Haşr 24 Ayet 28. Cüz الحشر
59

Haşr

— Toplanma
24 Ayet 28. Cüz
الحشر
59
Haşr
24 Ayet
الحشر
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ١
Sebbeha lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Göklerde ve yerde olan her şey, Allah’ı tesbih¹ etmektedir. Zîrâ O çok güçlüdür, hüküm (ve hikmet) sahibidir. 1 Tesbih: Allah’ı tenzih etmek, zatına olan imanı dil ile ikrar ve amel yönüyle lâyık olmayan her türlü şaibeden uzak tutmak anlamına gelir. Kelimenin aslı; suda çok iyi yüzerek uzaklara gitmek demektir. (Bk. Hadid:1, Saf:1)— M. Türk
59:1
2
هُوَ الَّـذ۪ٓي اَخْرَجَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ دِيَارِهِمْ لِاَوَّلِ الْحَشْرِۜ مَا ظَنَنْتُمْ اَنْ يَخْرُجُوا وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ مَانِعَتُهُمْ حُصُونُهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَاَتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ حَيْثُ لَمْ يَحْتَسِبُوا وَقَذَفَ ف۪ي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُمْ بِاَيْد۪يهِمْ وَاَيْدِي الْمُؤْمِن۪ينَ فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُو۬لِي الْاَبْصَارِ ٢
Huvellezî ahrecellezîne keferû min ehlil kitâbi min diyârihim li evvelil haşr(haşri), mâ zanentum en yahrucû ve zannû ennehum mâniatuhum husûnuhum minallâhi fe etâhumullâhu min haysu lem yahtesibû ve kazefe fî kulûbihimur ru’be yuhribûne buyûtehum bi eydîhim ve eydîl mû’minîne fa’tabirû yâ ulîl ebsâr(ebsâri).
Kendilerine kitap verilenlerin, kâfir olanlarını¹ ilk sürgünde yurtlarından çıkaran, O (Allah)’tır.² Siz, onların çıkacaklarını zannetmediğiniz gibi onlar da kalelerinin kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı. Fakat sonunda Allah onlara, yüreklerine korku salmak sûretiyle beklemedikleri şekilde geliverdi de onlar, kendi evlerini hem kendi elleriyle hem de Müslümanların elleriyle yok ettiler. Ey görebilecek gözü olanlar! (Bundan) ibret alın.³ 1 Bu âyette, kendilerine daha önce kitap verilen Yahûdî ve Hıristiyanların, tevhit inancını bozanlarının kâfir olarak nitelendirilmesi, kitab ehlinin tamamının gerçekten “kitap ehli” olmadığını açıkça ifâde etmektedir. Konuyla ilgili olarak Bk. (Bakara: 105, Haşr: 11, Beyyine: 1, 6) Bunlar, Medîne Yahûdîlerinden Beni Nadîr kabilesidir. 2 Kıyamet gününe “yevm’ül-ba’s ve yevm’ün-neşr” denildiği gibi “yevm’ül-haşr” dahi denilir. Bu Suredeki haşr ise kıyamet günü olacak olan son haşr değil, onun küçük bir numunesi olmak üzere Haşr: 2. ayette zikrolunan “ilk haşirdir” ki bu da; Benî Nadir Yahudilerinin Medine’den çıkarılıp sürülmesidir. Zira haşr, bir cemaati bir mekândan diğer bir mekâna çıkarmak demektir. Buna “ilk haşr” denilmesinin sebebini beyanda ise bir kaç görüş vardır. 1. İbnu Abbas ve müfessirlerin çoğunluğuna göre, bu haşr, Ehl-i kitab’ın ilk haşridir. Yani bunda kitap ehli Arap yarımadasından ilk defa olarak çıkarılmak suretiyle haşrolunmuşlardır. Bundan evvel burada böyle bir zillete düşmemişlerdi. 2. Allahu Teâlâ bunların Medine’den çıkarılmalarına haşr demiş ve bunu ilk haşr yapmıştır. Veya kıyamet haşri ki, kıyamet gelince insanlar haşrolunacaklar, orada da kıyamet mahşeri olacaktır. 3. Bu ilk haşrleridir, sonraki de Hz. Ömer’in onları Hayber’den Şam’a sürmesidir. 4. İlk haşr demek ilk harpte yurtlarından çıkarılmaları demektir. Çünkü Rasulullah’ın Eh-li kitab’la yaptığı ilk harptir. 3 H. 3. yılın Şevval ayında Bedir’in intikamını almak amacıyla Kureyşliler Medîne’ye saldırmak için büyük bir hazırlık yaparlar. Kureyş’in üç bin askerine karşı Hz. Peygamber’in (s.a.v) bin asker çıkarabildiğini ve bunlardan üç yüz münafığın geri döndüğünü gören Yahûdîler, Müslümanlara yardım etmeyerek aralarındaki antlaşmaya uymazlar. Uhud savaşı sonrası da ahitlerini bozarlar. Ve Rasulullah (s.a.v)’e bir suikastta bulunurlar. Reisleri Ka’b b. Eşref kırk süvari ile Mekke’ye gider, Ebu Süfyan ile yeminleşerek bir ittifak yapar. Cebrail bunu Rasulullah (s.a.v)’e vahy ile haber verir. Rasulullah da Ka’b’ın sütkardeşi Muhammed b. Mesleme’yi, onu katletmekle görevlendirir, o da onu öldürür. Sonra da Rasulullah (s.a.v), köylerini muhasara eder ve: “Medine’den çıkın gidin” der. O sırada Kâ’b için matem tutuyorlardı: “bizi on gün bırak da felâketimize ağlayalım” diye on gün mühlet isterler, müsaade edilir. Bu müddet zarfında harb için hazırlığa koyulurlar. Abdullah b. Übey gibi münafıklar da gizlice haber göndererek: “çıkmayın, çarpışın, çarpışırsanız biz de sizinle beraber size yardım ederiz. Çıkarılırsanız beraber çıkarız” diye teşvik ederler. Yine bu müddet zarfında Rasulullah (s.a.v)’e iki defa daha suikast tertip ederler. İçlerinden bir kadın Müslüman olan biraderiyle Rasulullah’a onlardan evvel gizlice haber yetiştirir, Rasulullah da muhasarayı kuvvetlendirir. Nihayet kalplerine korku düşer ve Münafıkların yardımından da ümidi keserler. Sonunda her üç ev bir deveye silâhtan başka yükletebildikleri metaı yükletip götürmek ve çıkıp gitmek üzere anlaşırlar. Çokları Şam’a, Eriha’ya, Ezreat’a, ba’zıları Hiyre’ye, bir kaç hane de Hayber’e gider. Bıraktıkları mallarını ve silâhlarını Rasulullah (s.a.v) ganimet olarak alır. (Elmalılı)— M. Türk
59:2
3
وَلَوْلَٓا اَنْ كَتَبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمُ الْجَلَٓاءَ لَعَذَّبَهُمْ فِي الدُّنْيَاۜ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابُ النَّارِ ٣
Ve lev lâ en keteballâhu aleyhimul celâe le azzebehum fîd dunyâ, ve lehum fîl âhıreti azâbun nâr(nâri).
Eğer Allah, onlara sürgünü¹ takdir etmemiş olsaydı, onları dünyada (yine de) cezâlandırırdı. Âhirette ise onlar için (ayrıca) cehennem azabı vardır. 1 Celâ; bir kimsenin veya toplumun yerinden, yurdundan her hangi bir sebeple tedirgin edilerek uzaklaşması veya uzaklaştırılması demektir.— M. Türk
59:3
4
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ شَٓاقُّوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۚ وَمَنْ يُشَٓاقِّ اللّٰهَ فَاِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ ٤
Zâlike bi ennehum şâ akkûllâhe ve resûleh(resûlehu), ve men yuşâ akkıllâhe fe innallâhe şedîdul ikâb(ikâbi).
Bu, onların Allah’a ve Peygamberine karşı isyan etmelerinden dolayıdır. Kim, Allah’a karşı isyan ederse, şunu iyi bilsin ki Allah’ın cezâsı, çok şiddetlidir.— M. Türk
59:4
5
مَا قَطَعْتُمْ مِنْ ل۪ينَةٍ اَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَٓائِمَةً عَلٰٓى اُصُولِهَا فَبِاِذْنِ اللّٰهِ وَلِيُخْزِيَ الْفَاسِق۪ينَ ٥
Mâ kata’tum min lînetin ev terektumûhâ kâimeten alâ usûlihâ fe bi iznillâhi ve li yuhziyel fâsikîn(fâsikîne).
(Ey îman edenler! Savaş sırasında) yaş hurma ağaçlarını kesmeniz de kökleri üzerinde bırakmanız da Allah’ın izniyledir ve bu, o fasıkları (Allah’ın) rezil etmesi içindir.¹ 1 Peygamberimiz, Nadîr Yahûdîlerini kuşatınca onların Büveyra mevkiindeki hurmalıklarının kesilmesini ve yakılmasını emretmişti. Kâfirler: “Ey Muhammed! Sen, bize fesat çıkarmayı yasaklarken, bu hurma ağaçlarını kesmek ve yakmak da ne oluyor?” dediler. Bu sözler, Müslümanların da içine kurt düşürünce bu âyet indi. (Buhari, Kurtubî, Elmalılı) Bu âyetten, düşmana ait ağaçların savaş sırasında eğer stratejik bir önemi varsa, kesilebileceği ve buna da Müslümanların kendilerinden olan emir sahiplerinin, yetkili olacağı anlaşılır.— M. Türk
59:5
6
وَمَٓا اَفَٓاءَ اللّٰهُ عَلٰى رَسُولِه۪ مِنْهُمْ فَمَٓا اَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يُسَلِّطُ رُسُلَهُ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ٦
Ve mâ efâ allâhu alâ resûlihî minhum fe mâ evceftum aleyhi min haylin ve lâ rikâbin ve lâkinnallâhe yusallitu rusulehu alâ men yeşâu, vallâhu alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Allah’ın onların mallarından Peygamberine verdiği “fey’e”¹ gelince; siz onu elde etmek için at da sürmediniz, deve de. Ama Allah, Peygamberlerini dilediği kimselere karşı (böyle) üstün kılar. Çünkü Allah’ın gücü, her şeye yeter. 1 Fey’: Sözlükte geri dönmek, vazgeçmek, gölge yayılmak fiilinden mastardır. Bir isim olarak fey’; güneşin doğudan batıya dönmeye başlayan gölgesi; güneşin gurubuna kadar olan gölgesi; anlamlarına gelir. “Zahmet çekilmeden, savaşılmadan elde edilen savaş ganimeti” demektir. Fey’ ganîmet gibi, beşte biri İslâm Devletine alınıp kalanı gaziler arasında paylaşılmaz. Fey’ Allah’ın hakkıdır ve Allah da bunu Peygamberine vermiştir. Fedek arazisi de bu şekildedir. Hz. Ömer (r.a): “Beni Nadîr’in malları, Allah’ın Rasûlüne tahsis ettiği fey’ idi ve Peygamberimizin özel malı idi. Peygamberimiz ondan ailesinin bir senelik nafakasına harcar, kalanını da silâh ve hayvan alarak Allah yolunda savaş için hazırlardı.” buyurmuştur. (Buharî, Müslim, Ebû Davud, Tirmizî) Fetihle ele geçirilen araziler üç kısma ayrılır. 1. Savaşla ele geçirilen araziler. İslâm devlet başkanı, bu toprakları a. Savaşa katılanlar arasında paylaştırabilir. (Hz. Peygamber’in Hayber topraklarını taksim etmesi gibi.) b. sahiplerine cizye ve haraç vergisi bağlayarak eski sahiplerinin ellerinde bırakabilir. Bu araziler “harac arazisi”, gayr-i müslim olan halk da “zimmî” olur. Hanefi ve Hanbelilere göre, İslâm devlet başkanının fethedilen araziler üzerinde, gâzilere taksim etme veya vakıf hâline getirme yetkisi vardır. Yukarıdaki ayetler, umumî olarak ganimetin taksiminden söz eden Enfâl: 41. ayeti tahsis etmiştir. Yani ganimet ayeti, menkul ve gayr-i menkul tüm malları kapsamına alır. Haşr Suresindeki bu ayetler, savaşla veya savaşsız alınan topraklar üzerinde devlet başkanına maslahata göre tasarruf yetkisi verir. 2. Gayrimüslim halkın savaş korkusuyla başka yere göç etmesi sonucu boş kalan araziler. Bunlar da fey’ adını alır. Müslümanların bu beldeye girmesiyle arazilerin mülkiyeti beytülmale intikal eder. 3. Sulh yolu ile (savaşsız) İslâm ülkesine katılan topraklar. Diğer sahipsiz topraklar gibi bunlar da devlet mülkiyetine geçer. Bu topraklar devlet namına işletilip geliri toplum yararına harcanabileceği gibi, devletçe gerekli görülen özel şahıslara da, dağıtılabilir. Sonuç olarak, savaşla veya savaşsız alınan toprakların kuru mülkiyeti devlete tahsis edilerek, eski sahipleri kiracı kabilinden bu topraklardan yararlanırlar. Tespit edilen haracı da beytülmale ödemeye devam ederler. Kiracı durumundaki bu kimselerin araziyi satma, hibe, rehin verme gibi tasarrufları ve mirasla intikal hükümleri kanunla düzenlenir.— M. Türk
59:6
7
مَٓا اَفَٓاءَ اللّٰهُ عَلٰى رَسُولِه۪ مِنْ اَهْلِ الْقُرٰى فَلِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْاَغْنِيَٓاءِ مِنْكُمْۜ وَمَٓا اٰتٰيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهٰيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُواۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِۢ ٧
Mâ efâ allâhu alâ resûlihî min ehlil kurâ fe lillâhi ve lir resûli ve lizîl kurbâ vel yetâmâ vel mesâkîni vebnis sebîli key lâ yekûne dûleten beynel agniyâi minkum, ve mâ âtâkumur resûlu fe huzûhu ve mâ nehâkum anhu fentehû, vettekûllâh(vettekûllâhe), innallâhe şedîdul ikâb(ikâbi).
Allah’ın (fethedilen) şehirlerin halkından Peygamberine verdiği fey’, (bu servetin) sadece zenginleriniz arasında dolaşmaması için Allah’a, Peygambere,¹ onun yakın akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışa aittir. (Ey îman edenler!) Peygamber, size neyi emrettiyse onu alın ve size neyi yasakladıysa ondan da sakının. Allah’tan hakkıyla korkun. Şüphesiz Allah, cezâsı çok şiddetli olandır.² 1 Fey’in, “Allah’a ve Rasûlüne” ait olması, bu servetin “bütün icraatını Allah ve Rasûlü adına yapan” İslâm Devletine ait olmasından bir kinâye olabilir. Zâten âyetin devamında, bu malların taksiminde tek yetkili Peygamber (s.a.v) kılındığına göre, daha sonra bu yetki dört halîfenin de uyguladığı gibi, tamamen Müslümanların halîfelerine aittir. 2 Bu âyetten, Efendimizin, din adına getirdiği ve emrettiği şeylere mutlaka itaat etmenin, yasakladığı şeylerden de kaçınmanın farz olduğu, açıkça anlaşılmaktadır. Bazılarının bu emirden kaçmak için hadis rivayetlerindeki bazı sıkıntıları bahane ederek kendilerine bir çıkış yolu bulmaya çalışmaları bu ayete ters düşer. Bu adamların pek çoğu işlerine gelen yerlerde en zayıf rivayetlere, israiliyyatlara, Yahudi ve Hıritiyanların uydurma kitaplarına sarılmaları ve adı-sanı bilinmeyen kişileri kaynak olarak göstermekten medet ummaları özellikle dikkat etmeyi ve bu adamlardan sakınmayı gerektirmektedir. Ayrıca Nisâ: 59’a göre Müslümanların, devlet başkanlarına ita-at etmeleri de farzdır. Sahabenin uygulaması bu şekildedir. Bk. (Âlu İmrân: 32,132, Nisâ: 59, Mâide: 92, Enfâl: 1, 20, 46, Nur: 54, 56 Muhammed: 33, Mücadele: 13, Teğabün: 12)— M. Türk
59:7
8
لِلْفُقَـرَٓاءِ الْمُهَاجِر۪ينَ الَّذ۪ينَ اُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَاَمْوَالِهِمْ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَاناً وَيَنْصُرُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَۚ ٨
Lil fukarâil muhâcirînellezîne uhricû min diyârihim ve emvâlihim yebtegûne fadlen minallâhi ve rıdvânen ve yensurûnallâhe ve resûleh(resûlehu), ulâike humus sâdikûn(sâdikûne).
(Allah’ın verdiği bu ganîmetler,) bilhassa sadece Allah’ın rızasını ve ihsanını kazanmak için, Allah’a ve Onun Rasûlüne yardım ederlerken, yurtlarından ve mallarından çıkarılmak sûretiyle fakir (düşen) muhâcirlere aittir. İşte onlar, sözü özü doğru, vefakâr kimselerdir.— M. Türk
59:8
9
وَالَّذ۪ينَ تَبَوَّؤُ الدَّارَ وَالْا۪يمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ اِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ ف۪ي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّٓا اُو۫تُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌۜ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَۚ ٩
Vellezîne tebevveûd dâre vel îmâne min kablihim yuhıbbûne men hâcere ileyhim ve lâ yecidûne fî sudûrihim hâceten mimmâ ûtû ve yû’sirûne alâ enfusihim ve lev kâne bihim hasâsah(hasâsatun), ve men yûka şuhha nefsihî fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Daha önce o yurdu, hazırlayıp îman (yurdu)¹ haline getirenler² ise, kendi yurtlarına hicret edenleri severler ve onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmedikleri gibi, kendileri yoksulluk içerisinde bile bulunsalar, onları kendilerine tercih ederler.³ (İşte böylece) nefsinin açgözlülüğünden⁴ korunanlar, gerçekten kurtuluşa erenlerdir. 1 Dâr’ül-İslâm: İslâmî hükümlerin tam olarak uygulandığı ve başında Müslümanların seçtiği ve Müslümanlardan olan halifenin bulunduğu devlet; “İslâm Yurdu” demektir. “Dâr”, lügatte ev, belde ve ülke anlamında kullanılır. Dini terim olarak ise; bir idarecinin hâkimiyeti altında bulunan ülke anlamındadır. “Dâr’ul-İslâm” tabiri daha sonraları İslâm hukukçuları tarafından, “Dar’ül-Harb”in karşıtı olarak kullanılmıştır. İslâm ümmetinin vatanı, Allah’ın mülkü olan yeryüzünün tamamıdır. (Tevbe: 123, Bakara: 191) Bu ayetlere göre; yeryüzünün hâkimiyeti sadece Allah’a mahsustur. Hiçbir fert, hiçbir hânedan ve hiçbir meclis veya parti bu hâkimiyeti ele geçiremez. Yeryüzünde bu hâkimiyet Allah’ın dışında bir otoriteye verildiği takdirde mutlaka fitne başlar. Bu duruma göre dünya, “Dâr’ul-İslâm ve Dâru’l-harp” diye ikiye ayrılmaktadır. Dâr’ul-İslâm adını alan yerlerin gerçekten Dâru’l-İslam olabilmesi için orada İslâm hukukunun eksiksiz olarak uygulanması gerekmektedir. Dâru’l-İslâm’da “yasama yetkisi”, yalnız Allah’ın ve Rasulünün elindedir. “İcra (yürütme) ve yargı” Allah ve Rasûlü’nün koyduğu kurallara göre yapılır. Bk. (Yunus: 25) 2 Yani Medîne’yi Dar’ül-İslâm yapmak için çalışıp orada îmanın ve İslâm’ın hâkim olmasına sahip çıkan Ensar... 3 Rasulüllah (s.a.v)’e bir adam geldi ve: “Ya Rasulüllah! Açlıktan dermansız kaldım” dedi. Rasulüllah (s.a.v) yakınlarına haber gönderdi, ancak onların yanlarında hiçbir şey bulunamadı. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Bu adamı bu gece misafir edecek kimse yok mu? Ki Allah, ona rahmet buyursun.” dedi. Derhal Ensâr’dan bir zât ayağa kalktı: “Ben Ya Rasulüllah” diye cevap verdi. Ve adamı alıp evine götürdü. Sonra da hanımına “Rasulüllah’ın misafirine ikram et” diye tembihte bulundu. Hanımı: “Vallahi benim yanımda bir kız çocuğumun yiyeceğinden başka bir şey yoktur.” dedi. Kocası da ona: “O halde kız çocuğu akşam yemeği istediği zaman onu uyut, kandili de söndürüver, Rasulullah’ın misafiri için biz bu geceyi aç geçiştiriverelim” dedi ve gerçekten öyle yaptılar. Sonra o misafir, Rasulüllah’ın yanına vardı ve Rasulüllah ona: “Bu gece Allah, falan ve falandan son derece hoşnut oldu.” dedi. Allahu Teâlâ da onların hakkında bu âyeti indirdi. (Buharî, Müslim, Tirmizî, Nesaî) Ensâr ve Ashâb’ın böyle nice tercih örnekleri vardır. Hatta Ensârdan iki karısı bulunanlar, karısı olmayan muhacirlerin evlenebilmesi için karılarından birini terk bile etmişlerdi. Yermuk savaşında şehitler arasında son nefesine gelmiş yaralıların, kendilerine verilen bir yudum suyu bile yanında inleyen arkadaşları arasında nasıl dolaştırdıkları tarihi bir olay olarak buna en güzel örnektir. 4 Şuhh: Nefsin cimrilik ve hasislik dediğimiz kıskançlık huyudur ki, cimrilik bunun fiiliyatındaki görüntüsüdür. Yani nefiste içgüdüsel bir hareketin bulunması sebebiyle ortaya çıkan duruma şuhh, bunun fiilen men edilmesine de cimrilik denilir. Şuhh, cimriliğin son derecesidir ki, bu sıfatı taşıyan kimse başkasının malına bile kıskançlık gösterir. Başkasının cömertlik yapmasını arzu etmez, ondan sıkılır da yapmaması için çalışır. Yahut o derece hırslı olur ki, mümin kardeşinin malını zulmederek yer veya kendisinin olmayan şeylere göz diker. Başkasında olmasını da hoş görmez, kıskanır. Hz. Peygamber (s.a.v): “Zulümden sakının çünkü zulüm, kıyamet günü karanlıktan ibarettir. Şuhh’dan da sakının çünkü şuhh, hırs ve kıskançlık sizden evvelkileri helak etmiştir. Onlar birbirlerinin kanlarını döktüler ve haramları helal saydılar” buyurmuştur.— M. Türk
59:9
10
وَالَّذ۪ينَ جَٓاؤُ۫ مِنْ بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّـنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِاِخْوَانِنَا الَّذ۪ينَ سَبَقُونَا بِالْا۪يمَانِ وَلَا تَجْعَلْ ف۪ي قُلُوبِنَا غِلاًّ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا رَبَّـنَٓا اِنَّكَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ۟ ٠١
Vellezîne câû min ba’dihim yekûlûne rabbenâgfir lenâ ve li ihvâninellezîne sebekûnâ bil îmâni ve lâ tec’al fî kulûbinâ gıllen lillezîne âmenû rabbenâ inneke raûfun rahîm(rahîmun).
Onlardan sonra gelenler¹ de (onlar için): “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce îman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve îman edenlere karşı gönüllerimizde çekememezlik bırakma. Ey Rabbimiz! Gerçekten Sen çok acıyan ve çok merhamet edensin.” diye duâ ederler.² 1 Bunlar; müfessirlerin çoğunluğuna göre Muhâcir ve Ensar’dan sonra dünyaya gelen tüm Müslümanlardır. Ancak bunların; Peygamber (s.a.v)’in son döneminde Müslüman olan kimseler veya geç hicret eden Müslümanlar olması da mümkündür. 2 Bu âyete göre; mü’minler kardeştir ve birbirlerini sevmek, kendilerinden önce yaşayan kardeşlerine hürmet etmek, kusurları varsa bile Allah’ın onları affetmesi için duâ etmek ve hiç bir mü’mine kin beslememek zorundadırlar.— M. Türk
59:10
11
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ نَافَقُوا يَقُولُونَ لِاِخْوَانِهِمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَئِنْ اُخْرِجْتُمْ لَنَخْرُجَنَّ مَعَكُمْ وَلَا نُط۪يعُ ف۪يكُمْ اَحَداً اَبَداًۚ وَاِنْ قُوتِلْتُمْ لَنَنْصُرَنَّكُمْۜ وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ ١١
E lem tere ilellezîne nâfekû yekûlûne li ihvânihimullezîe keferû min ehlil kitâbi le in uhrictum le nahrucenne me’akum ve lâ nutîu fî kum ehaden ebeden ve in kûtiltum le nensurennekum, vallâhu yeşhedu innehum le kâzibûn(kâzibûne).
Münâfıkların, kendilerine kitap verilenlerden kâfir olan kardeşlerine: “Yemin olsun eğer siz (yurdunuzdan) çıkarılacak olursanız, biz de kesinlikle sizlerle birlikte çıkarız. Size karşı olan bir kişiye bile, asla itaat etmeyiz ve eğer sizinle savaşılırsa size mutlaka yardım ederiz.” dediklerini bilmiyor musun? Allah şâhittir ki onlar, göz göre göre yalan söylüyorlar.¹ 1 Bunlar; Abdullah b. Übey, Vedia b. Malik, Süveyd, Abdullah b. Nebtel ve Dâis gibi bir kısım münâfıklardır. Bunların Nadîr oğullarına haber göndererek: “Eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, biz de yurtlarımızı ve mallarımızı bırakır sizinle beraber çıkar gideriz.” demeleri üzerine bu âyet, nâzil olmuştur. (Kurtubî)— M. Türk
59:11
12
لَئِنْ اُخْرِجُوا لَا يَخْرُجُونَ مَعَهُمْۚ وَلَئِنْ قُوتِلُوا لَا يَنْصُرُونَهُمْۚ وَلَئِنْ نَصَرُوهُمْ لَيُوَلُّنَّ الْاَدْبَارَ۠ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ ٢١
Le in uhricû lâ yahrucûne me’ahum ve le in kûtılû lâ yensurûnehum ve le in nesarûhum le yuvellunnel edbâr(edbâre), summe lâ yunsarûn(yunsarûne).
Şunu kesinlikle bilin ki; onlar (yurtlarından) çıkarılacak olurlarsa bunlar, onlarla birlikte çıkmazlar. Onlara karşı savaşılırsa, yardımda bulunmazlar, yardım etseler bile arkalarını dönüp kaçarlar da sonra kendilerine asla yardım edilmez.¹ 1 Yani, münâfıkların yardım etmek istedikleri Yahûdîler, hiç kimseden yardım göremezler ve Allah’ın helâkinden asla kurtulamazlar.— M. Türk
59:12
13
لَاَنْتُمْ اَشَدُّ رَهْبَةً ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنَ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ ٣١
Le entum eşeddu rehbeten fî sudûrihim minallâhi, zâlike bi ennehum kavmun lâ yefkahûn(yefkahûne).
Çünkü onların gönüllerinde, Allah’tan çok sizin korkunuz var.¹ Bu ise onların, gerçekten anlayışsız bir topluluk olmalarındandır. 1 Yani onlar, Allah’tan değil, sizden korkarlar. Bu da onların Allah’a gerçekten iman etmediklerinden dolayıdır. Tabii ki siz, Allah’ın istediği gibi Müslüman olduğunuz müddetçe. Kâfirler, bu karakterlerini hiç bozmamışlardır. Bu, günümüzde de aynıdır, kıyamete kadar da aynı kalacaktır.— M. Türk
59:13
14
لَا يُقَاتِلُونَكُمْ جَم۪يعاً اِلَّا ف۪ي قُرًى مُحَصَّنَةٍ اَوْ مِنْ وَرَٓاءِ جُدُرٍۜ بَأْسُهُمْ بَيْنَهُمْ شَد۪يدٌۜ تَحْسَبُهُمْ جَم۪يعاً وَقُلُوبُهُمْ شَتّٰىۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْقِلُونَۚ ٤١
Lâ yukâtilûnekum cemîan illâ fî kuren muhassanetin ev min verâi cudur(cudurin), be’suhum beynehum şedîd(şedîdun), tahsebuhum cemîan ve kulûbuhum şettâ, zâlike bi ennehum kavmun lâ ya’kılûn(ya’kılûne).
O (münâfıklar ve kâfirler) bir araya gelip sizinle ancak, iyi korunmuş şehirlerde veya siperler içerisinde saklanarak savaşırlar.¹ Onların kendi aralarındaki düşmanlıkları² ise çok daha şiddetlidir. Sen, onları birlik sanırsın, oysa onların kalpleri paramparçadır.³ Bu ise onların, gerçekten aklını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır. 1 Yani onlar, mertçe ortaya çıkıp savaşamazlar. Onlar, ancak bugün de olduğu gibi ya havadan bombardıman ederler ya atom bombası ile tehdit ederler ya da çeşitli isimler altında başka milletlere ait askerleri hatta sizin içinizden çıkarttıkları hainleri cephelere sürerek savaşırlar. 2 Be’s: Güç, kuvvet, harp, sıkıntı ve azap anlamlarına gelir. Burada kastedilen anlam ise; a- Onların cesaretleri kendi aralarında savaştıklarında şiddetlidir. Yoksa Allah için cihad eden Müslümanların karşısında, daima hezimete mahkûmdur. b- Onların güçlerinin şiddeti, kendi aralarında cesaret taslayarak, tehdit savururlarken sadece laftan ibaret olarak vardır. c- Onlar, birbirlerini sevmez, kendi aralarında boğuşurlar, diye düşünülebilir. 3 Yani onların her biri başka havada, başka emelde, kendi zevk ve hissiyatına göre ayrı fikir ve mezhepte perişandır. Bir kelime etrafında toplanıp da bir gönül birliğiyle hareket edemezler. Fırsat buldukça birbirlerine ihanet ederler. Böyle bir ordu ise zahirde ne kadar toplu ve kuvvetli görünürse görünsün, hakikatte birlik içerisinde bir ordu değil, bölümleri arasında irtibat bulunmayan bir kül yığını gibi, rüzgârla savrulacak bir kuru kalabalıktan ibaret demektir. Bu sebeple bunların Müslümanlara karşı kendi aralarındaki beraberlik nutuklarına aldanmamak gerekir. (Elmalılı)— M. Türk
59:14
15
كَمَثَلِ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَر۪يباً ذَاقُوا وَبَالَ اَمْرِهِمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۚ ٥١
Kemeselillezîne min kablihim karîben zâkû ve bâle emrihim ve lehum azâbun elîm(elîmun).
(İşte bunların da sonu,) kendilerinden az önce, yaptıklarının cezâsını tadan ve âhirette kendileri için acı bir azap olanlar¹ gibi olacaktır. 1 Bunlar, Kaynuka Yahûdîleri veya Bedirde helâk olan müşrikler olabilir.— M. Türk
59:15
16
كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ اِذْ قَالَ لِلْاِنْسَانِ اكْفُرْۚ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِنْكَ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اللّٰهَ رَبَّ الْعَالَم۪ينَ ٦١
Ke meseliş şeytâni iz kâle lil insânikfur, fe lemmâ kefere kâle innî berîun minke innî ehâfullâhe rabbel âlemîn(âlemîne).
(Onlar); insana önce “inkâr et” diyen kâfir olunca da: “(Artık) ben senden uzağım. Doğrusu ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” diyen o şeytan gibidirler.— M. Türk
59:16
17
فَكَانَ عَاقِبَتَهُمَٓا اَنَّهُمَا فِي النَّارِ خَالِدَيْنِ ف۪يهَاۜ وَذٰلِكَ جَزٰٓؤُا الظَّالِم۪ينَ۟ ٧١
Fe kâne âkıbetehumâ ennehumâ fîn nâri hâlideyni fîhâ, ve zâlike cezâûz zâlimîn(zâlimîne).
Nihâyet ikisinin de sonu, içerisinde sonsuz kalacakları cehennem olacaktır. İşte (bütün) zâlimlerin cezâsı budur.— M. Türk
59:17
18
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ ٨١
Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe vel tenzur nefsun mâ kad demet ligad(ligadin), vettekûllah(vettekûllahe), innallâhe habîrun bi mâ ta’melûn(ta’melûne).
Ey îman edenler! Allah’a karşı hata etmekten sakının ve herkes yarın için ne hazırladığına baksın.¹ Allah’a karşı hata etmekten (sürekli) sakının. Çünkü Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir. 1 Yani herkes, hesaba çekilmeden önce kendisini hesaba çeksin. Kıyamet günü için “yarın” ifâdesi, kıyametin, yarın olacakmış kadar yakın olduğuna veya Allah’ın katında “bu günün” dünya hayatı, “yarının” da âhiret hayatı olduğuna işaret olabilir.— M. Türk
59:18
19
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ ٩١
Ve lâ tekûnû kellezîne nesûllâhe fe ensâhum enfusehum, ulâike humul fâsikûn(fâsikûne).
Şu Allah’ı unuttuklarından dolayı (Allah’ın da) onlara kendilerini unutturduğu kimseler¹ gibi olmayın. İşte onlar, hak yoldan çıkanların tâ kendileridir 1 Onlar sarhoş gibi ne yaptıklarını bilmezler, beşer hukukunun kıymetini anlamaz, adî şeylere tapar, insanlığı alçaltır, kendilerini kurtaracak hayır ve iyilikleri düşünmez, kendilerini azaptan koruyacak ameller için çalışmaz, ahiret için hiç bir şey hazırlamazlar.— M. Türk
59:19
20
لَا يَسْتَـو۪ٓي اَصْحَابُ النَّارِ وَاَصْحَابُ الْجَنَّةِۜ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْـفَٓائِزُونَ ٠٢
Lâ yestevî ashâbun nâri ve ashâbul cenneh(cenneti), ashâbul cenneti humul fâizûn(fâizûne).
Cehennemliklerle cennetlikler, asla eşit olamaz. Çünkü gerçekten kazanan kimseler, cennetliklerdir.— M. Türk
59:20
21
لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلٰى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعاً مُتَصَدِّعاً مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِۜ وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ ١٢
Lev enzelnâ hâzel kur’âne alâ cebelin le reeytehu hâşian mutesaddian min haşyetillâh(haşyetillâhi), ve tilkel emsâlu nadribuhâ lin nâsi leallehum yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık sen onun, Allah korkusundan dolayı kesinlikle ezilip büzülerek paramparça olduğunu görürdün.¹ İşte Biz, insanlara bu örnekleri, düşünsünler diye veriyoruz.² 1 Aslında dağların, kitap indirilmesine ihtiyaçları yoktur. Buna, insanlar muhtaçtır. Onun için Kur’an da bir dağın üzerine indirilmeyip, insanlara indirilmiştir. Allah bu ifâdelerle; “Kur’an’a karşı ezilip büzülmeyen ve onun yüceliğini kabullenmeyenlerin,” dağlardan daha katı bir yüreğe, taşlaşmış beyine ve bitmiş tükenmiş bir anlayışa sahip olduklarını izah için, bir istiâre-i temsiliye yapmaktadır. 2 Âyetin son bölümü “İşte bunlar, Bizim insanlar düşünsünler diye verdiğimiz örneklerdir.” şeklinde tercüme edilebilir.— M. Türk
59:21
22
هُوَ اللّٰهُ الَّذ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِۚ هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ ٢٢
Huvallâhullezî lâ ilâhe illâ huve, âlimul gaybi veş şehâdeh(şehâdeti), huver rahmânur rahîm(rahîmu).
O (Allah,) ilâhlık sadece kendisine ait olan, görülmeyeni¹ de görüleni de bilen tek Allah’tır. O, hem Rahmandır hem de Rahimdir.² 1 Ğayb için Bk. (Hûd: 31) 2 Rahman; yarattıklarına kazanmaları için hiç bir çalışmayı şart koşmadan, yaratılışlarından ilâhi rahmet veren demektir. Bu rahmet, mü’mine de kâfire de çalışana da çalışmayana da verilir. (İnsana verilen vücut, rızık ve akıl gibi.) Rahîm: ise, yarattıklarına kazanmaları şartı ile kazançları karşılığında ilâhi rahmet veren, demektir. (Âhirette Müslümanlara verilen, cennet ve nîmetleri gibi.) Demek ki Allah’ın rahîm sıfatı, îmanlı ile îmansızı, iyi ile kötüyü, ayırt ederek iyilere mükâfat, Allah’ın rahmet sıfatını kötüye kullanan kötülere de cezâ veren, ayırt edici bir sıfattır. Geniş bilgi için Bk. (Fatiha: 1)— M. Türk
59:22
23
هُوَ اللّٰهُ الَّذ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَز۪يزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ ٣٢
Huvallâhullezî lâ ilâhe illâ huve, elmelikul kuddûsus selâmul mû’minul muheyminul azîzul cebbârul mutekebbir(mutekebbiru), subhânallâhi ammâ yuşrikûn(yuşrikûne).
O (Allah) ilâhlık sadece kendisine ait olan, her şeyi hükmü altına alan,¹ mukaddes,² güvenilen,³ (her şeyi) görüp⁴ gözeten,⁵ son derece şerefli,⁶ hükmüne karşı gelinemeyen⁷ ve çok yüce olan, tek Allah’tır. (İşte O) Allah, onların kendisine ortak koştuklarından çok yücedir. 1 El-Melik: Allahu Teâlâ’nın “Hükümdar” ve “kral” anlamındaki güzel isimlerinden birisidir. Malik ve sahip olmak anlamına gelen (مَلَكَ) fiilinden türemiştir. Sahip ve malik anlamında “melik, malik, melîk” kelimeleri kullanılır. Ayrıca bu kelime (مِلْكٌ) mastarından sıfat-ı müşebbehe, olarak (مَالِكٌ) veya (مَلِكٌ) şekillerinde okunabilir. Dini terim olarak, “bütün mevcudata hükmeden, onlar için en doğru kanunları koyan, kuvvet ve kudret sadece kendisinde olan tek sahip yani Allah” demektir ve bu yetkinin tamamı Âlemlerin Rabbi Allah’a aittir. Nitekim Allahu Teâlâ için insanların meliki denirken, O’nun insanlar üzerinde mutlak tasarruf sahibi olduğu ifade edilmiş olur. İnsan yeryüzünde halife olduğu yani “Allah adına yeryüzünde tasarrufta bulunacağı” için, kendisine yeryüzü mülkü üzerinde “izafî bir meliklik yetkisi” tanınmıştır. Bu yetki, hiç bir zaman mutlak anlamda değildir ve insanın keyfine bırakılmamıştır. Yani bu tasarruf, hiç bir zaman mutlak değil, sınırlı ve Allah’ın tanıdığı alanda sadece bir emanettir. Allah, bazen elçilerini hem Rasul, hem de melik kılar. (Hz. Davud, Hz. Süleyman ve Hz. Muhammed (a.s) gibi.) Öte yandan “melik” kelimesinin hükümdar, yani “devlet başkanı” anlamında kullanılması da söz konusudur. İslâm devletlerinin hükümdarları genellikle “melik” unvanını taşımazlar. Melik kelimesi, İslâm tarihinde ilk olarak Emevî devletinin kurucusu Muaviye tarafından kullanılmıştır. Muâviye’nin bu “melik” unvanını alması iyi karşılanmamış ve hatta âlimler tarafından şiddetle kınanmıştır. Osmanlılarda hükümdar için “melik” unvanının kullanıldığını gösteren kayıtlara rastlanmamıştır. Bk. (Fatiha: 4, En’am: 73, İsra: 111, Tâ Hâ: 114, Hac: 56, Mü’minûn: 116, Furkan: 2, Fatır: 13, Zümer: 6, Mü’min: 16, Cuma: 1, Mülk: 1, İnfitar: 19) 2 Kuddûs: Kelime anlamı olarak, gayet mukaddes, her türlü şaibeden münezzeh, temiz, hiç bir lekesi olmayan, bütün eksiklik ve kusurlardan münezzeh olan, herhangi bir eksikliği kabul etmeyen ve güzel sıfatlardan dolayı övülen demektir. Istılahta ise; Kuddûs, Allah’ın güzel isimlerinden birisidir. Bu isme göre O, zatına yakışmayan her şeyden münezzeh, bütün vasıflarda en mükemmel, tasvire sığmayan, övülmeye lâyık kemâl, fazilet ve güzellik sıfatları kendisinde olandır. Kur’ân’da Kuddûs kelimesi, Yüce Allah’ın ismi olarak iki yerde (Haşr: 23, Cum’a: 1) el-Melik ismiyle birlikte geçmektedir Ayrıca (Bakara: 30)’da da “nukaddisu” kalıbıyla zikredilmektedir ki, burada da aynı anlamlar söz konusudur. 3 Selâm: Sözlükte, “bedenî ve ruhî hastalık, eksiklik ve kusurlardan uzak olma” anlamında kullanılır. Allah’a nisbet edildiğinde; “her türlü eksiklik, acizlik ve kusurdan, yaratılmışlara özgü değişikliklerden ve yok oluştan münezzeh olan, selâmetin kaynağı olup esenlik veren” anlamına gelen Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Selâm ismi, İbnu Mâce ile Tirmizî’nin esmâ’ül-hüsnâ listesinde bulunmaktadır. Namazdan çıkış selâmının ardından okunan ve; “Allâhümme ent’es-selâm ve mink’es-selâm” diye başlayan tâzim ifadesinde selâm, hem Allah’ın ismi olarak zikredilmekte hem de selâmetin O’ndan geldiği belirtilmektedir. (Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî). Rasûlullah’ın arkasında namaz kılan sahâbîler tahiyyat oturuşunda ilk zamanlar, “Allah’a kullarından selâm olsun…” anlamında ifadeler kullanıyordu. Bundan haberdar olan Hz. Peygamber, “Allah’a selâm olsun demeyin, Allah selâmın kendisidir, fakat siz şöyle söyleyin” buyurmuş ve Tahiyyat duasını öğretmiştir. (Buhârî, Müslim). 4 Mü’min: Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Sözlükte “güven içinde bulunmak, korkusuz olmak” anlamındaki (أمن) kökünden türeyen mü’min kelimesi; “inanıp tasdik eden; başkalarının güvenli olmasını sağlayan, va’dine güvenilen” mânalarına gelir. Kelimenin esmâ’ül-hüsnâ’dan biri olarak içerdiği mâna da bu çerçevededir. Âlimler “mü’min” isminin mânasını “emân” köküne veya “îmân” mastarına dayandırmaktadır. Mü’min, birinci anlayışa göre “başkalarını korku ve endişeden emin kılan, onların güvenli olmalarını sağlayan” demektir ve bu, dünya hayatında olduğu gibi âhiret hayatı için de söz konusudur. Mü’min ismi, “Allah dostları” demek olan mü’minlerin (Âlu İmrân: 68) âhiret hayatındaki güvencesinin sağlanması anlamını da içermektedir. Mü’min iman kavramına dayandırıldığı takdirde onaylayan konumunu alır. Buna göre kelime “kullarının imanını ve samimiyetini tasdik eden, onların sıdkını onaylayan, ayrıca mûcize vermek suretiyle peygamberlerin doğruluğunu ispat eden” mânalarına gelir. 5 Müheymin: Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Sözlükte “bir şeyi gözetimi altına alıp korumak ve onu yönetmek” mânasındaki “heymene” kökünden türeyen “müheymin”: “kâinatın bütün işlerini idare eden” demektir. Müheyminin “başkalarını korku ve endişeden emin kılmak” anlamındaki îmân masdarından türeyip hemzenin “hâ”ya dönüşmesiyle ortaya çıkmış olması da mümkündür. Bu takdirde “kendisine güvenilen, başkalarını korku ve endişeden koruyup güvenlerini sağlayan” mânasına gelir. Müheymin ismi, İbnu Mâce ve Tirmizî’nin rivayet ettiği “esmâ’ül-hüsnâ” listelerinde yer almıştır. Müheyminin etkisini icra etmesi; ilâhî ilim, kudret ve fiilin kemal mertebesinde bulunması sayesindedir. Bu niteliklerin tamamı ise sadece Allah’ta bulunmaktadır. 6 Azîz: Allahu Teâlâ’nın güzel isimlerinden biridir. Allah’ın, “hiçbir yönden mağlup edilemeyen, her işinde mutlak gâlip gelen, son derece izzetli ve yüce olan” manasına gelir. Hiçbir yönden benzeri olmayan dilediğini yapan ve buna güç yetiren, yüce varlığını ve kudretini hiçbir gücün mağlup edemediği tek yaratıcı Allah’tır. Allah’ın emir ve iradesine karşı koyacak yoktur. O, her şeye galip gelir. O’nu mağlûp edecek hiç bir kuvvet yoktur. Allah Azîzdir yani, Onun gücü her şeye yeter, O her şeye galip gelir, fakat hikmeti ile kötülerin cezasını tehir eder demektir. 7 Cebbar: Allahu Teâlâ’nın güzel isimlerinden biridir. a- Eksiklikleri tamamlayan, işleri düzelten, dertlere derman veren, yoksulları zengin eden, perişanlıkları yoluna koyup düzelten demektir. b- Dilediğini zorla yaptırmağa kadir olan, halkı iradesine mecbur eden, hükmüne karşı gelinemeyen demektir.— M. Türk
59:23
24
هُوَ اللّٰهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰىۜ يُسَبِّـحُ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ٤٢
Huvallâhul hâlikul bâriûl musavviru lehul esmâul husnâ, yusebbihu lehu mâ fîs semâvâti vel ard(ardı) ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
O Allah; hem yaratandır,¹ hem kusursuz var edendir,² hem de yarattıklarına şekil verendir.³ En güzel isimler⁴ Ona aittir. Göklerde ve yerde olan her şey, Onu tesbih eder. Ve O çok güçlüdür, hüküm (ve hikmet) sahibidir. 1 Hâlık: Allah’ın yaratıcı olduğunu belirten güzel isimlerinden biridir. “Halk”, yaratmak, doğru takdir etmek, yoktan var etmek demektir. “Hâlık” ise; bir şeyi var etmek, hiç benzeri olmayan bir şeyi meydana getirmek demektir. Bu manada Allah’tan başka hiçbir yaratıcı yoktur. Her şeyi yaratan O’dur. İnsanların ortaya koydukları şeyler yaratma değil; var olanlardan yeni bir şey elde etmektir. Allah, yaratandır; O’nun dışındaki tüm varlıklar ise yaratılmıştır. Esasen “Halk” fiili iki mana ifade eder. 1. Takdir etmek yani eşyanın bütün tafsilatıyla miktar ve durumlarını tayin eylemektir. Zira bir şeyi tamamıyla takdir etmek onun bütün eşya arasındaki miktar ve mertebesini bilmeye, bu da hepsini tamamıyla bilmeye bağlıdır. 2. Yok olan şeye vücut vermek, hiç bir asıl ve misali yok iken icat eylemektir. Bazen bir şeyden diğer bir şey icat etmek manasına da kullanılır. Lâkin bu manaya daha ziyade “inşa” tabir olunur. Mahlûklara nispet edilebilen en yüksek sanatlar, Allahu Teâlâ’nın takdir buyurduğu keşif ve inşa mahiyetinden ileri geçemez. Çünkü mahlûk fiilinin bütün tafsilatını takdir edemez, yoktan bir şey icat eyleyemez, böyle bir yaratış sonsuz ilim ve kudrete bağlıdır. Her şeyi tam manasıyla takdir ve icat ederek yaratan “hâlık” ancak Allahu Teâlâ’dır. Arapçada aslı astarı bulunmayan şeyleri söylemek, cismi olmayan yeni bir şeyi yoktan ortaya koymak için de bu fiil kullanılabilir. Allahu Teâlâ, Ankebut: 17. ayette; “Siz, kesinlikle Allah’ı bırakıp birtakım putlara tapmaktan ve sadece yalan üretmekten başka bir şey yapmıyorsunuz” buyurulmuştur. Buradaki (خَلَقَ) fiili, “yaratmak” anlamında değil, “iftira etmek, yalan üretmek” anlamındadır. Zâten iftira da “aslı astarı olmayan yani yoktan meydana getirilen söz,” demektir. 2 Bârî’: Cenâb-ı Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Bir örnek ve emsâle ihtiyaç duymadan yaratan zat anlamına gelir. Allah, “bârî” yani öyle temiz yaratıcı ki, yarattıklarını temiz ve sağlam bir nizam üzere seçip düzenleme ve tekâmül ettirerek birbirinden farklı özellikler ile birbirinden ayırt ettirir. (Elmalılı) Kur’an’da Bârî kelimesi, “halik” ve “musavvir” sıfatları ile birlikte zikredilmektedir. 3 Musavvir: Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Musavvir sözlükte bir sıfat olarak “cisimlere yönelik şekil ve özellik veren” demektir. “Tasvir” kavramı beş âyette Allahu Teâlâ’ya nispet edilmiştir. İmam Eş’arî, musavvir’i, “maddî bakımdan şekil veren” mânasına alırken İmam Mâtürîdî bunun psikolojik yönüne de işaret etmektedir. Hattâbî ise Cenâb-ı Hakk’ın birbirlerini tanıyıp ayırt etmeleri için insanları farklı fizyonomilere sahip kıldığını vurgulamakta, fakat hepsinin de ayrı bir güzellik taşıdığını söylemektedir. 4 Esmâ’ül-Hüsnâ: Allah’ın isimleri için kullanılan bir tabirdir. İsmin çoğulu olan “esmâ” ile “güzel, en güzel” anlamındaki “hüsnâ” kelimelerinden oluşan “esmâ’ül-hüsnâ” terkibi Allah’a nispet edilen isimleri ifade eder. Sadece Kur’an’da geçen ilâhî isimler 100’den fazladır. Muhtelif hadislerde Allah’a nispet edilen başka isimler de mevcuttur. Esmâ’ül-hüsnâ terkibinin, geniş anlamıyla bunların hepsini kapsamakla birlikte terim olarak daha çok doksan dokuz ismi içerdiği kabul edilir. Esmâ’ül-hüsnâ terkibinde yer alan “hüsnâ” kelimesi “güzel” manasında sıfat veya “en güzel” anlamında ism-i tafdîl sayılmıştır. Her iki halde de buradaki güzellik bir gerçeği vurgulamakta olup Allah’ın güzel olmayan bir isminden söz edilemeyeceği için mefhûm-i muhalifini hatıra getirmez. Allahu Teâlâ, madde özelliği taşımadığından insanların O’nu duyularıyla idrak etmeleri mümkün değildir. Allah ancak kâinat ve insanla olan ilişkisi bakımından tanınabilir. Bundan dolayı Esmâ’ül-hüsnâ bilgisi, Allah-âlem ilişkisine ışık tutması ve sonuçta Allah’ı tanıtması açısından önem taşımaktadır. Kul, Rabbini ancak Onun verdiği bilgilerle tanıyabilir ve bir kul, Rabbine ancak tanıyabildiği kadar iman edebilir. Allah’ın sıfatları kulların fıtratlarında bulunan özellikleri kadarıyla bize bildirilmiştir. Allah’ın kendi zatınca bilinen başka sıfatları da olabilir. Mesela bir kul Allah’ın koruma (hafîz) sıfatını bilmezse, fıtratı icabı mutlaka bir koruyucu arar. Bu konuda o kadar ileri gider ki kendisini, muskaların, cevşen’in, nazar boncuğunun, hatta kurumuş at kafasının bile koruyacağına inanmaya başlar. Bu sebeple her Müslümanın Esmâ’ül-hüsnâ’yı anlamlarıyla bilerek Rabbini yakinen tanıması gerekir. Çalgı aletleri ve dümbelekler eşliğinde Esmâ’ül-hüsnâ şarkıları söylemenin hiçbir Müslümana, hiçbir faydası yoktur.— M. Türk
59:24
Haşr
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 7 ayet البقرة 3 Al-i İmran 7 ayet آل عمران 4 Nisa 7 ayet النساء 5 Maide 7 ayet المائدة 6 Enam 7 ayet الأنعام 7 Araf 7 ayet الأعراف 8 Enfal 7 ayet الأنفال 9 Tevbe 7 ayet التوبة 10 Yunus 7 ayet يونس 11 Hud 7 ayet هود 12 Yusuf 7 ayet يوسف 13 Rad 7 ayet الرعد 14 İbrahim 7 ayet ابراهيم 15 Hicr 7 ayet الحجر 16 Nahl 7 ayet النحل 17 İsra 7 ayet الإسراء 18 Kehf 7 ayet الكهف 19 Meryem 7 ayet مريم 20 Ta Ha 7 ayet طه 21 Enbiya 7 ayet الأنبياء 22 Hac 7 ayet الحج 23 Müminun 7 ayet المؤمنون 24 Nur 7 ayet النور 25 Furkan 7 ayet الفرقان 26 Şuara 7 ayet الشعراء 27 Neml 7 ayet النمل 28 Kasas 7 ayet القصص 29 Ankebut 7 ayet العنكبوت 30 Rum 7 ayet الروم 31 Lokman 7 ayet لقمان 32 Secde 7 ayet السجدة 33 Ahzab 7 ayet الأحزاب 34 Sebe 7 ayet سبإ 35 Fatır 7 ayet فاطر 36 Yasin 7 ayet يس 37 Saffat 7 ayet الصافات 38 Sad 7 ayet ص 39 Zümer 7 ayet الزمر 40 Mümin 7 ayet غافر 41 Fussilet 7 ayet فصلت 42 Şura 7 ayet الشورى 43 Zuhruf 7 ayet الزخرف 44 Duhan 7 ayet الدخان 45 Casiye 7 ayet الجاثية 46 Ahkaf 7 ayet الأحقاف 47 Muhammed 7 ayet محمد 48 Fetih 7 ayet الفتح 49 Hucurat 7 ayet الحجرات 50 Kaf 7 ayet ق 51 Zariyat 7 ayet الذاريات 52 Tur 7 ayet الطور 53 Necm 7 ayet النجم 54 Kamer 7 ayet القمر 55 Rahman 7 ayet الرحمن 56 Vakıa 7 ayet الواقعة 57 Hadıd 7 ayet الحديد 58 Mücadele 7 ayet المجادلة 59 Haşr 7 ayet الحشر 60 Mümtehine 7 ayet الممتحنة 61 Saf 7 ayet الصف 62 Cuma 7 ayet الجمعة 63 Münafikun 7 ayet المنافقون 64 Tegabun 7 ayet التغابن 65 Talak 7 ayet الطلاق 66 Tahrim 7 ayet التحريم 67 Mülk 7 ayet الملك 68 Kalem 7 ayet القلم 69 Hakka 7 ayet الحاقة 70 Mearic 7 ayet المعارج 71 Nuh 7 ayet نوح 72 Cin 7 ayet الجن 73 Müzzemmil 7 ayet المزمل 74 Müddessir 7 ayet المدثر 75 Kıyame 7 ayet القيامة 76 İnsan 7 ayet الانسان 77 Mürselat 7 ayet المرسلات 78 Nebe 7 ayet النبإ 79 Naziat 7 ayet النازعات 80 Abese 7 ayet عبس 81 Tekvir 7 ayet التكوير 82 İnfitar 7 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 7 ayet المطففين 84 İnşikak 7 ayet الإنشقاق 85 Büruc 7 ayet البروج 86 Tarık 7 ayet الطارق 87 Ala 7 ayet الأعل 88 Gaşiye 7 ayet الغاشية 89 Fecr 7 ayet الفجر 90 Beled 7 ayet البلد 91 Şems 7 ayet الشمس 92 Leyl 7 ayet الليل 93 Duha 7 ayet الضحى 94 İnşirah 7 ayet الشرح 95 Tin 7 ayet التين 96 Alak 7 ayet العلق 97 Kadir 7 ayet القدر 98 Beyyine 7 ayet البينة 99 Zilzal 7 ayet الزلزلة 100 Adiyat 7 ayet العاديات 101 Karia 7 ayet القارعة 102 Tekasür 7 ayet التكاثر 103 Asr 7 ayet التكاثر 104 Hümeze 7 ayet الهمزة 105 Fil 7 ayet الفيل 106 Kureyş 7 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 7 ayet الماعون 109 Kafirun 7 ayet الكافرون 110 Nasr 7 ayet النصر 111 Tebbet 7 ayet المسد 112 İhlas 7 ayet الإخلاص 113 Felak 7 ayet الفلق 114 Nas 7 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle