1
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَٓا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكَۚ تَبْتَغ۪ي مَرْضَاتَ اَزْوَاجِكَۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ١
Yâ eyyuhen nebiyyu lime tuharrimu mâ ehallallâhu lek(leke), tebtegî merdâte ezvâcik(ezvâcike), vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun).
Ey Peygamber! Hanımlarının rızasını gözeterek, Allah’ın helal kıldığı bir şeyi¹ kendine niçin haram ediyorsun?² Allah, çok bağışlayandır, pek esirgeyendir.³
1 Bu âyetten: a- Peygamber de olsa hiç kimsenin Allah’ın haram kıldığı şeyleri helal, helal kıldığı şeyleri de haram kılma yetkisinin olmadığı. b- Helal olan bir şeyi sevmemekle haram kılmanın ayrı şeyler olduğu. c- Helal olan bir şeyi, sadece birilerinin hatırı için haram kılmanın yasak olduğu. d- Birilerinin de bir başkasını Allah’ın emirlerine ters düşürmeye zorlayıcı bir tavır takınmasının yasak olduğu, anlaşılmaktadır. 2 Şari’: Kanun koyan, hüküm vaz’ eden demektir. İslâm Dininde “Mutlak Şâri’” Allahu Teâlâ’dır. Peygamberimize şar’i (veya şari-i sani) denilmesi ise mutlak anlamda değildir. Nitekim mutlak şar’i yalnız Allahu Teâlâ’dır. Peygamberimiz de ancak şari’in koyduğu şeriat’la insanları bu şeriat’a davet eder. Peygamberimizin koyduğu emir ve yasaklar onun kendi kafasından çıkardığı şeyler değildir. Onun bildirdiği emir ve nehiyler Allah’ın ona gönderdiği vahiydir. Peygamberimiz Allah’ın bildirdiği emirlerle insanlar hakkında bazı hükümler verebilir. Ancak bu hükümler ona vahiyle gelir. O da bu hükümlerle bağlı olarak insanların menfaatine bazı hükümler bildirir. Bu, onun mutlak anlamda şar’i olduğunu değil, Allah’ın hükümlerini insanlara tebliğ eden ve bunlarla bazı hükümler çıkartan bir şar’i olduğunu gösterir. Böyle denildiğinde o, Allah’a denk kılınmış olmaz. Nitekim mutlak şar’i başka, mutlak şar’inin hükümleriyle hükümler çıkartan başkadır. Bu iki şar’i farklıdır. Birincisi, “mutlak anlamda şeriat koymak, hüküm vaz’ etmektir.” İkincisi ise; “mutlak şar’inin koyduğu şeriatla hükmedip yeni bir hüküm çıkarmaktır.” Bu iki unsuru birbirine karıştırmamak gerekir. Allahu Teâlâ: “Ey îman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahibine de (itaat edin.) Eğer gerçekten Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, herhangi bir konuda anlaşmazlığa düştüğünüzde o konunun (çözümünü) Allah’a ve Peygamber’e havâle edin. Çünkü böyle yapmanız, (sizin için) daha hayırlı ve sonuç bakımından da en iyisidir.” (Nisa: 59) buyurmuştur. Allah bu ayette, “Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin” buyurmamış, “Allah’a itaat edin” buyurduktan sonra tekrar ayrı olarak “Rasulü’ne itaat edin” buyurmuştur. Bu da gösteriyor ki Rasulullah’a itaat etmek yani Rasulullah’ın “sahih sünnetine” uymak İslam’ın temellerindendir. Aynı şekilde bu da gösteriyor ki Kur’an nasıl bir teşri kaynağı ise Rasulullah’ın sözleri de bir teşri kaynağıdır. Onun için Rasulullah (s.a.v): “Ben size neyi yasaklamışsam ondan uzak durun. Size neyi emretmişsem gücünüz nispetinde onu yerine getirin. Sizden önceki kavimlerin helak olmalarının sebebi nebilerine gereksiz çok soru sormalarıdır.” (Müslim) buyurmuştur. Bu ve birçok ayeti kerimede ifade edildiği gibi Rasulullah (s.a.v)’den hüküm istenir. Fakat Rasulullah’ın vereceği hüküm müstakil bir hüküm olmayıp Allah’ın hükmüne bağlıdır. O halde Rasulullah (s.a.v) de Şâridir, hüküm koyucudur ama mutlak ve müstakil kanun koyucu değil, Allah’ın vahyine, kanununa bağlı bir Şâri’dir. İslam şeriatında; namaz vakitleri, rekâtları, Cuma suresi inmeden önce Cuma namazı, ehli eşek etinin haram kılınması, yırtıcı ve leş yiyen hayvanların etinin haram kılınması, Altının ve ipeğin ümmetin erkeklerine haram kılınması, kadının, halasıyla aynı anda nikâh altına alınmasının yasaklanması… hep sünnetle emredilmiştir. Eğer Efendimiz Allah’ın rızasına uygun olmayan bir hüküm ortaya koymuşsa bu da daha sonra vahiyle düzeltilmiştir. Sünneti delil olarak almayı kabul etmeyenlerin genellikle bu konuda bir kısım lakırdılarla meseleyi geçiştirmeye çalışmaları niyetlerinin ne olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. 3 Bu sûrenin ilk dört âyetinin indirilme sebebi şu iki olaydır: a- Hz. Aişe (r.a)’dan: Peygamber (s.a.v) her ikindi namazının sonrasında eşlerine uğrardı. Bir ara Zeyneb b. Cahş’ın odasında onun ikram ettiği bal şerbetini içtiği için daha fazla kalmaya başlamıştı. Ben bunu çok kıskandım ve Hafsa, Sevde, Safiye ile o yanımıza gelince; “ağzından meğafir kokusu geldiğini” söylemeyi kararlaştırdık. (Meğafir, kötü kokulu bir çiçektir.) Onun Zeyneb’in yanında çok kalmaması için başvurduğumuz bu hile tesirini gösterdi. Peygamber (s.a.v): “bir daha bal şerbeti içmemeye” söz verdi. (Buhari, Müslim, Nesâî) b- Bir gün Peygamberimiz, eşi Hafsa’nın odasında diğer eşi Mariye ile bir süre kalır. Hafsa bunu öğrenince çok gücenir ve Peygamber (s.a.v)’e çatar. Bunun üzerine Pey-gamberimiz de onu memnun etmek için, “bir daha Mariye ile beraber olmayacağına” söz verir. Hz. Hafsa da bunu Hz. Aişe’ye gizlice anlatır. (Bu rivâyet, Kütüb-i Sittede zikredilmemektedir.)— M. Türk
66:1