Fussilet 54 Ayet 24. Cüz فصلت
41

Fussilet

— Ayrıntılı
54 Ayet 24. Cüz
فصلت
41
Fussilet
54 Ayet
فصلت
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
حٰمٓۜ ١
Hâ mîm.
Hâ, Mîm.— M. Türk
41:1
2
تَنْز۪يلٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۚ ٢
Tenzîlun miner rahmânir rahîm(rahîmi).
(Bu Kitap) Rahman, Rahîm olan (Allah) tarafından indirilmiştir.— M. Türk
41:2
3
كِتَابٌ فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُ قُرْاٰناً عَرَبِياًّ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَۙ ٣
Kitâbun fussilet âyâtuhu kur’ânen arabiyyen li kavmin ya’lemûn(ya’lemûne).
Bu, Arapça bir Kur’an olarak, anlayabilen bir toplum için âyetleri açıklanmış¹ bir kitaptır. 1 Mufassal: Bölüm bölüm yapılmış ve belirli gruplara ayrılmış demektir. Yani Kur’an; Kelimeleri muhkem bir nazımla dizilip, âyet âyet bölümlere ayrıldığı gibi, âyetleri de tevhit, nübüvvet, ahkâm, nasîhat ve kıssalar gibi bölük bölük kılınmış, sure sure bölünmüş, bir kitaptır. Bk. (Hûd: 1)— M. Türk
41:3
4
بَش۪يراً وَنَذ۪يراًۚ فَاَعْرَضَ اَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ ٤
Beşîren ve nezîrâ(nezîren), fe a’rada ekseruhum fehum lâ yesmeûn(yesmeûne).
(Müslümanlara) müjde verici ve (kâfirleri) korkutucu olarak (indirilmiştir.) Ama (kâfirlerin) çoğu onu dinlemeden (haktan) yüz çevirdiler.— M. Türk
41:4
5
وَقَالُوا قُلُوبُنَا ف۪ٓي اَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ وَف۪ٓي اٰذَانِنَا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ فَاعْمَلْ اِنَّـنَا عَامِلُونَ ٥
Ve kâlû kulûbunâ fî ekinnetin mimmâ ted’ûnâ ileyhi ve fî âzâninâ vakrun ve min beyninâ ve beynike hicâbun fa’mel innenâ âmilûn(âmilûne).
Ve (kâfirler): “(Ey Muhammed!) Bizi kendisine davet ettiğin şeye karşı bizim kalplerimiz kapalı,¹ kulaklarımız sağırdır.² Bizimle senin aranda da bir perde vardır. Artık sen (ne yapacaksan) yap! Biz de (yapacağımızı) kesinlikle yapacağız” dediler.³ 1 Ekinne: Kimsenin bilmediği garib, bilinmeyen ve kat kat örtüler demektir. Bk. (En’am: 25, İsra: 46, Kehf: 57) 2 Bir kimsenin “kulaklarında ağırlık olması” demek, “sağırlıktan ve duymak istememekten” kinâyedir. Yukarıdaki tercüme buna göre yapılmıştır. Ayrıca bu bölüm, “(Ey Muhammed!) Bizi kendisine davet ettiğin şeye karşı bizim gönlümüz kapalı, kulaklarımıza da söz gitmez.” şeklinde anlaşılabilir. (Kurtubî) 3 Bunu söyleyenler Ebû Cehil ve Kureyş’ten bir topluluk idi. Hz. Ömer’den: “Kureyş, Rasulullah (s.a.v)’e doğru bakmışlardı. Rasulullah (s.a.v) onlara: ‘Sizi İslam’a gelip de Araplara efendilik etmekten alıkoyan nedir?’ buyurdu. Onlar da; ‘Ey Muhammed! Biz senin söylediğini anlamıyoruz, işitmiyoruz, kalplerimizde kapalılık var,’ dediler. Hatta Ebu Cehil de tuttu kendisiyle Rasulullah (s.a.v)’in arasına bir perde çekip: ‘Ey Muhammed! Bizi kendisine davet ettiğin şeye karşı bizim kalplerimiz kapalı, kulaklarımız sağırdır. Bizimle senin aranda da bir perde vardır,’ dedi. Fakat ertesi gün onlardan yetmiş kişi Rasulullah (s.a.v)’a gelip: ‘Ey Muhammed! Bize İslam’ı arz et’ dediler ve İslam’a girdiler. Rasulullah (s.a.v) tebessüm edip: ‘Elhamdülillah, dün benim davetime karşı kalplerinizde kapalılık olduğunu, kulaklarınızda ağırlık bulunduğunu söylüyordunuz, bu gün Müslüman oldunuz’ buyurdu. Onlar da: ‘Ey Allah’ın Rasulü! Biz dün yalan söylemişiz, öyle olsa idi ebediyen hidayet bulamazdık’ dediler.” (Elmalılı)— M. Türk
41:5
6
قُلْ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّـمَٓا اِلٰهُـكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ فَاسْتَق۪يمُٓوا اِلَيْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُۜ وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِك۪ينَۙ ٦
Kul innemâ ene beşerun mislukum yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhun vâhidun festekîmû ileyhi vestagfirûh(vestagfirûhu), ve veylun lil muşrikîn(muşrikîne).
6,7. (Sen onlara): “Şüphesiz ben, sadece sizin gibi bir beşerim. Ancak bana, ‘sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu,’ vahyolunuyor. Öyleyse sadece Ona yönelin ve Ondan af dileyin. Zekâtı vermeyen, âhireti inkâr eden ve Ona ortak koşanların vay haline!” de.— M. Türk
41:6
7
اَلَّذ۪ينَ لَا يُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ ٧
Ellezîne lâ yû’tûnez zekâte ve hum bil âhireti hum kâfirûn(kâfirûne).
6,7. (Sen onlara): “Şüphesiz ben, sadece sizin gibi bir beşerim. Ancak bana, ‘sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu,’ vahyolunuyor. Öyleyse sadece Ona yönelin ve Ondan af dileyin. Zekâtı vermeyen, âhireti inkâr eden ve Ona ortak koşanların vay haline!” de.— M. Türk
41:7
8
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ۟ ٨
İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti lehum ecrun gayru memnûn(memnûnin).
(Ve devamla): “Şüphesiz îman edip (inandığı) iyi işleri yaşayanlar için, hesapsız bir mükâfat vardır.”¹ 1 Bu âyetin benzeri için Bk. (İnşikak:25, Tin: 6)— M. Türk
41:8
9
قُلْ اَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذ۪ي خَلَقَ الْاَرْضَ ف۪ي يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَـهُٓ اَنْدَاداًۜ ذٰلِكَ رَبُّ الْعَالَم۪ينَۚ ٩
Kul e innekum le tekfurûne billezî halakal arda fî yevmeyni ve tec’alûne lehû endâdâ(endâden), zâlike rabbul âlemîn(âlemîne).
“Gerçekten siz yeryüzünü iki zaman diliminde¹ yaratan (Allah)’ı, inkâr ediyor ve Ona birtakım ortaklar mı koşuyorsunuz?² Hâlbuki O, âlemlerin Rabbidir.” de. 1 Yevm: Henüz yeryüzü ve güneşin bulunmadığı bir dönemde gün düşünülemeyeceğinden, bu ayetteki gün kelimesinin “vakit / zaman dilimi-“ anlamına kullanıldığı açıktır. Bunun miktarı ise bilinen günden daha kısa veya uzun olabilir. Allah’ın yeryüzünü iki zaman diliminde yaratması, bir hamlede yaratmaya gücünün yetmediğinden değil, böyle yapmayı Kendi iradesine daha uygun gördüğünden dolayıdır. Buradaki “İki gün” ifâdesi; 1- Yaratmak fiili için “zarf tümleci” olarak kabul edilirse anlamı: “Yeryüzünü iki zaman diliminde yarattı” olur. Bu da; birisi yeryüzünün gökyüzünden ayrıldığı zaman, birisi de yeryüzünün düzenlendiği zaman olabilir. 2- “Zarf-ı müstekar” olarak kabul edilirse anlamı: “Yeryüzünü “iki zaman dilimli” olarak yarattı demek olur. Bununla da Yeryüzünün kaç günde yaratıldığı söylenmiş olmaz, yaratıldıktan sonra iki zaman dilimi içinde bulunması hali anlatılmış olur ki bu da bir seneyi ikiye bölen iki gün dönümü nöbetidir. Çünkü Arz bu iki vakit içinde deveran etmek üzere yaratılmıştır. (Elmalılı). 2 Yani siz yaptığınız işin farkında mısınız? Veya kimi inkâr ettiğinizi biliyor musunuz?— M. Türk
41:9
10
وَجَعَلَ ف۪يهَا رَوَاسِيَ مِنْ فَوْقِهَا وَبَارَكَ ف۪يهَا وَقَدَّرَ ف۪يهَٓا اَقْوَاتَهَا ف۪ٓي اَرْبَعَةِ اَيَّامٍۜ سَوَٓاءً لِلسَّٓائِل۪ينَ ٠١
Ve ceale fîhâ revâsiye min fevkıhâ ve bâreke fîhâ ve kaddere fîhâ akvâtehâ fî erbeati eyyâm(eyyâmin), sevâen lis sâilîn(sâilîne).
(Allah) yeryüzünü üzerinden (dağlarla) sâbitledi,¹ orada bereketler yarattı ve yi-ne orada arayanlar için geçimliklerini² eşit şekilde³ dört zaman diliminde takdir etti.⁴ 1 Ravâsî: Kelime olarak, sabitlemek, demir atmak kökünden türemiştir ve “sabit ve köklü” anlamındadır. Mecazen “sabit ve köklü dağlar” anlamında kullanılmıştır. Kur’an’da dokuz yerde geçer. 2 Yani, sular, madenler, bitkiler ve hayvanlar gibi bereketler yarattı. Hatta bitkilerin ve hayvanların yaşamak için muhtaç oldukları yağmur ve diğer her türlü ihtiyaçlarını da miktarlarıyla tayin edip biçimine koydu. 3 Bu âyete göre; yeryüzünde Allah’ın yarattığı ve insanların emeği karışmayan doğal kaynakların insanlar arasında eşit şekilde kullanılması gerekir. Yani yeryüzünün tüm doğal kaynaklarında insanların eşit şekilde hakları vardır. Bugün bu kaynaklar kâfirler tarafından şairin dediği gibi; “Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul, Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul, Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa, Yaşasın kefenimin kefili kara borsa...” şeklinde paylaştırılmakta ve eşit paylaşılmamasının zulmünü ise en çok fakir ülkelerin insanları ve Müslümanlar, çekmektedirler. 4 Evvelki iki de içinde dâhil olmak üzere dört zaman diliminde… Buradaki “dört gün” ifâdesi; 1- Yaratmak fiili için “zarf tümleci” olarak kabul edilirse âyetin tercümesi: “...ve yine orada arayanlar için geçimliklerini eşit dört mevsimde, takdir etti.” şeklinde olabilir. Aslında bu anlam daha uygun görülmektedir. Zira burada bu mana daha açık ve siyaka daha uygundur. Çünkü Arzın bereket ve rızıkları her sene bu dört mevsim içinde yetişir, miktarıyla biçimini bunlar içinde alır, bütün araştıranlar için müsavi olmak üzere dört gün. Zira her yerde rızk isteyenlerin hepsinin rızkı bu dört mevsim içinde yetişir, rızıklar müsavi olmazsa da günler müsavidir. Dört mevsim, hepsi için dörttür. 2- “Zarf-ı müstekar” olarak kabul edilirse anlamı: “Yeryüzünü “iki zaman diliminde” yarattı demek olur. Yani bu zaman dilimlerinin birisinde, Madenler ve dağlar, diğerinde de bitkiler ve hayvanlar yaratıldı anlaşılır. En doğrusunu Allah bilir.— M. Türk
41:10
11
ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعاً اَوْ كَرْهاًۜ قَالَـتَٓا اَتَيْنَا طَٓائِع۪ينَ ١١
Summestevâ iles semâi ve hiye duhânun fe kâle lehâ ve lil ardı’tiyâ tav’an ev kerhâ(kerhen), kâletâ eteynâ tâiîn(tâiîne).
Sonra (Allahın, iradesi)¹ duman halinde olan göğe yönelip ona ve yeryüzüne: “Yaratılışınıza uysa da uymasa da ikiniz birlikte birbirinizle uyum sağlayın.”² dedi. İkisi de derhâl: “Uyum sağladık.” dediler.³ 1 Sonra Allah, Semaya doğru doğruldu. Yani iradesini dosdoğru Semaya yöneltti. (اسْتَوٰٓى) fiili (اِلَى) ile kullanıldığı zaman istikamet almak, dosdoğru yönelmek manasınadır ki Allahu Teâlâ hakkında doğrudan doğruya “irade” ile tefsir olunur. Yani Allah’ın iradesi Semaya doğru yöneldi demektir. 2 Allah ilk önce Arzı yarattı, sonra doğrudan doğruya yukarısını da bir duman olarak yaratmayı irâde buyurdu. Demek ki Arz, ilk yaradılışından önce Sema’dan ayrıldığı sıra ateş halinde idi, sonra bu ateşten onun yukarısına doğru (Dünya Seması) duman halinde gazlar püskürüyordu. Allah, o duman halindeki Semaya ve Arza; “ikiniz birden isteyerek veya istemeyerek gelin, yani tabiatınıza uygun gelse de gelmese de ikiniz birlikte birbirinize uyarak bir nizam üzere hareket edin” dedi. Bütün Semâ içinde Arzın ve havasının birlikte hareket etmesini emretti. Onlar da ikimiz de isteyerek geldik dediler. (Elmalılı) 3 Âyetin son bölümü, “İsteyerek veya istemeyerek (meydana) gelin” dedi. “İsteyerek (meydana) geldik” dediler şeklinde de tercüme edilebilir. Buradaki (ثُمَّ) zaman için değildir. Onun için gökyüzünün (semâ’nın) yaratılışı, yeryüzü ve dünya semâ’sının yaratılışından öncedir.— M. Türk
41:11
12
فَقَضٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ ف۪ي يَوْمَيْنِ وَاَوْحٰى ف۪ي كُلِّ سَمَٓاءٍ اَمْرَهَاۜ وَزَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَۗ وَحِفْظاًۜ ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِ ٢١
Fe kadâhunne seb’a semâvâtin fî yevmeyni ve evhâ fî kulli semâin emrehâ ve zeyyennes semâed dunyâ bi mesâbîha ve hıfzâ(hıfzen), zâlike takdîrul azîzil alîm(alîmi).
Böylelikle onları iki günde¹ yedi² gök olarak yarattı ve her göğe görevlerini ayrı ayrı vahyetti.³ Biz dünyaya ait olan gökyüzünü de parlak kandillerle süsleyip koruma altına aldık.⁴ İşte bütün bunlar, üstün ve güçlü olan, her şeyi bilen (Allah)’ın koyduğu kanunlardır. 1 Hâsılı onları iki günde sağlam yedi Semaya tamamladı. Bu iki günün birisi, Yeryüzününde yaratılışından evvelki ilk maddenin yaratılışı, birisi de yıldızların oluşum günleridir. A’raf: 54. ayette, “Muhakkak ki sizin Rabbiniz; gökleri ve yeri altı zaman diliminde yaratan” şeklinde beyan olunduğu üzere altı günden ikisini teşkil eder. Yahut birisi Arzın yaratılışından öncesi, birisi de Arzın yaratılışından sonrası da olabilir. Bir de buradaki (فِى يَوْمَيْنِ) ifâdesi zarf-ı müstekar olarak kabul edilirse bu iki günün; biri Dünya biri de Ahiret olması muhtemeldir. O zaman âyetin tercümesi, “Böylelikle onları (dünya ve âhiret olmak üzere) iki günlü ve yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevlerini ayrı ayrı vahyetti” şeklinde de olabilir. (Elmalılı) 2 Bu, “yedi” rakamı çokluktan kinâye olup, “birçok” anlamına da gelebilir. 3 Buradaki vahiy; Allah’ın onlara görevlerini, yani sünnetullahı mükemmel bir şekilde öğretmesi, demektir. Tıpkı bal arısına öğrettiği gibi… Bk. (Nahl: 8) 4 Yani bu ve Mülk: 5. ayetlerden, dünya semasının diğer göklerden farklı olduğunu ve bu semadaki yıldızların esas görevinin Dünya semasını süslemek olduğunu anlamak mümkündür. Bu, Dünyaya ait olan gökyüzü, Allah’ın koruması altındadır ve hiçbir güç, Allah’ın bilgisi olmadan oraların güvenliğini bozamaz. Zira bunlar, üstün ve güçlü olan, her şeyi bilen Allah’ın koyduğu kanunlardır. Bk. (Hicr: 16, Kaf: 6)— M. Türk
41:12
13
فَاِنْ اَعْرَضُوا فَقُلْ اَنْذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً مِثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَۜ ٣١
Fe in a’radû fe kul enzertukum sâıkaten misle sâıkati âdin ve semûd(semûde).
(Ey Muhammed! Bütün bunlara rağmen) onlar yine de (haktan) yüz çevirirlerse (onlara): “Ben sizi, Âd ve Semûd kavminin başına yıldırım¹ gibi düşen (helâke) benzer bir helâke karşı uyarıyorum.” de.² 1 Yukarıdaki tercüme; “yıldırım” ifâdelerinin istiâre olması düşünülerek yapılmıştır. 2 Ebû Cehl ile Kureyş’in ileri gelenlerinden bir cemaat: “Muhammed’in işi bizi şüpheye düşürdü. Sihir, kehanet ve şiir bilen bir adam bulsanız da onunla konuşup bize onun işini bir anlatsa” dediler. Bunun üzerine Utbe b. Rebîa: “Ben vallahi şiiri, kehaneti, sihri dinlemiş, ona dair bir ilim edinmiş birisiyim, eğer öyle ise Muhammed bana gizli kalmaz” dedi. Rasulullah (s.a.v)’in yanına vardı ve: “Ey Muhammed! Sen mi daha hayırlısın Haşim mi, sen mi hayırlısın Abdülmuttalib mi?” dedi, Rasulullah (s.a.v) ona cevap vermedi. O tekrar: “Sen bizim ilâhlarımıza hakaret ediyor ve atalarımızın sapkın olduğunu söylüyorsun. Eğer reislik istiyorsan, bayraklarımızı sana dikelim, eğer mal istiyorsan sana mallarımızdan seni ve arkandakileri zengin edecek mal toplayalım ve eğer kadına ihtiyacın varsa Kureyş kızlarından beğeneceğin on tanesini seninle evlendirelim.” dedi. Utbe sözünü bitirince Rasulullah (s.a.v), besmele çekip, Fussilet suresinin başından on üçüncü ayetine kadar okudu. On üçüncü ayete gelince Utbe, hemen Rasulullah (s.a.v)’in ağzını kapatarak, vaz geçmesini rica etti ve kalkıp evine gitti ve Kureyş’in karşısına çıkmadı. Bir kaç gün görünmeyince Ebû Cehil: “Ey Kureyş topluluğu! Utbe neye görünmüyor? Zannederim Muhammed’e saptı, galiba onun yemeği hoşuna gitti, bu mutlak ihtiyacından olmalı, kalkın gidelim, bakalım” dedi. Yanına varınca, Ebû Cehil: “Ey Utbe! Sen Muhammed’e saptın, o galiba hoşuna gitti, bir ihtiyacın varsa seni Muhammed’e muhtaç etmeyecek mal toplayabiliriz” dedi. Bunun üzerine Utbe kızdı ve bundan sonra Muhammed’e ebediyyen bir şey söylemeyeceğine Allah adına yemin etti ve: “Bilirsiniz, ben Kureyş’in malca en zenginiyim velâkin ben ona vardım…” diyerek olayı anlattı ve: “Bana bir şey ile cevap verdi ki, vallahi o sihir değil, şiir de değil, kehanet de değildir. O bana Fussilet suresinin başından on üçüncü ayetine kadar okudu. Vallahi bilirsiniz ki Muhammed bir şey söylediği zaman yalan çıkmaz, onun için başınıza bir azap inmesinden korktum.” dedi (Elmalılı, Beyhekî ve İbnu Asakir’den)— M. Türk
41:13
14
اِذْ جَٓاءَتْهُمُ الرُّسُلُ مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَۜ قَالُوا لَوْ شَٓاءَ رَبُّنَا لَاَنْزَلَ مَلٰٓئِكَةً فَاِنَّا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ ٤١
İz câethumur rusulu min beyni eydîhim ve min halfihim ellâ ta’budû illallâh(illallâhe), kâlû lev şâe rabbunâ le enzele melâiketen fe innâ bimâ ursiltum bihî kâfirûn(kâfirûne).
Onlara, “sadece Allah’a kulluk edin” diye ilerisini gerisini anlatan¹ Peygamberler gelince onlar: “Eğer Rabbimiz (Peygamber göndermek) isteseydi kesinlikle bir melek gönderirdi. Gerçekten biz sizinle gönderilen (mesajları) inkâr ediyoruz.” dediler. 1 Kelime anlamıyla tercüme edilirse anlam: “onların önlerinden ve arkalarından yani her taraflarından Peygamberler geldi.” şeklinde olur. Ayrıca bu ifâdeyi, “her yönden çalıştılar, ilerisini-gerisini, geçmişi-geleceği anlatarak uyardılar” şeklinde de anlamak mümkündür.— M. Türk
41:14
15
فَاَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ اَشَدُّ مِنَّا قُوَّةًۜ اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذ۪ي خَلَقَهُمْ هُوَ اَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةًۜ وَكَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ ٥١
Fe emmâ âdun festekberû fîl ardı bi gayril hakkı ve kâlû men eşeddu minnâ kuvveh(kuvveten), e ve lem yerev ennellâhellezî halakahum huve eşeddu minhum kuvveh(kuvveten) ve kânû bi âyâtinâ yechadûn(yechadûne).
Âd (kavmin)e gelince onlar da yeryüzünde haksız yere, “bizden daha güçlüsü var mı?” diyerek büyüklük tasladılar. Onlar, kendilerini yaratan Allah’ın kendilerinden daha güçlü olduğunu bilmiyorlar mıydı? Ama onlar Bizim âyetlerimizi inatla inkâr ediyorlardı.— M. Türk
41:15
16
فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحاً صَرْصَراً ف۪ٓي اَيَّامٍ نَحِسَاتٍ لِنُذ۪يقَهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَخْزٰى وَهُمْ لَا يُنْصَرُونَ ٦١
Fe erselnâ aleyhim rîhan sarsaran fî eyyâmin nahisâtin li nuzîkahum azâbel hizyi fîl hayâtid dunyâ, ve le azâbul âhireti ahzâ ve hum lâ yunsarûn(yunsarûne).
Böylece Biz de onlara dünya hayatında rezillik azabını tattırmak için o uğursuz günlerde üzerlerine soğuk ve gürültülü bir fırtına, gönderdik. Onların âhiret azabı ise daha rezil olacak ve onlara yardım da edilmeyecektir.— M. Türk
41:16
17
وَاَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمٰى عَلَى الْهُدٰى فَاَخَذَتْهُمْ صَاعِقَةُ الْعَذَابِ الْهُونِ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَۚ ٧١
Ve emmâ semûdu fe hedeynâhum festehabbûl amâ alel hudâ fe ehazethum sâıkatul azâbil hûni bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
Semûd (kavmin)e gelince Biz onlara hak yolu gösterdik, fakat onlar körlüğü hak yola tercih ettiler. Böylece (dünyada) yaptıkları şeyler yüzünden onları alçaltıcı bir azabın yıldırımı helâk ediverdi.— M. Türk
41:17
18
وَنَجَّيْنَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ۟ ٨١
Ve necceynellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Biz de (Allah’a gerçekten) inanan ve Ondan (hakkıyla) sakınanları kurtardık.— M. Türk
41:18
19
وَيَوْمَ يُحْشَرُ اَعْدَٓاءُ اللّٰهِ اِلَى النَّارِ فَهُمْ يُوزَعُونَ ٩١
Ve yevme yuhşeru a’dâullâhi ilen nâri fe hum yûzeûn(yûzeûne).
O gün Allah düşmanları cehennem ateşine sürülmek üzere hep bir araya, bölükler halinde toplanırlar.— M. Türk
41:19
20
حَتّٰٓى اِذَا مَا جَٓاؤُ۫هَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَاَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ٠٢
Hattâ izâ mâ câûhâ şehide aleyhim sem’uhum ve ebsâruhum ve culûduhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Sonunda oraya geldikleri zaman, kulakları, gözleri ve derileri onların yaptıkları işler hakkında aleyhlerinde şâhitlik edecektir.— M. Türk
41:20
21
وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَاۜ قَالُٓوا اَنْطَقَنَا اللّٰهُ الَّـذ۪ٓي اَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ١٢
Ve kâlû li culûdihim lime şehidtum aleynâ, kâlû entakanallâhullezî entaka kulle şey’in ve huve halakakum evvele merretin ve ileyhi turceûn(turceûne).
Onlar, kendi derilerine: “Niçin aleyhimizde şâhitlik ettiniz?” deyince (derileri): “Sizi ilk defa yaratan, kendisine döndürüleceğiniz ve her şeyi konuşturan Allah, (bugün) bizi de konuşturdu.” diyecekler.— M. Türk
41:21
22
وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ اَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلَٓا اَبْصَارُكُمْ وَلَا جُلُودُكُمْ وَلٰكِنْ ظَنَنْتُمْ اَنَّ اللّٰهَ لَا يَعْلَمُ كَث۪يراً مِمَّا تَعْمَلُونَ ٢٢
Ve mâ kuntum testetirûne en yeşhede aleykum sem’ukum ve lâ ebsârukum ve lâ culûdukum ve lâkin zanentum ennellâhe lâ ya’lemu kesîren mimmâ ta’melûn(ta’melûne).
(Ve devamla): “Siz (dünyada iken) kulaklarınız, gözleriniz ve derilerinizin aleyhinizde şâhitlik edeceğinden sakınmıyordunuz. Üstelik yaptıklarınızın birçoğunu Allah’ın bilmeyeceğini sanıyordunuz.”— M. Türk
41:22
23
وَذٰلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذ۪ي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ اَرْدٰيكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ ٣٢
Ve zâlikum zannukumullezî zanentum bi rabbikum erdâkum fe asbahtum minel hâsirîn(hâsirîne).
“Rabbiniz hakkındaki bu kanaatiniz¹ var ya işte sizi esas o mahvetti ve böylece de ziyana uğrayanlardan oldunuz.” (diyecekler.) 1 Hasan el-Basrî bu âyeti okur ve: “İnsanların ameli Rablarına olan zanlarına göredir. Mü’min Allah’a güzel zanda bulunur, güzel amel yapar, kâfir ve münafık da kötü zanda bulunur kötü amel yaparlar” dermiş.— M. Türk
41:23
24
فَاِنْ يَصْبِرُوا فَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْۚ وَاِنْ يَسْتَعْتِبُوا فَمَا هُمْ مِنَ الْمُعْتَب۪ينَ ٤٢
Fe in yasbirû fen nâru mesven lehum ve in yesta’tibû fe mâ hum minel mu’tebîn(mu’tebîne).
Eğer dayanabilirlerse artık onların sonsuz ikametgâhı, cehennemdir. (Rablerini) râzı etmek isteseler bile, buna izin verilmeyecektir.— M. Türk
41:24
25
وَقَيَّضْنَا لَهُمْ قُرَنَٓاءَ فَزَيَّنُوا لَهُمْ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ ف۪ٓي اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۚ اِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِر۪ينَ۟ ٥٢
Ve kayyadnâ lehum kurenâe fe zeyyenû lehum mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve hakka aleyhimul kavlu fî umemin kad halet min kablihim minel cinni vel ins(insi), innehum kânû hâsirîn(hâsirîne).
Biz onlara birtakım dostlar musallat ettik. Onlar da yaptıkları ve yapacakları her şeyi kendilerine süslü gösterdiler. Böylece kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan toplulukları hakkındaki azap sözü, onlar için de hak oldu. Doğrusu onların hepsi kendilerine yazık etmiş oldular.— M. Türk
41:25
26
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَالْغَوْا ف۪يهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ ٦٢
Ve kâlellezîne keferû lâ tesmeû li hâzel kur’âni velgav fîhi leallekum taglibûn(taglibûne).
Kâfirler (birbirlerine): “Şu Kur’an’ı dinlemeyin ve o (okunurken) gürültü yapın. Belki onu bastırırsınız.” dediler.¹ 1 Rivayet olunduğuna göre Rasulullah (s.a.v) Mekke’de iken yüksek sesle Kur’an okurken onu dinleyen insanları kovar dağıtırlar, gürültü yapın, şu asılsız bir yaygara olan Kur’anı dinlemeyin,” derler, ıslık çalar ve gürültü ederlerdi.— M. Türk
41:26
27
فَلَنُذ۪يقَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا عَذَاباً شَد۪يداً وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَسْوَاَ الَّذ۪ي كَانُوا يَعْمَلُونَ ٧٢
Fe le nuzîkannellezîne keferû azâben şedîden ve le necziyennehum esveellezî kânû ya’melûn(ya’melûne).
Artık o kâfirlere gerçekten şiddetli bir azap tattıracağız ve onları, yaptıklarının en kötüsüyle cezâlandıracağız.— M. Türk
41:27
28
ذٰلِكَ جَزَٓاءُ اَعْدَٓاءِ اللّٰهِ النَّارُۚ لَهُمْ ف۪يهَا دَارُ الْخُلْدِۜ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ ٨٢
Zâlike cezâu a’dâillâhin nâr(nârun), lehum fîhâ dârul huld(huldi), cezâen bimâkânû bi âyâtinâ yechadûn(yechadûne).
O Allah’ın düşmanlarının cezâsı da cehennemdir. Onlar, Bizim âyetlerimizi inkâr etmelerinin cezâsı olarak, orada sürekli kalacaklardır.— M. Türk
41:28
29
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا رَبَّـنَٓا اَرِنَا الَّذَيْنِ اَضَلَّانَا مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ نَجْعَلْهُمَا تَحْتَ اَقْدَامِنَا لِيَكُونَا مِنَ الْاَسْفَل۪ينَ ٩٢
Ve kâlellezîne keferû rabbenâ erinellezeyni edallânâ minel cinni vel insi nec’al humâ tahte akdâminâ li yekûnâ minel esfelîn(esfelîne).
Kâfirler (cehennemde): “Ey Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster, daha da rezil olmaları için onları ayaklarımızın altına alalım.” diyecekler.— M. Türk
41:29
30
اِنَّ الَّذ۪ينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَـتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّت۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ ٠٣
İnnellezîne kâlû rabbunâllâhu summestekâmû tetenezzelu aleyhimul melâiketu ellâ tehâfû ve lâ tahzenû ve ebşirû bil cennetilletî kuntum tûadûn(tûadûne).
Şüphesiz, “bizim Rabbimiz Allah’tır” deyip, sonra da dosdoğru yolda sapmadan yürüyenlerin üzerine melekler, zaman zaman iner ve “korkmayın, hüzünlenmeyin ve size vâdedilen cennetle sevinin.”derler.¹ 1 Bu âyetle ilgili olarak; Hz. Ebû Bekir: “sözde dosdoğru oldukları gibi yaşayışta da dosdoğru oldular.”, Hz. Ömer: “Allaha itaatte dosdoğru olup, tilkiler gibi hilekârlığa sapmadılar.”, Hz. Osman: “Amelde ihlâslı oldular.”, Hz. Ali: “Farzları eksiksiz yerine getirdiler” şeklinde izahlar yapmışlardır. (Elmalılı)— M. Türk
41:30
Yükleniyor...
Fussilet
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 7 ayet البقرة 3 Al-i İmran 7 ayet آل عمران 4 Nisa 7 ayet النساء 5 Maide 7 ayet المائدة 6 Enam 7 ayet الأنعام 7 Araf 7 ayet الأعراف 8 Enfal 7 ayet الأنفال 9 Tevbe 7 ayet التوبة 10 Yunus 7 ayet يونس 11 Hud 7 ayet هود 12 Yusuf 7 ayet يوسف 13 Rad 7 ayet الرعد 14 İbrahim 7 ayet ابراهيم 15 Hicr 7 ayet الحجر 16 Nahl 7 ayet النحل 17 İsra 7 ayet الإسراء 18 Kehf 7 ayet الكهف 19 Meryem 7 ayet مريم 20 Ta Ha 7 ayet طه 21 Enbiya 7 ayet الأنبياء 22 Hac 7 ayet الحج 23 Müminun 7 ayet المؤمنون 24 Nur 7 ayet النور 25 Furkan 7 ayet الفرقان 26 Şuara 7 ayet الشعراء 27 Neml 7 ayet النمل 28 Kasas 7 ayet القصص 29 Ankebut 7 ayet العنكبوت 30 Rum 7 ayet الروم 31 Lokman 7 ayet لقمان 32 Secde 7 ayet السجدة 33 Ahzab 7 ayet الأحزاب 34 Sebe 7 ayet سبإ 35 Fatır 7 ayet فاطر 36 Yasin 7 ayet يس 37 Saffat 7 ayet الصافات 38 Sad 7 ayet ص 39 Zümer 7 ayet الزمر 40 Mümin 7 ayet غافر 41 Fussilet 7 ayet فصلت 42 Şura 7 ayet الشورى 43 Zuhruf 7 ayet الزخرف 44 Duhan 7 ayet الدخان 45 Casiye 7 ayet الجاثية 46 Ahkaf 7 ayet الأحقاف 47 Muhammed 7 ayet محمد 48 Fetih 7 ayet الفتح 49 Hucurat 7 ayet الحجرات 50 Kaf 7 ayet ق 51 Zariyat 7 ayet الذاريات 52 Tur 7 ayet الطور 53 Necm 7 ayet النجم 54 Kamer 7 ayet القمر 55 Rahman 7 ayet الرحمن 56 Vakıa 7 ayet الواقعة 57 Hadıd 7 ayet الحديد 58 Mücadele 7 ayet المجادلة 59 Haşr 7 ayet الحشر 60 Mümtehine 7 ayet الممتحنة 61 Saf 7 ayet الصف 62 Cuma 7 ayet الجمعة 63 Münafikun 7 ayet المنافقون 64 Tegabun 7 ayet التغابن 65 Talak 7 ayet الطلاق 66 Tahrim 7 ayet التحريم 67 Mülk 7 ayet الملك 68 Kalem 7 ayet القلم 69 Hakka 7 ayet الحاقة 70 Mearic 7 ayet المعارج 71 Nuh 7 ayet نوح 72 Cin 7 ayet الجن 73 Müzzemmil 7 ayet المزمل 74 Müddessir 7 ayet المدثر 75 Kıyame 7 ayet القيامة 76 İnsan 7 ayet الانسان 77 Mürselat 7 ayet المرسلات 78 Nebe 7 ayet النبإ 79 Naziat 7 ayet النازعات 80 Abese 7 ayet عبس 81 Tekvir 7 ayet التكوير 82 İnfitar 7 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 7 ayet المطففين 84 İnşikak 7 ayet الإنشقاق 85 Büruc 7 ayet البروج 86 Tarık 7 ayet الطارق 87 Ala 7 ayet الأعل 88 Gaşiye 7 ayet الغاشية 89 Fecr 7 ayet الفجر 90 Beled 7 ayet البلد 91 Şems 7 ayet الشمس 92 Leyl 7 ayet الليل 93 Duha 7 ayet الضحى 94 İnşirah 7 ayet الشرح 95 Tin 7 ayet التين 96 Alak 7 ayet العلق 97 Kadir 7 ayet القدر 98 Beyyine 7 ayet البينة 99 Zilzal 7 ayet الزلزلة 100 Adiyat 7 ayet العاديات 101 Karia 7 ayet القارعة 102 Tekasür 7 ayet التكاثر 103 Asr 7 ayet التكاثر 104 Hümeze 7 ayet الهمزة 105 Fil 7 ayet الفيل 106 Kureyş 7 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 7 ayet الماعون 109 Kafirun 7 ayet الكافرون 110 Nasr 7 ayet النصر 111 Tebbet 7 ayet المسد 112 İhlas 7 ayet الإخلاص 113 Felak 7 ayet الفلق 114 Nas 7 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle