Hadıd 29 Ayet 27. Cüz الحديد
57

Hadıd

— Demir
29 Ayet 27. Cüz
الحديد
57
Hadıd
29 Ayet
الحديد
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ١
Sebbeha lillâhi mâ fîs semâvâti vel ard(ardı), ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Göklerde ve yerde olan her şey¹ Allah’ı tesbih etmektedir.² Zîrâ O çok güçlüdür, hüküm (ve hikmet) sahibidir. 1 Buradaki (مَا) esas itibariyle akıllı olmayanlara mahsus ise de gerek cüziyyet ve gerek istikrar suretiyle göklerde ve yerde bulunanların hepsine şamil olur. Binaenaleyh gerek melekler ve mü’minler gibi dil ile ve gerek diğerleri gibi lisan-ı hal ile söyleyenlerin hepsi dâhil olmak üzere mecaz bir mana murat olunmuştur. Çünkü mevcudat efradından her fert arz ettiği nizam-ı sanat ile Allahu Teâlâ’nın noksandan münezzeh, azamet ile muttasıf olan varlığına delâlet etmektedir. (Elmalılı) 2 Konuyla ilgili olarak Bk. (Haşr: 1, Saf: 1)— M. Türk
57:1
2
لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ٢
Lehu mulkus semâvâti vel ard(ardı), yuhyî ve yumît(yumîtu), ve huve alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Göklerin ve yerin hâkimiyeti Onundur. Dirilten de öldüren de Odur. Ve Onun gücü kesinlikle her şeye yeter.— M. Türk
57:2
3
هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُۚ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ ٣
Huvel evvelu vel âhiru vez zâhiru vel bâtın(bâtınu), ve huve bi kulli şey’in alîm(alîmun).
O (Allah) hem öncesiz, hem sonrasız, hem varlığı (eserleriyle) görünen hem de (zatının hakikati) gizli olandır ve O, her şeyi hakkıyla bilendir.¹ 1 Çünkü her şey, Onun varlığına delildir. Yani, var olurken Onun kendisinden önce var olduğunu ispat etmeyen hiçbir şey yoktur. Bu yüzden Vahdet-i Vücutçular gibi her görüneni, O zannetmemelidir. Çünkü O, görünen olmakla beraber, gizli olandır da. Zîrâ O, duyularla his olunamaz ve Onun hakikati, akılların idrak ve ihatasına sığmaz.— M. Türk
57:3
4
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۜ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ ٤
Huvellezî halakas semâvâti vel ardafisitteti eyyâmin summestevâ alel arş(arşi), a’lemu mâ yelicu fîl ardı ve mâ yahrucu minhâ ve mâ yenzilu mines semâi ve mâ ya’rucu fîhâ, ve huve meakum eyne mâ kuntum, vallâhu bi mâ ta’melûne basîr(basîrun).
Muhakkak ki; sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı zaman diliminde yaratan, sonra kâinatın (arşın) yönetimini hâkimiyeti altına alan, yerin içine gireni de ondan çıkanı da gökten ineni de oraya yükseleni de bilen, nerede olursanız olun, sizinle beraber olandır. Ve Allah, sizin ne yaptığınızı hakkıyla görüp durandır.— M. Türk
57:4
5
لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ ٥
Lehu mulkus semâvâti vel ard(ardı), ve ilâllâhi turceul umûr(umûru).
Göklerin ve yerin hâkimiyeti Onundur ve (sonunda) bütün işler, Allah’a döndürülür.— M. Türk
57:5
6
يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۜ وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ٦
Yûlicul leyle fîn nehâri ve yûlicun nehâre fîl leyl(leyli) ve huve alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).
Gerçekten O (Allah) her an geceyi gündüze, gündüzü de geceye sokup durandır ve O, gönüllerin içerisinde ne varsa, onu da hakkıyla bilendir.— M. Türk
57:6
7
اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَاَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَف۪ينَ ف۪يهِۜ فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَاَنْفَقُوا لَهُمْ اَجْرٌ كَب۪يرٌ ٧
Âminû billâhi ve resûlihî ve enfikû mimmâ cealekum mustahlefîne fîh(fîhi), fellezîne âmenû minkum ve enfekû lehum ecrun kebîr(kebîrun).
(Ey insanlar!) Allah’a ve Peygamberine¹ îman edin.² Sizi hâkim kıldığı ve size harcama yetkisi verdiği şeylerden, Allah yolunda harcayın. Artık sizden inanan ve Allah yolunda harcayanlar için büyük bir mükâfat vardır. 1 Sadece, sıfatları yukarıda zikrolunan Allah’a iman etmekle beraber Rasulüne de iman edin. Çünkü Allah’ın teblîğatını, emirlerini ve yasaklarını o getirecek, o beyan edecektir. Öyleyse o Peygamberin getirdiklerine, söylediklerine ve uyguladıklarına aklınızla değil imanınızla yaklaşın. 2 Bazı akılları dinlerini aşanlar, (اٰمِنُوا) fiiline “güvenmek” anlamı vererek neleri ifade etmek istiyorlarsa da şunu bilmek gerekir ki, Türkçede “iman etmek”le “güvenmek” arasındaki anlam farkı en azından onlarla Allah’ın dini arasındaki mesafeden çok daha fazladır.— M. Türk
57:7
8
وَمَا لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۚ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ اَخَذَ م۪يثَاقَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ٨
Ve mâ lekum lâ tu’minûne billâh(billâhi), ver resûlu yed’ûkum li tû’minû bi rabbikum ve kad e haze mîsâkakum in kuntum mu’minîn(mu’minîne).
(Ey İnsanlar!) Size ne oluyor ki, Peygamber sizi Rabbinize inanmağa çağırdığı ve (bu konuda) sizden sağlam söz almış olduğu halde,¹ eğer inananlardan iseniz niçin Allah’a îman etmiyorsunuz? 1 (أَخَذَ) fiilinin öznesi, Allah da Peygamber de olabilir. Eğer özne Allah olursa, alınan söz (قَالُوا بَلَى) sözü, yok eğer özne Peygamber olursa, alınan söz, ona olan biat olur.— M. Türk
57:8
9
هُوَ الَّذ۪ي يُنَزِّلُ عَلٰى عَبْدِه۪ٓ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَاِنَّ اللّٰهَ بِكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ ٩
Huvellezî yunezzilu alâ abdihî âyâtin beyyinâtin li yuhricekum minez zulumâti ilen nûr(nûri), ve innellâhe bikum le raûfun rahîm(rahîmun).
Sizi, (küfür) karanlıklarından (îman) aydınlığına çıkarması için kuluna apaçık âyetler indiren, Odur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir.— M. Türk
57:9
10
وَمَا لَكُمْ اَلَّا تُنْفِقُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلِلّٰهِ م۪يرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ لَا يَسْتَو۪ي مِنْكُمْ مَنْ اَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذ۪ينَ اَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقَاتَلُواۜ وَكُلاًّ وَعَدَ اللّٰهُ الْحُسْنٰىۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ۟ ٠١
Ve mâ lekum ellâ tunfikû fî sebîlillâhi, ve lillâhi mîrâsus semâvâti vel ard(ardı), lâ yestevî minkum men enfeka min kablil fethi ve kâtel(kâtele), ulâike a’zamu dereceten minellezîne enfekû min ba’du ve kâtelû ve kullen ve adallâhul husnâ, vallâhu bi mâ ta’melûne habîr(habîrun).
(Ey İnsanlar! Sonunda) göklerin ve yerin mirası, Allah’ın olduğu halde, sizi Allah yolunda harcamaktan alıkoyan nedir? Elbette içinizden fetihten¹ önce (Allah yolunda) harcayan ve savaşanlar, (ötekilerle) bir olmaz. Onların derecesi, -Allah hepsine de en güzel sonuç (olan cenneti) vâdetmiş olduğu halde-, sonradan (Allah yolunda) harcayan ve savaşanlardan daha büyüktür. Ve Allah yaptıklarınızdan (tümüyle) haberdardır.² 1 Bu Fethin, Mekke’nin fethi olmasından Hudeybiye fethi olması daha kuvvetlidir. Zîrâ Rivâyetler sûrenin Uhud savaşından sonra Hudeybiye antlaşması öncesi hicretin 4-5. yıllarında nâzil olduğu yolundadır. 2 Bu âyet, Hz. Ebû Bekir (r.a) hakkında nâzil olmuştur. (Vahidî) Ayrıca bu ayet, sebebin özel olması, hükmün genel olasına mani olmayacağından Mekke’nin fethinden veya Hudeybiye’den önce infak ve savaşla cihat yapan Mühacir ve Ensar’ın ilklerinin hepsine şamildir. Onun için ayetin “Onların derecesi, sonradan (Allah yolunda) harcayan ve savaşanlardan daha büyüktür” bölümü çoğul olarak gelmiştir. Halid b. Velîd, Abdurrahman b. Avf’a: “Siz bizden önce iman ettiğinizi başa kakarak bize üstünlük taslamak istiyorsunuz” demişti. Hz. Peygamber bunu duyunca: “Ashabımı benim için bırakın, nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki siz dağlar kadar altın infak etseniz onların amellerine yetişemezsiniz” buyurdular. (Ahmed b. Hanbel) Bu hâdis (اُوۨلٰٓئِكَ) ile işaret olunanların Hudeybiye’den evvel infak edenler olduğunu teyit eder. Zira Halid b. Velîd Hudeybiye’den sonra ve Mekke’nin Fethinden önce Müslüman oldu. Bu durumda fetihten kastedilenin de Hudeybiye olduğu anlaşılmaktadır.— M. Türk
57:10
11
مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُٓ اَجْرٌ كَر۪يمٌۚ ١١
Men zellezî yukridullâhe kardan hasenen fe yudâifehu lehu ve lehû ecrun kerîm(kerîmun).
Kim Allah’a güzel bir borç¹ verirse, Allah onun karşılığını kat kat verir² ve ona (ayrıca) bolca verilecek bir mükâfat da vardır. 1 Karz-ı Hasen: Güzel ödünç, dinin emirlerine uygun ödünç verme yani malın en iyisini seçip, sadece Allah rızası için ihlâsla Allah’ın istediği yerlere vermektir. İnsanlar arası ilişkilerde “karz-ı hasen”, bir kimsenin bir şahsa borç vermesidir. Hiçbir maddi çıkar düşüncesi gözetmeksizin sırf Allah’ın rızasını kazanmak ve din kardeşinin sıkıntısını gidermek amacıyla nakit para, ölçülebilir, tartılabilir ve sayılabilir bir malı, mislini almak üzere karşılıksız borç vermeye karz-ı hasen denir. Nakit para, altın, gümüş, arpa, buğday, yağ, bal, yumurta ve ceviz gîbi tartılabilir, ölçülebilir ve piyasada benzeri bulunabilir şeyler arasında karz muamelesi yapılabilir. Borç veren istediği an, süresi dolmadan borç olarak verdiği şeyi geri isteyebilir. Borçlunun da hemen bunu iadesi gerekir. Ödünç alınan bir malın ödenmesi misliyle olur. Karzın rüknü “icâb ve kabul” ile bu esnada malın tesliminden ibarettir. Karz akdinin sıhhatli olabilmesi için, tarafların akıllı ve mümeyyiz olması; piyasada misli olan malın bulunması, karz muamelesi esnasında herhangi bir menfaatin şart koşulmaması gereklidir. Bakara: 245 ve benzeri ayetlerdeki; (Bakara: 245, Mâide: 12, Hadîd: 11, 18, Teğâbun: 17) “Allah’a karz-ı hasen” tabiri mecâzdır. Ancak Kur’an-ı Kerim’de karz-ı hasen ifadesini müfessirler Allah yolunda mal infakı şeklinde açıklamışlardır. Bk: (Bakara: 245) 2 Burada; “Allah’a karz-ı hasen” tabiri mecâzdır. Bir Müslüman’ın malının en iyisini seçip Allah yolunda ihlâsla vermesi ve Allah’ın da karşılığını taahhüt buyurması karz-ı hasene teşbih olunarak fiilde bir istiâre-i tebe’iyye veya genel anlamında bir istiâre-i temsiliyye vardır. (Elmalılı)— M. Türk
57:11
12
يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعٰى نُورُهُمْ بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ بُشْرٰيكُمُ الْيَوْمَ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُۚ ٢١
Yevme terel mû’minîne vel mû’minâti yes’â nûruhum beyne eydîhim ve bi eymânihim buşrâkumul yevme cennâtun tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîh(fîhâ), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
O gün, inanan erkeklerin ve inanan kadınların (îmanlarının) nurlarını, onların önlerinden ve sağ taraflarından koşarken görürsün. Ve o gün onlara: “Bugün müjdeler olsun size! İçerisinde ebedî olarak kalacağınız, zemîninden ırmaklar akan cennetler, sizindir. İşte bu, en büyük kurtuluştur.” denilir.— M. Türk
57:12
13
يَوْمَ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا انْظُرُونَا نَقْتَبِسْ مِنْ نُورِكُمْ ق۪يلَ ارْجِعُوا وَرَٓاءَكُمْ فَالْتَمِسُوا نُوراًۜ فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌۜ بَاطِنُهُ ف۪يهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُۜ ٣١
Yevme yekûlul munâfikûne vel munâfikâtu lillezîne âmenûnzurûnâ naktebis min nûrikum, kîlerci’û verâekum fel temisû nûrâ(nûren), fe duribe beynehum bi sûrin lehu bâb(bâbun), bâtınuhu fîhir rahmetu ve zâhiruhu min kıbelihil azâb(azâbu).
O gün, münâfık erkekler ile münâfık kadınlar, îman edenlere: “(Ne olur) bize bir bakın da sizin nurunuzdan birazcık yararlanalım”¹ diyecekler. O zaman onlara: “(Haydi) arkanıza dönün de bir nur bulabilirseniz bulun (bakalım)” denilir.² Derken onların arasına, kapısının içerisinde rahmet, dışarısında azap bulunan bir sur çekilir. 1 Âyetin tırnak içerisindeki bölümü “(Ne olur) bizi biraz gözetin de, biz de sizin içinize girelim.” şeklinde de tercüme edilebilir. 2 Buradaki “dönün” emri, “defolun” gibi bir azardır. Yani; onlara; “haydi mümkünse dünyaya dönün de bir nur arayın bakalım. Nurun esas aranacağı yer orası idi. Onun da kazanılma sebebi Allah’ın emirlerine itaat idi.” denilecek.— M. Türk
57:13
14
يُنَادُونَهُمْ اَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْۜ قَالُوا بَلٰى وَلٰكِنَّكُمْ فَـتَنْتُمْ اَنْفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ الْاَمَانِيُّ حَتّٰى جَٓاءَ اَمْرُ اللّٰهِ وَغَرَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ ٤١
Yunâdûnehum e lem nekun meakum, kâlû belâ ve lâkinnekum fe tentum enfusekum ve terebbastum vertebtum ve garret kumul emâniyyu hattâ câe emrullâhi ve garrekum billâhil garûr(garûmu).
(Münâfıklar) onlara: “(dünyada) biz de sizlerle birlikte değil miydik?”¹ diye bağrışacaklar. Müslümanlar da onlara: “Evet, (bizlerle birlikte idiniz) fakat siz, kendi kendinizi aldattınız, (inananların helâk olmalarını) beklediniz, (Allah’ın dininden) şüphe ettiniz, (köksüz) idealleriniz sizi hep aldattı ve sonunda da Allah’ın emri (olan ölüm) geliverdi. Ve (bir de) o aldatıcı (şeytan) sizi, Allah’ın affına güvendirerek² baştan çıkardı.” diyecek. 1 Yani; “bizler de îman etmiştik ve sizlerle birlikte ibâdet etmiştik” diyerek dünyada Müslüman gibi göründüklerinden dolayı medet ummaya çalışacaklar. 2 Yani şeytan sizi Allaha: “Günâhın ne zararı olabilir? Nasıl olsa Allah affeder, hattâ affetmek zorundadır. Siz keyfinize bakın. Bu adamlar da çok ileri gidiyorlar...” diyerek, haksız yere güvendirdi.— M. Türk
57:14
15
فَالْيَوْمَ لَا يُؤْخَذُ مِنْكُمْ فِدْيَةٌ وَلَا مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ مَأْوٰيكُمُ النَّارُۜ هِيَ مَوْلٰيكُمْۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ ٥١
Fel yevme lâ yû’hazu minkum fîd yetun ve lâ minellezîne keferû, me’vâkumun nâr(nâru), hiye mevlâkum, ve bi’sel masîr(masîru).
(Ey münâfıklar!) İşte bu sebeple¹ artık bugün sizden ve kâfirlerden herhangi bir fidye kabul edilmez. Sizin sığınacağınız yer, cehennemdir. Size yaraşan dost da odur ve orası ne kötü bir dönüş yeridir! 1 Âyetin başındaki (ف) sebebiyye olduğu için bu ilave yapılmıştır.— M. Türk
57:15
16
اَلَمْ يَأْنِ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللّٰهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ الْحَقِّۙ وَلَا يَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْاَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْۜ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ ٦١
E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Îman edenlerin,¹ Allah’ı anma ve Ondan inen gerçeğe gönülden bağlanma zamanı daha gelmedi mi? (Ey Muhammed! Onlara); “Daha önce kendilerine kitap verilen, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçince, kalpleri katılaşıp da birçoğu fâsık olanlar² gibi olmamalarını” söyle. 1 Bunlar; Müslüman olduklarını söyleyerek, Peygamber ve arkadaşlarının saflarına katılan, ama İslâm’ın sorunlarına gönüllerinde yer vermeyen duyarsız kimselerdir. Hattâ bunların, münâfıklar olduğu da rivâyet edilmektedir. (Vâhidî, Kurtubî) 2 Burada kastedilenler, Yahûdîler ve Hıristiyanlardır. Ancak Allah’ın diniyle, Kur’an’ın âyetleriyle ahbaplaşanların, akıllarını Kur’an’-ın ve peygamberin önüne geçirenlerin de bu sınıfa girme ihtimâli çok yüksektir.— M. Türk
57:16
17
اِعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يُحْـيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ ٧١
İ’lemû ennellâhe yuhyil arda ba’de mevtihâ, kad beyyennâ lekumul âyâti leallekum ta’kılûn(ta’kılûne).
Allah’ın ölümünden sonra yeryüzünü dirilttiğini aklınızdan hiç çıkartmayın! Belki aklınızı kullanırsınız diye âyetleri sizin için anlaşılır kıldık.¹ 1 Eğer siz aklınızı kullanır, hatalarınızı anlar ve Hakk’a yönelirseniz, ölmüş yeryüzünü dirilttiğimiz gibi, sizin de gönüllerinizde yok olmaya başlayan îmanlarınızı tekrar canlandırırız.— M. Türk
57:17
18
اِنَّ الْمُصَّدِّق۪ينَ وَالْمُصَّدِّقَاتِ وَاَقْرَضُوا اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً يُضَاعَفُ لَهُمْ وَلَهُمْ اَجْرٌ كَر۪يمٌ ٨١
İnnel mussaddikîne vel mussaddikâti ve akradûllâhe kardan hasenen yudâafu lehum ve lehum ecrun kerîm(kerîmun).
Şüphesiz sadaka veren erkeklere, sadaka veren kadınlara ve Allah’a güzel bir borç verenlere verdiklerinin karşılığı kat kat verilir. Ayrıca onlara bolca verilecek bir mükâfat vardır.— M. Türk
57:18
19
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِـه۪ٓ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الصِّدّ۪يقُونَۗ وَالشُّهَدَٓاءُ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ لَهُمْ اَجْرُهُمْ وَنُورُهُمْۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ۟ ٩١
Vellezîne âmenû billâhi ve rusulihî ulâike humus sıddîkûne veş şuhedâu inde rabbihim, lehum ecruhum ve nûruhum, vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ulâike ashâbul cahîm(cahîmi).
Allah’a ve Onun elçilerine gerçekten îman edenler var ya işte onlar, sıddîklerdir.¹ Şehitlere² gelince onların, Rablerinin huzurunda ayrıca bir mükâfatları ve nurları vardır.³ İnkâr ederek âyetlerimizi yalanlayanlar ise, cehennemliklerin ta kendisidir. 1 Sıddîk: Doğru sözlü, doğruluktan ayrılmayan, gerçeği tasdik eden anlamında bir Kur’an terimidir. Sözlükte “gerçeği konuşmak, gerçeğe uygun bilgi vermek ve güvenilir olmak” anlamlarına gelen “sıdk” mastarından isim olan sıddîk; “son derece doğru sözlü, asla yalan söylemeyen, gerçek olduğuna inandığı şeyi onaylamakta tereddüt göstermeyen, Allah ve Rasulünü tasdik eden ve bu tasdikinde de en ileri seviyeye ulaşan kimse” demektir. “Rasûlullah’ın bilgi, söz ve fiil biçiminde ortaya koyduklarının hepsini tasdik etmekte ve Peygamber’le mânevî münasebeti sebebiyle onun iç dünyasına yakın olmakta ileri seviyede bulunan kimse” şeklindeki tarif ise, Rasû-lullah ile Hz. Ebû Bekir arasındaki ilişki göz önüne alınarak yapılan bir tanımlamadır. Bazı müfessirler bu ayete dayanarak Allah’a ve Rasulüne iman eden herkesin sıddîklar grubuna girdiğini belirtmişlerdir. Sıddîk kelimesi bazı hadislerde Hz. Ebû Bekir’in sıfatı olarak zikredilir. Hz. Ebû Bekir, mi’rac mucizesi başta olmak üzere ğayba dair haberleri hiç tereddütsüz kabul ettiği için bizzat Efendimiz tarafından kendisine “sıddîk” lakabı verilmiş ve İslâm literatüründe bununla şöhret bulmuştur. (Buhârî, Tirmizî) Ahlâk ve tasavvuf kitaplarında sıddîk terimi ile ilgili yapılan tanım ve yorumlar kerameti kendilerinden veya müritlerinden menkul efendilerin yaptıkları, zikredilmeye bile değmeyen uydurma tanımlardır. 2 Şehit: Kelime olarak kesin bir haberi veren, bildiğini söyleyen, şahitlik eden demektir. Terim olarak ise, Allah rızası için, O’nun yolunda “canını fedâ eden Müslüman”a verilen isimdir. Ona bu ismin verilmesinin sebebi, cennetlik olduğuna şahitlik edilmiş olması ve onun Allah’ın huzurunda yaşıyor olmasıdır. Şehit kelimesi Kur’an’da daha çok Allah yolunda öldürülme anlamında kullanılmaktadır. Şehitlik büyük bir derecedir. Şehitlerin günahlarının af olunacağı da Kur’an’da müjdelenmiştir. Şehit olan insanların kul hakkı dışındaki bütün günahları affedilir. Şehit olmada ölçü, Allah’ın rızasıdır. Allah rızası için mücâdele eden, O’nun adını yüceltmek için çaba sarf eden ve bu yolda canını veren kimseler şehit olmuş olur. Bk. (Bakara: 154, Âlu İmrân: 169) 3 Âyetin bu bölümü, bir bütün olarak da düşünülebilir. O zaman tercüme “Allah’a ve Peygamberlerine îman edenler var ya işte onlar, Rableri yanında sıddîkler ve şehitler mertebesine erenlerdir. Onların mükâfatları ve nurları vardır.” şeklinde olabilir.— M. Türk
57:19
20
اِعْلَمُٓوا اَنَّمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَز۪ينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِي الْاَمْوَالِ وَالْاَوْلَادِۜ كَمَثَلِ غَيْثٍ اَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَه۪يجُ فَتَرٰيهُ مُصْفَراًّ ثُمَّ يَكُونُ حُطَاماًۜ وَفِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ شَد۪يدٌۙ وَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٌۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ ٠٢
İ’lemû ennemel hayâtud dunyâ leibun ve lehvun ve zînetun ve tefâhurun beynekum ve tekâsurun fîl emvâli vel evlâd(evlâdi), ke meseli gaysin a’cebel kuffâre nebâtuhu summe yehîcu fe terâhu musferren summe yekûnu hutâmâ(hutâmen), ve fîl âhıreti azâbun şedîdun ve magfiretun minallâhi ve rıdvân(rıdvânun), ve mel hayâtud dunyâ illâ metâul gurûr(gurûri).
Şunu iyi bilin ki Dünya hayatı sadece oyun, eğlence, gösteriş, kendi aranızda övünme yarışı, servet ve çocuk sahibi olma hırsından ibarettir.¹ (Bu hayat,) tıpkı bitirdiği ekin, (önce) çiftçilerin² hoşuna giden, sonra kuruyup, sapsarı kesilen, sonra da çör-çöp oluveren bir yağmur gibidir. Âhirette şiddetli azap da vardır, Allah’ın bağışlaması ve rızası da vardır. Dünya hayatı ise aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir. 1 Aynı konu için Bk.(En’am:32,Muhammed:36) 2 Küfür: Burada küffar, bilinen manasıyla “kâfirler” demek dahi olabilirse de İbnu Mesud’a göre; “çiftçiler” manasına olması tercihe değerdir. Çünkü “küfür” lügatte örtmek demek olduğu ve çiftçiler de tohumu toprağa atıp örttükleri için onlara da bu sıfat verilir. Ancak burada tevriye de düşünülerek kâfirler de kastedilmiş olabilir. Bu da onların, hayvanî bir hayata meyillerinin olduğuna bir işarettir.— M. Türk
57:20
21
سَابِقُٓوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۙ اُعِدَّتْ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ ١٢
Sâbikû ilâ magfiretin min rabbikum ve cennetin arduhâ keardıs semâi vel ardı uıddet lillezîne âmenû billâhi ve rusulih(rusulihî), zâlike fadlullâhi yû’tîhi men yeşâu, vallâhu zûl fadlil azîm(azîmi).
(Ey insanlar!) Birbirinizle, Rabbinizin affını ve Allah’a ve Onun elçilerine inananlar için hazırlanan, genişliği gök ile yerin genişliği kadar olan Cenneti kazanmak için yarışın. İşte bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Çünkü Allah, çok büyük lütuf sahibidir.— M. Türk
57:21
22
مَٓا اَصَابَ مِنْ مُص۪يبَةٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَبْرَاَهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرٌۚ ٢٢
Mâ esâbe min musîbetin fîl ardı ve lâ fî enfusikum illâ fî kitâbin min kabli en nebreehâ, inne zâlike alâllâhi yesîr(yesîrun).
Gerek yeryüzünde görülen, gerekse başınıza gelen her musîbet, yaratılmadan önce tarafımızca mutlaka bir kitaba yazılmıştır. Şüphesiz bu, Allah’a göre pek kolaydır.¹ 1 Arzdaki musibet; Arzda herhangi bir zarar ve yıkıma sebep olan afetlerdir. Kuraklık, kıtlık, hasılat veya hayvanata ârız olan afetler, arazi kaybı, zelzele v.s. her türlü zararlara şamil olur. Nefislerdeki musîbet de; ölüm, hastalık, yara, işkence, açlık, susuzluk, züğürtlük gibi canlara isabet eden acılardır. Tatlı başarılar Allah’ın lütfu olduğu gibi bütün musîbetler de Allah’ın ilm-i ezelîsinde veya Levh-i mahfuz’da yazılmış bir takdiridir. O nasıl mümkün olur denilmesin zira o, Allah’a göre kolaydır. Çünkü Allah madde ve müddetten müstağnidir. Takdir olunan musîbetten ise kaçmakla kurtulunamaz. O yazılmış ise kaçanlara veya oturup rahatına bakanlara dahi gelir çatar. Bu hususta böyle itikat etmelidir. (Elmalılı)— M. Türk
57:22
23
لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَٓا اٰتٰيكُمْۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍۙ ٣٢
Li keylâ te’sev alâ mâ fâtekum ve lâ tefrehû bi mâ âtâkum, vallâhu lâ yuhıbbu kulle muhtâlin fehûr(fehûrin).
(Allah bunu) kaybettiğiniz (dünyalıklara) üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nîmetlerle de şımarmayasınız diye (açıklamaktadır.) Çünkü Allah, kendisini beğenip övünenlerin hiçbirisini sevmez.— M. Türk
57:23
24
اَلَّذ۪ينَ يَبْخَلُونَ وَيَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِۜ وَمَنْ يَتَوَلَّ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ ٤٢
Ellezîne yebhalûne ve ye’murûnen nâse bil buhl(buhli), ve men yetevelle feinnellâhe huvel ganiyyul hamîd(hamîdu).
Çünkü onlar, hem cimrilik ederler, hem de insanlara cimriliği emrederler. Kim (haktan) yüz çevirirse (şunu iyi bilsin ki) hiç bir şeye ihtiyacı olmayan, övülmeye layık olan, sadece Allah’tır.— M. Türk
57:24
25
لَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَاَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْم۪يزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِۚ وَاَنْزَلْنَا الْحَد۪يدَ ف۪يهِ بَأْسٌ شَد۪يدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِۜ اِنَّ اللّٰهَ قَوِيٌّ عَز۪يزٌ۟ ٥٢
Lekad erselnâ rusulenâ bil beyyinâti ve enzelnâ meahumul kitâbe vel mîzâne li yekûmen nâsu bil kıst(kıstı), ve enzelnel hadîde fîhi be’sun şedîdun ve menâfiu lin nâsi ve li ya’lemallâhu men yensuruhu ve rusulehu bil gayb(gaybi), innellâhe kavîyyun azîz(azîzun).
Biz Peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik ve insanları adil bir düzen ile yönetsinler diye onlarla birlikte kitabı ve en adaletli kanunları, indirdik.¹ Ayrıca büyük caydırıcılığı ve sertliği yanında insanlara yönelik birçok faydaları olan demiri² de kimin, Allah’ı ve Peygamberi görmediği halde destekleyeceğini ortaya çıkarmak için indirdik.³ Şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok şereflidir. 1 “Mizan” kelimesi sadece “terazi” olarak tercüme edildiği zaman, âyet tam anlaşılamadığı için yukarıdaki tercüme daha uygun görülmüştür. 2 Çünkü silâhlar ve harp âletleri demirden yapılır ve onda insanlar için iğneden ipliğe her konuda pek çok menfaatler, vardır. Bu âyette, Peygamberlerin Allah’tan getirdikleri sistemin, demir ve demirle yapılan savaş araçlarıyla korunması ve bu savaş araçlarının da ancak Allah’ın dinini ayakta tutmak için kullanılması gerektiğine veya adaletin, kitap ve mizanla temin edilip, demirle yani “devlet gücüyle” ayakta tutulmasına işaret edilmektedir. Zîrâ yaptırım gücü bulunmayan ve insanların gönüllerine hapsedilen bir din, asla ayakta duramaz. 3 Bu âyetteki “indirdik” ifâdesinden; demirin, yeryüzünün yaratılışında mevcut olmayıp, daha sonra yeryüzüne indirildiği de anlaşılabilir. Nitekim bu konu ile ilgili bazı bilimsel verilerin de olduğu tartışılmaktadır.— M. Türk
57:25
26
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحاً وَاِبْرٰه۪يمَ وَجَعَلْنَا ف۪ي ذُرِّيَّتِهِمَا النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ فَمِنْهُمْ مُهْتَدٍۚ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ ٦٢
Ve lekad erselnâ nûhan ve ibrâhîme ve cealnâ fî zurriyyetihimen nubuvvete vel kitâbe fe minhum muhted(muhtedin), ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Yemin olsun ki Biz, Nûh’u ve İbrahim’i elçi olarak gönderdik ve o ikisinin soylarına Peygamberlik ve kitap verdik. Öyle iken, içlerinden bir kısmı, hak yolu kabul etmiş, birçoğu ise hak yoldan sapmıştır.— M. Türk
57:26
27
ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَاٰتَيْنَاهُ الْاِنْج۪يلَ وَجَعَلْنَا ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ رَأْفَةً وَرَحْمَةًۜ وَرَهْبَانِيَّةًۨ ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ اِلَّا ابْتِغَٓاءَ رِضْوَانِ اللّٰهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَـتِهَاۚ فَاٰتَيْنَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْهُمْ اَجْرَهُمْۚ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ ٧٢
Summe kaffeynâ alâ âsârihim bi rusulinâ ve kaffeynâ bi’îsebni meryeme ve âteynâhul incîle ve cealnâ fî kulûbillezînet tebeûhu re’feten ve rahmeh(rahmeten), ve rahbâniyyetenibtedeûhâ mâ ketebnâhâ aleyhim illebtigâe rıdvânillâhi fe mâ reavhâ hakka riâyetihâ, fe âteynellezîne âmenû minhum ecrehum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Sonra onların ardından Peygamberlerimizi birbiri ardınca gönderdik. (Daha sonra da) kendisine İncil’i¹ verdiğimiz Meryem’in oğlu İsa’yı (Rasul olarak) gönderdik. Ona uyanların kalplerine de şefkat ve merhamet yerleştirdik. Bizim, kendilerine emretmediğimiz halde uydurdukları ruhbanlığa² gelince; onlar onu, güya Allah’ın rızasını kazanmak için uydurdular ama buna da gerektiği gibi uymadılar. Biz de onlardan îman edenlere mükâfatlarını verdik. Fakat onlardan birçoğu hak yoldan saptılar. 1 Bugün Hıristiyanların ellerinde bulunan Matta, Markos, Luka ve Yuhanna isimli kitaplar, isimlerinden de anlaşıldığı üzere “incilciler tarafından” sonradan Hz. İsa (a.s)’ın hayat hikâyesi olarak yazılmış uyduruk kitaplardır. 2 Ruhbanlık; büyük bir korku hissiyle çekilip, Dünya zevklerini terk ederek, züht ve riyazat ile ibâdette aşırılığa kaçmak, demektir. Yani kendilerini ibadete adayan Hıristiyan veya diğer dinlere mensup rahiplerin, Allah adına uydurdukları yaşayış biçimidir. Arapça “râhib” kelimesinin çoğulu olan “ruhbân”, yoğun bir dinî kaygı ve korku ile kendini ibadete veren kimse anlamındadır. Râhib de; “Allah’tan korkan ve uzlet halinde ibadet eden kişiyi” ifade eder. Ruhban ve ruhbâniyyet kelimeleri Kur’an’da Hristiyan geleneğine atıfla dört yerde geçer. (Mâide: 82, Tevbe: 31, 34, Hadîd: 27) Tefsirlerdeki açıklamalara göre ruhbanlık, bir grup Hristiyan’ın dinde ortaya çıkan fitneden uzaklaşıp dağlara çekilerek ibadet etme ve nefis tezkiyesinde bulunmanın yanı sıra, kuytu köşelerde yalnız yaşama gibi meşakkatli bir hayat tarzına katlanmasını ifade etmektedir. Rivayete göre Hz. Îsâ ile Hz. Muhammed’in peygamberlikleri arasındaki fetret döneminde Hristiyanlara zalim krallar hükmetmiş, bunlar Tevrat’ı ve İncil’i değiştirmiştir. Bunun üzerine bazı Hristiyanlar zalim yöneticilere karşı mücadele etmiş, dinlerinde fitne ortaya çıkmasından korkunca da dağlara çekilip uzlet hayatı yaşamaya başlamıştır. (Zemahşerî, Râzî) Hristiyanlıkta iki ayrı ruhban sınıfı mevcuttur. 1. Manastırlarda uzlet hayatı yaşayan ve “keşiş” diye isimlendirilen ruhbanlar. 2. Kiliselerde görev yapan rahipler veya papazlar. Hristiyanlıkta seçilme yoluyla elde edilen rahiplikte bekârlık esas olsa da (Katolik kilisesi) bekârlığın zorunlu olmadığı uygulamalar da mevcuttur. (Doğu Hristiyan kiliseleri) Hz. Peygamber (s.a.v) bazı Müslümanların ruhban hayatı yaşamaya başlaması üzerine: “Hem oruç tutun hem yiyin, hem ibadet edin hem uyuyun. Ben hem oruç tutuyorum hem iftar ediyorum, hem ibadet ediyorum hem uyuyorum; ben et de yiyorum kadınlarla da evleniyorum; benim sünnetimden uzaklaşan benden değildir” buyurmuştur. (Buhârî, Müslim) Buradan, Allah’ın emretmediği ve birilerinin Allah adına uydurduğu her türlü aşırılığa kaçan ibâdet türlerinin, Müslümanlık adına bile olsa ruhbanlığa girdiği anlaşılmaktadır. Bilhassa H. 1. Asırdan itibaren zalim sultanların saltanatlarını güvence altına almak, Hristiyan, Mecûsi ve Hindû papazların Müslüman gibi görünerek toplum mühendisliği yaparak, İslam’ı bozmak için uydurduğu çeşitli mezhep, tarikat ve meşrepler, hala bu ruhbanlıklarını din diye pazarlamaktadırlar. Bilhassa evlenmeme, çile, rabıta, kırk bekleme, kilise koroları türünden güya din içerikli müzikli ayinler, sema, semah ve benzerleri ruhbanlığın İslam’a sokulan batıl uygulamalarından başka bir şey değildir.— M. Türk
57:27
28
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَاٰمِنُوا بِرَسُولِه۪ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِه۪ وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُوراً تَمْشُونَ بِه۪ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌۙ ٨٢
Yâ eyyuhâllezîne âmenût tekûllâhe ve âminû bi resûlihî yû’tikum kifleyni min rahmetihî ve yec’al lekum nûren temşûne bihî ve yagfir lekum, vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun).
Ey îman edenler! Allah’a karşı hata etmekten sakının ve Onun Peygamberine, îman edin ki O size rahmetinden iki kat versin,¹ ışığında yürüyeceğiniz bir nur lütfetsin ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. 1 Yani, birisi önceki Peygamberlere îmanınızın karşılığı, diğeri de kendi Peygamberinize olan îmanınızın karşılığı olarak… Ebû Mûsa el-Eş’arî’den: Peygamber (s.a.v): “Üç kişi vardır ki, bunlar iki kere mükâfata ulaşırlar: Birincisi, ehl-i kitaptan olup da kendi Peygamberine ve daha sonra bana îman eden kişiye iki ecir vardır. İkincisi, bir cariyesi olup da onu güzelce terbiye edip, âzad ettikten sonra, onunla evlenen adama iki ecir vardır. Üçüncüsü, Rabbine ibâdetini güzel yapan ve efendisine itaat eden köleye de iki ecir vardır.” buyurmuştur. (Buhari, Müslim, İbnu Kesir)— M. Türk
57:28
29
لِئَلَّا يَعْلَمَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَلَّا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ وَاَنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ ٩٢
Li ellâ ya’leme ehlul kitâbi ellâ yakdirûne alâ şey’in min fadlillâhi ve ennel fadle bi yedillâhi yû’tîhi men yeşâu, vallâhu zûl fadlil azîm(azîmi).
Kendilerine kitap verilenler şunu iyi bilsinler ki onlar, Allah’ın lütfundan hiç bir şey elde edemeyeceklerdir. (Çünkü) lütuf, tamamen Allah’ın elindedir ve onu dilediğine verir. Ve Allah, büyük lütuf sahibidir.— M. Türk
57:29
Hadıd
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 7 ayet البقرة 3 Al-i İmran 7 ayet آل عمران 4 Nisa 7 ayet النساء 5 Maide 7 ayet المائدة 6 Enam 7 ayet الأنعام 7 Araf 7 ayet الأعراف 8 Enfal 7 ayet الأنفال 9 Tevbe 7 ayet التوبة 10 Yunus 7 ayet يونس 11 Hud 7 ayet هود 12 Yusuf 7 ayet يوسف 13 Rad 7 ayet الرعد 14 İbrahim 7 ayet ابراهيم 15 Hicr 7 ayet الحجر 16 Nahl 7 ayet النحل 17 İsra 7 ayet الإسراء 18 Kehf 7 ayet الكهف 19 Meryem 7 ayet مريم 20 Ta Ha 7 ayet طه 21 Enbiya 7 ayet الأنبياء 22 Hac 7 ayet الحج 23 Müminun 7 ayet المؤمنون 24 Nur 7 ayet النور 25 Furkan 7 ayet الفرقان 26 Şuara 7 ayet الشعراء 27 Neml 7 ayet النمل 28 Kasas 7 ayet القصص 29 Ankebut 7 ayet العنكبوت 30 Rum 7 ayet الروم 31 Lokman 7 ayet لقمان 32 Secde 7 ayet السجدة 33 Ahzab 7 ayet الأحزاب 34 Sebe 7 ayet سبإ 35 Fatır 7 ayet فاطر 36 Yasin 7 ayet يس 37 Saffat 7 ayet الصافات 38 Sad 7 ayet ص 39 Zümer 7 ayet الزمر 40 Mümin 7 ayet غافر 41 Fussilet 7 ayet فصلت 42 Şura 7 ayet الشورى 43 Zuhruf 7 ayet الزخرف 44 Duhan 7 ayet الدخان 45 Casiye 7 ayet الجاثية 46 Ahkaf 7 ayet الأحقاف 47 Muhammed 7 ayet محمد 48 Fetih 7 ayet الفتح 49 Hucurat 7 ayet الحجرات 50 Kaf 7 ayet ق 51 Zariyat 7 ayet الذاريات 52 Tur 7 ayet الطور 53 Necm 7 ayet النجم 54 Kamer 7 ayet القمر 55 Rahman 7 ayet الرحمن 56 Vakıa 7 ayet الواقعة 57 Hadıd 7 ayet الحديد 58 Mücadele 7 ayet المجادلة 59 Haşr 7 ayet الحشر 60 Mümtehine 7 ayet الممتحنة 61 Saf 7 ayet الصف 62 Cuma 7 ayet الجمعة 63 Münafikun 7 ayet المنافقون 64 Tegabun 7 ayet التغابن 65 Talak 7 ayet الطلاق 66 Tahrim 7 ayet التحريم 67 Mülk 7 ayet الملك 68 Kalem 7 ayet القلم 69 Hakka 7 ayet الحاقة 70 Mearic 7 ayet المعارج 71 Nuh 7 ayet نوح 72 Cin 7 ayet الجن 73 Müzzemmil 7 ayet المزمل 74 Müddessir 7 ayet المدثر 75 Kıyame 7 ayet القيامة 76 İnsan 7 ayet الانسان 77 Mürselat 7 ayet المرسلات 78 Nebe 7 ayet النبإ 79 Naziat 7 ayet النازعات 80 Abese 7 ayet عبس 81 Tekvir 7 ayet التكوير 82 İnfitar 7 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 7 ayet المطففين 84 İnşikak 7 ayet الإنشقاق 85 Büruc 7 ayet البروج 86 Tarık 7 ayet الطارق 87 Ala 7 ayet الأعل 88 Gaşiye 7 ayet الغاشية 89 Fecr 7 ayet الفجر 90 Beled 7 ayet البلد 91 Şems 7 ayet الشمس 92 Leyl 7 ayet الليل 93 Duha 7 ayet الضحى 94 İnşirah 7 ayet الشرح 95 Tin 7 ayet التين 96 Alak 7 ayet العلق 97 Kadir 7 ayet القدر 98 Beyyine 7 ayet البينة 99 Zilzal 7 ayet الزلزلة 100 Adiyat 7 ayet العاديات 101 Karia 7 ayet القارعة 102 Tekasür 7 ayet التكاثر 103 Asr 7 ayet التكاثر 104 Hümeze 7 ayet الهمزة 105 Fil 7 ayet الفيل 106 Kureyş 7 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 7 ayet الماعون 109 Kafirun 7 ayet الكافرون 110 Nasr 7 ayet النصر 111 Tebbet 7 ayet المسد 112 İhlas 7 ayet الإخلاص 113 Felak 7 ayet الفلق 114 Nas 7 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle