافر 41 Fussilet 7 ayet فصلت 42 Şura 7 ayet الشورى 43 Zuhruf 7 ayet الزخرف 44 Duhan 7 ayet الدخان 45 Casiye 7 ayet الجاثية 46 Ahkaf 7 ayet الأحقاف 47 Muhammed 7 ayet محمد 48 Fetih 7 ayet الفتح 49 Hucurat 7 ayet الحجرات 50 Kaf 7 ayet ق 51 Zariyat 7 ayet الذاريات 52 Tur 7 ayet الطور 53 Necm 7 ayet النجم 54 Kamer 7 ayet القمر 55 Rahman 7 ayet الرحمن 56 Vakıa 7 ayet الواقعة 57 Hadıd 7 ayet الحديد 58 Mücadele 7 ayet المجادلة 59 Haşr 7 ayet الحشر 60 Mümtehine 7 ayet الممتحنة 61 Saf 7 ayet الصف 62 Cuma 7 ayet الجمعة 63 Münafikun 7 ayet المنافقون 64 Tegabun 7 ayet التغابن 65 Talak 7 ayet الطلاق 66 Tahrim 7 ayet التحريم 67 Mülk 7 ayet الملك 68 Kalem 7 ayet القلم 69 Hakka 7 ayet الحاقة 70 Mearic 7 ayet المعارج 71 Nuh 7 ayet نوح 72 Cin 7 ayet الجن 73 Müzzemmil 7 ayet المزمل 74 Müddessir 7 ayet المدثر 75 Kıyame 7 ayet القيامة 76 İnsan 7 ayet الانسان 77 Mürselat 7 ayet المرسلات 78 Nebe 7 ayet النبإ 79 Naziat 7 ayet النازعات 80 Abese 7 ayet عبس 81 Tekvir 7 ayet التكوير 82 İnfitar 7 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 7 ayet المطففين 84 İnşikak 7 ayet الإنشقاق 85 Büruc 7 ayet البروج 86 Tarık 7 ayet الطارق 87 Ala 7 ayet الأعل 88 Gaşiye 7 ayet الغاشية 89 Fecr 7 ayet الفجر 90 Beled 7 ayet البلد 91 Şems 7 ayet الشمس 92 Leyl 7 ayet الليل 93 Duha 7 ayet الضحى 94 İnşirah 7 ayet الشرح 95 Tin 7 ayet التين 96 Alak 7 ayet العلق 97 Kadir 7 ayet القدر 98 Beyyine 7 ayet البينة 99 Zilzal 7 ayet الزلزلة 100 Adiyat 7 ayet العاديات 101 Karia 7 ayet القارعة 102 Tekasür 7 ayet التكاثر 103 Asr 7 ayet التكاثر 104 Hümeze 7 ayet الهمزة 105 Fil 7 ayet الفيل 106 Kureyş 7 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 7 ayet الماعون 109 Kafirun 7 ayet الكافرون 110 Nasr 7 ayet النصر 111 Tebbet 7 ayet المسد 112 İhlas 7 ayet الإخلاص 113 Felak 7 ayet الفلق 114 Nas 7 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle