Bakara 286 Ayet 1. Cüz البقرة
2

Bakara

— Sığır/İnek
286 Ayet 1. Cüz
البقرة
2
Bakara
286 Ayet
البقرة
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
الٓمٓ ۚ ١
Elif, lâm, mim.
Elif, Lâm Mîm,¹ 1 Hurûf’ül-mukattaa Bazı sûrelerin başındaki bu âyetlere, “Hurûf’ül-mukattaa” denir. Bunlar 29 sûrenin başında bulunur. Bunlardan; (الم، المص، طسم، طه، يس، حم، حم عسق، كهيعص) âyet olup, (الر، طس، ق، ن، ص) âyet değil, âyetlerin birer bölümüdür. Bu harfler, birer kelime gibi yazıldıkları halde, “elif lam mim” şeklinde üç kelime olarak alfabe harfleri gibi okunur. Genelde müfessirler, bu âyetleri “müteşabih âyetlerden” (Âlu İmrân: 7) kabul etmişlerdir. Bazıları da bu âyetlerin bir kısım anlamları olacağı düşüncesiyle bunlara, anlam vermeye çalışmışlarsa da verdikleri anlam, müfessir sayısına ulaşacak kadar muhteliftir. Bunların anlamları olmadığı için i’rabtan mahalleri de yoktur. Kanaatimiz; bunların Allah’ın katında mutlak anlamları bulunmasına rağmen, bu anlamları “bizim bilemeyeceğimiz ve anlam veremeyeceğimiz” şeklindedir. Bazılarının, bunlara anlamlar vererek istismar ettiği de düşünülürse bunlar için “doğrusunu Allah bilir” demek, daha doğrudur. Bundan dolayı bu mealde, Hurûf’ül-mukattaa’lara anlam verilmemiştir.— M. Türk
2:1
2
ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ ٢
Zâlikel kitâbu lâ reybe fîh(fîhi), huden lil muttekîn(muttekîne).
Bu, kendisinde şüphe¹ olmayan tek kitaptır.² Allah’a karşı hata etmekten sakınanlar için³ dosdoğru yolu gösteren (âyetler) ondadır.⁴ 1 Rayb: Şüphe, kuşku, zan, töhmet ve çelişki demektir. Âyetin bu bölümü: “Bu, çelişkisiz tek kitaptır.” şeklinde de tercüme edilebilir. 2 Yeryüzünde “kitap” denilince ancak bu kitap yani “Kur’an-ı Kerim” anlaşılır. Bu sebeple Peygamberimizin hadislerinin toplandığı kitaplara bile “kitap” denilmez, “sünnet” denilir. Müslümanlara göre kitap: “Peygamberimiz Muhammed (a.s)’a Allah tarafından, Cebrail vasıtasıyla, vahiy yoluyla indirilen ve bize tevatüren ulaşan, Allah kelamıdır.” 3 Aslında bu kitap, bütün insanlık için hidâyet kaynağı olarak indirilmiştir. Fakat hidâyetten istifadenin ilk şartı, Allah’tan hakkıyla sakınmayı istemektir. 4 Bu âyet; (فِيهِ)’deki (ه) zamirinin mercii (اَلْكِتَابُ) olarak düşünülürse, “Allah’a karşı hata etmekten sakınanlara dosdoğru yolu göstermek üzere (indirilen) bu kitapta hiçbir şüphe yoktur.” şeklinde de tercüme edilebilir. Yukarıdaki meal, (فِيهِ) cümle başlangıcı düşünülerek yapılmıştır.— M. Türk
2:2
3
اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۙ ٣
Ellezîne yu’minûne bil gaybi ve yukîmûnes salâte ve mimmâ razaknâhum yunfikûn(yunfikûne).
Onlar ğayba¹ inanır,² namazı dosdoğru ve devamlı kılar³ ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden⁴ Allah yolunda harcarlar. 1 Ğayb: Hakkında vahiy bilgisi olmadan, asla bilinemeyecek bilgilerdir. Ğaybı ancak Allah bilir, (Yûnus: 20, Hud: 123, Ra’d: 9, Sebe’: 3, Cin: 26-27) Peygamberler de ancak Allah bildirirse bilir. (Âlu İmrân: 179, En’am: 50, A’raf: 188) Allah ve Peygamberlerinin dışında cinler de dâhil ğaybı hiç kimse bilemez. (Sebe:14, Hud: 31) Ğayb üç gruba ayrılır; a- Hakkında hiçbir tarihi veri bulunmayan, geçmişe ait olaylar. (Hz. Yusuf (a.s) kıssası gibi.) b- Gelecekte olacak şeylere ait, bilgiler. (Yarın ne olacağı gibi.) c- Kıyamet ve sonrasına ait, bilgiler. (Cennet ve cehennemle ilgili bilgiler gibi.) Buradaki ğayb ise; insanların, ancak hakkında Allah’ın ve peygamberlerinin vereceği bilgilerle öğreneceği, bilgilerdir. (Allah, cennet, cehennem, kıyamet, melekler gibi...) Yani bilinmesi insan idrakini aşan şeyler demektir. 2 Âyetin bu bölümü; “Onlar, (peygamberin haber verdiği Allah’a) görmeden inanırlar” diye de tercüme edilebilir. Bk. (Enbiya: 49) 3 İkame: sözlükte kaldırıp dikmek, doğrultmak, devam etmek veya ihtimam ile icra etmek anlamlarına gelir. Kur’an’da namaz için (صَلَّى) fiili yerine genellikle (اَقَامَ) fiili kullanılmıştır. Esasen (صَلَّى) fiili, “dua etmek” anlamına gelmektedir. Namaz için “ikame”nin kullanılması, namazın, “dinin direği olarak sürekli ayakta tutulmasını” vurgulamak için olabilir. Ayrıca (الصَّلَوةَ) kelimesinin belirli olarak kullanılması; “birilerinin mahiyeti Kur’an ve Sünnetle belirlenmeyen, uydurdukları başka namaz veya namaz yerine ikame edilmeye çalışılan ayin, zikir ve çeşitli dualar değil, sadece Allah’ın emrettiği namaz” anlamını ifade eder. Namaz kelimesi Kur’an’da (الصَّلَوةَ) şeklinde (و )’lı yazılır. 4 Bu ifadeden, Allah yolunda harcamak içinzengin olmanın şart olmadığını ve insanın rızık olarak verilen her şeyden (mal, ilim, din, çocuk gibi) Allah yolunda harcamasının gerektiğini anlamak mümkündür.— M. Türk
2:3
4
وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَۜ ٤
Vellezîne yu’minûne bi mâ unzile ileyke ve mâ unzile min kablik(kablike) ve bil âhireti hum yûkınûn(yûkınûne).
(Ey Muhammed!) Onlar, sana indirilene ve senden öncekilere indirilenlere¹ iman ettikleri gibi âhirete² de gönülden kesin bir bilgiyle inanırlar. 1 Yani sana indirilen kitaba ve senden önceki peygamberlere ve onlara indirilen kitapların asıllarına da iman ederler. 2 Ayrıca (اَلْاٰخِرَةُ) kelimesinin belirli olarak kullanılması; “sadece Allah’ın bildirdiği âhiret.” anlamını ifade eder. Zira pek çok dinde ve dinleştirilen meşreplerde de kendilerine mahsus âhiret inancı vardır ama bunların İslâm’ın âhiret inancıyla hiçbir ilgisi yoktur.— M. Türk
2:4
5
اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ٥
Ulâike alâ huden min rabbihim ve ulâike humul muflihûn(muflihûne).
İşte onlar, Rab’lerinin gösterdiği hak yol üzerindedirler ve asıl kurtuluşa erenler de onlardır.¹ 1 Aynı âyet için Bk. (Lokman: 5)— M. Türk
2:5
6
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ ٦
İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn(yu’minûne).
(Ey Muhammed!) Uyarmanın da uyarmamanın da kendileri için bir farkı olmayan o kâfirler, (sana) asla îman etmeyecekler.¹ 1 Bu âyetin tercümesi mecâzen, “Sana asla îman etmeyecek olan o kâfirleri, uyarsan da uyarmasan da hiç fark etmez.” şeklinde de anlaşılabilir. Burada (لَا يُؤْمِنُونَ) ifadesi meallerde genellikle “geniş zaman” formunda “etmezler” ifadesiyle tercüme edilmiştir. Esasen bu ifade “nefy-i istikbal” yani “gelecek zamanın olumsuzu” kipidir. Bu sebeple iman etmeyecekleri sadece Allah tarafından bilinenler için kullanılması en uygunudur. Yoksa imansızların iman etmelerine mani olma gibi bir yoruma sebep olur ki bu da kulun iradesine tahakküm gibi “cebri bir mantığa” sebebiyet verir. En doğrusunu Allah bilir.— M. Türk
2:6
7
خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ۟ ٧
Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâveh(gışâvetun), ve lehum azâbun azîm(azîmun).
Çünkü Allah, onların kalplerini ve (gönül) kulaklarını mühürlemiştir ve onların (gönül) gözlerinin¹ üzerinde de perde vardır. En büyük azap ise işte böylelerinedir. 1 Buraya “gönül” parantezinin ilave edilmesi; çok kullanılan (اُذُنٌ ve عَيْنٌ) yerine (سَمْعٌ وَبَصَرٌ) kelimelerinin kullanılmasındandır. Bu bölüm “onların Hakk’ı algılayışları kapalıdır.” şeklinde de anlaşılabilir.— M. Türk
2:7
8
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ ٨
Ve minen nâsi men yekûlu âmennâ billâhi ve bil yevmil âhıri ve mâ hum bi mu’minîn(mu’minîne).
İnsanlardan kimileri de gerçekten îman etmedikleri halde: “Biz Allah’a ve âhiret gününe îman ettik.” derler.— M. Türk
2:8
9
يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَۜ ٩
Yuhâdiûnallâhe vellezîne âmenû, ve mâ yahdeûne illâ enfusehum ve mâ yeş’urûn(yeş’urûne).
(Akıllarınca) onlar, (böyle yaparak) Allah’ı ve îman edenleri aldatmaya çalışırlar. Oysa onlar, farkına varmadan sadece kendilerini aldatmaktadırlar.— M. Türk
2:9
10
ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌۙ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضاًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ ٠١
Fî kulûbihim maradun, fe zâdehumullâhu maradâ(maradan) ve lehum azâbun elîmun bi mâ kânû yekzibûn(yekzibûne).
Çünkü onların kalplerinde hastalık¹ vardır. Allah da onların hastalıklarını çoğaltmıştır.² Bu yalanlamalarından dolayı, (âhirette) onlar için acıklı bir azap vardır. 1 Bu, “îmansızlık hastalığı”dır. Sıhhatin esas, hastalığın anormal olduğu gibi, îmanın esas, küfrün de anormal olması gerekir. 2 İkinci “hastalık” kelimesinin, belirsiz zikredilmesinden, artan hastalığın, aynı hastalık olmayıp, Allah’ın onlara daha başka hastalıklar da verdiğini anlamak mümkündür.— M. Türk
2:10
11
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِۙ قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ ١١
Ve izâ kîle lehum lâ tufsidû fîl ardı, kâlû innemâ nahnu muslihûn(muslihûne).
O (münâfıklara): “Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” denilince onlar: “Hayır, (yeryüzüne) barışı, ancak biz getiririz”¹ derler. 1 Yani kendilerini, yeryüzünün ve orada yaşayanların tek hâkimi ve kanun koyucuları olarak görürler. Fakat kanunlarının, bir işe yaramayıp, yeryüzünde fesada sebep olduğunun farkına varmazlar.— M. Türk
2:11
12
اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ ٢١
E lâ innehum humul mufsidûne ve lâkin lâ yeş’urûn(yeş’urûne).
Aman dikkat edin; gerçekten o (münâfıklar,) bozguncuların ta kendisidir. Ama onlar, bunun farkına (asla) varamayacaklar.— M. Türk
2:12
13
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَـهَٓاءُۜ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَـهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ ٣١
Ve izâ kîle lehum âminû kemâ âmenen nâsu kâlû e nu’minu kemâ âmenes sufehâu, e lâ innehum humus sufehâu ve lâkin lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Ve (yine) o (münâfıklara): “Siz de şu insanların îman ettiği gibi îman edin.” denilince; “Biz de şu budalaların¹ îman ettikleri gibi mi îman edelim?”² derler. Şunu iyi bilin ki, gerçekten asıl budalalar kendileridir. Fakat onlar bunu asla anlayamayacaklar. 1 Sefihlik: Budalalık, fikirsizlik, görüş ve düşüncede boş şeylere tabi olmak, akıl ile değil de zevk ile hareket etmek demektir. "Sefih" ise aklı veya dini eksik olan akıl veya dinin aksine davranan ahmak veya fasık demektir. “Sefih” kavramı, Kur’ân-ı Kerîm’de hem kâfir, hemmünafık, hem de müslümanlar için kullanılmıştır. Bu üç sınıf için aynı manada kullanılmasına rağmen, farklı mahiyet arzetmektedir. Şöyle ki: Kâfirler ve münâfıklar için İslâm’ı kabul etmemelerinden dolayı sefih denilirken; Müslümanlar için aklı zayıf, bunak, aklı ermeyen çocuklar ve ihtiyarlar hakkında kullanılır. 2 Allah’ın insanları birbirlerine eşit tutmasına karşılık münâfıklar kendilerini diğer insanlarla eşitliğe râzı olmuyorlar. Bir de açıkça “biz, îman etmiyoruz” demek yerine, dinde kendilerine tıpkı yeryüzünü ıslah için uydurdukları sistemlerinde, ayrıcalıklıların olduğu gibi bir ayrıcalık verilmesini istiyorlar.— M. Türk
2:13
14
وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْۙ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْۙ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُ۫نَ ٤١
Ve izâ lekûllezîne âmenû kâlû âmennâ, ve izâ halev ilâ şeyâtînihim, kâlû innâ meakum, innemâ nahnu mustehziûn(mustehziûne).
Onlar, Müslümanlarla karşılaştıkları zaman: “Biz de îman ettik.” derler. Fakat şeytanlarıyla¹ baş başa kalınca: “Aslında biz, kesinlikle, sizin yanınızdayız. Biz, (onlarla) sadece alay ediyoruz” derler.² 1 Şeytan: Azgınlıkta son derece yüze çıkmış, haktan uzak, yanlış/bâtıl olan, demektir. Şeytan kelimesi, insan, hayvan ve tüm yaratıklar ve düşünce tarzlarından “pis, azgın ve inatçı” olanları için kullanılan bir cins isimdir. Şeytana Kur’an dışında verilen; Azâzil ve Hâris isimleri Süryanî ve Yahudi kaynaklıdır. Şeytanın, “Allah’ın rahmetinden Âdem’e secdeyi reddederek kovulan bir melek olduğu, erkeklere kılıç ve kalkan yapmayı, kadınlara ise, süslü giyinip göz kapaklarını güzelleştirme sanatını öğrettiği” bilgileri tamamen Yahudi kaynaklıdır. Âdem’e secdeyi kabul etmediği andan itibaren, "hayırdan ümidini kesmiş, pişmanlık ve üzüntü duyan" anlamında İblis; secde etmeyiş sebebi olarak da "beni dumansız ateşten, onu ise çamurdan yarattın" diye ırkçı bir bahane uydurarak Âdem’i cennet’ten çıkarmaya çalıştığı andan itibaren de Şeytan adını almıştır. Yani şeytanlık, tıpkı Müslümanlık gibi bir sıfattır. Şeytanlaşan ilk varlık, cinlerden olan İblis’tir. Bu sebeple İblis’in özelliklerini taşıyan tüm akıllı varlıklara ve düşünce sistemlerine de “şeytan” denilir. Olağan üstü özellikler verilerek, yarı ilâh halinde ve adına “şeytan” denilen yaratılmış özel bir varlık söz konusu değildir. 2 Bu 14 âyette Allah, insanları; “Müslümanlar, kâfirler ve münâfıklar” diye üç gruba ayırmıştır. Her Müslüman’ın da insanları böyle kategorize etmesi gerekir. Bunun dışındaki sınıflandırmalar şeytanlaşan sistemlere aittir.— M. Türk
2:14
15
اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ ٥١
Allâhu yestehziu bihim ve yemudduhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).
(Aslında) Allah, o (münâfıkları) kendi azgınlıkları içerisinde şaşkın bir halde bırakarak onlarla, alay etmektedir.— M. Türk
2:15
16
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰىۖ فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ ٦١
Ulâikellezîneşterevûd dalâlete bil hudâ, fe mâ rabihat ticâretuhum ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
Hidâyete karşılık sapkınlığı satın alanlar, işte bunlardır. Ve bu alışverişleri kendilerine bir kazanç sağlamadığı gibi on-lar asla doğru yolu da bulamayacaklardır.— M. Türk
2:16
17
مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراًۚ فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ ٧١
Meseluhum ke meselillezistevkade nârâ(nâren), fe lemmâ edâet mâ havlehu zeheballâhu bi nûrihim ve terekehum fî zulumâtin lâ yubsirûn(yubsirûne).
Bu (münâfık)ların durumu,¹ (karanlıkta) ateş yakan, tam ateş etrafını aydınlatınca da Allah’ın görme duyularını alarak² kendilerini hiçbir şeyi göremeyecekleri koyu bir karanlıkta bıraktığı kimsenin durumu, gibidir. 1 Mesel: Bir şeyin benzeri, demektir. Daha önce yaşanan bir hâdise ve bir tecrübeden dolayı söylenen ve “atasözü” diye dilden dile dolaşan güzel sözlere de mesel, (Darb-ı mesel) denilmiştir. (“Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer” gibi.) Edebiyatta bir hakikati diğer bir hakikate veya bir hayale veya meşhur bir mesele benzeterek temsili bir şekilde ifâde etmeğe “temsil” denilir ki “teşbih, istiâre, hakikat ve mecâz” gibi kısımlara ayrılır. (Özetle-Elmalılı) 2 Bu ifâdeyi birçok müfessir, “ateş sönmüş” şeklinde ifâde etmişlerse de; ateş sönmeden Allah’ın onların gözlerinin görme özelliğini alıvermiş olması, daha zahir ve daha edebidir. (Zemahşeri) Burada ışık veren ateşe benzetilen imanın sönmesi değil onu görmesi gereken “gözün görme duyusunun alınması yani münafıkların iman nurunu görememesi” ifade edilmektedir.— M. Türk
2:17
18
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَۙ ٨١
Summun bukmun umyun fe hum lâ yerciûn(yerciûne).
(Onlar) zâten hem sağır, hem dilsiz, hem de kördürler.¹ İşte onlar, (bundan dolayı hakk’a) dönmeyecekler. 1 Bk. (Bakara:171, En’am:39, Enfal: 22, İsra: 97)— M. Türk
2:18
19
اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِۜ وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ ٩١
Ev ke sayyibin mines semâi fîhi zulumâtun ve ra’dun ve berk(berkun), yec’alûne esâbiahum fî âzânihim mines savâiki hazaral mevt(mevti), vallâhu muhîtun bil kâfirîn(kâfirîne).
Ya da (bunların durumu); zifirî karanlık, gök gürültülü ve şimşekli bir gökyüzünün her tarafından yağan şiddetli bir yağmur fırtınasına tutulmuş, gök gürültüsünü duyunca da¹ ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına sokan² kimselerin durumu gibidir. Oysa Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır. 1 Aslında gök gürültüsünü duyup da şimşeği gördükten sonra, gök gürültüsünden korkmanın ve kulak tıkamanın bir faydası yoktur. Zâten şimşek çakınca olacak olur, yıldırım yapacağını yapar. Münâfıkların şaşkınlığı, olsa olsa böyle olur. 2 Bu ifâdede “zikr’ul-kül iradet’ül-cüz” alakasıyla bir “mecâz-ı mürsel” vardır. Yani parmaklar zikredilmiş, parmakların ucu kastedilmiştir. Zîrâ parmak kulağa girmez. Bu mecazla; münâfıkların korkularının büyüklüğü anlatılmaktadır. Yani; onlar, “korkularından kulaklarına parmaklarının tümü sığacak olsa, onları da sokacaklar” denilmektedir.— M. Türk
2:19
20
يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِۙ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟ ٠٢
Yekâdul berku yahtafu ebsârehum kullemâ edâe lehum meşev fîhi, ve izâ azleme aleyhim kâmû ve lev şâellâhu le zehebe bi sem’ihim ve ebsârihim innallâhe alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
(O esnada) şimşek sanki gözlerini kör edecekmiş gibi çakıp, onların çevrelerini aydınlatınca, orada birazcık yürürler, üzerlerine karanlık çökünce de oldukları yerde dikilir kalırlar. Eğer Allah dileseydi, elbette onların kulaklarını sağır, gözlerini de kör ederdi. Şüphesiz Allah’ın gücü, her şeye yeter.¹ 1 19-20. âyetlerde mükemmel birer “teşbih-i temsilî” vardır. Bu teşbihte İslâm dini, yağmura, kâfirlerin şüpheleri karanlıklara, Allah’ın müjde ve uyarıları gök gürültüsüne, kâfirlerin ve münâfıkların başına gelecek musîbetler ise yıldırımlara benzetilmiştir. Son bölümde ise; İslâm, yıldırımların ışığına ve adamın yürüyüşü de münâfıkların fırsat buldukça o ışıktan istifâde etmelerine, temsilî olarak benzetilmiştir.— M. Türk
2:20
21
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ ١٢
Yâ eyyuhen nâsu’budû rabbekumullezî halakakum vellezîne min kablikum leallekum tettekûn(tettekûne).
Ey insanlar! Allah’a karşı hata etmekten sakınabilmeniz için sadece, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize, kulluk edin.— M. Türk
2:21
22
اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشاً وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَكُمْۚ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَاداً وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ ٢٢
Ellezî ceale lekumul arda firâşen ves semâe binââ(binâen), ve enzele mines semâi mâen fe ahrece bihî mines semarâti rızkan lekum, fe lâ tec’alû lillâhi endâden ve entum ta’lemûn(tâ’lemune).
O (Allah), sizin için yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü de koruyucu bir tavan¹ olarak yarattı. Ve o gökten indirdiği su ile size, rızık olmak üzere (çeşitli) meyveler çıkardı. Öyleyse (bütün bunları) bile bile sakın Allah’a, eşler koşmayın. 1 Bu şekilde tercüme için, Bk. (Enbiyâ: 32)— M. Türk
2:22
23
وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ۖ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ٣٢
Ve in kuntum fî reybin mimmâ nezzelnâ alâ abdinâ fe’tû bi sûretin min mislihî, ved’û şuhedâekum min dûnillâhi in kuntum sâdıkîn(sâdıkîne).
(Ey kâfirler!) Eğer kulumuz (Muhammed’e) indirdiğimiz (Kur’an)’dan şüphe ediyorsanız, haydi siz de onunkilere benzer bir sûre getirin (de görelim.) Ve eğer doğru söylüyorsanız, Allah’tan başka güvendiğiniz yardımcılarınızı da (yardıma) çağırın.¹ 1 Bu çok önemli bir meydan okumadır. Allah’tan başka hiçbir sistem koyucu, kendi sistemini bu şekilde tartışmaya açma cesaretinde bulunamaz. Bu da Kur’an’ın tam bir hikmet olduğunun, ispatıdır. Bu meydan okumaya, gerek o günkü, gerek bugünkü kâfirlerden, tarih boyunca cevap gelememiştir. Hattâ bu meydan okuma, Kur’an’ın tamamından, bir sûreye hattâ Kur’an’ın benzeri bir söze kadar indirilmesine rağmen... Bk. (Yûnus: 38, Hûd: 13, İsrâ: 88, Kasas: 49, Tûr: 34)— M. Türk
2:23
24
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُۚ اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ ٤٢
Fe in lem tef’alû ve len tef’alû fettekûn nârelletî vakûduhân nâsu vel hicâratu, uiddet lil kâfirîn(kâfirîne).
Bunu (bugüne kadar) yapamadığınıza, (gelecekte de) asla yapamayacağınıza göre; kâfirler için yakıtı insanlar ve taşlar¹ olarak hazırlanan cehennemden, sakının. 1 Burada “taşlar”dan kastedilenin; kömür veya mahiyeti bizlerce bilinmeyen taş türü yakıtlar olma ihtimali varsa da, taşlardan yapılan “heykeller ve putlar” olma ihtimâli daha kuvvetlidir.— M. Türk
2:24
25
وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقاًۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهاًۜ وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ٥٢
Ve beşşirillezîne âmenû ve amilûs sâlihâti enne lehum cennâtin tecrî min tahtihel enhâr(enhâru), kullemâ ruzikû minhâ min semeretin rızkan kâlû hâzellezî ruzıknâ min kabl(kablu) ve utû bihî muteşâbihâ(muteşâbihan), ve lehum fîhâ ezvâcun mutahharatun ve hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
(Ey Muhammed! Allah’ın istediği gibi) îman edip (inandığı) iyi işleri yaşayanlara,¹ zemîninden ırmaklar akan cennetlerin,² kendileri için olduğunu müjdele. Onlara rızık olarak o (cennetten) her bir meyve ikram edildiğinde: “işte bunlar bize daha önce (dünyadayken) rızık olarak (vâdedilen) şeylerdir.”³ diyecekler. Onlara orada birini diğerine tercih edemeyecekleri rızıklar verilecek. Onlara cennette tertemiz eşler⁴ de vardır ve onlar orada ebedî olarak kalacaklardır. 1 Salihat, kelimesi saliha’nın çoğuludur. Salih; aslında iyi, faydalı, sağlam, hayırlı anlamında bir sıfat olup, “Allah’ın emrettiği doğrultuda yapılan veya yapılması gereken ibâdet” anlamında isimdir. Bu ifâdede îmanla amel, ayrı ayrı ifâde edilmişse de hitâp, hem îman eden ve hem de “amel-i salih” yapanadır. “Salih amel” ise: Allah’a ve âhiret’e Îmandan sonra, Allah’ın indirdiği hükümlere göre, güzel yaşayışta bulunmaktır. Bu da; diğer kitaplar bozulduğuna göre sadece Kur’an’a uymakla mümkündür. Buradan, amelle îmanın ayrılmaz birer ikili olduğu, tıpkı, bedenle rûhun beraberce bir işe yaradığı gibi amelsiz îmanın da îmansız amelin de bir işe yaramayacağı anlaşılmaktadır. Yukarıdaki ifâde, bu düşünceyle bu meâlin tamamında böyle tercüme edilmiştir. 2 Cennet: Kök itibarıyla “örtmek” fiilinden, “mastar’ül-merra” (bir defa oluş bildiren mastar)’dır ve “bir örtüş” demektir. (cin: herkese görünmeyen gizli yaratık, cinnet: aklın kaybolması gibi) Cennet: “zemini görünmez, gâyet girift ağaçlarla örtülü bahçe veya dünya gözüyle bilinemeyen, sevap kazananların âhirette mükâfat olarak girecekleri yer,” demektir. Kur’ân’da "Cennet" kelimesi ma’rife (belirli) olarak kullanılırsa ahiret cenneti kastedilir. Fakat nekra (belirsiz) olarak kullanılırsa yerine göre kâh dünya ve kâh ahiret cenneti kastedilir. Nitekim "Rabbinin hükümranlığından sakınan kimse için ise, iki Cennet vardır." (Rahmân: 46)’daki cennetlerden biri dünya, diğeri de ahiret cennetidir. Eğer insanların hepsi Allah’tan korkmuş ve ona göre amel etmiş olsalardı, dünyanın her tarafı cennet olurdu. 3 Bu bölüm; “Onlara rızık olarak (cennetten) her bir meyve ikram edildiğinde; ‘bu, bundan önce dünyada bize verilenlerdendir’, diyecekler.” diye tercüme edilebilirse de yukarıdaki tercüme; dünya nîmetleriyle, âhiret nîmetlerinin aynı olmayacağı kanaatiyle daha uygun görülmüştür. (Kurtubî) 4 Bu meyvelerden başka onlar için o cennetlerde tertemiz, eşler, yani erkekler için hanımlar, hanımlar için de kocalar vardır. Ve bunların hiç birinde dünyadaki pisliklerden eser yoktur. O eşlerde maddî ve cismanî kir olmadığı gibi, ahlâksızlık ve geçimsizlik, gibi nefsani kirler de olmayacaktır.— M. Türk
2:25
26
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْـي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلاًۢ يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يراً وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يراًۜ وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ ٦٢
İnnallâhe lâ yestahyî en yadribe meselen mâ beûdaten fe mâ fevkahâ fe emmellezîne âmenû fe ya’lemûne ennehul hakku min rabbihim, ve emmellezîne keferû fe yekûlûne mâzâ erâdallâhu bi hâzâ meselâ(meselen), yudıllu bihî kesîran ve yehdî bihî kesîrâ(kesîran) ve mâ yudıllu bihî illel fâsıkîn(fâsıkîne).
Şüphesiz Allah, (gerçekleri açıklamak için) bir sivrisineği ve onun da üzerinde bir varlığı,¹ örnek olarak göstermekten asla çekinmez.² Îman edenler, bunların Rableri tarafından ortaya konulan bir gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise hemen: “Allah, bu örnekle ne demek istedi?” derler. Hâlbuki Allah, bununla birçoğunu şaşırtır, birçoğunu da hak yola yöneltir. O (Allah) bununla ancak dosdoğru yoldan çıkanları şaşırtır. 1 (مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا) ifadesi: “O bir sivrisineği ve onun üzerindeki (kanat gibi ufak tefek) şeyleri”, (Elmalılı) “O, bir sivrisinek ve küçüklükte daha fazla yani, daha da küçük olan şeyleri” (Zemahşeri) veya “O, bir sivrisineği ve daha irisi arasında olan şeyleri” (Kurtubî) şekillerinde de anlaşılabilir. 2 Allah (Hacc: 73)’de sineği, (Ankebut: 41)’de örümcek ve evini, (Neml: 18)’de karıncayı, (Nahl: 68-69)’da da bal arısını örnek olarak vermiştir.— M. Türk
2:26
27
اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ٧٢
Ellezîne yenkudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıh(mîsâkıhî), ve yaktaûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yufsidûne fîl ard(ardı) ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).
O Allah’a (yaratılışlarında) verdikleri (tevhit) sözünü bozan, Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyleri yerine getirmeyen ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaran o (fasıklar)¹ var ya; işte onlar, gerçekten kendilerine yazık eden kimselerdir. 1 Fasık: Büyük günâh işleyerek veya küçük günâhlarda ısrar ederek, Allah’a itaatten çıkan kimse, demektir. Fasıklık: 1- Günâhı çirkin görmekle birlikte farkına varmadan işlemek, 2- Üzerine düşerek ahmakça günâh işlemek, 3- Günâhın çirkinliğini inkâr ederek yapmak, şekillerinde olabilir. Ehl-i sünnet’e göre ilk iki grup, Müslüman kabul edilir, üçüncü grup ise kâfir sayılır. Hariciler her üçünün de kâfir olacağı kanaatindedirler. Ancak bu âyette bahsedilen fasıkların, kâfirliklerinde şüphe yoktur. Zîrâ bunlar; bahsedilen üç özelliği de taşıyan kimselerdir.— M. Türk
2:27
28
كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتاً فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ٨٢
Keyfe tekfurûne billâhi ve kuntum emvâten fe ahyâkum, summe yumîtukum summe yuhyîkum summe ileyhi turceûn(turceûne).
(Ey kâfirler!) Nasıl oluyor da; sizler ölü iken sizi yoktan yaratan¹, sonra öldürecek, sonra da (tekrar) diriltecek olan ve en sonunda da kendisine döndürüleceğiniz Allah’ı, inkâr ediyorsunuz?² 1 Âdemi çamurdan, sizi nutfeden yaratan. 2 Bu âyetten “tenasüh inancı” yani (reenkarnasyon/ruh göçü) anlaşılamaz. Çünkü tekrar dirilme, ancak âhirettedir. Konuyla ilgili olarak Bk. (Hacc: 66)— M. Türk
2:28
29
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟ ٩٢
Huvellezî halaka lekum mâ fîl ardı cemîan summestevâ iles semâi fe sevvâhunne seb’a semâvât(semâvâtin), ve huve bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Yeryüzünde bulunan bütün varlıkları sizin için yaratan, sonra da göklere yönelip, onları yedi gök olarak düzenleyen, hep O (Allah)’tır ve O, her şeyi çok iyi bilendir.— M. Türk
2:29
30
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ ٠٣
Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeh(halîfeten), kâlû e tec’alu fîhâ men yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâ(dimâe), ve nahnu nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu lek(leke), kâle innî a’lemu mâ lâ tâ’lemûn(tâ’lemûne).
Bir zamanlar Rabbin meleklere:¹ “Ben yeryüzünde bir halîfe² yaratacağım.” deyince, (melekler): “Biz Sana hamd ederek şânını, yüceltip ve Seni eksikliklerden uzak tutup³ dururken; Sen, orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek⁴ kimseyi mi yaratacaksın?” dediler. Allah: “Sizin bilemeyeceğiniz şeyleri Ben bilirim.” dedi. 1 Melek: Güçlü, kuvvet sahibi, elçi demektir. Melekler; erkeklik ve dişilik özelliği olmayan, yemeyen, içmeyen, evlenmeyen, doğmayan, doğurmayan, normal gözle görülmeyen, Allah’a ibâdetle meşgul olan rûhanî, nuranî, varlıklardır. Ateşten yaratılıp sonradan şeytanlaşan İblis, melek değil cindir. Melekler, Allah’ın yarattığı kullarıdır. Onlar, Allah’ın kızları, çocukları olmadıkları gibi, düşmanları da değildirler. Melekler, Allah’ın kendilerine verdiği emirleri yerine getirirler, asla itaatsizlik etmezler ve günah işlemezler. Kur’ân’a ve Sünnete göre melekler, gözle görülmeyen, nurdan yaratılmış olmalarına rağmen, Allah onlara, gerektiğinde diledikleri şekle girerek görünme gücü vermiştir. Meleklerin varlığı naklen sabit, aklen caizdir. Çünkü bütün peygamberler meleklerin var olduklarını bildirmişler. Hz. Peygamber (s.a.v) de onları bizzat görmüş ve var olduklarını haber vermiştir. Bu sebeple, melekleri inkâr etmek, şer’an küfürdür. Meleklerin Kur’ân’da geçen ayetlerde belirtilen görevleri, onların tek görevleri değil görevlerinden bize bildirilen bir kısmıdır. 2 Halîfe: Aslı "halîf"dir. Sonundaki bitişik tâ (tâ-i merbûta) mübalağa içindir. Halîfe kelimesi isim olarak kullanılan sıfatlardandır, çoğulu "halâif" ve "hulefâ" gelir. Dilimizde "kalfa" deyiminin doğrusu olan Halîfe kelimesi; başkasına vekil olmak, yani az veya çok onun yerini tutarak, onu temsil etmek, demektir. Bu vekillik de; ya aslın kaybolmasından veya bir yardımdan veya aczinden yahut da bunların hiçbiri olmadığı halde sırf asilin vekiline bir şeref bahşederek lütufta bulunmasından doğar. Allah’ın yeryüzünde halife seçmesi bu kabildendir. Her vekilin/halîfenin kıymet ve şerefi, temsil ettiği asilin şeref derecesine uygundur. Burada sözü geçen "Halîfe" kelimesi ile kastedilen Âdem (a.s.)’dır. O hüküm ve emirlerini yerine getirmek hususunda Allah’ın halifesidir, yani soyundan gelen çocuklarına gönderilmiş peygamberidir. Bu âyet, ümmetin sözünün dinlenilip, emrine itaat edilen bir Halîfe’nin başa geçirilmesi gereği hususun¬daki asıl delillerden birisidir. Böyle birisinin tayin edilmesinin gereği hususun¬da ümmet ve âlimler arasında bir görüş ayrılığı yoktur. “Halîfe tayini dinde vacip değil belki uygundur” görüşü ise; Mu’tezile mezhebine aittir. Bu gün de aynı ifadeleri kullananlar, ne yaptıklarının farkındalar mı acaba? (Elmalılı) 3 Takdis: Allah için kalbi temizlemek, Allah’ı yüceltmek ve bir şeyi pislikten temizlemektir. 4 Meleklerin, “insanın yeryüzünde fesat çıkaracağını ve kan dökeceğini” önceden bilmeleri, onların “levh-i mahfuz”dan bazı bilgilere sahip olmaları veya Allahın bu konuda onlara önceden bir kısım bilgi vermesi ile olabilir.— M. Türk
2:30
Yükleniyor...
Bakara
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 7 ayet البقرة 3 Al-i İmran 7 ayet آل عمران 4 Nisa 7 ayet النساء 5 Maide 7 ayet المائدة 6 Enam 7 ayet الأنعام 7 Araf 7 ayet الأعراف 8 Enfal 7 ayet الأنفال 9 Tevbe 7 ayet التوبة 10 Yunus 7 ayet يونس 11 Hud 7 ayet هود 12 Yusuf 7 ayet يوسف 13 Rad 7 ayet الرعد 14 İbrahim 7 ayet ابراهيم 15 Hicr 7 ayet الحجر 16 Nahl 7 ayet النحل 17 İsra 7 ayet الإسراء 18 Kehf 7 ayet الكهف 19 Meryem 7 ayet مريم 20 Ta Ha 7 ayet طه 21 Enbiya 7 ayet الأنبياء 22 Hac 7 ayet الحج 23 Müminun 7 ayet المؤمنون 24 Nur 7 ayet النور 25 Furkan 7 ayet الفرقان 26 Şuara 7 ayet الشعراء 27 Neml 7 ayet النمل 28 Kasas 7 ayet القصص 29 Ankebut 7 ayet العنكبوت 30 Rum 7 ayet الروم 31 Lokman 7 ayet لقمان 32 Secde 7 ayet السجدة 33 Ahzab 7 ayet الأحزاب 34 Sebe 7 ayet سبإ 35 Fatır 7 ayet فاطر 36 Yasin 7 ayet يس 37 Saffat 7 ayet الصافات 38 Sad 7 ayet ص 39 Zümer 7 ayet الزمر 40 Mümin 7 ayet غافر 41 Fussilet 7 ayet فصلت 42 Şura 7 ayet الشورى 43 Zuhruf 7 ayet الزخرف 44 Duhan 7 ayet الدخان 45 Casiye 7 ayet الجاثية 46 Ahkaf 7 ayet الأحقاف 47 Muhammed 7 ayet محمد 48 Fetih 7 ayet الفتح 49 Hucurat 7 ayet الحجرات 50 Kaf 7 ayet ق 51 Zariyat 7 ayet الذاريات 52 Tur 7 ayet الطور 53 Necm 7 ayet النجم 54 Kamer 7 ayet القمر 55 Rahman 7 ayet الرحمن 56 Vakıa 7 ayet الواقعة 57 Hadıd 7 ayet الحديد 58 Mücadele 7 ayet المجادلة 59 Haşr 7 ayet الحشر 60 Mümtehine 7 ayet الممتحنة 61 Saf 7 ayet الصف 62 Cuma 7 ayet الجمعة 63 Münafikun 7 ayet المنافقون 64 Tegabun 7 ayet التغابن 65 Talak 7 ayet الطلاق 66 Tahrim 7 ayet التحريم 67 Mülk 7 ayet الملك 68 Kalem 7 ayet القلم 69 Hakka 7 ayet الحاقة 70 Mearic 7 ayet المعارج 71 Nuh 7 ayet نوح 72 Cin 7 ayet الجن 73 Müzzemmil 7 ayet المزمل 74 Müddessir 7 ayet المدثر 75 Kıyame 7 ayet القيامة 76 İnsan 7 ayet الانسان 77 Mürselat 7 ayet المرسلات 78 Nebe 7 ayet النبإ 79 Naziat 7 ayet النازعات 80 Abese 7 ayet عبس 81 Tekvir 7 ayet التكوير 82 İnfitar 7 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 7 ayet المطففين 84 İnşikak 7 ayet الإنشقاق 85 Büruc 7 ayet البروج 86 Tarık 7 ayet الطارق 87 Ala 7 ayet الأعل 88 Gaşiye 7 ayet الغاشية 89 Fecr 7 ayet الفجر 90 Beled 7 ayet البلد 91 Şems 7 ayet الشمس 92 Leyl 7 ayet الليل 93 Duha 7 ayet الضحى 94 İnşirah 7 ayet الشرح 95 Tin 7 ayet التين 96 Alak 7 ayet العلق 97 Kadir 7 ayet القدر 98 Beyyine 7 ayet البينة 99 Zilzal 7 ayet الزلزلة 100 Adiyat 7 ayet العاديات 101 Karia 7 ayet القارعة 102 Tekasür 7 ayet التكاثر 103 Asr 7 ayet التكاثر 104 Hümeze 7 ayet الهمزة 105 Fil 7 ayet الفيل 106 Kureyş 7 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 7 ayet الماعون 109 Kafirun 7 ayet الكافرون 110 Nasr 7 ayet النصر 111 Tebbet 7 ayet المسد 112 İhlas 7 ayet الإخلاص 113 Felak 7 ayet الفلق 114 Nas 7 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle