Fetih 29 Ayet 26. Cüz الفتح
48

Fetih

— Fethetmek
29 Ayet 26. Cüz
الفتح
48
Fetih
29 Ayet
الفتح
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحاً مُب۪يناًۙ ١
İnnâ fetahnâ leke fethan mubînâ(mubînen).
1,2,3. (Ey Muhammed!) Şüphesiz Biz sana (Hudeybiye’de) Allah’ın geçmiş ve gelecek hatalarını bağışlaması,¹ üzerindeki nîmetini tamamlaması, seni dosdoğru bir yola yöneltmesi ve Allah’ın sana çok şerefli bir zaferle yardım etmesi için, apaçık bir fetih² (zincirinin) önünü açtık.³ 1 Burada ki günâhların bağışlanması (Muhammed: 19) da; “Ey Muhammed! Allah’tan başka ilâh olmadığını iyi bil! Hem kendi, hem Müslüman erkekler ve hem de Müslüman kadınların günâhları için (Allah’tan) bağışlanma dile.” âyetine verilen cevabî bir müjde olabileceği gibi, kendisinin de; “her gün yüz defa istiğfar ettiğini” söyleyen Peygamber (a.s)’ın, hata yapabileceğine işaret de olabilir. 2 Fetih: Önünü açmak, yol göstermek, aradaki anlaşmazlığı hükme bağlamak, kapalılığı gidermek demektir. Bazı müfessirler bu fethi, “Mekke’nin fethini vaat” diye anlamışlarsa da müfessirlerin büyük bir çoğunluğu bu fethin; “Hudeybiye anlaşması" olduğu kanaatindedirler ve bunu şu şekilde izah ederler; a- Peygamber Efendimiz (s.a.v) Hudeybiye’ye harp için değil, bir “umre” niyetiyle hareket etmiş, fakat çarpışmayı müşrikler düşünmüşlerdi. Şiddetli bir savaş olmasa da iki taraf arasında ok ve mancınık atılmış, Müslümanlar müşrikleri yenmiş ve müşrikler anlaşma istemek zorunda kalmışlardı. b- Bu anlaşma ile Müslümanlar bir Devlet olarak mevcudiyetlerini düşmanlarına resmen kabul ettirmişlerdir. Yani, “Akabe Biatleriyle” kurulan “İslâm Devleti”, bu anlaşma ile resmen tanınmıştır. Bu da bundan sonra başlayacak bir fetih zincirinin başlangıcı olmuştur. 3 İbnu Mes’ud’dan: Rasulullah (s.a.v) ile beraber Hudeybiye’den dönmüştük. Rasulullah (s.a.v) orada on ila yirmi gün arası durdu. Sonra Medine’ye döndü. Yola koyulduğumuz sırada idi ki ona vahiy geldi. Kendisinde bir sevinç hali vardı. O vakit bize “Fetih suresinin ilk bölümünün nâzil olduğunu” haber verdi. (Ahmed, Buharî, Ebu Davud, Neseî) Başka bir rivayette de Ömer b. Hattab (r.a): Rasulullah (s.a.v) ile seferde idik. Ona bir şey hakkında üç kere soru sordum. Bana cevap vermedi, ben de devemi sürdüm, sonra insanların önüne geçtim ve hakkımda ayet indirilmesinden korkmuştum. Biraz sonra birinin bana bağırdığını işittim. Hakkımda bir ayetin nâzil olduğundan korktum. Rasulullah (s.a.v)’in yanına vardığımda o, sevinçle bana: “Bu gece üzerime, bana Dünya ve içindeki her şeyden daha sevgili bir Sûre indirildi” buyurdular ve fetih suresini okudular, demiştir. (Ahmed, Buharî, Tirmizî, Neseî, İbnu Mâce) Bu rivayetler gösteriyor bu surenin nüzulü Mekke ile Medîne arasında olmuştur. Bu sebeple de bu sure Medenî’dir.— M. Türk
48:1
2
لِيَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطاً مُسْتَق۪يماًۙ ٢
Li yagfire lekallâhu mâ tekaddeme min zenbike ve mâ teahhare ve yutimme ni’metehu aleyke ve yehdiyeke sırâtan mustekîmâ(mustekîmen).
1,2,3. (Ey Muhammed!) Şüphesiz Biz sana (Hudeybiye’de) Allah’ın geçmiş ve gelecek hatalarını bağışlaması,¹ üzerindeki nîmetini tamamlaması, seni dosdoğru bir yola yöneltmesi ve Allah’ın sana çok şerefli bir zaferle yardım etmesi için, apaçık bir fetih² (zincirinin) önünü açtık.³ 1 Burada ki günâhların bağışlanması (Muhammed: 19) da; “Ey Muhammed! Allah’tan başka ilâh olmadığını iyi bil! Hem kendi, hem Müslüman erkekler ve hem de Müslüman kadınların günâhları için (Allah’tan) bağışlanma dile.” âyetine verilen cevabî bir müjde olabileceği gibi, kendisinin de; “her gün yüz defa istiğfar ettiğini” söyleyen Peygamber (a.s)’ın, hata yapabileceğine işaret de olabilir. 2 Fetih: Önünü açmak, yol göstermek, aradaki anlaşmazlığı hükme bağlamak, kapalılığı gidermek demektir. Bazı müfessirler bu fethi, “Mekke’nin fethini vaat” diye anlamışlarsa da müfessirlerin büyük bir çoğunluğu bu fethin; “Hudeybiye anlaşması" olduğu kanaatindedirler ve bunu şu şekilde izah ederler; a- Peygamber Efendimiz (s.a.v) Hudeybiye’ye harp için değil, bir “umre” niyetiyle hareket etmiş, fakat çarpışmayı müşrikler düşünmüşlerdi. Şiddetli bir savaş olmasa da iki taraf arasında ok ve mancınık atılmış, Müslümanlar müşrikleri yenmiş ve müşrikler anlaşma istemek zorunda kalmışlardı. b- Bu anlaşma ile Müslümanlar bir Devlet olarak mevcudiyetlerini düşmanlarına resmen kabul ettirmişlerdir. Yani, “Akabe Biatleriyle” kurulan “İslâm Devleti”, bu anlaşma ile resmen tanınmıştır. Bu da bundan sonra başlayacak bir fetih zincirinin başlangıcı olmuştur. 3 İbnu Mes’ud’dan: Rasulullah (s.a.v) ile beraber Hudeybiye’den dönmüştük. Rasulullah (s.a.v) orada on ila yirmi gün arası durdu. Sonra Medine’ye döndü. Yola koyulduğumuz sırada idi ki ona vahiy geldi. Kendisinde bir sevinç hali vardı. O vakit bize “Fetih suresinin ilk bölümünün nâzil olduğunu” haber verdi. (Ahmed, Buharî, Ebu Davud, Neseî) Başka bir rivayette de Ömer b. Hattab (r.a): Rasulullah (s.a.v) ile seferde idik. Ona bir şey hakkında üç kere soru sordum. Bana cevap vermedi, ben de devemi sürdüm, sonra insanların önüne geçtim ve hakkımda ayet indirilmesinden korkmuştum. Biraz sonra birinin bana bağırdığını işittim. Hakkımda bir ayetin nâzil olduğundan korktum. Rasulullah (s.a.v)’in yanına vardığımda o, sevinçle bana: “Bu gece üzerime, bana Dünya ve içindeki her şeyden daha sevgili bir Sûre indirildi” buyurdular ve fetih suresini okudular, demiştir. (Ahmed, Buharî, Tirmizî, Neseî, İbnu Mâce) Bu rivayetler gösteriyor bu surenin nüzulü Mekke ile Medîne arasında olmuştur. Bu sebeple de bu sure Medenî’dir.— M. Türk
48:2
3
وَيَنْصُرَكَ اللّٰهُ نَصْراً عَز۪يزاً ٣
Ve yansurekallâhu nasran azîzâ(azîzen).
1,2,3. (Ey Muhammed!) Şüphesiz Biz sana (Hudeybiye’de) Allah’ın geçmiş ve gelecek hatalarını bağışlaması,¹ üzerindeki nîmetini tamamlaması, seni dosdoğru bir yola yöneltmesi ve Allah’ın sana çok şerefli bir zaferle yardım etmesi için, apaçık bir fetih² (zincirinin) önünü açtık.³ 1 Burada ki günâhların bağışlanması (Muhammed: 19) da; “Ey Muhammed! Allah’tan başka ilâh olmadığını iyi bil! Hem kendi, hem Müslüman erkekler ve hem de Müslüman kadınların günâhları için (Allah’tan) bağışlanma dile.” âyetine verilen cevabî bir müjde olabileceği gibi, kendisinin de; “her gün yüz defa istiğfar ettiğini” söyleyen Peygamber (a.s)’ın, hata yapabileceğine işaret de olabilir. 2 Fetih: Önünü açmak, yol göstermek, aradaki anlaşmazlığı hükme bağlamak, kapalılığı gidermek demektir. Bazı müfessirler bu fethi, “Mekke’nin fethini vaat” diye anlamışlarsa da müfessirlerin büyük bir çoğunluğu bu fethin; “Hudeybiye anlaşması" olduğu kanaatindedirler ve bunu şu şekilde izah ederler; a- Peygamber Efendimiz (s.a.v) Hudeybiye’ye harp için değil, bir “umre” niyetiyle hareket etmiş, fakat çarpışmayı müşrikler düşünmüşlerdi. Şiddetli bir savaş olmasa da iki taraf arasında ok ve mancınık atılmış, Müslümanlar müşrikleri yenmiş ve müşrikler anlaşma istemek zorunda kalmışlardı. b- Bu anlaşma ile Müslümanlar bir Devlet olarak mevcudiyetlerini düşmanlarına resmen kabul ettirmişlerdir. Yani, “Akabe Biatleriyle” kurulan “İslâm Devleti”, bu anlaşma ile resmen tanınmıştır. Bu da bundan sonra başlayacak bir fetih zincirinin başlangıcı olmuştur. 3 İbnu Mes’ud’dan: Rasulullah (s.a.v) ile beraber Hudeybiye’den dönmüştük. Rasulullah (s.a.v) orada on ila yirmi gün arası durdu. Sonra Medine’ye döndü. Yola koyulduğumuz sırada idi ki ona vahiy geldi. Kendisinde bir sevinç hali vardı. O vakit bize “Fetih suresinin ilk bölümünün nâzil olduğunu” haber verdi. (Ahmed, Buharî, Ebu Davud, Neseî) Başka bir rivayette de Ömer b. Hattab (r.a): Rasulullah (s.a.v) ile seferde idik. Ona bir şey hakkında üç kere soru sordum. Bana cevap vermedi, ben de devemi sürdüm, sonra insanların önüne geçtim ve hakkımda ayet indirilmesinden korkmuştum. Biraz sonra birinin bana bağırdığını işittim. Hakkımda bir ayetin nâzil olduğundan korktum. Rasulullah (s.a.v)’in yanına vardığımda o, sevinçle bana: “Bu gece üzerime, bana Dünya ve içindeki her şeyden daha sevgili bir Sûre indirildi” buyurdular ve fetih suresini okudular, demiştir. (Ahmed, Buharî, Tirmizî, Neseî, İbnu Mâce) Bu rivayetler gösteriyor bu surenin nüzulü Mekke ile Medîne arasında olmuştur. Bu sebeple de bu sure Medenî’dir.— M. Türk
48:3
4
هُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ السَّك۪ينَةَ ف۪ي قُلُوبِ الْمُؤْمِن۪ينَ لِيَزْدَادُٓوا ا۪يمَاناً مَعَ ا۪يمَانِهِمْۜ وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماًۙ ٤
Huvellezî enzeles sekînete fî kulûbil mu’minîne li yezdâdû îmânen mea îmânihim, ve lillâhi cunûdus semâvâti vel ard(ardı), ve kânallâhu alîmen hakîmâ(hakîmen).
Mü’minlere, îmanlarına îman katsınlar diye gönül rahatlığı¹ indiren, O (Allah)’tır. Çünkü göklerin ve yerin orduları, Onundur ve Allah, her şeyi bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir. 1 Sekînet: sükûn, sebat ve temkin anlamına mastardır. Nefisteki telâş ve heyecanın kesilmesiyle meydana gelen kalp oturması, gönül rahatlığı ve huzur hali demektir. Bk. (Bakara: 248)— M. Türk
48:4
5
لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عِنْدَ اللّٰهِ فَوْزاً عَظ۪يماًۙ ٥
Li yudhilel mu’minîne vel mu’minâti cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ ve yukeffire anhum seyyiâtihim, ve kâne zâlike indallâhi fevzen azîmâ(azîmen).
(İşte bunlar Allah’ın) inanan erkekleri ve inanan kadınları, zemîninden ırmaklar akan ve içerisinde ebedî kalacakları cennetlere koyması ve onların günâhlarını örtmesi içindir. İşte Allah katındaki en büyük kurtuluş, budur.— M. Türk
48:5
6
وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِك۪ينَ وَالْمُشْرِكَاتِ الظَّٓانّ۪ينَ بِاللّٰهِ ظَنَّ السَّوْءِۜ عَلَيْهِمْ دَٓائِرَةُ السَّوْءِۚ وَغَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَۜ وَسَٓاءَتْ مَص۪يراً ٦
Ve yuazzibel munâfikîne vel munâfikâti vel muşrikîne vel muşrikâtiz zânnîne billâhi zannes sev’i aleyhim dâiretus sev’i, ve gadiballâhu aleyhim ve leanehum ve eadde lehum cehennem(cehenneme), ve sâet masîrâ(masîren).
(Bir de bunlar) Allah hakkında kötü zanda bulunan münâfık erkeklere ve münâfık kadınlara, müşrik erkeklere ve müşrik kadınlara ve kötülük girdabı başlarına gelesilere (Allah’ın) azap etmesi içindir. Ve Allah onlara gazap etmiş, onları lânetlemiş ve onlara varılacak yerlerin en kötüsü olan cehennemi hazırlamıştır.— M. Türk
48:6
7
وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزاً حَك۪يماً ٧
Ve lillâhi cunûdus semâvâti vel ard(ardı), ve kânallâhu azîzen hakîmâ(hakîmen).
Göklerin ve yerin orduları, Onundur ve Allah çok güçlüdür, hüküm (ve hikmet) sahibidir.— M. Türk
48:7
8
اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِداً وَمُبَشِّراً وَنَذ۪يراًۙ ٨
İnnâ erselnâke şâhiden ve mubeşşiren ve nezîrâ(nezîren).
(Ey Muhammed!) Biz, seni sadece bir şâhit,¹ müjdeci ve uyarıcı olarak, gönderdik (ki;) 1 Allah’ın birliğine ve ümmetin yaptıklarına şâhit...— M. Türk
48:8
9
لِتُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُۜ وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلاً ٩
Li tu’minû billâhi ve resûlihî ve tuazzirûhu ve tuvakkırûh(tuvakkırûhu), ve tusebbihûhu bukreten ve asîlâ(asîlen).
(Ey İnananlar!) Siz, Allah’a ve Peygamberine îman edesiniz, onu destekleyesiniz, onu saygıyla yüceltesiniz ve (Allah’ı) sabah-akşam (sürekli olarak) tesbih edesiniz diye.¹ 1 Bu ayetteki dört emrin her biri; elçilik, şahitlik, müjdeleyicilik ve uyarıcılıktan her birine işaret eder. Şöyle ki; peygamber olarak gönderilme, “Allah’a Rasulüne imanı” gerektirir, şehadet “Allah’ın dinine yardım ile güçlendirmeyi”; müjdeleme, “güzel karşılamayı ve saygıyı”; uyarma da “azaptan korunmak için Allah’ı tenzih ve tesbihi” gerektirir. Bu takdirde zamirler hep Allah’a yöneliktir. Yukarıdaki tercüme bu esas alınarak yapılmıştır. Diğer bir ihtimâle göre de (تُعَزِّرُوهُ) ve (تُوَقِّرُوهُ)’nun zamirleri Peygamber’e (تُسَبِّحُوهُ)’nun zamiri Allah’a yöneliktir ki bu şekilde (تُوَقِّرُوهُ) üzerinde vakıf vardır yani okurken burada durulur. Mushaflarımızda buraya mutlak vakıf işareti olan (ط) konulması da bu manaya göredir. Bu ikinci duruma göre ise ayetin tercümesi: “(Ey İnananlar!) Siz, Allah’a ve Peygamberine îman edesiniz, o (peygamberi) destekleyesiniz, o (peygamberi) saygıyla yüceltesiniz ve (Allah’ı) sabah-akşam (sürekli olarak) tesbih edesiniz diye” şeklinde olur.— M. Türk
48:9
10
اِنَّ الَّذ۪ينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللّٰهَۜ يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْۚ فَمَنْ نَكَثَ فَاِنَّمَا يَنْكُثُ عَلٰى نَفْسِه۪ۚ وَمَنْ اَوْفٰى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللّٰهَ فَسَيُؤْت۪يهِ اَجْراً عَظ۪يماً۟ ٠١
İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihî), ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).
(Ey Muhammed!) Şüphesiz sana biat edenler,¹ sadece Allah’a biat etmişlerdir. Allah da onların biatlerini kabul etmiştir.² Şu halde, her kim verdiği sözden cayarsa, yalnızca kendi aleyhine caymış olur. Her kim de Allah adına verdiği sözü yerine getirirse, O da ona ileride büyük bir mükâfat verecektir.³ 1 Bu ifâde; Akabe ve Hudeybiye’de, “İslâm uğrunda ölünceye kadar savaşmak” üzere sana söz verenler demekse de buradan, “Allah’a ve Peygamberine îman ettik” diyerek “İslâm’a girenler” de anlaşılır. 2 Âyetin bu bölümü şu şekillerde de anlaşılabilir: a- Biat yaparlarken Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Çünkü onlar, Allah’ın Peygamberine biat etmekle Allah’a biat etmişlerdir. (Yani burada Peygamber, Allah’ın bir eli gibi tasvir olunmuştur. Çünkü Allah uzuvdan münezzehtir.) b- Allah’ın gücü onların gücünün üzerindedir. c- Allah da onların biatlerini kabul etmiştir. (Yani biatin kabulü, Arap geleneğinde biati kabul edenin elini, biat edenin eli üzerine koyması şeklinde olur. Bu yüzden de bu ifâde, mecâzî bir ifâdedir.) Her ne kadar birçok müfessir ve usulcüler, bu âyetin müteşâbih olduğu kanaatinde iseler de buradaki mecâzın ya çok iyi anlaşılmadığından ya da savundukları fikre destek amacıyla buradan Allah’a uzuv isnadına kalkışmışlardır. Kanaatimizce bu âyet müteşâbih âyetlerden değildir. Bu sebeple yukarıdaki meâl tercih edilmiştir. 3 (عَلَيْهُ) deki (ه) zamiri Hafs ve Zührî kıraatlerinde zammeli diğerlerinde kesreli okunmuştur.— M. Türk
48:10
11
سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الْاَعْرَابِ شَغَلَتْنَٓا اَمْوَالُنَا وَاَهْلُونَا فَاسْتَغْفِرْ لَنَاۚ يَقُولُونَ بِاَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاً اِنْ اَرَادَ بِكُمْ ضَراًّ اَوْ اَرَادَ بِكُمْ نَفْعاًۜ بَلْ كَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً ١١
Se yekûlu lekel muhallefûne minel a’râbi şegaletnâ emvâlunâ ve ehlûnâ festagfir lenâ, yekûlûne bi elsinetihim mâ leyse fî kulûbihim, kul fe men yemliku lekum minallâhi şey’en in erâde bikum darren ev erâde bikum nef’â(nef’en), bel kânallâhu bi mâ ta’melûne habîrâ(habîren).
Bedevîlerden¹ geride bırakılanlar,² sana: “Bizi mallarımız ve ailelerimiz oyaladı. (Allah’ın) bizi affetmesi için duâ et”³ diyerek, kalplerinde olmayan şeyi, dilleriyle söyleyecekler. (Sen de onlara): “Şimdi Allah, eğer size bir zarar gelmesini dilerse veya bir fayda elde etmenizi isteyecek olsa, sizin için Allah’a karşı kim ne yapabilir? Doğrusu Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” de. 1 A’râb; a’râbî’nin çoğuludur. Yani a’râb, bir köy veya kasabada ikamet etmeyip badiyede dolaşan bedevî göçebelere verilen isimdir. Arab ise; köy veya kasabalarda yaşayanlar için kullanılır. 2 (اَلْمُخَلَّفُونَ)’nin ism-i mef’ul olması sebebiyle, bu bedevîlerin Umre’ye başkalarının aklıyla hareket ederek, gitmedikleri de anlaşılabilir. 3 Efendimiz (s.a.v) Hudeybiye senesinde Umre için Mekke’ye gitmek istediği sırada, Kureyşin bir saldırısı ihtimâline karşı Cüheyne, Müzeyne, Ğıfar, Eşca’ ve Eslem kabîlelerinin de kendisiyle beraber olmalarını istemişti. Bu bedevî kabîleleri henüz îman kalplerine yerleşmemiş olduğu için Rasûlullah (s.a.v) ile beraber gitmeyip, “Muhammed ve arkadaşları bu seferden dönemez” dediler. Bu âyette Allah, bunların ileriye sürecekleri özürlerini elçisine önceden bildirmektedir.— M. Türk
48:11
12
بَلْ ظَنَنْتُمْ اَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ اِلٰٓى اَهْل۪يهِمْ اَبَداً وَزُيِّنَ ذٰلِكَ ف۪ي قُلُوبِكُمْ وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِۚ وَكُنْتُمْ قَوْماً بُوراً ٢١
Bel zanentum en len yenkaliber resûlu vel mû’minûne ilâ ehlîhim ebeden ve zuyyine zâlike fî kulûbikum ve zanentum zannes sev’i ve kuntum kavmen bûrâ(bûren).
Doğrusu siz, Peygamberin ve Müslümanların ailelerine asla dönmeyeceklerini zannettiniz ve bu, sizin gönüllerinize hoş göründü. Böylece çok kötü bir zanda bulundunuz ve helâki hak eden bir toplum oldunuz.— M. Türk
48:12
13
وَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ فَاِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ سَع۪يراً ٣١
Ve men lem yû’min billâhi ve resûlihî fe innâ a’tednâ lil kâfirîne saîrâ(saîren).
Kim Allah’a ve Peygamberine îman etmezse, (şunu iyi bilsin ki) gerçekten Biz, (âhirette) kâfirler için çılgın bir ateş hazırladık.— M. Türk
48:13
14
وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً ٤١
Ve lillâhi mulkus semâvâti vel ard(ardı), yagfiru li men yeşâu ve yuazzibu men yeşâu, ve kânallahu gafûren rahîmâ(rahîmen).
Göklerin ve yerin hükümranlığı, dilediğini bağışlayan, dilediğini de cezâlandıran Allah’a aittir. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhamet edicidir.— M. Türk
48:14
15
سَيَقُولُ الْمُخَلَّفُونَ اِذَا انْطَلَقْتُمْ اِلٰى مَغَانِمَ لِتَأْخُذُوهَا ذَرُونَا نَتَّبِعْكُمْۚ يُر۪يدُونَ اَنْ يُبَدِّلُوا كَلَامَ اللّٰهِۜ قُلْ لَنْ تَتَّبِعُونَا كَذٰلِكُمْ قَالَ اللّٰهُ مِنْ قَبْلُۚ فَسَيَقُولُونَ بَلْ تَحْسُدُونَنَاۜ بَلْ كَانُوا لَا يَفْقَهُونَ اِلَّا قَل۪يلاً ٥١
Se yekûlul muhallefûne izentalaktum ilâ megânime li te’huzûhâ zerûnâ nettebi’kum, yurîdûne en yubeddilû kelâmallâh(kelâmallâhi), kul len tettebiûnâ kezâlikum kâlallâhu min kabl(kablu), fe se yekûlûne bel tahsudûnenâ, bel kânû lâ yefkahûne illâ kalîlâ(kalîlen).
O geride bırakılanlar, siz ganîmet vâdeden (bir savaşa) gittiğiniz zaman: “Bırakın da biz de sizinle gelelim.” diyerek, Allah’ın sözünü değiştirmek istiyorlar.¹ (Ey Muhammed!) Sen de: “Allah’ın, daha önce buyurduğu gibi, siz kesinlikle bizimle gelemezsiniz.” de. Bunun üzerine de onlar: “Doğrusu, bizi çekemiyorsunuz.” diyecekler. Hayır, (bu doğru değil.) Ama onların ancak pek azı bunu anlayabilir. 1 Çünkü Allah o ganîmetleri Hudeybiye de bulunanlara vâdetmiş iken, onlara katılmaya kalkışarak Allah’ın vadini değiştirmek istiyorlar. Bk. (Enfâl: 1)— M. Türk
48:15
16
قُلْ لِلْمُخَلَّف۪ينَ مِنَ الْاَعْرَابِ سَتُدْعَوْنَ اِلٰى قَوْمٍ اُو۬ل۪ي بَأْسٍ شَد۪يدٍ تُقَاتِلُونَهُمْ اَوْ يُسْلِمُونَۚ فَاِنْ تُط۪يعُوا يُؤْتِكُمُ اللّٰهُ اَجْراً حَسَناًۚ وَاِنْ تَتَوَلَّوْا كَمَا تَوَلَّيْتُمْ مِنْ قَبْلُ يُعَذِّبْكُمْ عَذَاباً اَل۪يماً ٦١
Kul lil muhallefîne minel a’râbi setud’avne ilâ kavmin ulî be’sin şedîdin tukâtilûnehum ev yuslimûn(yuslimûne), fe in tutîû yû’tikumullâhu ecren hasenâ(hasenen), ve in tetevellev kemâ tevelleytum min kablu yuazzibkum azâben elîmâ(elîmen).
O bedevîlerden geride bırakılanlara: “Siz yakında çok güçlü bir toplumla, onlar Müslüman oluncaya¹ kadar (savaşmaya) çağrılacaksınız.² Bu durumda eğer (emre) itaat ederseniz Allah, size güzel bir mükâfat verir, ama önceki döndüğünüz gibi dönerseniz, (o zaman da) sizi acı bir azapla cezâlandırır.” de. 1 Bu bölüm, “Siz yakında çok güçlü bir toplumla İslâm yönetimine teslim oluncaya kadar (savaşmaya) çağrılacaksınız…” şeklinde de anlaşılabilir. 2 Bazıları bu toplumun, Müseyleme’nin kavmi olan Benî Hanîfe olduğunu rivayet etmişlerdir ki buna davet Hz. Ebu Bekir zamanında oldu. Bazıları da Fars diye rivayet etmişlerdir ki: Hazreti Ömer, Medîne, Cüheyne, Müzeyne kabilelerini İran savaşına davet etmişti, diğer bazıları da Rum demişlerdir ki bu davet de Mûte ve Tebûk gazvelerinde Hz. Peygamber tarafından başlamıştır. Esasen bu âyette bahsi geçen toplumun, bu olaydan sonraki bütün savaşlar için anlaşılması, daha uygundur.— M. Türk
48:16
17
لَيْسَ عَلَى الْاَعْمٰى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْاَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَر۪يضِ حَرَجٌۜ وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ وَمَنْ يَتَوَلَّ يُعَذِّبْهُ عَذَاباً اَل۪يماً۟ ٧١
Leyse alel a’mâ haracun ve lâ alel a’reci haracun ve lâ alel marîdı harac(haracun), ve men yutııllahe ve resûlehu yudhılhu cennâtin tecrî min tahtihel enhâr(enhâru), ve men yetevelle yuazzibhu azâben elîmâ(elîmen).
Körlerin, topalların ve hastaların¹ (savaşa katılmamalarından dolayı) bir günâh yoktur.² (Şunu iyi bilin ki) kim, Allah’a ve Elçisine itaat ederse (Allah) onu, zemîninden ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim (itaatten) yüz çevirirse, onu da acı bir azapla cezâlandırır. 1 Kör, topal ve hasta kelimeleri cins isim olduğu için, çoğul olarak tercüme edilmiştir. 2 Yani bu kimseler savaşa gitmeleri için zorlanamaz. Savaşmak isterlerse katılımları engellenmez. Sahabeden âmâ İbnu Ümmi Mektum, Kadisiye savaşlarının bir kısmına katılmış ve bayrak tutmuştu.— M. Türk
48:17
18
لَقَدْ رَضِيَ اللّٰهُ عَنِ الْمُؤْمِن۪ينَ اِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا ف۪ي قُلُوبِهِمْ فَاَنْزَلَ السَّك۪ينَةَ عَلَيْهِمْ وَاَثَابَهُمْ فَتْحاً قَر۪يباًۙ ٨١
Lekad radiyallâhu anil mu’minîne iz yubâyiûneke tahteş şecereti fe alime mâ fî kulûbihim fe enzeles sekînete aleyhim ve esâbehum fethan karîbâ(karîben).
Allah o ağacın altında sana biat eden mü’minlerden¹ kesinlikle râzı olmuştur. Allah, onların gönüllerinden geçeni bildiği için, üzerlerine sükûnet indirdi ve onlara (mükâfat olarak) yakın bir fetih verdi.² 1 Hudeybiye Anlaşması: Hicretin 6. yılında Peygamber (s.a.v) ve ashabının, Kâbe’yi ziyaret maksadıyla Mekke’ye gitmek istemeleri ve bunun müşrikler tarafında engellenmesi üzerine çıkan olaylardan sonra Müslümanlarla müşrikler arasında yapılan anlaşmadır. Mekkeli müşrikler Efendimiz (s.a.v)’in bu hareketini öğrenince toplanarak ne pahasına olursa olsun, onun Mekke’ye girmesine izin vermemeyi kararlaştırdılar. Rasûlullah (s.a.v)’e engel olmak üzere de Halid b. Velid komutasında iki yüz atlıdan oluşan bir birlik gönderdiler. Bu arada Peygamber (s.a.v) Hudeybiye mevkiine gelmişti. Önce Hıraş b. Ümeyye’yi Mekkelilere, “savaş niyetinde olmayıp, Kâbe’yi ziyaret ve Umre için geldiklerini” bildirmek üzere gönderdi. Mekkeliler bu zatın devesini öldürdüler, kendisini de öldürmek istediler. O da gelip durumu Efendimiz (s.a.v)’e haber verdi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v), Hz. Osman’ı gönderdi. Hz. Osman Kureyş’e gitti, onu akrabalarından birisi himâyesine aldı. O kimse Hz. Osman’a isterse Kâbe’yi tavaf edebileceğini söyleyince O; “Rasulullah (s.a.v) tavaf etmedikçe ben tavaf edemem.” dedi. Bunun üzerine onu göz hapsine aldılar. Bu olay, Müslümanlar arasında, “Osman öldürülmüş!” diye duyulunca Peygamberimiz (s.a.v): “o toplum ile savaşmadan gitmeyiz” dedi ve Müslümanların kendisine bey’at etmelerini emretti. Müslümanlar derhal Rasûlullah (s.a.v)’e: “uğrunda ölmek ve kaçmamak üzere” söz verdiler. Bu bey’at bir “semüre” ağacının altında yapılmıştı ve bey’at eden Müslümanların sayısı 1500 kadardı. (Daha sonra bey’at yapılan o ağaca insanlar gidip, yanında namaz kılmaya başlayınca Hz. Ömer, kesilmesini emretti.) Yukarıda bahsedilen bu bey’at, Hudeybiye’de yapılan ve Allah’ın râzı olduğunu bildirdiği için, “Bey’atü’r-Rıdvan” adı verilen bey’attır. Bu arada karşılıklı elçiler gidip-geliyor, bir uzlaşma yolu aranıyordu. Müşrikler Müslümanların Mekke’ye girmelerine izin vermeyeceklerini açıkça söylüyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.v) ise: “Biz buraya savaşmak için gelmedik. Amacımız Kâbe’yi ziyarettir, Umre yapmaktır. Kureyşliler eski savaşlarda zayıf düşmüşlerdir. Dilerlerse onlarla, bir süre için barış anlaşması yapmak isterim. Kabul ederlerse ne âlâ, aksi takdirde Allah’a yemin ederim ki, ölünceye kadar onlarla savaşırım” diyerek barış önerdi. Allah Rasûlü (s.a.v)’in kararlılığı yüzünden müşrikler savaşı göze alamadılar. Süheyl b. Amr’ı kendileri adına bir anlaşma yapmak üzere gönderdiler. Rasûlullah (s.a.v) ile Süheyl, uzun görüşmelerden sonra anlaşma şartlarını tespit ettiler. Buna göre; 1- Müslümanlarla müşrikler on yıl süreyle savaşmayacaklar. 2- Müslümanlar bu yıl Kâbe’yi ziyaretten vazgeçerek geri dönecekler, ancak gelecek yıl umre yapacaklar, müşriklerin boşaltacağı Mekke’de üç gün kalacaklar ve yanlarında yolcu kılıçlarından başka silah taşımayacaklar. 3- Mekke’den birisi Müslüman olarak Medine’ye sığındığı zaman iade edilecek; fakat Medine’den Mekke’ye sığınanlar iade edilmeyecek. 4- Arap kabileleri istedikleri tarafla anlaşma yapmakta serbest olacaklar. Hudeybiye antlaşmasının bütün şartları görünüşte Müslümanların aleyhine idi. Bu nedenle Müslümanlar büyük bir hayal kırıklığına uğradılar. Bu antlaşmayı bir küçük düşürülme olarak gördüler. Allah Rasûlü (s.a.v), kurbanını kesip başını tıraş edince bütün Müslümanlar da birbirleriyle yarışırcasına kurbanlarını kesip tıraş oldular. Hudeybiye’de on dokuz gün kalındıktan sonra Medine’ye dönüldü. 2 Yani Mekke’den dönüşte Hayber’in fethini kendilerine bir mükâfat olarak vâdetti.— M. Türk
48:18
19
وَمَغَانِمَ كَث۪يرَةً يَأْخُذُونَهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزاً حَك۪يماً ٩١
Ve megânime kesîreten ye’huzûnehâ, ve kânallâhu azîzen hakîmâ(hakîmen).
(Allah) onları alacakları birçok ganîmetlerle de mükâfatlandırdı. Çünkü Allah, çok güçlüdür, hüküm (ve hikmet) sahibidir.— M. Türk
48:19
20
وَعَدَكُمُ اللّٰهُ مَغَانِمَ كَث۪يرَةً تَأْخُذُونَهَا فَعَجَّلَ لَكُمْ هٰذِه۪ وَكَفَّ اَيْدِيَ النَّاسِ عَنْكُمْۚ وَلِتَكُونَ اٰيَةً لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَيَهْدِيَكُمْ صِرَاطاً مُسْتَق۪يماًۙ ٠٢
Vaadekumullâhu megânime kesîreten te’huzûnehâ fe accele lekum hâzihî ve keffe eydiyen nâsi ankum, ve li tekûne âyeten lil mu’minîne ve yehdiyekum sırâtan mustekîmâ(mustekîmen).
Allah, elde edeceğiniz daha birçok savaş ganîmetlerini de size vâdetti. (Hatta) şimdilik, insanların ellerini sizden çekmesi şeklindeki bu (Hudeybiye) nîmetini size, gelecekte vaat olunan ganîmetlere bir örnek olması ve sizi dosdoğru bir yola iletmesi için, peşinen verdi.— M. Türk
48:20
21
وَاُخْرٰى لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْهَا قَدْ اَحَاطَ اللّٰهُ بِهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يراً ١٢
Ve uhrâ lem takdirû aleyhâ kad ehâtallâhu bihâ, ve kânallâhu alâ kulli şey’in kadîrâ(kadîren).
Ve sizin henüz kavrayamadığınız ama Allah’ın size takdir ettiği, daha başka nîmetler de (verecektir.) Çünkü Allah’ın, gücü her şeye yeter.¹ 1 Yani Allah, Mekke’den dönüşte Hayber’in fethi ile elde edilen ganimetten başka diğer bir ganimeti daha size ikram edecek ama ona henüz gücünüz yetmedi. Yani daha elinize geçmedi. Fakat Allah onu muhakkak surette sizin için takdir etti ve kesinlikle vadetti ve mü’minler için korumaktadır. Bu ganimetin de Hevâzin veya İran’ın fethi ganimetidir denilmiştir. Allah her şeye kadirdir. Bu fetihlerden başka Müslüman kullarına ne fetihler ve ne ganimetler daha ihsan buyurmuştur. Tarihin sayfaları bunlarla doludur.— M. Türk
48:21
22
وَلَوْ قَاتَلَكُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوَلَّوُا الْاَدْبَارَ ثُمَّ لَا يَجِدُونَ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراً ٢٢
Ve lev kâtelekumullezîne keferû le vellevûl edbâre summe lâ yecidûne velîyyen ve lâ nasîrâ(nasîren).
Eğer kâfirler (o gün) sizinle savaşsalardı, kesinlikle arkalarını dönüp kaçarlar sonra kendilerini koruyacak bir dost da yardımcı da bulamazlardı.— M. Türk
48:22
23
سُنَّةَ اللّٰهِ الَّت۪ي قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلُۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَبْد۪يلاً ٣٢
Sunnetellâhilletî kad halet min kabl(kablu), ve len tecide li sunnetillâhi tebdîlâ(tebdîlen).
Allah’ın öteden beri sürüp gelen sünneti, hep böyledir. Sen Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın.¹ 1 Yani Allah’ın kanunu böyledir. Onun yolunda savaşanlar kesinlikle kazanır, düşmanları ise daima kaybeder ve bu, asla değişmeyen bir kanundur.— M. Türk
48:23
24
وَهُوَ الَّذ۪ي كَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ عَنْهُمْ بِبَطْنِ مَكَّةَ مِنْ بَعْدِ اَنْ اَظْفَرَكُمْ عَلَيْهِمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يراً ٤٢
Ve huvellezî keffe eydiyehum ankum ve eydiyekum anhum bi batni mekkete min ba’di en azferekum aleyhim ve kânallâhu bi mâ ta’melûne basîrâ(basîran).
Sizi onlara karşı galip getirdikten sonra,¹ Mekke vadisinde onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çeken Odur. (O zaman) Allah, sizin ne yaptığınızı görüp duruyordu. 1 Müslümanların Hudeybiye’ye kadar varıp da orada ordu kurmaları bile bir zaferdi. Çünkü Halid b. Velîd iki yüz kadar Kureyş süvarisinin komutanı olarak gelmiş idi. Ashaba yaklaşmak istedi, Rasulullah da Abbad b. Bişr’i görevlendirdi. O da süvarileri ile ileri vardı ve karşılarında saf bağladı, öğle vakti olmuş idi. Rasulullah (s.a.v) korku namazı kıldı. Halid b. Velîd süvarilerini çekti ve gitti. Rasulullah (s.a.v) de yolun sağ tarafındaki yokuşa durup Hudeybiye’ye kadar vardı. Enes: “Müşriklerden seksen kişi sabah namazı vakti Peygamberimizi öldürmek kastiyle Ten’îm dağı tarafından Peygamber ve ashabının üzerine indiler. Bunlar yakalandılar, sonra da Peygamber (s.a.v) onları azat etti” diye rivayet etmiştir. (Tirmîzî) Bu âyet, bu olaya işaret etmektedir.— M. Türk
48:24
25
هُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَالْهَدْيَ مَعْكُوفاً اَنْ يَبْلُغَ مَحِلَّهُۜ وَلَوْلَا رِجَالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِسَٓاءٌ مُؤْمِنَاتٌ لَمْ تَعْلَمُوهُمْ اَنْ تَطَؤُ۫هُمْ فَتُص۪يبَكُمْ مِنْهُمْ مَعَرَّةٌ بِغَيْرِ عِلْمٍۚ لِيُدْخِلَ اللّٰهُ ف۪ي رَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۚ لَوْ تَزَيَّلُوا لَعَذَّبْنَا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً ٥٢
Humullezîne keferû ve saddûkum anil mescidil harâmi vel hedye ma’kûfen en yebluga mahıllehu, ve lev lâ ricâlun mu’minûne ve nisâun mû’minâtun lem ta’lemûhum en tetaûhum fe tusîbekum minhum maarratun bi gayri ilm(ilmin), li yudhılallâhu fî rahmetihî men yeşâu, lev tezeyyelû le azzebnellezîne keferû minhum azâben elîmâ(elîmen).
Onlar, sizin Kâbe’yi ziyaret etmenize ve bekletilen kurbanların yerlerine ulaşmasına engel olan kâfirlerdir. Eğer (onların içeri-sindeki) kendilerini henüz tanımadığınız Müslüman erkeklerle, Müslüman kadınları bilmeyerek (kâfirlerle birlikte) öldürmeniz sebebiyle üzüntüye kapılma¹ ihtimâliniz olmasaydı (Allah, savaşı önlemezdi. İşte) Allah dilediklerine rahmet etmek için böyle yapmıştır. Eğer onlar, (sizin tarafınızca) birbirinden tam ayırt edilmiş olsalardı elbette onlardan kâfirleri acı bir azaba çarptırırdık. 1 Mearre: Uyuz illeti gibi rahatsız eden maddi veya manevi dert, meşakkat ve günah demektir. Bu ifadeyi bazıları diyet, bazıları keffaret, bazıları günah, bazıları da küffarın serzenişi veya vicdanda elem ve teessüf ile tefsir etmişlerdir. Esasen, günah ve diyet ifadeleri zayıftır. Çünkü dar’ül-harb’de imanı gizli olan bir mü’minin öldürülmesinde günah ve diyet yoktur. Keffaret hakkında da mezhep imamlarının ihtilafı vardır. Hanefilere göre bir “harbî” dar’ül-harbde Müslüman olsa ve kendi ülkelerine girmiş olan bir Müslümanı öldürse ona kısas da diyet de yoktur.— M. Türk
48:25
26
اِذْ جَعَلَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوٰى وَكَانُٓوا اَحَقَّ بِهَا وَاَهْلَهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً۟ ٦٢
İz cealellezîne keferû fî kulûbihimul hamiyyete hamiyyetel câhiliyyeti fe enzelallâhu sekînetehu alâ resûlihî ve alel mû’minîne ve elzemehum kelimetet takvâ ve kânû e hakka bihâ ve ehlehâ ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).
Hani o kâfirler, kalplerine tamamen cahiliye taassubu olan anlamsız bir öfke yerleştirdikleri zaman, Allah da elçisinin ve mü’minlerin heyecanını teskin etmiş ve böylece onların (Allah’a karşı hata etmekten sakınma) sözünü tutmalarını sağlamıştı.¹ Zâten onlar, buna gerçekten lâyık ve ehil olan kimselerdi. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. 1 Kureyş, Efendimiz (s.a.v)’e, Süheyl b. Amr el-Kureşî, Huveytıb b. Abdiluzza ve Mükriz b. Hafs’ı göndererek, bu yıl değil de gelecek yıl Kâbe’yi tavaf etmesini teklif etmiş, Efendimiz (s.a.v) de bunu kabul etmişti. Sonunda bunun yazılı bir anlaşma şekline getirilmesine karar verildi. Efendimiz (a.s), Hz. Ali’ye anlaşma metninin başlangıcına (بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ) diye yazmasını emretti. Süheyl ve arkadaşları, onu kabul etmeyince, besmelenin yerine, “Senin adınla, Ey Allah’ım!” diye yazıldı. Sonra Peygamberimizin Peygamberliğini kabul etmediklerini belirterek anlaşmaya adının, “Abdullah’ın oğlu Muhammed” şeklinde yazılmasını istediler. Bu ifâdeler ve anlaşmanın bazı maddeleri müslümanlara ağır geldi ve müslümanlar buna çok üzüldüler. Derken Allah, üzerlerine sekînetini indirdi, onlar da yumuşayıp yatıştılar.— M. Türk
48:26
27
لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّءْيَا بِالْحَقِّۚ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِن۪ينَۙ مُحَلِّق۪ينَ رُؤُ۫سَكُمْ وَمُقَصِّر۪ينَۙ لَا تَخَافُونَۜ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحاً قَر۪يباً ٧٢
Lekad sadakallâhu resûlehur ru’yâ bil hakk(hakkı), le tedhulunnel mescidel harâme inşâallâhu âminîne muhallikîne ruûsekum ve mukassırîne lâ tehâfûn(tehâfûne), fe alime mâ lem ta’lemû fe ceale min dûni zâlike fethan karîbâ(karîben).
Yemin olsun ki Allah Peygamberine o rüyayı¹ hak olarak gösterdi. Eğer Allah dilerse,² güven içerisinde başlarınızı tıraş ederek, saçlarınızı kısaltarak, korkmadan, Kâbe’ye mutlaka gireceksiniz. Zîrâ Allah, sizin bilmediklerinizi bilerek bu (Kâbe ziyaretinden) önce size bir de yakın bir fetih nasip etti.³ 1 Rasûlullah (s.a.v) Hudeybiye’ye gitmeden önce rüyasında; kendisinin ve arkadaşlarının “emniyet içerisinde saçlarını kazıtmış olarak Mekke’ye girdiklerini” görmüş ve bunu arkadaşlarına anlatmıştı. Onlar da Peygamber (s.a.v)’in rüyasının hak olduğunu bildiklerinden sevinmişler ve Kâbe’ye bu sene gireceklerini zannetmişlerdi. Ancak Kâbe’ye ulaşılmadan Medîne’ye geri dönülünce münâfıklar, bunu dillerine dolamışlar ve bunun üzerine de bu âyet, indirilmiştir. 2 Yani; oraya girişiniz kendi gayretlerinizle değil, Allah’ın dilemesiyle olacaktır. 3 Yani Hayber’in fethini nasip etti ve bunu o Peygamberinin rüyasının doğruluğuna bir delil ve işaret kıldı.— M. Türk
48:27
28
هُوَ الَّـذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداًۜ ٨٢
Huvellezî ersele resûlehu bil hudâ ve dînil hakkı li yuzhirehu aled dîni kullih(kullihî), ve kefâ billâhi şehîdâ(şehîden).
Elçisini, size en doğru yolu gösteren (Kur’an) ve hak din ile Allah’ın dinini bütün dinlere üstün kılmak¹ üzere gönderen, O (Allah)tır. (Bunların tümüne) şâhit olarak Allah, yeter. 1 Bu galebe iki şekilde olabilir. Birisi, ilim, delil ve burhanda galebedir ki (بِالْهُدٰى) buna işarettir. Birisi de, fiiliyatta galebe ve istiladır ki “dîn’il-hak” tabirinde de bunun tahakkukuna işaret vardır. İslâm ile çarpışmak isteyen dinlerin hepsi muhakkak mağlup olacaktır. Bunlardan birincisinin tamamen zahir olduğunda şüphe yoktur. İslâm Dini; ilmî nokta-i nazardan her dine galiptir: ikincisi ise tarihte bir dereceye kadar tahakkuk etmiş ve bir zamanlar Müslümanlar her kavme galip olmuş ise de bunun tamamı daha ziyade istikbalin sîne-i inkişafındadır. (Elmalılı)— M. Türk
48:28
29
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعاً سُجَّداً يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَاناًۘ س۪يمَاهُمْ ف۪ي وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِۜ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرٰيةِۚۛ وَمَثَلُهُمْ فِي الْاِنْج۪يلِ۠ۛ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْـَٔهُ۫ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِه۪ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَۜ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْراً عَظ۪يماً ٩٢
Muhammedun resûlullâh(resûlullâhi), vellezîne meahû eşiddâu alâl kuffâri ruhamâu beynehum terâhum rukkean succeden yebtegûne fadlen minallâhi ve rıdvânen sîmâhum fî vucûhihim min eseris sucûd(sucûdi), zâlike meseluhum fît tevrât(tevrâti), ve meseluhum fîl incîl(incîli), ke zer’in ahrace şat’ehu fe âzerehu festagleza festevâ alâ sûkıhî yu’cibuz zurrâa, li yagîza bihimul kuffâr(kuffâra), vaadallâhullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti minhum magfiraten ve ecren azîmâ(azîmen).
(Ey İnsanlar!) Muhammed, Allah’ın Elçisidir. Onunla birlikte¹ (Allah’a) rükû’ ve secde ettiklerini gördükleriniz; kâfirlere karşı son derece katı, birbirlerine karşı ise son derece merhametlidirler. İşte onlar, sadece Allah’ın lütuf ve rızasını isterler ve onların en belirgin özellikleri yüzlerindeki secde izidir.² İşte bu onların Tevrât’ta belirtilen özellikleridir.³ Onların İncil’de belirtilen özellikleri ise (şöyledir.) Onlar tıpkı kendisiyle kâfirleri öfkelendirmesi için filizini çıkaran, onu güçlendiren, kalınlaşan, sonra gövdesinin üstünde dimdik duran ve üreticilerin hoşuna giden bir ekin gibidir. İşte Allah onlardan (kendisinin istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlara büyük bir af ve mükâfat vâdetmiştir. 1 (وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ)’nun başındaki (و)’ı başlangıç değil de atıf olarak alıp Peygamber (s.a.v)’le birlikte onunla beraber olanları ve tüm ümmeti peygamber mertebesinde göstermeye çalışanlar, böylece asıl amaçlarını sergilemektedirler. Bu görüşlerini de bir kısım akılcı filozoflara dayandırarak güya ilim otoriterliği taslamayı bir maharet saymaktadırlar. 2 Yani onların namaz kılan Müslümanlar olduklarını, görür görmez tanırsın. Onların Müslümanlıkları her hallerinden belli olur. 3 Âyetin kalan kısmı, “İşte bu, onların Tevrât’ta belirtilen özellikleri ve İncil’de belirtilen özellikleridir. Onlar tıpkı filizini çıkaran, onu güçlendiren, kalınlaşan, sonra gövdesinin üstünde dimdik duran ve üreticilerin hoşuna gidip diğer çiftçileri öfkelendiren bir ekin gibidir. İşte Allah onlardan inanıp (inandığı) iyi işleri yaşayanlara büyük bir af ve mükâfat vâdetmiştir.” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
48:29
Fetih
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 7 ayet البقرة 3 Al-i İmran 7 ayet آل عمران 4 Nisa 7 ayet النساء 5 Maide 7 ayet المائدة 6 Enam 7 ayet الأنعام 7 Araf 7 ayet الأعراف 8 Enfal 7 ayet الأنفال 9 Tevbe 7 ayet التوبة 10 Yunus 7 ayet يونس 11 Hud 7 ayet هود 12 Yusuf 7 ayet يوسف 13 Rad 7 ayet الرعد 14 İbrahim 7 ayet ابراهيم 15 Hicr 7 ayet الحجر 16 Nahl 7 ayet النحل 17 İsra 7 ayet الإسراء 18 Kehf 7 ayet الكهف 19 Meryem 7 ayet مريم 20 Ta Ha 7 ayet طه 21 Enbiya 7 ayet الأنبياء 22 Hac 7 ayet الحج 23 Müminun 7 ayet المؤمنون 24 Nur 7 ayet النور 25 Furkan 7 ayet الفرقان 26 Şuara 7 ayet الشعراء 27 Neml 7 ayet النمل 28 Kasas 7 ayet القصص 29 Ankebut 7 ayet العنكبوت 30 Rum 7 ayet الروم 31 Lokman 7 ayet لقمان 32 Secde 7 ayet السجدة 33 Ahzab 7 ayet الأحزاب 34 Sebe 7 ayet سبإ 35 Fatır 7 ayet فاطر 36 Yasin 7 ayet يس 37 Saffat 7 ayet الصافات 38 Sad 7 ayet ص 39 Zümer 7 ayet الزمر 40 Mümin 7 ayet غافر 41 Fussilet 7 ayet فصلت 42 Şura 7 ayet الشورى 43 Zuhruf 7 ayet الزخرف 44 Duhan 7 ayet الدخان 45 Casiye 7 ayet الجاثية 46 Ahkaf 7 ayet الأحقاف 47 Muhammed 7 ayet محمد 48 Fetih 7 ayet الفتح 49 Hucurat 7 ayet الحجرات 50 Kaf 7 ayet ق 51 Zariyat 7 ayet الذاريات 52 Tur 7 ayet الطور 53 Necm 7 ayet النجم 54 Kamer 7 ayet القمر 55 Rahman 7 ayet الرحمن 56 Vakıa 7 ayet الواقعة 57 Hadıd 7 ayet الحديد 58 Mücadele 7 ayet المجادلة 59 Haşr 7 ayet الحشر 60 Mümtehine 7 ayet الممتحنة 61 Saf 7 ayet الصف 62 Cuma 7 ayet الجمعة 63 Münafikun 7 ayet المنافقون 64 Tegabun 7 ayet التغابن 65 Talak 7 ayet الطلاق 66 Tahrim 7 ayet التحريم 67 Mülk 7 ayet الملك 68 Kalem 7 ayet القلم 69 Hakka 7 ayet الحاقة 70 Mearic 7 ayet المعارج 71 Nuh 7 ayet نوح 72 Cin 7 ayet الجن 73 Müzzemmil 7 ayet المزمل 74 Müddessir 7 ayet المدثر 75 Kıyame 7 ayet القيامة 76 İnsan 7 ayet الانسان 77 Mürselat 7 ayet المرسلات 78 Nebe 7 ayet النبإ 79 Naziat 7 ayet النازعات 80 Abese 7 ayet عبس 81 Tekvir 7 ayet التكوير 82 İnfitar 7 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 7 ayet المطففين 84 İnşikak 7 ayet الإنشقاق 85 Büruc 7 ayet البروج 86 Tarık 7 ayet الطارق 87 Ala 7 ayet الأعل 88 Gaşiye 7 ayet الغاشية 89 Fecr 7 ayet الفجر 90 Beled 7 ayet البلد 91 Şems 7 ayet الشمس 92 Leyl 7 ayet الليل 93 Duha 7 ayet الضحى 94 İnşirah 7 ayet الشرح 95 Tin 7 ayet التين 96 Alak 7 ayet العلق 97 Kadir 7 ayet القدر 98 Beyyine 7 ayet البينة 99 Zilzal 7 ayet الزلزلة 100 Adiyat 7 ayet العاديات 101 Karia 7 ayet القارعة 102 Tekasür 7 ayet التكاثر 103 Asr 7 ayet التكاثر 104 Hümeze 7 ayet الهمزة 105 Fil 7 ayet الفيل 106 Kureyş 7 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 7 ayet الماعون 109 Kafirun 7 ayet الكافرون 110 Nasr 7 ayet النصر 111 Tebbet 7 ayet المسد 112 İhlas 7 ayet الإخلاص 113 Felak 7 ayet الفلق 114 Nas 7 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle