Zuhruf 89 Ayet 25. Cüz الزخرف
43

Zuhruf

— Gösteriş-Süsler
89 Ayet 25. Cüz
الزخرف
43
Zuhruf
89 Ayet
الزخرف
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
حٰمٓۜ ١
Hâ mim.
Hâ, Mîm.— M. Türk
43:1
2
وَالْكِتَابِ الْمُب۪ينِۙ ٢
Vel kitâbil mubîni.
(Hakkı bâtıldan) ayırt edici kitaba yemin olsun;¹ 1 Aynı âyet için Bk. (Duhân: 2)— M. Türk
43:2
3
اِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْءٰناً عَرَبِياًّ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَۚ ٣
İnnâ cealnâhu kur’ânen arabiyyen leallekum ta’kılûn(ta’kılûne).
Gerçekten Biz onu anlayasınız diye Arapça¹ bir Kur’an, yaptık. 1 Arabî: Araba veya Arab diyarının diline ait demektir.— M. Türk
43:3
4
وَاِنَّهُ ف۪ٓي اُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَك۪يمٌۜ ٤
Ve innehu fî ummil kitâbi ledeynâ le alîyyun hakîm(hakîmun).
Şüphesiz o, katımızdaki ana kitapta (Levh-i Mahfuz’da) mevcut olan, çok yüce, hüküm (ve hikmet) dolu (bir kitap)tır.— M. Türk
43:4
5
اَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحاً اَنْ كُنْتُمْ قَوْماً مُسْرِف۪ينَ ٥
E fe nadribu ankumuz zikre safhan en kuntum kavmen musrifîn(musrifîne).
(Ey Kâfirler!) Siz ölçüyü kaçıran bir kavimsiniz diye, sizi uyarmaktan vaz mı geçelim?¹ 1 Yani; küfürde ileri gitmiş bir topluluk olduğunuz için Peygambere bir zararınız dokunur diye çekinip de sizi uyarmak için, bu kitabı indirmekten vaz geçeceğimizi mi zannediyorsunuz? Ayrıca bu âyet; “(Ey Kâfirler!) Siz, ölçüyü kaçıran bir kavimsiniz diye, sizi cezâlandırmaktan vaz mı geçelim?” şeklinde de anlaşılabilir. (Taberî)— M. Türk
43:5
6
وَكَمْ اَرْسَلْنَا مِنْ نَبِيٍّ فِي الْاَوَّل۪ينَ ٦
Ve kem erselna min nebîyin fîl evvelîn(evvelîne).
Zîrâ Biz, önceki (toplum)lara da nice Peygamberler gönderdik.— M. Türk
43:6
7
وَمَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ نَبِيٍّ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ ٧
Ve mâ yetîhim min nebîyin illâ kânû bihî yestehziûn(yestehziûne).
Onlar kendilerine bir Peygamber gelir gelmez, derhâl onunla alay ettiler.— M. Türk
43:7
8
فَاَهْلَكْـنَٓا اَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشاً وَمَضٰى مَثَلُ الْاَوَّل۪ينَ ٨
Fe ehleknâ eşedde minhum batşen ve medâ meselul evvelîn(evvelîne).
Biz de kuvvet bakımından o (Mekkeli müşriklerden)¹ daha üstün olan önceki (toplum)ları, örneği (diğer âyetlerde) geçtiği gibi, helâk ettik. 1 Burada Mekkeli müşriklere, “sizden” şeklinde değil de “onlardan” diye üçüncü şahıs olarak hitâp edilmesi, bu sonuca sadece Mekkeli müşriklerin uğratılacağı ve Müslümanların bunun dışında olduğunu haber vermek ve Müslümanlara itibar kazandırmak içindir.— M. Türk
43:8
9
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَز۪يزُ الْعَل۪يمُۙ ٩
Ve le in seeltehum men halakas semâvâti vel arda le yekûlunne halakahunnel azîzul alîm(alîmu).
Eğer sen, o (kâfirlere): “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan kesinlikle: “Onları çok şerefli, her şeyi bilen (Allah) yarattı.” derler.— M. Türk
43:9
10
اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ مَهْداً وَجَعَلَ لَكُمْ ف۪يهَا سُبُلاً لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۚ ٠١
Ellezî cealekumul arda mehden ve cealelekum fîhâ subulen leallekum tehtedûn(tehtedûne).
Yeryüzünü sizin için bir döşek kılan ve (istediğiniz yere) gidebilmeniz için orada size (birtakım) yollar var eden,¹ hep O (Allah)’tır.² 1 Bk. (Nahl: 15, Tâ Hâ: 53, Enbiyâ: 31) 2 Bu iki ayet: “Eğer sen, o (kâfirlere): ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan kesinlikle: ‘Onları çok şerefli, her şeyi bilen, yeryüzünü sizin için bir döşek kılan ve (istediğiniz yere) gidebilmeniz için orada size (birtakım) yollar var eden, (Allah) yarattı’ derler.” şeklinde de toparlanabilir.— M. Türk
43:10
11
وَالَّذ۪ي نَزَّلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً بِقَدَرٍۚ فَاَنْشَرْنَا بِه۪ بَلْدَةً مَيْتاًۚ كَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ ١١
Vellezî nezzele mines semâi mâenbi kader(kaderin), fe enşernâ bihî beldetenmeyten, kezâlike tuhrecûn(tuhrecûne).
Gökten suyu belirli bir ölçüye göre indiren, O (Allah)’tır. Onunla ölü toprağa hayat verdiğimiz gibi, siz de (kabirlerinizden) çıkarılacaksınız.¹ 1 Âyetin son bölümü “Onunla ölü toprağa hayat verdiğimiz gibi siz de (bir rûh olan bu Kur’an ile yepyeni bir hayata) çıkarılacaksınız.” diye de anlaşılabilir.— M. Türk
43:11
12
وَالَّذ۪ي خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْاَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَۙ ٢١
Vellezî halakal ezvâce kullehâve ceale lekum minel fulki vel enâmi mâ terkebûn(terkebûne).
12,13,14. Bütün çiftleri¹ yaratan ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan üzerlerine binmeniz, üzerlerine binince de Rabbinizin nîmetini anarak: “Bizim asla gücümüzün yetmeyeceği bu şeyleri hizmetimize veren (Allah)ın şânı çok yücedir.² Ve biz elbette Rabbimize döneceğiz.” demeniz için³ binitler var eden de O (Allah)’tır. 1 Bk. (Ra’d: 3, Yasin: 36, Zariyat: 49) 2 Eğer Allah, suya kaldırma kuvvetini, petrole enerjiyi, demire dayanma gücünü, yeryüzüne çekim, atmosfere kaldırma kuvvetini, bazı hayvanlara evcilleşme özelliğini vermeseydi, insanın bunları emrinin altına alması, hiç mümkün olur muydu? 3 İbnu Ömer (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.v.) yolculuğa çıkarken hayvanı üzerine binip iyice yerleşince üç defa tekbir alır ve: “-Bizim asla gücümüzün yetmeyeceği bu şeyleri, hizmetimize veren (Allah)’ın şânı çok yücedir. Ve biz elbette, Rabbimize döneceğiz. Ey Allah’ım! Bu yolculuğumuzda senden iyilik, takva ve razı olacağın ameller işlemeyi nasip etmeni dileriz. Ey Allah’ım! Bu yolcuğumuzu kolay kıl, uzağını yakın et. Ey Allah’ım! Yolculukta yardımcımız Sensin, geride bıraktığımız ailemizin koruyucusu da Sensin. Ey Allah’ım! Yolculuğun zorluklarından üzücü şeylerle karşılaşmaktan ve dönüşte malımızda çoluk çocuğumuzda kötü haller görmekten sana sığınırım” der, dönüşünde de bunları söyler ve: -“Biz yolcular, tövbe ederek, Rabbimize ibadet ederek ve hamd ederek dönüyoruz.” cümlelerini ilave ederdi. (Müslim)— M. Türk
43:12
13
لِتَسْتَوُ۫ا عَلٰى ظُهُورِه۪ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ اِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذ۪ي سَخَّرَ لَنَا هٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِن۪ينَۙ ٣١
Li testevû alâ zuhûrihî summe tezkurû ni’mete rabbikum izesteveytum aleyhi, ve tekûlû subhânellezî sehhare lenâ hâzâ ve mâ kunnâ lehu mukrinîn(mukrinîne).
12,13,14. Bütün çiftleri¹ yaratan ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan üzerlerine binmeniz, üzerlerine binince de Rabbinizin nîmetini anarak: “Bizim asla gücümüzün yetmeyeceği bu şeyleri hizmetimize veren (Allah)ın şânı çok yücedir.² Ve biz elbette Rabbimize döneceğiz.” demeniz için³ binitler var eden de O (Allah)’tır. 1 Bk. (Ra’d: 3, Yasin: 36, Zariyat: 49) 2 Eğer Allah, suya kaldırma kuvvetini, petrole enerjiyi, demire dayanma gücünü, yeryüzüne çekim, atmosfere kaldırma kuvvetini, bazı hayvanlara evcilleşme özelliğini vermeseydi, insanın bunları emrinin altına alması, hiç mümkün olur muydu? 3 İbnu Ömer (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.v.) yolculuğa çıkarken hayvanı üzerine binip iyice yerleşince üç defa tekbir alır ve: “-Bizim asla gücümüzün yetmeyeceği bu şeyleri, hizmetimize veren (Allah)’ın şânı çok yücedir. Ve biz elbette, Rabbimize döneceğiz. Ey Allah’ım! Bu yolculuğumuzda senden iyilik, takva ve razı olacağın ameller işlemeyi nasip etmeni dileriz. Ey Allah’ım! Bu yolcuğumuzu kolay kıl, uzağını yakın et. Ey Allah’ım! Yolculukta yardımcımız Sensin, geride bıraktığımız ailemizin koruyucusu da Sensin. Ey Allah’ım! Yolculuğun zorluklarından üzücü şeylerle karşılaşmaktan ve dönüşte malımızda çoluk çocuğumuzda kötü haller görmekten sana sığınırım” der, dönüşünde de bunları söyler ve: -“Biz yolcular, tövbe ederek, Rabbimize ibadet ederek ve hamd ederek dönüyoruz.” cümlelerini ilave ederdi. (Müslim)— M. Türk
43:13
14
وَاِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ ٤١
Ve innâ ilâ rabbinâ le munkalibûn(munkalibûne).
12,13,14. Bütün çiftleri¹ yaratan ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan üzerlerine binmeniz, üzerlerine binince de Rabbinizin nîmetini anarak: “Bizim asla gücümüzün yetmeyeceği bu şeyleri hizmetimize veren (Allah)ın şânı çok yücedir.² Ve biz elbette Rabbimize döneceğiz.” demeniz için³ binitler var eden de O (Allah)’tır. 1 Bk. (Ra’d: 3, Yasin: 36, Zariyat: 49) 2 Eğer Allah, suya kaldırma kuvvetini, petrole enerjiyi, demire dayanma gücünü, yeryüzüne çekim, atmosfere kaldırma kuvvetini, bazı hayvanlara evcilleşme özelliğini vermeseydi, insanın bunları emrinin altına alması, hiç mümkün olur muydu? 3 İbnu Ömer (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.v.) yolculuğa çıkarken hayvanı üzerine binip iyice yerleşince üç defa tekbir alır ve: “-Bizim asla gücümüzün yetmeyeceği bu şeyleri, hizmetimize veren (Allah)’ın şânı çok yücedir. Ve biz elbette, Rabbimize döneceğiz. Ey Allah’ım! Bu yolculuğumuzda senden iyilik, takva ve razı olacağın ameller işlemeyi nasip etmeni dileriz. Ey Allah’ım! Bu yolcuğumuzu kolay kıl, uzağını yakın et. Ey Allah’ım! Yolculukta yardımcımız Sensin, geride bıraktığımız ailemizin koruyucusu da Sensin. Ey Allah’ım! Yolculuğun zorluklarından üzücü şeylerle karşılaşmaktan ve dönüşte malımızda çoluk çocuğumuzda kötü haller görmekten sana sığınırım” der, dönüşünde de bunları söyler ve: -“Biz yolcular, tövbe ederek, Rabbimize ibadet ederek ve hamd ederek dönüyoruz.” cümlelerini ilave ederdi. (Müslim)— M. Türk
43:14
15
وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِه۪ جُزْءاًۜ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَكَفُورٌ مُب۪ينٌۜ ٥١
Ve cealû lehu min ibâdihî cuz’â(cuz’en), innel insâne le kefûrun mubîn(mubînun).
(Buna rağmen) onlar, Allah’ın kullarından bir kısmını, Onun bir parçası¹ saydılar.² Gerçekten insan çok nankördür. 1 Bu âyetle; a- Allah’ı kullarından bir parça kabul eden “hulûl teorisi”nin bâtıl olduğu, b- Allah’a çocuk isnat etmenin küfür olduğu, c- Müşriklerin her puta bir hisse vererek onları Allah’ın bir parçası haline getirmelerinin şirk olduğu, d- Maddeyi Allah’la özdeşleştirme durumuna getiren “vahdet-i vücut felsefesi”nin küfür olduğu anlaşılmaktadır. Bu bölüm; “(Buna rağmen) onlar Allah’ın (ilâhlığından) bir kısmını, bazı varlıklara yakıştırırlar.” diye de anlaşılabilir. 2 Hulûl: Sözlükte “bir şeyi çözmek, bir yere intikal etmek, yerleşmek” anlamlarında mastar olan “hulûl” kelimesi isim şeklinde de kullanılır. “İlâhî zâtın veya sıfatların yaratıklardan birine veya tamamına intikal edip onlarla birleşmesi anlamında bir felsefi terim”dir. İslâm düşünce tarihinde itikadî tartışmalara konu teşkil eden “hulûl”; Allah’ın insan veya başka bir maddî varlık görünümünde ortaya çıkması, diye tanımlanabilir. Batıl dinlerde hulûl (incarnation), insanüstü ilâhî bir kudretin belli bir amaç doğrultusunda çoğunlukla insan, bazen da hayvan sûretinde tamamen veya kısmen yeryüzünde görünmesini (bedenlenmesini) ifade eder. Hulûl inancının köklerini, eski İran ve Hint dinlerine, Zerdüştlük ve Budizm’e dayandıranlar bulunduğu gibi Sâbiîler veya firavunlar tarafından ortaya atıldığını kabul edenler de vardır. Hulûl inancı, gerçek önemine özellikle Hinduizm ve Hristiyanlıkta kavuşmuştur. Hıristiyanlığa göre Tanrı, insanlığı kurtarmak amacıyla Nâsıralı Îsâ’nın kişiliğinde bedene bürünmüştür. Bununla birlikte eski Mısır’dan Grekler’e kadar pek çok dinde de görünmektedir. İslâm âleminde hulûl inancını benimseyen ilk kişinin “ilâhî bir cüzün Hz. Ali’ye ve onun soyundan gelen imamlara intikal ettiğini” iddia eden münafık Abdullah b. Sebe’ olduğu belirtilir. Daha sonra teşekkül eden aşırı Şiî fırkalarda hulûl ilkesi ortak bir inanç haline gelmiştir. Hulul inancı iki grupta toplanmıştır. 1. Mutlak Hulûl: Allah’ın zâtıyla her şeye hulûl ettiğini ve her yerde bulunduğunu kabul edenler. Bu tür hulûlün kapsamına öncelikle “panteist felsefeler” ve onların bir türü olduğu ileri sürülen “vahdet-i vücûd” nazariyesinin dâhil olduğu kabul edilir ve bu nazariyenin belli başlı temsilcileri de İbn’ül-Fârız, Muhyiddin İbnü’l-Arabî v.b. dir. Zira onlar, tasavvufta “seyr ü sülük” merhalelerini aşarak “fenâ fillâh” mertebesine erenlerin, “Allah’tan başka hiçbir varlığın bulunmadığını tecrübe ile bildiklerine ilişkin” düşüncelerini açıkça beyan etmişlerdir. İbnu Teymiyye, hulûl inancının asıl temsilcilerinin sûfîler olduğunu kaydeder. 2. Muayyen Hulûl. Allah’ın zâtı veya sıfatlarıyla muayyen bir şahsa yahut belirli bir nesneye intikal ettiğini kabul edenlerdir. Hıristiyanların Hz. Îsâ, Şiîler’in imamları, bazı sûfîlerin de şeyhleri hakkında benimsedikleri inançlar, bu tür hulûle örnek olarak gösterilir. Başta Ehl-i sünnet olmak üzere Mu‘tezile’ye ve mûtedil Şîa’ya mensup İslâm kelâmcıları ister mutlak ister muayyen olsun, bütün şekilleriyle hululün İslâm akaidine aykırı olduğunda da ittifak etmişlerdir. Kelâmcılar her türlü hulûlü imkânsız görmekte ve bu inancı benimseyenleri tekfir etmektedir. Allah’a karşı nankörlük, bir küfürdür. Çünkü Halik’ı mahlûktan veya mahlûku Halik’tan bir parça yapmak yahut Halik’ın mahlûkunu tamamen Onun bir eseri olarak görmeyip Allah’a eş görmek, tam bir küfürdür.— M. Türk
43:15
16
اَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَاَصْفٰيكُمْ بِالْبَن۪ينَ۟ ٦١
Emittehaze mimmâ yahluku benâtin ve asfâkum bil benîn(benîne).
Yoksa O, yarattıklarından kızları kendisine aldı da oğulları size mi ayırdı?— M. Türk
43:16
17
وَاِذَا بُشِّرَ اَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمٰنِ مَثَلاً ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَداًّ وَهُوَ كَظ۪يمٌ ٧١
Ve izâ buşşire ehaduhum bi mâ darabe lir rahmâni meselen zalle vechuhu musvedden ve huve kezîm(kezîmun).
17,18. Oysa o (müşriklerden) birisine, Rahman (olan Allah)’a yakıştırdıkları ve (kendileri tarafından) sadece (hayatın) süsü olarak büyütülen¹ (kız çocuğu) müjdelendiği zaman, içi hüzünle dolarak yüzü kapkara kesilir ve içerisinden çıkamayacağı bir bunalıma düşer.² 1 Küfür ve şirk toplumlarında kadın, genellikle toplumun bir süs eşyası ve erkeklerin arzularını tatmin aracı olarak algılandığı için kız çocuklarından hep utanıla gelmiştir. Çünkü başkasının kızını bu tür amaçlarla kullanmayı bir zevk olarak görenler, bunun vahametini ancak kendi kız çocukları dünyaya gelince anlarlar. Utançlarından onları ya toprağa gömer ya da kendileri için bir kara leke olarak görürler. İşte bu âyet, böylelerinin ruh halini tasvir etmektedir. 2 18. âyet genelde, “Süs içerisinde yetiştirilip savaş edemeyecek olan (kız çocuğunu) mu istemiyorlar?” diye tercüme edilmiştir. Ancak (وَهُوَ فِى الْخِصَامِ غَيْرُ مُب۪ينٍ) bölümündeki (هُوَ) zamirinin yukarısına ve bu meale uyumsuzluğu ve kız çocukları için yapılan isnadın Allah’a yakışmaması sebebiyle yukarıdaki gibi tercüme edilmesi daha uygundur. Bk. (Nahl: 58-59)— M. Türk
43:17
18
اَوَمَنْ يُنَشَّؤُ۬ا فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُب۪ينٍ ٨١
E ve men yuneşşeu fîl hılyeti ve huve fîl hısâmi gayru mubîn(mubînin).
17,18. Oysa o (müşriklerden) birisine, Rahman (olan Allah)’a yakıştırdıkları ve (kendileri tarafından) sadece (hayatın) süsü olarak büyütülen¹ (kız çocuğu) müjdelendiği zaman, içi hüzünle dolarak yüzü kapkara kesilir ve içerisinden çıkamayacağı bir bunalıma düşer.² 1 Küfür ve şirk toplumlarında kadın, genellikle toplumun bir süs eşyası ve erkeklerin arzularını tatmin aracı olarak algılandığı için kız çocuklarından hep utanıla gelmiştir. Çünkü başkasının kızını bu tür amaçlarla kullanmayı bir zevk olarak görenler, bunun vahametini ancak kendi kız çocukları dünyaya gelince anlarlar. Utançlarından onları ya toprağa gömer ya da kendileri için bir kara leke olarak görürler. İşte bu âyet, böylelerinin ruh halini tasvir etmektedir. 2 18. âyet genelde, “Süs içerisinde yetiştirilip savaş edemeyecek olan (kız çocuğunu) mu istemiyorlar?” diye tercüme edilmiştir. Ancak (وَهُوَ فِى الْخِصَامِ غَيْرُ مُب۪ينٍ) bölümündeki (هُوَ) zamirinin yukarısına ve bu meale uyumsuzluğu ve kız çocukları için yapılan isnadın Allah’a yakışmaması sebebiyle yukarıdaki gibi tercüme edilmesi daha uygundur. Bk. (Nahl: 58-59)— M. Türk
43:18
19
وَجَعَلُوا الْمَلٰٓئِكَةَ الَّذ۪ينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمٰنِ اِنَاثاًۜ اَشَهِدُوا خَلْقَهُمْۜ سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْـَٔلُونَ ٩١
Ve cealûl melâiketellezîne hum ibâdur rahmâni inâsâ(inâsen), e şehidû halkahum, setuktebu şehâdetuhum ve yus’elûn(yus’elûne).
Onlar, yaratılışlarına şâhit mi idiler de Rahmanın kulları olan melekleri dişi saydılar? Onların bu şâhitlikleri yazılacak ve (bunun hesabı) mutlaka sorulacak.— M. Türk
43:19
20
وَقَالُوا لَوْ شَٓاءَ الرَّحْمٰنُ مَا عَبَدْنَاهُمْۜ مَا لَهُمْ بِذٰلِكَ مِنْ عِلْمٍۗ اِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَۜ ٠٢
Ve kâlû lev şâer rahmânu mâ abednâhum, mâ lehum bi zâlike min ilmin in hum illâ yahrusûn(yahrusûne).
(Kâfirler hâlâ) bu konuda hiç bir bilgileri olmadığı halde: “Eğer Rahman (olan Allah) isteseydi, biz o (putlara) asla ibâdet etmezdik.” dediler. Onlar, yalan söylemekten başka bir şey yapmıyorlar.— M. Türk
43:20
21
اَمْ اٰتَيْنَاهُمْ كِتَاباً مِنْ قَبْلِه۪ فَهُمْ بِه۪ مُسْتَمْسِكُونَ ١٢
Em âteynâhum kitâben min kablihî fe hum bihî mustemsikûn(mustemsikûne).
Yoksa Biz bundan önce kendilerine bir Kitap verdik de onlar, hâlâ ona mı sarılıyorlar?— M. Türk
43:21
22
بَلْ قَالُٓوا اِنَّا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا عَلٰٓى اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ ٢٢
Bel kâlû innâ vecednâ âbâenâ alâ ummetin ve innâ alâ âsârihim muhtedûn(muhtedûne).
Hayır! Onlar, sadece: “Biz atalarımızı bir din¹ üzerinde bulduk ve biz, ancak onların izinden giderek doğru yolu buluruz.” diyorlar. 1 Ümmet: Kelime olarak, ana, yol, din, cemaat, nesil anlamlarına gelir. Kur’an’da “Ümmet” kelimesi: topluluk (Kasas: 23), hayırlı adam (Nahl:120), din (Zuhruf: 22), zaman (Hûd: 8) ve anne, anlamlarında kullanılmıştır. Ümmet, herhangi bir insan grubuna uyan veya uyması istenen insan topluluğudur. Yani; bir önderin etrafında güçlü bir birlik içerisinde toplanan, belirli bir gaye için düzenli bir şekilde çalışan ve sonuçta da çeşitli insan sınıfları ve grupları üzerine hâkim olan insan toplumu demektir. Cemaatlere göre ümmet, kişilere göre “önder” gibidir.— M. Türk
43:22
23
وَكَذٰلِكَ مَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ ف۪ي قَرْيَةٍ مِنْ نَذ۪يرٍ اِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَٓاۙ اِنَّا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا عَلٰٓى اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ ٣٢
Ve kezâlike mâ erselnâ min kablike fî karyetin min nezîrin illâ kâle mutrefûhâ innâ vecednâ âbâenâ alâ ummetin ve innâ alâ âsârihim muktedûn(muktedûne).
(Ey Muhammed!) Senden önce hangi ülkeye uyarıcı göndermişsek, tıpkı bunlar gibi oranın şımarmış elebaşları da mutlaka ona: “Biz, atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz ancak onların izinden gideriz.” dediler.— M. Türk
43:23
24
قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِاَهْدٰى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ اٰبَٓاءَكُمْۜ قَالُٓوا اِنَّا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ ٤٢
Kâle e ve lev ci’tukum bi ehdâ mimmâ vecedtum aleyhi âbâekum, kâlû innâ bi mâ ursıltum bihî kâfirûn(kâfirûne).
(Her uyarıcı da onlara): “Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz (dinden) daha doğrusunu getirmiş olsam da mı?” deyince, onlar: “İşin doğrusu biz, sizinle gönderilen (mesajları) inkâr ediyoruz.”¹ dediler. 1 Yani, “Bizim o mesajın doğruluğunu düşünecek halimiz yok. Biz, körü körüne ve toptan inkâr ediyoruz.” dediler.— M. Türk
43:24
25
فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ۟ ٥٢
Fentekamnâ minhum fanzur keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Bundan dolayı Biz de onlardan intikam aldık. O zâlimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak!— M. Türk
43:25
26
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ٓ اِنَّن۪ي بَرَٓاءٌ مِمَّا تَعْبُدُونَۙ ٦٢
Ve iz kâle ibrâhîmu li ebîhi ve kavmihî innenî berâun mimmâ ta’budûn(ta’budûne).
26,27. (Bir zamanlar) İbrahim, babasına ve toplumuna: “Beni yaratan (Allah) hariç şüphesiz ben, sizin taptıklarınızdan çok uzağım. Beni en doğru yola ancak O, ulaştırır.” dedi.— M. Türk
43:26
27
اِلَّا الَّذ۪ي فَطَرَن۪ي فَاِنَّهُ سَيَهْد۪ينِ ٧٢
İllellezî fataranî fe innehu se yehdîn(yehdîne).
26,27. (Bir zamanlar) İbrahim, babasına ve toplumuna: “Beni yaratan (Allah) hariç şüphesiz ben, sizin taptıklarınızdan çok uzağım. Beni en doğru yola ancak O, ulaştırır.” dedi.— M. Türk
43:27
28
وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً ف۪ي عَقِبِه۪ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ٨٢
Ve cealehâ kelimeten bâkıyeten fî akıbihî leallehum yerciûn(yerciûne).
Ve (İbrahim) bu sözü, hak yola dönsünler diye ardından gelecek (nesillere) kalıcı bir kelime olarak bıraktı.— M. Türk
43:28
29
بَلْ مَتَّعْتُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُب۪ينٌ ٩٢
Bel metta’tu hâulâi ve âbâehum hattâ câehumul hakku ve resûlun mubîn(mubînun).
Ben bunları¹ ve babalarını, kendilerine değişmez gerçekler ve (o gerçekleri) açıklayan bir Peygamber gelinceye kadar yaşattım. 1 Yani Mekkeli müşrikleri...— M. Türk
43:29
30
وَلَمَّا جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ وَاِنَّا بِه۪ كَافِرُونَ ٠٣
Ve lemmâ câe humul hakku kâlû hâzâ sihrun ve innâ bihî kâfirûn(kâfirûne).
Ancak kendilerine değişmez gerçekler gelince: “Bu, bir büyüdür ve biz ona kesinlikle inanmıyoruz.” dediler.— M. Türk
43:30
Yükleniyor...
Zuhruf
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 7 ayet البقرة 3 Al-i İmran 7 ayet آل عمران 4 Nisa 7 ayet النساء 5 Maide 7 ayet المائدة 6 Enam 7 ayet الأنعام 7 Araf 7 ayet الأعراف 8 Enfal 7 ayet الأنفال 9 Tevbe 7 ayet التوبة 10 Yunus 7 ayet يونس 11 Hud 7 ayet هود 12 Yusuf 7 ayet يوسف 13 Rad 7 ayet الرعد 14 İbrahim 7 ayet ابراهيم 15 Hicr 7 ayet الحجر 16 Nahl 7 ayet النحل 17 İsra 7 ayet الإسراء 18 Kehf 7 ayet الكهف 19 Meryem 7 ayet مريم 20 Ta Ha 7 ayet طه 21 Enbiya 7 ayet الأنبياء 22 Hac 7 ayet الحج 23 Müminun 7 ayet المؤمنون 24 Nur 7 ayet النور 25 Furkan 7 ayet الفرقان 26 Şuara 7 ayet الشعراء 27 Neml 7 ayet النمل 28 Kasas 7 ayet القصص 29 Ankebut 7 ayet العنكبوت 30 Rum 7 ayet الروم 31 Lokman 7 ayet لقمان 32 Secde 7 ayet السجدة 33 Ahzab 7 ayet الأحزاب 34 Sebe 7 ayet سبإ 35 Fatır 7 ayet فاطر 36 Yasin 7 ayet يس 37 Saffat 7 ayet الصافات 38 Sad 7 ayet ص 39 Zümer 7 ayet الزمر 40 Mümin 7 ayet غافر 41 Fussilet 7 ayet فصلت 42 Şura 7 ayet الشورى 43 Zuhruf 7 ayet الزخرف 44 Duhan 7 ayet الدخان 45 Casiye 7 ayet الجاثية 46 Ahkaf 7 ayet الأحقاف 47 Muhammed 7 ayet محمد 48 Fetih 7 ayet الفتح 49 Hucurat 7 ayet الحجرات 50 Kaf 7 ayet ق 51 Zariyat 7 ayet الذاريات 52 Tur 7 ayet الطور 53 Necm 7 ayet النجم 54 Kamer 7 ayet القمر 55 Rahman 7 ayet الرحمن 56 Vakıa 7 ayet الواقعة 57 Hadıd 7 ayet الحديد 58 Mücadele 7 ayet المجادلة 59 Haşr 7 ayet الحشر 60 Mümtehine 7 ayet الممتحنة 61 Saf 7 ayet الصف 62 Cuma 7 ayet الجمعة 63 Münafikun 7 ayet المنافقون 64 Tegabun 7 ayet التغابن 65 Talak 7 ayet الطلاق 66 Tahrim 7 ayet التحريم 67 Mülk 7 ayet الملك 68 Kalem 7 ayet القلم 69 Hakka 7 ayet الحاقة 70 Mearic 7 ayet المعارج 71 Nuh 7 ayet نوح 72 Cin 7 ayet الجن 73 Müzzemmil 7 ayet المزمل 74 Müddessir 7 ayet المدثر 75 Kıyame 7 ayet القيامة 76 İnsan 7 ayet الانسان 77 Mürselat 7 ayet المرسلات 78 Nebe 7 ayet النبإ 79 Naziat 7 ayet النازعات 80 Abese 7 ayet عبس 81 Tekvir 7 ayet التكوير 82 İnfitar 7 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 7 ayet المطففين 84 İnşikak 7 ayet الإنشقاق 85 Büruc 7 ayet البروج 86 Tarık 7 ayet الطارق 87 Ala 7 ayet الأعل 88 Gaşiye 7 ayet الغاشية 89 Fecr 7 ayet الفجر 90 Beled 7 ayet البلد 91 Şems 7 ayet الشمس 92 Leyl 7 ayet الليل 93 Duha 7 ayet الضحى 94 İnşirah 7 ayet الشرح 95 Tin 7 ayet التين 96 Alak 7 ayet العلق 97 Kadir 7 ayet القدر 98 Beyyine 7 ayet البينة 99 Zilzal 7 ayet الزلزلة 100 Adiyat 7 ayet العاديات 101 Karia 7 ayet القارعة 102 Tekasür 7 ayet التكاثر 103 Asr 7 ayet التكاثر 104 Hümeze 7 ayet الهمزة 105 Fil 7 ayet الفيل 106 Kureyş 7 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 7 ayet الماعون 109 Kafirun 7 ayet الكافرون 110 Nasr 7 ayet النصر 111 Tebbet 7 ayet المسد 112 İhlas 7 ayet الإخلاص 113 Felak 7 ayet الفلق 114 Nas 7 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle