Yunus 109 Ayet 11. Cüz يونس
10

Yunus

— Yunus
109 Ayet 11. Cüz
يونس
10
Yunus
109 Ayet
يونس
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
الٓـرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْحَك۪يمِ ١
Elif lâm râ, tilke âyâtul kitâbil hakîm(hakîmi).
Elif, Lâm, Ra. İşte bu (âyetler) tartışmasız tek doğru (hikmetli) olan kitabın, âyetleridir.— M. Türk
10:1
2
اَكَانَ لِلنَّاسِ عَجَباً اَنْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰى رَجُلٍ مِنْهُمْ اَنْ اَنْذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ قَالَ الْكَافِرُونَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ مُب۪ينٌ ٢
E kâne linnâsi aceben en evhaynâ ilâ reculin minhum en enzirin nâse ve beşşirillezîne âmenû enne lehum kademe sıdkın inde rabbihim, kâlel kâfirûne inne hâzâ le sâhırun mubîn(mubînun).
Bizim insanlara, insanları uyarması ve îman edenlere de Rab’leri katında özel itibarları¹ olduğunu müjdelemesi için kendilerinden bir erkeğe² vahyetmemiz, şaşılacak bir şey mi de kâfirler “şüphesiz (bu adam) apaçık bir büyücüdür”, dediler.³ 1 Kadem-i Sıdk: Kadem kelimesi “kıdem”’ ile eş anlamlıdır ve bir işte öne geçmek, başkalarının önüne geçmek, iyilik yönüyle derece ve rütbe sahibi olmak anlamlarına gelir. “Falanın hayırda bir kademi vardır” demek “bir mertebesi vardır” demektir. Kadem-i Sıdk’ı müfessirlerin çoğunluğu; amel-i salih, yüksek makam şeklinde anlamışlardır. Fakat âyetin devamından ve Kat’ade’den gelen rivayete göre Kadem-i Sıdk’tan kastedilen, Hz. Muhammed (a.s)’ın şefaati olduğu açıktır. Yani Kadem-i Sıdk; Efendimizin Allah katındaki yakınlığı, şefaat makamı ve muttakilerin cennetlerde Allah katında bulunan “mak’adı sıdk”a (Kamer: 55) girmeleri için önlerine düşen delil olmasını ifâde eden bir özel isimdir. Yani Allah’ın bu Kitabı vahyettiği Muhammed’in (a.s) Allah katında öyle yüksek bir makamı vardır ki huzur-ı ilâhîde Müslümanlar için şefaat edecek ve önlerine düşüp cennetlere ulaşmalarına rehberlik edecektir. (Elmalılı) 2 Buradan; kadınlardan Peygamber gönderilmeyeceği anlaşılmaktadır. Bu sebeple de bu ifâdeyi hümanist kaygılarla “adam, kişi ve insan” şeklinde tercüme etmek doğru değildir. Zira Arapçada bu üç kelimeyi de ifade eden kelimeler mevcuttur. Kâfirler Melekleri de hep kadın olarak hayal ediyorlardı. Melekleri ve Peygamberleri gönderen, Allah olduğuna göre, onları nasıl isterse, öyle gönderir. Zâten Allah, Cebrâil’i, Efendimize ve Hz. Meryem’e, bazı melekleri de Hz. İbrahim ve Hz. Lût’a erkek şeklinde gönderdiği gibi Peygamberleri de hep erkek olarak göndermiştir. Peygamberimize kadar gelen peygamberlerin tamamının erkek olması ve kadın peygamber gönderilmediğine göre bu konunun tartışılması anlamsızdır. Kadından peygamber olabileceğini söyleyen Eş’arilerin de kadın peygamber gönderilmediğini ifade etmeleri bunun teorik bir tartışma olduğunu göstermektedir. Allah’ın gönderdiği tüm Peygamberlerin erkek oldukları ile ilgili olarak Bk. (Nahl: 43, Yûsuf: 109, Enbiyâ: 7) 3 Tarih boyunca kâfirler vahye, büyü; vahyi duyuranlara ise, büyücü veya meczup demişlerdir. Zîrâ onlar her olağanüstü şeyi büyü zannederler veya büyü yaftası yakıştırarak hakkı örtmeye çalışırlar.— M. Türk
10:2
3
اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ مَا مِنْ شَف۪يعٍ اِلَّا مِنْ بَعْدِ اِذْنِه۪ۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ ٣
İnne rabbekumullâhullezî halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin summestevâ alel arşi yudebbirul emr(emre), mâ min şefîin illâ min ba'di iznih(iznihî), zâlikumullâhu rabbukum fa'budûh(fa'budûhu), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Muhakkak ki; sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı zaman diliminde¹ yaratan, sonra kâinatın (arşın) yönetimini² hâkimiyeti altına alarak, her işi idare edip duran, izni olmaksızın (kendisinden başka) hiçbir şefâatçi olmayan,³ Allah’tır. İşte sizin Rabbiniz bu Allah’tır. O halde Ona hemen kulluk edin. Siz hâlâ bunu idrak etmeyecek misiniz? 1 Yevm: Kelime olarak “belirli bir süre” anlamına gelir. Henüz yeryüzü ve güneşin bulunmadığı bir dönemde bugünki anlamda bir gün düşünülemeyeceğinden, burada vakit anlamına kullanıldığı açıktır. (Bk. A’raf: 54) Bunun miktarı ise bilinen günden daha kısa veya uzun olabilir. Allah’ın evreni altı zaman diliminde yaratması, bir hamlede yaratmaya gücünün yetmediğinden değil, böyle yapmayı kendi iradesine daha uygun gördüğünden dolayıdır. 2 İstiva etmek: Bir düze olmak, yüksek olmak, üstün olmak, hükmü altına almak anlamlarına gelir. Arş: Bir binanın veya yerin tavanı demektir. Arş, aynı zamanda meliklerin üzerinde oturdukları “taht” anlamında da kullanılır. Bundan kinâye olarak da “mülk ve saltanat” anlamlarına gelir. Arşı istivâ etmek ise: Yarattığı kâinatın her türlü idaresini hükmü altına alarak hükmünü ve saltanatını icraya başlamak demektir. (Elmalılı) 3 Tedbir: Bir işin iyi bir surette meydana gelmesi için önünü, sonunu gözeterek takdir ve idaresi demektir. (يُدَبِّرُ الْاَمْرَ) “emri tedbir ediyor” demek; arşından, arzına varıncaya kadar kâinatın cüz’î-küllî bütün işlerini tedbir ve idare etmek demektir. Ayrıca fiilin şimdiki zaman kipiyle olması, bu idarenin bitmediğini, halen devam ettiğini ve edeceğini ifade etmektedir. Yani Allah Yahudilerin uydurdukları gibi evreni altı günde yaratıp sonra istirahate çekilmemiştir. O öyle bir Allah’tır ki; Onun işine karışacak, tedbirine müdahale edebilecek bir ortak şöyle dursun onun huzurunda bir kimse için kendiliğinden şefaat edebilecek hiç bir şefaatçi bile yoktur.— M. Türk
10:3
4
اِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَم۪يعاًۜ وَعْدَ اللّٰهِ حَقاًّۜ اِنَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ لِيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ بِالْقِسْطِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَم۪يمٍ وَعَذَابٌ اَل۪يمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ ٤
İleyhi merciukum cemîâ(cemîan), va'dallâhi hakkâ(hakkan), innehu yebdeul halka summe yuîduhu li yecziyellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti bil kıst(kıstı), vellezîne keferû lehum şerâbun min hamîmin ve azâbun elîmun bimâ kânû yekfurûn(yekfurûne).
Allah’ın kesin bir vaadi olarak hepinizin dönüşü Onadır. Şüphesiz, O mahlûkatı önce yaratır, sonra (Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanları adaletle ödüllendirmek ve kâfirleri de inkârları sebebiyle kaynar sudan bir içecek ve pek acıklı bir azapla cezâlandırmak¹ için (âhirette) tekrar yaratır. 1 Allah zulüm etmez. Kâfirlere verilen azap onların Allah’ı inkâr etmeleri sebebiyle verilen bir karşılıktır.— M. Türk
10:4
5
هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَٓاءً وَالْقَمَرَ نُوراً وَقَدَّرَهُ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَۜ مَا خَلَقَ اللّٰهُ ذٰلِكَ اِلَّا بِالْحَقِّۜ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ ٥
Huvellezî cealeş şemse dıyâen vel kamere nûren ve kadderehu menâzile li ta'lemû adedes sinîne vel hisâb(hisâbe), mâ halakallâhu zâlike illâ bil hakk(hakkı), yufassılul âyâti li kavmin ya'lemûn(ya'lemûne).
Güneşi bir ışık kaynağı, ayı da bir nur¹ kılan ve (aya) senelerin sayısını ve hesabı bilmeniz için safhalar veren, O (Allah)’tır. Allah bunları ancak hak (değişmeyen ölçü)² ile yarattı. (İşte Allah) bilip anlamak isteyen bir topluluk için âyetlerini böyle ayrıntılı olarak açıklar. 1 ضِيَاءٌ)) Hararetli ışık, (نُورٌ) ise başkasının ışığından alınan ışık demektir. Güneşin ışık kaynağı, ayın ise yansıtıcılığına işaret olabilir. İsra 12. ayette; “Biz gece (ayı) ve gündüz (güneşi) iki mûcize kıldık. Ardından gecenin mûcizesi (ayı) söndürdük ve Rabbinizin nîmetlerini araştırmanız, yılların sayısını ve (vakitlerin) hesabını öğrenmeniz için gündüzün mûcizesi (olan güneşi) aydınlatıcı kıldık. Biz her şeyi (işte böyle) mükemmel bir şekilde açıkladık.” buyurulmaktadır. Buna göre, güneşe tapanlara karşı; güneş ve ayın Allah tarafından yaratıldıkları ve bunlar üzerindeki Allah’ın hâkimiyetinin belirtilmesiyle bir uyarı vardır. 2 Bunlar tesadüfen, hikmetsiz ve faydasız bir şekilde yaratılmış değildir.— M. Türk
10:5
6
اِنَّ فِي اخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا خَلَقَ اللّٰهُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَّقُونَ ٦
İnne fîhtilâfil leyli ven nehâri ve mâ halakallâhu fîs semâvâti vel ardı le âyâtin li kavmin yettekûn(yettekûne).
Şüphesiz gece ile gündüzün birbirini takip etmesinde ve Allah’ın göklerde ve yerde yaratmış olduğu şeylerde, (günâha girmekten) sakınan bir toplum için elbette alınacak ibretler vardır.— M. Türk
10:6
7
اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا وَرَضُوا بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَاطْمَاَنُّوا بِهَا وَالَّذ۪ينَ هُمْ عَنْ اٰيَاتِنَا غَافِلُونَۙ ٧
İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Bize kavuşacaklarını ummayan, dünya hayatından memnun olan ve onunla yetinenler¹ var ya; işte onlar kesinlikle Bizim âyetlerimizden gafildirler. 1 Ona kanıp da ilerisini düşünmeyenler…— M. Türk
10:7
8
اُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمُ النَّارُ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ٨
Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların varacakları yer, kendi (elleriyle) kazandıkları (günâhlar) sebebiyle cehennemdir.— M. Türk
10:8
9
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْد۪يهِمْ رَبُّهُمْ بِا۪يمَانِهِمْۚ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ ٩
İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti yehdîhim rabbuhum bi îmânihim, tecrî min tahtihimul enhâru fî cennâtin naîm(naîmi).
(Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlara gelince; Rab’leri onlara, îmanları sebebiyle nîmetlerle dolu cennetlerde altlarından (zemininden) ırmaklar akan (yerlere ulaşmanın) yollarını gösterir.¹ 1 Mü’minler, yattıkları yerde değil, ancak îman ve yaşayışlarıyla hidâyete ulaşırlar…— M. Türk
10:9
10
دَعْوٰيهُمْ ف۪يهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ ف۪يهَا سَلَامٌۚ وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۟ ٠١
Da'vâhum fîhâ subhânekellâhumme ve tehiyyetuhum fîhâ selâm(selâmun), ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîn(âlemîne).
Onların da oradaki bütün duâları: “Ey Allah’ım! Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız”, birbirlerine iltifatları: “selâm”,¹ duâ-larının sonu da: “hamd² âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” demeleridir. 1 Selam: bütün kötülüklerden uzak bir güven duygusu, teslimiyet demektir. 2 Hamd: Bir ihsan veya bir iyiliğin sahibine karşı yapılan ve can ü gönülden hürmet ifade eden en güzel bir şekilde anmadır. Bu anmanın içerisinde kısmen övgü, kısmen de şükür vardır. Yani hamd; Korkudan değil, kulluktan dolayı yapılan şükür ve ibâdet demektir. Bk. (Fatiha: 2)— M. Türk
10:10
11
وَلَوْ يُعَجِّلُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ اِلَيْهِمْ اَجَلُهُمْۜ فَنَذَرُ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ ١١
Ve lev yuaccilullâhu lin nâsiş şerresti’câlehum bil hayri le kudiye ileyhim eceluhum, fe nezerullezîne lâ yercûne likâenâ fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).
Eğer, insanların hayra¹ ulaşmakta acele ettikleri gibi, Allah da onlara şerri² vermekte acele etseydi elbette onların ecelleri bitirilmiş olurdu. Bu yüzden Bize kavuşacaklarını ummayanları, kendi azgınlıkları içerisinde şaşkın bir halde bırakırız.³ 1 Hayır: Aslı “hayr” olup; herkesin beğendiği, rağbet ettiği şeyler, şeref, faydalı ve sevabı gerektiren amel, iyilik, ibâdet ve mal gibi anlamlara gelir. Zıddı ise şer’dir. Hayır, iki türlüdür. Birincisi “mutlak hayır” olup, herkes tarafından beğenilen ve herkese göre iyi olandır. Adâlet, cömertlik ve doğruluk gibi. İkinci tür hayır ise, “Mukayyed hayır”dır. Yani kişiden kişiye değişen birine göre hayır, bir başkasına göre şer ve kötülük sayılabilen şeylerdir. Kötü yolda harcanan çok mal gibi… Arapça’da “hayr” kelimesi, sadece iyiliği ifade etmez, mal ve servet için de kullanılır. Âyetlerde kullanılan “hayr”, her zaman hayır değildir. Ancak Allah rızası gözetilerek yapılırsa hayır sayılır. Mal ve servet ne kadar çok olursa olsun, Allah’ın rızası olmayan yerlere harcanırsa hayır yerine şer olur. İslâm ıstılahında “Maruf”; her tür hayrı, “Münker” de kötülüğü ifade eder. 2 Şer: Kötülük, fesat, bozukluk, zulüm, günah ve ceza gerektiren uygunsuz iş demektir. Kötülükleri arzu etmek, musibet, belâ ve sıkıntı anlamlarına da gelir, hayrın ve iyiliğin zıddıdır. Hayrı da şerri de yaratan Allah’tır. Çünkü her şeyi yaratan Allah’tır. O’ndan başka yaratıcı yoktur. Allah’ın zat, sıfat ve fiillerinde şer yoktur. Şer insanlarda, insanların işlerindedir. Allah şerri de hikmet ve ilahî adaletin bir gereği olarak yaratmıştır. Allah, insanı bu dünyaya akıl ve irade vererek imtihan etmek için göndermiştir. Bu imtihan âleminde şerrin bulunmaması, dünyanın ve içindeki insanın yaratılış hikmetine aykırı düşer. Allah, böyle yapsaydı, insanın herhangi bir hayvandan farkı kalmazdı. İyilik ve hayrın kıymeti zorlayarak değil, şuur ve serbest bir irade ile yapılmasındadır. Şuursuz ve serbest bir ihtiyar ile yapılmayan iyiliğin kıymeti yoktur. Şerri yaratmak şer değildir. Fakat şerri kazanıp şer ile vasıflanmak şerdir. İnsan aklını kullanarak iradesini şerre yöneltip kudretini buna sarf ederse, Allah da bunu yaratır. Ancak Allah’ın şerre yardımı ve rızası yoktur. 3 Azgınlara azgınlıkları içerisinde bocalamak bir azaptır.— M. Türk
10:11
12
وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِه۪ٓ اَوْ قَاعِداً اَوْ قَٓائِماًۚ فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَٓا اِلٰى ضُرٍّ مَسَّهُۜ كَذٰلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِف۪ينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ٢١
Ve izâ messel insâned durru deânâ li cenbihî ev kâiden ev kâimâ(kâimen), fe lemmâ keşefnâ anhu durrehu merre ke’en lem yed’unâ ilâ durrin messeh(messehu), kezâlike zuyyine lil musrifîne mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
İnsana bir sıkıntı dokununca yatarken veya otururken yahut da ayakta iken¹ Bize yalvarır durur. Fakat Biz ondan o sıkıntıyı kaldırınca, sanki başına gelen bir sıkıntıdan dolayı Bize hiç yalvarmamış gibi geçer gider. İşte haddi aşanlara yaptıkları şeyler (kendi nefisleri tarafından) böyle süslü gösterilir. 1 Yani her halinde, her zaman veya işi gücü duâ etmek olur.— M. Türk
10:12
13
وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُواۙ وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُواۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ ٣١
Ve lekad ehleknel kurûne min kablikum lemmâ zalemû ve câethum rusuluhum bil beyyinâti ve mâ kânû li yu’minû, kezâlike neczil kavmel mucrimîn(mucrimîne).
Biz, Peygamberleri açık delillerle geldiği halde îman etmeyip zulümlerine devam eden, sizden önceki nice nesilleri, helâk ettik. İşte Biz, günâhkâr toplumları böyle cezâlandırırız.— M. Türk
10:13
14
ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ خَلَٓائِفَ فِي الْاَرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ ٤١
Summe cealnâkum halâife fîl ardı min ba’dihim li nanzure keyfe ta’melûn(ta’melûne).
Sonra da nasıl kullukta bulunacağınızı görmek için sizi yeryüzünde onların yerine getirdik.¹ 1 Eğer siz de onlar gibi olursanız, aynı şekilde siz de helâk edilirsiniz. Bk. (Mâide: 54)— M. Türk
10:14
15
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍۙ قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ائْتِ بِقُرْاٰنٍ غَيْرِ هٰذَٓا اَوْ بَدِّلْهُۜ قُلْ مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَٓائِ۬ نَفْس۪يۚ اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۚ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبّ۪ي عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ ٥١
Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin kâlellezîne lâ yercûne likâena'ti bi kur'ânin gayri hâzâ ev beddilh(beddilhu), kul mâ yekûnu lî en ubeddilehû min tilkâi nefsî, in ettebiu illâ mâ yûhâ ileyy(ileyye), innî ehâfu in asaytu rabbî azâbe yevmin azîm(azîmin).
Bizim açık âyetlerimiz, Bize kavuşacaklarını ummayanlara okunduğu zaman, (sana):¹ “Ya bundan başka bir Kur’an getir ya da bu (Kur’an’ı) değiştir.”² dediler. Sen de onlara: “Onu kendi keyfime göre değiştirmem mümkün değil. Ben ancak bana vahyolunana tâbi olurum ve ben Rabbime isyan edersem büyük günün (âhiretin) azabından korkarım.” de.³ 1 Veya “Bizim huzurumuza çıkmaya yüzü olmayanlar” 2 Ya bize uymayan bu Kur’an’ı yok et ya da Kur’an’ı bize uydur. Yani bize, bizim canımızın istediği gibi bir din getir… 3 Ben bana ne vahyolunursa ancak ona uyarım. Yani ben herhâlde hiçbir şeyi değiştirmeyerek sadece vahye uyarım. Şayet bazı âyetlerde bir nesih ve değiştirme meydana gelirse o da ancak vahiy ile olabilir, ben ona da olduğu gibi uyarım. Başka bir ihtimal söz konusu değildir.— M. Türk
10:15
16
قُلْ لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلَٓا اَدْرٰيكُمْ بِه۪ۘ فَقَدْ لَبِثْتُ ف۪يكُمْ عُمُراً مِنْ قَبْلِه۪ۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ ٦١
Kul lev sâallâhu mâ televtuhû aleykum ve lâ edrâkum bihî, fe kad lebistu fîkum umuren min kablih(kablihî), e fe lâ ta'kilûn(ta'kilûne).
(Ey Muhammed bir de onlara:) “Eğer Allah dileseydi ben onu size okuyamazdım¹ ve (Allah da) onu size bildirmezdi. Sonra ben, O (Kur’an) gelmeden önce yıllardır sizin aranızda yaşadım.² Siz hiç (gerçekleri) idrak etmeye çalışmaz mısınız?” de. 1 Allah dilemedikçe benim böyle bir Kur’an getirmem mümkün değil. 2 Daha önce aranızda kırk yıl yaşadım. O zaman ben böyle bir Kur’an’ı niçin okumuyordum?— M. Türk
10:16
17
فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ ٧١
Fe men azlemu mimmenifterâ alâllâhi keziben ev kezzebe bi âyâtih(âyâtihî), innehû lâ yuflihul mucrimûn(mucrimûne).
Yalanlarını Allah’a yakıştırandan¹ veya Onun âyetlerini yalanlayandan² daha zâlim kim olabilir? İşte böyle günâhkârlar asla kurtuluşa eremezler. 1 Allah’ın âyetlerini bozan, keyfine göre anlayan, Allah demediği halde, dedi diyen beyinsizlerden… 2 Allah’ın âyetlerini saklayan, beğenmeyen, inkâr eden, alternatif âyetler ve tanrılar arayandan…— M. Türk
10:17
18
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِۜ قُلْ اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ ٨١
Ve ya'budûne min dûnillâhi mâ lâ yedurruhum ve lâ yenfeuhum ve yekûlûne hâulâi şufeâunâ indallâh(indallâhi), kul e tunebbiûnâllâhe bimâ lâ ya'lemu fîs semâvâti ve lâ fîl ard(ardı), subhânehu ve teâlâ ammâ yuşrikûn(yuşrikûne).
Ve o (zâlimler,) Allah’ı bırakıp da kendilerine zarar da, fayda da veremeyecek olan (şey)lere kulluk eder ve: “bunlar Allah’ın katında bizim şefâatçilerimizdir”¹ derler. (Sen de onlara:) “göklerde ve yerde olup da Allah’ın bilmediği bir şeyi mi Ona haber veriyorsunuz?” de. Hâlbuki Allah onların (Kendisine) ortak koştuklarından uzaktır ve yücedir. 1 O zâlimler; a- Allah’a putlarla beraber inanırlar, b- Putların veya putlaştırılan varlıkların Allah’ın katında imtiyazları var zannederler, c- Putlardan veya putlaştırılanlardan boşu boşuna şefâat umarlar. Bk. (Yûnus: 3)— M. Türk
10:18
19
وَمَا كَانَ النَّاسُ اِلَّٓا اُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُواۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ ف۪يمَا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ ٩١
Ve mâ kânen nâsu illâ ummeten vâhideten fahtelefû, ve lev lâ kelimetun sebekat min rabbike le kudiye beynehum fîmâ fîhi yahtelifûn(yahtelifûne).
(Vaktiyle) insanlar sadece tek bir ümmetti, fakat (sonraları) anlaşmazlığa düştüler. Eğer Rabbinden önceden verilen bir söz bulunmasaydı¹ aralarında anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda onların işleri derhal bitirilirdi.² 1 Allah her ümmete bir süre takdir etmiştir ve bu süre kesinlikle değişmez. Bk. (Yûnus: 49) 2 Yani, onlara azap iner ve derhal helâk edilirlerdi.— M. Türk
10:19
20
وَيَقُولُونَ لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۚ فَقُلْ اِنَّمَا الْغَيْبُ لِلّٰهِ فَانْتَظِرُواۚ اِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِر۪ينَ۟ ٠٢
Ve yekûlûne lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihi), fe kul innemel gaybu lillâhi fentezirû, innî meakum minel muntazirîn(muntazirîne).
Ve o (zâlimler): “O (Muhammed)’e Rabbinden açık bir mûcize indirilse olmaz mı?”¹ diyorlar. Sen de (onlara): “ğaybı bilmek ancak Allah’a aittir.² Artık siz(e Allah ne yapacak) bekleyin bakalım, ben de sizinle beraber (başınıza gelecekleri) bekleyenlerdenim.” de. 1 Sanki mûcize gelse inanacaklarmış gibi bahane uyduruyorlar. 2 Peygamberler kendiliklerinden mûcize getiremezler ve ğaybı bilemezler. Bk. (Hûd: 31)— M. Türk
10:20
21
وَاِذَٓا اَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِنْ بَعْدِ ضَرَّٓاءَ مَسَّتْهُمْ اِذَا لَهُمْ مَكْرٌ ف۪ٓي اٰيَاتِنَاۜ قُلِ اللّٰهُ اَسْرَعُ مَكْراًۜ اِنَّ رُسُلَنَا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ ١٢
Ve izâ ezaknen nâse rahmeten min ba'di darrâe messethum izâ lehum mekrun fî âyâtinâ, kulillâhu esrau mekrâ(mekren), inne rusulenâ yektubûne mâ temkurûn(temkurûne).
İnsanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra, bir rahmet (bolluk ve bereket) tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki hemen Bizim âyetlerimiz hakkında (mazeret ve yorumlar icat ederek) hile yapmaya kalkarlar. (Sen onlara): “Allah (sizin gibilere karşı, sizden) daha çabuk tuzak kurar”¹ de. Şüphesiz Bizim elçilerimiz (olan melekler) sizin yaptığınız hilelerin hepsini tek tek yazarlar.² 1 Allah’ın tuzağı, insanlarınki gibi olmayıp onların hile ve tuzaklarını bozma şeklinde olur. 2 Ebû Süfyân Mekke’de yedi yıl süren kuraklıktan kurtulmak için Peygamberimize: “Ey Muhammed! Bize duâ et, eğer yağmurlar yağar ve bolluk olursa seni tasdik ederiz.” demişti. Peygamberimiz de duâ etmiş ve kuraklık geçmişti. Ama onlar yine îman etmemişlerdi.— M. Türk
10:21
22
هُوَ الَّذ۪ي يُسَيِّرُكُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ حَتّٰٓى اِذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِۚ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِر۪يحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُوا بِهَا جَٓاءَتْهَا ر۪يحٌ عَاصِفٌ وَجَٓاءَهُمُ الْمَوْجُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ اُح۪يطَ بِهِمْۙ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۚ لَئِنْ اَنْجَيْتَنَا مِنْ هٰذِه۪ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ ٢٢
Huvellezî yuseyyirukum fîl berri vel bahr(bahri), hattâ izâ kuntum fîl fulk(fulki), ve cereyne bihim bi rîhin tayyibetin ve ferihû bihâ câethâ rîhun âsifun ve câehumul mevcu min kulli mekânin ve zannû ennehum uhîta bihim deavûllâhe muhlisîne lehud dîn(dîne), le in enceytenâ min hâzihî le nekûnenne mineş şâkirîn(şâkirîne).
Sizi karada da denizde de yürüten O (Allah)’tır. Yolcularıyla beraber tatlı bir rüzgâr ile akıp gitmekte olan bir gemide bulunduğunuzu düşünün. Onlar tam bununla ferahlanırlarken, şiddetli bir kasırga çıksa, her taraftan dalgalar hücuma başlasa ve kendilerinin bununla tamamen kuşatılmış olduklarını anlasalar; (işte o zaman) dini sadece Allah’a has kılarak¹ duâ etmeye başlarlar. Ve (Allah’a): “Eğer Sen bizi bundan kurtarırsan biz kesinlikle Sana şükredenlerden olacağız.” derler. 1 Allah’tan başka tüm ilâhlarını bırakırlar ve yaratılışlarındaki tek Allah inancını dilleriyle söylemeye başlarlar.— M. Türk
10:22
23
فَلَمَّٓا اَنْجٰيهُمْ اِذَا هُمْ يَبْغُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّمَا بَغْيُكُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْۙ مَتَاعَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا ثُمَّ اِلَيْنَا مَرْجِعُكُمْ فَنُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ٣٢
Fe lemmâ encâhum izâ hum yebgûne fîl ardı bi gayril hakk(hakkı), yâ eyyuhen nâsu innemâ bagyukum alâ enfusikum metâal hayâtid dunyâ summe ileynâ merciukum fe nunebbiukum bimâ kuntum ta'melûn(ta'melûne).
Fakat Allah onları kurtarınca bir de bakarsınız ki; onlar hemen yeryüzünde hiç hakları olmadığı halde azgınlıkta bulunmaya başlarlar.¹ Ey insanlar! Şüphesiz; sizin (yaptığınız) taşkınlıklar, sizin aleyhinizedir -ve o taşkınlıklar dünya hayatının ge-lip geçici bir kazancıdır.- Sonra dönüşünüz Bize olacaktır. Biz de yaptıklarınızı size (âhirette) elbette tek tek haber vereceğiz. 1 Allah’a karşı nankörlük ederler, sanki gemide duâ eden onlar değilmiş gibi davranırlar.— M. Türk
10:23
24
اِنَّمَا مَثَلُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَٓاءٍ اَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَٓاءِ فَاخْتَلَطَ بِه۪ نَبَاتُ الْاَرْضِ مِمَّا يَأْكُلُ النَّاسُ وَالْاَنْعَامُۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَخَذَتِ الْاَرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّـنَتْ وَظَنَّ اَهْلُهَٓا اَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَٓاۙ اَتٰيهَٓا اَمْرُنَا لَيْلاً اَوْ نَهَاراً فَجَعَلْنَاهَا حَص۪يداً كَاَنْ لَمْ تَغْنَ بِالْاَمْسِۜ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ ٤٢
İnnemâ meselul hayâtid dunyâ ke mâin enzelnâhu mines semâi fahteleta bihî nebâtul ardı mimmâ ye'kulun nâsu vel en'âm(en'âmu), hattâ izâ ehazetil ardu zuhrufehâ vezzeyyenet ve zanne ehluhâ ennehum kâdirûne aleyhâ etâhâ emrunâ leylen ev nehâren fe cealnâhâ hasîden ke en lem tagne bil ems(emsi), kezâlike nufassilul âyâti li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Şüphesiz dünya hayatının durumu; Bizim gökten indirdiğimiz ve kendisiyle; insanların ve hayvanların yiyeceği olan yeryüzünün bitkilerinin (serpilerek) birbirine karıştığı bir su, gibidir. Yeryüzü, bu su ile ziynetini takınıp süslendiği ve bahçe sahiplerinin onları tam devşireceklerini zannettikleri sırada (Bizim helâk) emrimiz ona geceleyin veya güpegündüz geliverir de onu sanki bir gün evvel hiç yokmuş gibi kökünden biçilmiş bir hale çeviriveririz. İşte Biz, âyetleri düşünen bir topluma böyle açık açık anlatırız.— M. Türk
10:24
25
وَاللّٰهُ يَدْعُٓوا اِلٰى دَارِ السَّلَامِۜ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ٥٢
Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Allah selâmet yurduna¹ davet eder² ve dilediğini³ hak yola ulaştırır.⁴ 1 Dâr’ül-İslâm: İslâmî hükümlerin tam olarak uygulandığı ve başında Müslümanların seçtiği ve kendilerinden olan halifenin bulunduğu devlet; “İslâm Yurdu” demektir. “Dâr”, lügatte ev, belde ve ülke anlamında kullanılır. Dini terim olarak ise; bir idarecinin hâkimiyeti altında bulunan ülke anlamındadır. “Dâr’ul-İslâm” tabiri daha sonraları İslâm hukukçuları tarafından, “Dar’ül-Harb”in karşıtı olarak kullanılmıştır. İslâm ümmetinin vatanı, Allah’ın mülkü olan yeryüzünün tamamıdır. (Nur: 55 ve Enbiyâ: 105.) âyetlere göre Cenâb-ı Hak, yeryüzünün tamamına sahip olma hakkını Müslümanlara tanımıştır ve bu hakkı elde etmeyi de, Müslümanlara bir görev olarak vermiştir. (Tevbe: 123, Bakara: 191) Bu ayetlere göre; yeryüzünün hâkimiyeti sadece Allah’a mahsustur. Hiçbir fert, hiçbir hânedan ve hiçbir meclis veya parti bu hâkimiyeti ele geçiremez. Yeryüzünde bu hâkimiyet Allah’ın dışında bir otoriteye verildiği takdirde mutlaka fitne başlar. Bu duruma göre dünya, “Dâru’l-İslâm ve Dâru’l-harp” diye ikiye ayrılmaktadır. Dâru’l-İslâm adını alan yerlerin gerçekten Dâru’l-İslam olabilmesi için orada İslâm hukukunun eksiksiz olarak uygulanması gerekmektedir. Dâru’l-İslâm’da “yasama yetkisi”, yalnız Allah ve Rasulü’nün elindedir. “(yürütme ve yargı” Allah ve Rasûlü’nün koyduğu kurallara göre yapılır. İslam devletinin siyasî iktidarının sona erip yerine Allah’ın otoritesini tanımayan kimselerin hâkimiyeti ellerine geçirmesiyle o ülke, dâru’l-harb’e dönüşür. Hanefilere göre, bir ülkede Müslümanlar güven, kâfirler de korku içinde iseler orası Dâru’l-İslâm’dır. Düşman istilasına uğramış bir bölgeyi kurtarmak için yapılacak bir savaşta, İslâm hukuku uygulanır. Savaşılıp orası tekrar ele geçirildiğinde İslâm’a dönenler özgürdürler. Dönmeyenler ise cizye ödemek şartıyla o beldede yaşamaya devam eder. 2 Güvenlik yurduna, Cennete, İslâm hükümlerinin uygulandığı yere (Dar’ül İslâm’a)… 3 Âyetin bu bölümü “...ve dileyeni doğru yola ulaştırır” şeklinde de tercüme edilebilir. 4 Doğru yol olan İslâm’ı bulmadan Allah kimseye bu yolda ilerlemeyi nasip etmez…— M. Türk
10:25
26
لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا الْحُسْنٰى وَزِيَادَةٌۜ وَلَا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلَا ذِلَّةٌۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ٦٢
Lillezîne ahsenûl husnâ ve zîyâdeh(zîyâdetun), ve lâ yerheku vucûhehum katerun ve lâ zilleh(zilletun), ulâike ashâbul cenneh(cenneti), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Allah’ı görüyormuş gibi ibâdet edenler¹ için daha güzeli ve bir de fazlası vardır ve onların yüzleri kararmadığı² gibi onlar zelil de olmazlar. İşte cennetlikler bunlardır ve onlar, orada sonsuz kalacaklardır. 1 İhsan: Kelime olarak; yardım cömertlik, iyilik, lütuf, bağışlamak, güzel yapmak gibi anlamlara gelir. Terim olarak ise; Allah’ı görür gibi kulluk etmektir. “Her ne kadar biz Onu göremiyorsak da O bizi görmektedir.” 2 “Yüzü kararmak”, mecâzen mahcup ve rezil olmak” demektir. Yani onlar, orada asla mahcup olmazlar.— M. Türk
10:26
27
وَالَّذ۪ينَ كَسَبُوا السَّيِّـَٔاتِ جَزَٓاءُ سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَاۙ وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ مَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ عَاصِمٍۚ كَاَنَّـمَٓا اُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ قِطَعاً مِنَ الَّيْلِ مُظْلِماًۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ٧٢
Vellezîne kesebûs seyyiâti cezâu seyyietin bi mislihâ ve terhekuhum zilleh(zilletun), mâ lehum minallâhi min âsim(âsimin), ke ennemâ ugsîyet vucûhuhum kita'an minel leyli muzlimâ(muzlimen), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Kötülükleri yüklenenlere ise kötülükleri kadar cezâ verilir¹ ve onları bir de zillet kaplar. Onları Allah’ın azabından kurtaracak bir şey de yoktur. Onların yüzlerini sanki karanlık geceden bir parça bürümüştür. İşte cehennemlikler (de) bunlardır ve onlar orada sonsuz kalacaklardır. 1 Bk. (En’am: 160)— M. Türk
10:27
28
وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَم۪يعاً ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا مَكَانَكُمْ اَنْتُمْ وَشُرَكَٓاؤُ۬كُمْۚ فَزَيَّلْنَا بَيْنَهُمْ وَقَالَ شُرَكَٓاؤُ۬هُمْ مَا كُنْتُمْ اِيَّانَا تَعْبُدُونَ ٨٢
Ve yevme nahsuruhum cemîan summe nekûlu lillezîne eşrekû mekânekum entum ve şurekâukum, fe zeyyelnâ beynehum, ve kâle şurekâuhum mâ kuntum iyyânâ ta'budûn(ta'budûne).
Ve o gün (cehennemliklerin) hepsini mahşerde toplar sonra Allah’a şirk koşanlara; “siz de Bana koştuğunuz ortaklar da yerlerinizde durun (bakalım)” deriz ve böylece aralarını ayırırız.¹ Ve onların Allah’a ortak koştukları (putları onlara): “Siz sadece bizlere tapmıyordunuz… 1 Aralarındaki kul-ilâh ilişkisi biter, birbirlerine düşman olur veya her iki taraf da birbirlerinin sahtekârlıklarını anlarlar…— M. Türk
10:28
29
فَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اِنْ كُنَّا عَنْ عِبَادَتِكُمْ لَغَافِل۪ينَ ٩٢
Fe kefâ billâhi şehîden beynenâ ve beynekum in kunnâ an ibâdetikum le gâfilîn(gâfilîne).
…şimdi Allah bizimle sizin aranızda şâhit olsun ki, kesinlikle biz sizin bize tapınmanızdan habersizdik” derler.— M. Türk
10:29
30
هُنَالِكَ تَبْلُوا كُلُّ نَفْسٍ مَٓا اَسْلَفَتْ وَرُدُّٓوا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟ ٠٣
Hunâlike teblû kullu nefsin mâ eslefet ve ruddû ilallâhi mevlâhumul hakkı ve dalle anhum mâ kânû yefterûn(yefterûne).
İşte (âhirette) herkes, dünyada yapmış olduğuyla hesaba çekilir ve gerçek sahipleri olan Allah’a döndürülür. (Dünyada) uydurdukları şeyler¹ de kendilerini terk eder. 1 Şefâatçilerimiz diye uydurdukları ilâhlar, uyduruk fikirler, sistem ve kurumlar…— M. Türk
10:30
Yükleniyor...
Yunus
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 7 ayet البقرة 3 Al-i İmran 7 ayet آل عمران 4 Nisa 7 ayet النساء 5 Maide 7 ayet المائدة 6 Enam 7 ayet الأنعام 7 Araf 7 ayet الأعراف 8 Enfal 7 ayet الأنفال 9 Tevbe 7 ayet التوبة 10 Yunus 7 ayet يونس 11 Hud 7 ayet هود 12 Yusuf 7 ayet يوسف 13 Rad 7 ayet الرعد 14 İbrahim 7 ayet ابراهيم 15 Hicr 7 ayet الحجر 16 Nahl 7 ayet النحل 17 İsra 7 ayet الإسراء 18 Kehf 7 ayet الكهف 19 Meryem 7 ayet مريم 20 Ta Ha 7 ayet طه 21 Enbiya 7 ayet الأنبياء 22 Hac 7 ayet الحج 23 Müminun 7 ayet المؤمنون 24 Nur 7 ayet النور 25 Furkan 7 ayet الفرقان 26 Şuara 7 ayet الشعراء 27 Neml 7 ayet النمل 28 Kasas 7 ayet القصص 29 Ankebut 7 ayet العنكبوت 30 Rum 7 ayet الروم 31 Lokman 7 ayet لقمان 32 Secde 7 ayet السجدة 33 Ahzab 7 ayet الأحزاب 34 Sebe 7 ayet سبإ 35 Fatır 7 ayet فاطر 36 Yasin 7 ayet يس 37 Saffat 7 ayet الصافات 38 Sad 7 ayet ص 39 Zümer 7 ayet الزمر 40 Mümin 7 ayet غافر 41 Fussilet 7 ayet فصلت 42 Şura 7 ayet الشورى 43 Zuhruf 7 ayet الزخرف 44 Duhan 7 ayet الدخان 45 Casiye 7 ayet الجاثية 46 Ahkaf 7 ayet الأحقاف 47 Muhammed 7 ayet محمد 48 Fetih 7 ayet الفتح 49 Hucurat 7 ayet الحجرات 50 Kaf 7 ayet ق 51 Zariyat 7 ayet الذاريات 52 Tur 7 ayet الطور 53 Necm 7 ayet النجم 54 Kamer 7 ayet القمر 55 Rahman 7 ayet الرحمن 56 Vakıa 7 ayet الواقعة 57 Hadıd 7 ayet الحديد 58 Mücadele 7 ayet المجادلة 59 Haşr 7 ayet الحشر 60 Mümtehine 7 ayet الممتحنة 61 Saf 7 ayet الصف 62 Cuma 7 ayet الجمعة 63 Münafikun 7 ayet المنافقون 64 Tegabun 7 ayet التغابن 65 Talak 7 ayet الطلاق 66 Tahrim 7 ayet التحريم 67 Mülk 7 ayet الملك 68 Kalem 7 ayet القلم 69 Hakka 7 ayet الحاقة 70 Mearic 7 ayet المعارج 71 Nuh 7 ayet نوح 72 Cin 7 ayet الجن 73 Müzzemmil 7 ayet المزمل 74 Müddessir 7 ayet المدثر 75 Kıyame 7 ayet القيامة 76 İnsan 7 ayet الانسان 77 Mürselat 7 ayet المرسلات 78 Nebe 7 ayet النبإ 79 Naziat 7 ayet النازعات 80 Abese 7 ayet عبس 81 Tekvir 7 ayet التكوير 82 İnfitar 7 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 7 ayet المطففين 84 İnşikak 7 ayet الإنشقاق 85 Büruc 7 ayet البروج 86 Tarık 7 ayet الطارق 87 Ala 7 ayet الأعل 88 Gaşiye 7 ayet الغاشية 89 Fecr 7 ayet الفجر 90 Beled 7 ayet البلد 91 Şems 7 ayet الشمس 92 Leyl 7 ayet الليل 93 Duha 7 ayet الضحى 94 İnşirah 7 ayet الشرح 95 Tin 7 ayet التين 96 Alak 7 ayet العلق 97 Kadir 7 ayet القدر 98 Beyyine 7 ayet البينة 99 Zilzal 7 ayet الزلزلة 100 Adiyat 7 ayet العاديات 101 Karia 7 ayet القارعة 102 Tekasür 7 ayet التكاثر 103 Asr 7 ayet التكاثر 104 Hümeze 7 ayet الهمزة 105 Fil 7 ayet الفيل 106 Kureyş 7 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 7 ayet الماعون 109 Kafirun 7 ayet الكافرون 110 Nasr 7 ayet النصر 111 Tebbet 7 ayet المسد 112 İhlas 7 ayet الإخلاص 113 Felak 7 ayet الفلق 114 Nas 7 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle