ثُمَّ اَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَنْزَلَ جُنُوداً لَمْ تَرَوْهَا وَعَذَّبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ ٦٢
Summe enzelallâhu sekînetehu alâ resûlihî ve alâl mu'minîne ve enzele cunûden lem terevhâ ve azzebellezîne keferû ve zâlike cezâul kâfirîn(kâfirîne).
Sonra Allâh, Rasûlünün üzerine de, müminler üzerine de (kendisiyle huzur ve sükûnete kavuşacakları rahmet ve) sekînetini indirmiş, kendilerini görmediğiniz (melek) ordular(ı) indirmiş ve böylece o kâfir olmuş kimselere (, öldürülmek ve esir alınmak gibi nice ağır cezalarla) azap etmişti. İşte o kâfirlerin cezası ancak budur! Bu âyet-i kerîmeler Mekke ve Tâif arasında bulunan Huneyn vadisinde cereyan eden bir muhârebeden bahsetmektedir ki, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Mekke`nin fethinden sonra ramazanın sonunda, fetihte bulunan ve diğer kabilelerden katılan on dört bin sahâbesiyle birlikte, dört bin kişilik orduya sahip olan Hevâzin ve Sakif kabilelerine karşı savaşa çıktı. Bu durumu gören bazı sahâbiler: “Bugün sayımızın azlığından dolayı asla mağlup olmayız!” diyerek çokluklarına güvendiler ve böylece şiddetli bir çarpışmaya giriştiler. Fakat çokluklarına güvenmeleri nedeniyle Allâh-u Te`âlâ onları bozguna uğrattı. Böylece herkes dağılmaya başladı. Hatta bazıları Mekke’ye kadar gitti. Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ise Şehbâ adındaki katırı üzerinde tek başına merkezde sabit duruyordu. Yanında ancak amcası Abbâs ile amcasının oğlu Ebû Süfyân ibni Hâris kaldı. Biri merkebinin geminden, diğeri de üzengisinden tutuyordu. İşte bu hadise Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in şecaat ve cesaretinin son derece fazla olduğunun en büyük bir şâhidiydi.Zira dağlar yerinden oynuyordu da o asla kıpırdamıyordu. Zaten yavaş bir hayvan olan katıra binmiş olması, kaçma niyetinde olmadığını ve her ne olsa da sebatta kararlı olduğunu ortaya koymak içindi. Bu yüzden sahâbe-i kiram Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in insanların en şecaatlisi olduğuna kesin karar vermişlerdi. Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) o sırada Allâh’ın düşmanlarına hiç aldırmayarak:“O yalansız peygamber benim, Abdulmuttalib oğlu benim!” diyordu. Hazreti Abbâs’ın sesi gür olduğu için Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ona: “İnsanlara bağır da toplansınlar!” buyurdu. Bunun üzerine Abbâs (Radıyallâhu anh): “Ey Allâh’ın kulları! Ey (altında bîat yapılan) o ağacın adamları! Ey Bakara Sûresînin ashâbı!” diye nidâ etmeye başladı. Bu nidâyı duyan sahâbe-i kiram tek vücut halinde: “Buyur, buyur!” diyerek döndüler. O sırada Allâh-u Te`âlâ, rivayetlerin farklılığına göre, sayıları beşbinle on altı bin arasında olan melek orduları indirdi. Ancak onların gelişi müminlere sebat ve şecaat vermek, müşrikleri de korkutarak rüsvay etmek içindi, yoksa savaşmak için değildi, zira melekler Bedir günü dışında hiçbir zaman bilfiil savaşmadılar. Onlar müşriklerle karşı karşıya gelince Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “İşte bu, tandırın kızıştığı ândır!” buyurdu. Sonra bir avuç toprak alarak onlara attı ve: “Kâ’be’nin Rabbi hakkı için bozguna uğrayın!”buyurdu. Bunun üzerine hepsi bozguna uğradılar. Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in o günkü dualarından biri de: “Ey Allâh! Hamd Sana mahsustur,şikâyet ancak Sana’dır, yardım talep edilecek de ancak Sensin!” şeklinde olmuştu ki, Mûsâ (Aleyhisselâm)ın denizin yarıldığı gündeki duası da buydu! (Beyzâvî, Nesefî, Hâzin, Âlûsî)— M.Ustaosmanoğlu