Bakara 286 Ayet 1. Cüz البقرة
2

Bakara

— Sığır/İnek
286 Ayet 1. Cüz
البقرة
2
Bakara
286 Ayet
البقرة
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
الٓمٓ ۚ ١
Elif, lâm, mim.
Elif! Lâm! Mîm! Bazı sûrelerin başında bulunan bu gibi hece harfleri birbirine eklenmeden okundukları için “Hurûf-u mukatta`a” ismini almıştır. Bu harfler, gerçek manalarını sadece Allâh-u Te`âlâ’nın bildiği müteşâbih âyetlerdendir. Bunlar; Kur’ân-ı Kerîm’in özünü ve özetini teşkil eden birtakım sırlar ve şifrelerdir. Allâh-u Te`âlâ’nın isimleri, Kur’ân-ı Kerîm’in isimleri, başlarında bulundukları sûrelerin isimleri ve Allâh-u Te’âlâ’nın kasemleri oldukları hususunda birtakım rivayetler mevcuttur. Bizim bunlara karşı vazifelerimiz şunlardır: a) Okundukları şekliyle zâhirlerine inanmak b) Allâh-u Te’âlâ’nın kendilerinden murad ettiği manayı yine Allâh-u Te’âlâ’ya havâle etmek c) Âl-i İmrân Sûresi`nin 7 ve 8. âyet-i kerîmelerinin beyanı vechile; kalbinde bâtıla meyil bulunan kimselerin yaptığı gibi, kesin mana vermeye yeltenmemek d) Kalplerimiz`’âlâ’dan niyâz etmektir. Geniş malûmât için bakınız! (Rûhu’l-Furkan: 1/117-123; 3/330-355)— M.Ustaosmanoğlu
2:1
2
ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ ٢
Zâlikel kitâbu lâ reybe fîh(fîhi), huden lil muttekîn(muttekîne).
İşte bu (Kur’ân-ı Kerîm), (Mûsâ ve Îsâ (Aleyhimesselâm)`ın müjdelediği) o (mükemmel) Kitap`tır! O (nun, Allâh-u Te`âlâ tarafından indirilmiş olduğu)`nda hiçbir şüphe yoktur. (O, emirleri terk etmekten ve yasakları işlemekten hakkıyla sakınan) müttakîler için (, dosdoğru yola ileten) büyük bir hidâyet (; bir saâdet ve selâmet rehberin)`in ta kendisidir. (Gerçi o, herkese doğru yolu göstermekteyse de, sadece takvâ sahiplerini o yola bilfiil ulaştırmaktadır.)— M.Ustaosmanoğlu
2:2
3
اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۙ ٣
Ellezîne yu’minûne bil gaybi ve yukîmûnes salâte ve mimmâ razaknâhum yunfikûn(yunfikûne).
O (takvâ sahibi) kimseler ki; (duyularla hissedilemeyen, akılla da varlığı bilinemeyen, ancak peygamberlerin bildirmesiyle anlaşılabilen) gayb(î iman esasların)a iman etmektedirler, o (farz) namaz(lar)ı hakkıyla kılmaktadırlar ve kendilerine rızık olarak vermiş olduğumuz (mal ve yiyecek gibi) şeylerden (zekât ve fitre gibi malda bulunan hakları yerine getirmek için) infakta bulunmaktadırlar(, karşılık beklentisi taşımaksızın Allâh yolunda bağış yapmaktadırlar).— M.Ustaosmanoğlu
2:3
4
وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَۜ ٤
Vellezîne yu’minûne bi mâ unzile ileyke ve mâ unzile min kablik(kablike) ve bil âhireti hum yûkınûn(yûkınûne).
Yine onlar; sana indirilmiş olan (Kur’ân)a da, senden önce (geçmiş peygamberlere) indirilmiş olan (diğer semâvi kitap)lara da iman etmektedirler. Âhirete (inandığını birçokları iddia etmekteyse) de (şek ve şüphe taşımayan kesin bir imanla) sadece onlar yakînen inanmaktadırlar.— M.Ustaosmanoğlu
2:4
5
اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ٥
Ulâike alâ huden min rabbihim ve ulâike humul muflihûn(muflihûne).
İşte onlar, Rablerinden (gelen) büyük bir hidâyet üzere (tam manasıyla sabit)dirler ve yine işte ancak onlar (, tüm korkularından kurtulup, bütün isteklerini elde ederek) felâha ericilerin ta kendileridir.— M.Ustaosmanoğlu
2:5
6
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ ٦
İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn(yu’minûne).
Şüphesiz o kimseler ki kâfir olmuşlardır; (inanmadıkları takdirde başlarına gelecek tehlikeyi iyice anlatarak) sen onları uyarmış mısın yahut kendilerini uyarmamış mısın, (bir şey değişmez. Zira her iki durum da) onlara göre eşittir; (ne yaparsan yap) iman etmezler. (Bu yüzden üzülmene değmez!)— M.Ustaosmanoğlu
2:6
7
خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ۟ ٧
Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâveh(gışâvetun), ve lehum azâbun azîm(azîmun).
(Çünkü) Allâh onların kalpleri üzerine de, kulakları üzerine de mühür basmıştır. Gözlerinin üzerinde ise(, hakkı anlamalarına mâni olan) bir nevi (manevi) örtü vardır. (Buna mukabil) onlar için (iki cihanda da, mâhiyetini Allâh-u Te`âlâ’dan başka kimsenin bilemeyeceği) pek büyük de bir azap vardır.— M.Ustaosmanoğlu
2:7
8
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ ٨
Ve minen nâsi men yekûlu âmennâ billâhi ve bil yevmil âhıri ve mâ hum bi mu’minîn(mu’minîne).
İnsanlardan öylesi vardır ki: “Allâh’a ve o son gün (olan kıyâmet günün)e inandık!” demektedir. Hâlbuki onlar asla inanıcı değildirler. (Bilakis içlerinde, söylediklerinin tam tersini gizlemektedirler.)— M.Ustaosmanoğlu
2:8
9
يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَۜ ٩
Yuhâdiûnallâhe vellezîne âmenû, ve mâ yahdeûne illâ enfusehum ve mâ yeş’urûn(yeş’urûne).
Onlar (inandıklarını söyleyip, kâfirliği gizleyerek) Allâh’ı ve iman etmiş olan kimseleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki kendilerinden başkasını aldatmış olmazlar, Yine de (yaptıkları aldatma muamelesinin vebalinin neticede kendilerine döneceğinin) farkına varmazlar.— M.Ustaosmanoğlu
2:9
10
ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌۙ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضاًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ ٠١
Fî kulûbihim maradun, fe zâdehumullâhu maradâ(maradan) ve lehum azâbun elîmun bi mâ kânû yekzibûn(yekzibûne).
Onların kalplerinde (şüphecilik ve münafıklıkla ilgili) bir nevî hastalık vardır. Allâh da (peş peşe âyetler indirip yeni vazifeler emrederek) onların hastalığını artırmıştır. (İnanmadıkları halde ‘İnandık!’ diyerek) devamlı yalan söylemekte bulunmuş olmaları sebebiyle de, (ızdırabı kalplere tesir ederek) çok acı verecek pek büyük bir azap onlar içindir.— M.Ustaosmanoğlu
2:10
11
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِۙ قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ ١١
Ve izâ kîle lehum lâ tufsidû fîl ardı, kâlû innemâ nahnu muslihûn(muslihûne).
Onlara: “(Kendiniz kâfir olup, insanları da imandan döndürmeye çalışarak) yer(yüzün)de fesat çıkar(ıp bozgunculuk yap) mayın!” denildiği zaman: “Biz ancak (âleme nizam ve düzen vermeye çalışan) ıslah edici kimseleriz!” derler.— M.Ustaosmanoğlu
2:11
12
اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ ٢١
E lâ innehum humul mufsidûne ve lâkin lâ yeş’urûn(yeş’urûne).
İyi bilin ki; asıl bozguncular gerçekten onların ta kendileridir, lâkin (kendi ifsatlarının) farkında (bile) olmazlar.— M.Ustaosmanoğlu
2:12
13
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَـهَٓاءُۜ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَـهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ ٣١
Ve izâ kîle lehum âminû kemâ âmenen nâsu kâlû e nu’minu kemâ âmenes sufehâu, e lâ innehum humus sufehâu ve lâkin lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Yine onlara: “Siz de şu (samimi mümin olan) insanların inandığı gibi (münafıklık şâibelerinden arınmış bir şekilde doğru dürüst) iman edin!” denildiği vakit: “Biz hiç o sefih (; akılsız ve beyinsiz mümin)lerin iman ettiği gibi inanırmıyız?” derler. Haberiniz olsun ki, asıl sefihler (, deli ve ahmak kimseler, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in ashâbı olmayıp, tam tersine) hiç şüphesiz ki onların ta kendileridir. Velâkin (kendilerinin bu durumda olduğunu bile) bilmezler.— M.Ustaosmanoğlu
2:13
14
وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْۙ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْۙ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُ۫نَ ٤١
Ve izâ lekûllezîne âmenû kâlû âmennâ, ve izâ halev ilâ şeyâtînihim, kâlû innâ meakum, innemâ nahnu mustehziûn(mustehziûne).
İman etmiş olanlara rastladıkları zaman: “(Biz de sizin gibi) inandık!” derler. Şeytan (gibi kâfirliğini açıkça ortaya koyan dost)larıyla tenhada kaldıklarında ise: “(Emin olun!) Şüphesiz biz sizinle beraberiz. Biz ancak istihza edicileriz! (Müslümanlarla alay etmek için onlara inandığımızı söylemekteyiz!)” derler.— M.Ustaosmanoğlu
2:14
15
اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ ٥١
Allâhu yestehziu bihim ve yemudduhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).
(Aslında) Allâh onlarla istihza etmektedir (ve böylece müminlerle dalga geçmelerinin cezasını onlara vermektedir) ve (ömürlerini uzatıp, rızıklarını artırarak) azgınlıkları içinde bocalar oldukları halde onlara mühlet vermektedir. Allâh-u Te`âlâ’nın münâfıklarla istihzası, kulların anladığı manada bir alay etme anlamına gelmeyip, onların Müslümanlarla eğlenmelerine karşılık kendilerine azap etmesinden yahut dünyada bolluk verip âhirette azâba dûçar kılarak onlara, istihza edenin muamelesini reva görmesinden ibarettir.— M.Ustaosmanoğlu
2:15
16
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰىۖ فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ ٦١
Ulâikellezîneşterevûd dalâlete bil hudâ, fe mâ rabihat ticâretuhum ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
İşte onlar(ca kötü vasfı taşıyan münâfıklar), öyle kimselerdir ki (; doğru yolu bırakıp, eğri yolu üstün tutmuş ve) hidâyete karşılık ancak dalâleti satın almışlardır. Bu yüzden ticaretleri kâr etmemiştir ve onlar (ticaret yollarına) erişen kimseler olamamışlardır. Zira ticaretten maksat; anaparayı koruyup üstüne kâr elde etmektir. Bunlar ise, bu sapık inançlara meylederek isti’datlarını bozdukları için, sahip oldukları kâmil akıl ve selîm fıtrat (İslâm kabiliyeti üzere yaratılış) sermayelerini zâyi ettiklerinden, iman gibi bir kârı elde etmekten tamamen ümitsiz kalmışlardır. (Beyzâvî)— M.Ustaosmanoğlu
2:16
17
مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراًۚ فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ ٧١
Meseluhum ke meselillezistevkade nârâ(nâren), fe lemmâ edâet mâ havlehu zeheballâhu bi nûrihim ve terekehum fî zulumâtin lâ yubsirûn(yubsirûne).
O (münafık ola)nların şaşılacak durumu; öyle bir kimsenin ilginç hâli gibidir ki, (karanlık bir gecede korktuklarından emin olmak ve ısınmak gibi faydalar temin etmek için) bir ateş yakmıştır. Artık ne zaman ki o (ateş), çevresindekileri aydınlatmıştır, Allâh hemen onların nurunu (temin eden ateşlerini söndürüp) gidermiştir ve kendilerini karanlıklar içerisinde (hiçbir şeyi) göremez oldukları halde bırakmıştır. İşte bu münafıklar da, yaktığı ateşten kısa süreli istifade eden adam misali; iman kelimesini dilleriyle söyleyerek, kısa dünya hayatında can ve mal emniyeti elde edip, Müslümanlarla evlenebilme ve ganimetlerden hisse alabilme gibi birtakım faydalar temin etmişlerdir. Ancak Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in, onların iç yüzünü açıklayan beyanı yahut herhangi bir suretle bozuk inançlarının Müslümanlar tarafından anlaşılması sebebiyle, evvelce yaşadıkları korku karanlıklarına avdet edecek veya ânîden karşılaşacakları bir ölüm neticesinde Allâh-u Te`âlâ’nın gazabı ve sonsuz azâbından ibaret karanlıklara tekrar döneceklerdir. (Beyzâvî, Nesefî, Hâzin)— M.Ustaosmanoğlu
2:17
18
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَۙ ٨١
Summun bukmun umyun fe hum lâ yerciûn(yerciûne).
(O münafıklar, hakikatleri duymaktan, konuşmaktan ve görmekten) sağırlardır, dilsizlerdir, körlerdir. Artık onlar (bıraktıkları o doğru yola geri) dönemezler.— M.Ustaosmanoğlu
2:18
19
اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِۜ وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ ٩١
Ev ke sayyibin mines semâi fîhi zulumâtun ve ra’dun ve berk(berkun), yec’alûne esâbiahum fî âzânihim mines savâiki hazaral mevt(mevti), vallâhu muhîtun bil kâfirîn(kâfirîne).
Veya (onların durumu;) gökte(ki bulutta)n (sağanak hâlinde boşanan), şiddetli bir tür yağmur(a tutulanların hâli) gibidir ki, beraberinde türlü türlü karanlıklar, dehşetli bir gök gürültüsü ve korkunç bir şimşek bulunmaktadır. O (fırtınaya tutula)nlar yıldırımlar yüzünden (gelecek) ölüm çekincesiyle parmaklarını(n uçlarını) kulaklarına tıkarlar. Allâh ise o kâfirleri (ilmiyle ve kudretiyle her taraflarından) kuşatıcıdır.— M.Ustaosmanoğlu
2:19
20
يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِۙ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟ ٠٢
Yekâdul berku yahtafu ebsârehum kullemâ edâe lehum meşev fîhi, ve izâ azleme aleyhim kâmû ve lev şâellâhu le zehebe bi sem’ihim ve ebsârihim innallâhe alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
(O anda) o şimşek, gözlerini kapmaya çok yaklaşmıştır. O (şimşek) onlar için her ne zaman aydınlatma yapsa, o(nun ışığı)nda (birazcık) yürürler. (Şimşek kaybolup,) üzerlerine karanlık çöktüğünde ise (oldukları yerde şaşkın bir halde durup) dikilirler. Allâh dileseydi elbette onların kulaklarını ve gözlerini (tümüyle) giderirdi. Şüphesiz Allâh her şeye (hakkıyla gücü yeten bir) Kâdîr’dir! İşte bu münâfıklar da, gökten inerek kalpleri dirilttiği için, toprağa hayat veren yağmur mesâbesinde olan Kur’ân-ı Kerîm’deki muhkem ifadeler karşısında şaşkına dönerler. Çünkü o âyetler; küfür, şirk ve nifaktan ibaret karanlıkları açıp gidermekte, gök gürültüsü gibi korkunç tehditleri ihtiva etmekte ve şimşek gibi parlayıp cennete giden yolu aydınlatmaktadır. İslâm’ı kabullenme gibi ölümden beter saydıkları yararlı şeylere karşı taşıdıkları endişe yüzünden, Kur’ân-ı Kerîm okunmaya başladığında, yıldırımlar gibi güçlü âyetleri duyup da imana meyletmemek için, neredeyse parmaklarının tümünü kulaklarına sokmaya zorlarlar. Hâlbuki Allâh-u Te`âlâ, ezelî ilmi ve sonsuz kudretiyle o kâfirleri çepeçevre kuşattığından, kaçışları kendilerine fayda vermeyecek, neticede Allâh-u Te`âlâ onları öldürüp dirilterek, o âyetlerin tehdidine çarptıracaktır. Kendi yanlış seçimleri yüzünden, haklarında ezelî bedbahtlık kararı verilmiş olmasaydı, neredeyse İslâm’ın şimşek gibi parlak delilleri, onları düşünüp inanmaya mecbur bırakacaktı. Bu münafıklar bela ve imtihansız bırakılır, bir de ganimet ve nimete kavuşarak aydınlıkta bulunurlarsa, Müslüman olduklarını açıklayarak barış yolunu tutarlar. Şiddet ve belalarla, bir de İslâm’ın cihat gibi zor teklifleriyle karşılaşıp hava karardığında ise, şaşkınlık içerisinde dikilip kalarak geri kaçarlar. Hidâyet bulmaları için Allâh-u Te`âlâ onlara kulak ve göz nimeti bahşettiği halde, kendileri bu nimetleri, sonsuz faydalar için değil de, peşin hazlar uğruna harcarlar. Allâh-u Te`âlâ dileseydi, onların manevî duyularını körelttiği gibi, elbette zâhirî hislerini de tümüyle yok edebilirdi. Çünkü O, her dilediği şeyi gerçekleştirmeye ziyadesiyle güçlüdür. Lâkin imtihan hikmetine binâen bunu yapmamıştır. (Hâzin, Beyzâvî)— M.Ustaosmanoğlu
2:20
21
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ ١٢
Yâ eyyuhen nâsu’budû rabbekumullezî halakakum vellezîne min kablikum leallekum tettekûn(tettekûne).
Ey insanlar! Sizi de, sizden öncekileri de yaratmış olan Rabbiniz (i bir bilip, sadece Kendisin)e ibadet (ve kulluk) edin, tâ ki siz (sonsuz azaptan) iyice korunabilesiniz!— M.Ustaosmanoğlu
2:21
22
اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشاً وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَكُمْۚ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَاداً وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ ٢٢
Ellezî ceale lekumul arda firâşen ves semâe binââ(binâen), ve enzele mines semâi mâen fe ahrece bihî mines semarâti rızkan lekum, fe lâ tec’alû lillâhi endâden ve entum ta’lemûn(tâ’lemune).
O Zât ki, yeri sizin (kolayca yerleşebilmeniz) için bir döşek, göğü de (korunmuş yüksek bir tavan ve kubbe gibi) bir bina yapmıştır, ayrıca gökten bir su indirmiş ve onunla türlü türlü ürünlerden bazısını size bir rızık olsun için (topraktan) çıkarmıştır. Öyleyse Allâh’a eşler tayin etmeyin! Oysa siz (yaratılmışların, yaratıcının eşi ve benzeri olamayacağını, her şeyi yaratanın ancak tek bir Zât olduğunu) bilmektesiniz!— M.Ustaosmanoğlu
2:22
23
وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ۖ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ٣٢
Ve in kuntum fî reybin mimmâ nezzelnâ alâ abdinâ fe’tû bi sûretin min mislihî, ved’û şuhedâekum min dûnillâhi in kuntum sâdıkîn(sâdıkîne).
Eğer kulumuza indirmiş olduğumuz şey (in Bizim tarafımızdan gönderildiğin)den bir şüphe içindeyseniz, haydi siz de onun misli olan bir sûre (meydana) getirin ve (size bu konuda yardımcı olmaları için) Allâhtan başka şahit (; önder, destekçi ve güvendik) lerinizi(n tümünü) çağırın. Eğer (Rasûlümün, Kur’ân-ı Kerîm’i kendiliğinden uydurmuş olduğuna dâir sözlerinizde) doğru kimseler olduysanız (haydi ne duruyorsunuz, siz de onun gibi fesâhat ve belâğat erbâbı Araplarsınız, o halde davanızı ispat edin de görelim)!— M.Ustaosmanoğlu
2:23
24
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُۚ اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ ٤٢
Fe in lem tef’alû ve len tef’alû fettekûn nârelletî vakûduhân nâsu vel hicâratu, uiddet lil kâfirîn(kâfirîne).
Artık (bunca gayretinize rağmen) eğer (onun bir benzerini) yapamıyorsanız, zaten de (böyle bir şeyi) asla yapamayacaksınız; o halde kâfirler için hazırlanmış olan o ateşten iyice sakının ki; onun tutuşturucusu birtakım insanlar ve o (kibrit) taşlar(ı)dır.— M.Ustaosmanoğlu
2:24
25
وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقاًۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهاًۜ وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ٥٢
Ve beşşirillezîne âmenû ve amilûs sâlihâti enne lehum cennâtin tecrî min tahtihel enhâr(enhâru), kullemâ ruzikû minhâ min semeretin rızkan kâlû hâzellezî ruzıknâ min kabl(kablu) ve utû bihî muteşâbihâ(muteşâbihan), ve lehum fîhâ ezvâcun mutahharatun ve hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
(Habîbim!) Müjdele o kimseleri ki; onlar (iman şartlarına şüphesiz bir şekilde) iman etmişlerdir ve (namaz, oruç, hac, zekât gibi, hem akla, hem de Kitap’a ve Sünnet’e uygun olan) salih ameller işlemişlerdir; (köşklerinin ve ağaçlarının) altlarından sürekli ırmaklar akmakta olan pek kıymetli cennetler gerçekten de onlara aittir! Her ne zaman kendileri o (cennet bağları) ndan (derlenen), herhangi bir meyveden bir rızıkla rızıklandırılsalar: “İşte bu, daha önce (dünyada da cennette) de rızıklandığımız şeydi!” derler. (Çünkü yabancılık çekmesinler diye) o (rızıklar) onlara, (renk ve şekilde) birbirinin benzeri (fakat lezzet ve tat bakımından çok farklı) olarak verilmiştir. (Büyük-küçük her türlü necâsetten, hayız ve nifas gibi maddî pisliklerden, ayrıca haset, fesat gibi manevî kötülüklerden) tertemiz kılınmış değerli birtakım eşler de orada onlara aittir (ki onlar, hem dünya kadınlarından hem de hûrilerden olacaktır). Hem onlar orada ebedî kalıcılardır(, bu nedenle ne oradan çıkacaklar, ne de ölüm tadacaklardır).— M.Ustaosmanoğlu
2:25
26
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْـي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلاًۢ يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يراً وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يراًۜ وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ ٦٢
İnnallâhe lâ yestahyî en yadribe meselen mâ beûdaten fe mâ fevkahâ fe emmellezîne âmenû fe ya’lemûne ennehul hakku min rabbihim, ve emmellezîne keferû fe yekûlûne mâzâ erâdallâhu bi hâzâ meselâ(meselen), yudıllu bihî kesîran ve yehdî bihî kesîrâ(kesîran) ve mâ yudıllu bihî illel fâsıkîn(fâsıkîne).
Şüphesiz ki Allâh bir sivrisineği de, (küçüklük veya büyüklükte) onun üstünde olanı da herhangi bir misal olarak açıklamaktan (ve hakkı ortaya koymak için örnek vermekten) asla hayâ etmez (; kim ne der diye çekinip vazgeçmez). Artık o kimseler ki (Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e ve Kur’ân-ı Kerîm’e) inanmıştırlar; işte onlar onun gerçekten Rablerinden (gelmiş, inkâr edilemeyecek) bir hak olduğunu bilirler. Ama o kimseler ki kâfir olmuşlardır; işte onlar da “(Sivrisineği örnek vermenin ne anlamı olabilir,) bir misal olarak Allah bununla ne (gibi bir) şeyi kastetmiştir?” derler. O (Allâh-u Te`âlâ), bunun (gibi örnekler açıklamak) la (inkârı sürdüren) birçok kimseleri saptırmaktadır, (tasdikte bulunan) birçoğunu da yine onunla hidâyet (bakımından ziyade) etmektedir. Ama O, onunla ancak o fâsıkları(n) sap(ıklığını ar)tırmaktadır (ki, zaten onlar evvelce kendi arzularıyla Allâh-u Te`âlâ’nın taatından çıkmışlardır).— M.Ustaosmanoğlu
2:26
27
اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ٧٢
Ellezîne yenkudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıh(mîsâkıhî), ve yaktaûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yufsidûne fîl ard(ardı) ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).
Öyle (fâsık) kimseler ki; Allâh’ın (, âhir zamanda göndereceği peygambere inanacaklarına dâir, evvelce indirmiş olduğu kitaplarda kendilerine emretmiş olduğu vasiyet ve) ahdini, (bizzat kendileri kabullenip, yeminlerle) mîsâk (alt)ın (a aldık)dan sonra bozmaktadırlar. (Peygamberlerin tümüne inanmak, müminlerle dostluk ve akraba ilişkisini gözetmek gibi) Allâh’ın, kendisiyle ilgili birleştirilme emri vermiş olduğu şeyler (arasındaki tüm ilişkiler)i kesmektedirler ve (günâhlar işleyerek, insanların imanına engel olarak, bir de âlemin düzenini sağlayacak irtibatları bozarak) yer (yüzün) de (bozgunculuk ve) ifsatta bulunmaktadırlar. İşte ancak bunlar (maddî ve manevî en büyük zarar ve) hüsrâna uğrayanların ta kendileridir.— M.Ustaosmanoğlu
2:27
28
كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتاً فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ٨٢
Keyfe tekfurûne billâhi ve kuntum emvâten fe ahyâkum, summe yumîtukum summe yuhyîkum summe ileyhi turceûn(turceûne).
O Allâh’ı nasıl inkâr edebiliyorsunuz ki; siz (babalarınızın sulplerinde meniler halinde) ölüler iken, (analarınızın rahimlerinde) O sizi diriltmiştir, sonra (ecellerinizin bitiminde) O sizi öldürecektir, (ölümden) sonra yine O sizi diriltecektir, sonunda da (âhirette) ancak Kendisine döndürüleceksiniz!?— M.Ustaosmanoğlu
2:28
29
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟ ٩٢
Huvellezî halaka lekum mâ fîl ardı cemîan summestevâ iles semâi fe sevvâhunne seb’a semâvât(semâvâtin), ve huve bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Ancak O’dur O Zât ki; yerde olan (madenler, bitkiler, denizler, canlılar ve dağ)ları topluca sizin (dinî ve dünyevî menfaatiniz) için yaratmıştır, sonra (yüce irâdesi, şânına yaraşan bir şekilde) göğ(ü yaratıp düzenlemey)e yönelmiştir de onları (eğrilik büğrülükten, yarık ve çatlaklardan uzak ve sapasağlam) yedi (kat) gök hâlinde düzenlemiştir! (Çünkü) O, her şeyi (hakkıyla bildiği için, yaratıklarını en mükemmel bir surette ve en faydalı bir şekilde halketmiş bulunan bir) Alîm’dir.— M.Ustaosmanoğlu
2:29
30
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ ٠٣
Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeh(halîfeten), kâlû e tec’alu fîhâ men yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâ(dimâe), ve nahnu nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu lek(leke), kâle innî a’lemu mâ lâ tâ’lemûn(tâ’lemûne).
(Hatırla!) Bir zamanı ki, Rabbin meleklere: “Muhakkak Ben yer(yüzün)de (, oranın imarı, insanların idaresi ve emirlerimin tebliğ ve icrasına yetkili olmak üzere, art arda gelecek neslin babası olan Âdem’i) bir halîfe (olarak) yaratıcıyım!” buyurmuştu da, onlar (itiraz kastıyla değil de, hikmetini öğrenmek için): “Orada bozgunculuk yapacak ve kanlar dökecek bir kimseyi mi yaratacaksın? Oysa biz dâima Sana (övgülerde bulunmakta, ortak, eş ve evlat gibi şanına yakışmayan bütün ayıp ve noksanlardan uzaklığını ifade etmek üzere) hamdinle tesbîhte bulunmaktayız ve sürekli Seni takdîs etmekteyiz!” demişlerdi. O (Allâh-u Te`âlâ): “(Âdem’in yaratılıp halîfe seçilmesindeki faydalarla ilgili) sizin bilemeyeceğiniz şeyleri şüphesiz ki Ben bilmekteyim!” buyurmuştu.— M.Ustaosmanoğlu
2:30
Yükleniyor...
Bakara
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 7 ayet البقرة 3 Al-i İmran 7 ayet آل عمران 4 Nisa 7 ayet النساء 5 Maide 7 ayet المائدة 6 Enam 7 ayet الأنعام 7 Araf 7 ayet الأعراف 8 Enfal 7 ayet الأنفال 9 Tevbe 7 ayet التوبة 10 Yunus 7 ayet يونس 11 Hud 7 ayet هود 12 Yusuf 7 ayet يوسف 13 Rad 7 ayet الرعد 14 İbrahim 7 ayet ابراهيم 15 Hicr 7 ayet الحجر 16 Nahl 7 ayet النحل 17 İsra 7 ayet الإسراء 18 Kehf 7 ayet الكهف 19 Meryem 7 ayet مريم 20 Ta Ha 7 ayet طه 21 Enbiya 7 ayet الأنبياء 22 Hac 7 ayet الحج 23 Müminun 7 ayet المؤمنون 24 Nur 7 ayet النور 25 Furkan 7 ayet الفرقان 26 Şuara 7 ayet الشعراء 27 Neml 7 ayet النمل 28 Kasas 7 ayet القصص 29 Ankebut 7 ayet العنكبوت 30 Rum 7 ayet الروم 31 Lokman 7 ayet لقمان 32 Secde 7 ayet السجدة 33 Ahzab 7 ayet الأحزاب 34 Sebe 7 ayet سبإ 35 Fatır 7 ayet فاطر 36 Yasin 7 ayet يس 37 Saffat 7 ayet الصافات 38 Sad 7 ayet ص 39 Zümer 7 ayet الزمر 40 Mümin 7 ayet غافر 41 Fussilet 7 ayet فصلت 42 Şura 7 ayet الشورى 43 Zuhruf 7 ayet الزخرف 44 Duhan 7 ayet الدخان 45 Casiye 7 ayet الجاثية 46 Ahkaf 7 ayet الأحقاف 47 Muhammed 7 ayet محمد 48 Fetih 7 ayet الفتح 49 Hucurat 7 ayet الحجرات 50 Kaf 7 ayet ق 51 Zariyat 7 ayet الذاريات 52 Tur 7 ayet الطور 53 Necm 7 ayet النجم 54 Kamer 7 ayet القمر 55 Rahman 7 ayet الرحمن 56 Vakıa 7 ayet الواقعة 57 Hadıd 7 ayet الحديد 58 Mücadele 7 ayet المجادلة 59 Haşr 7 ayet الحشر 60 Mümtehine 7 ayet الممتحنة 61 Saf 7 ayet الصف 62 Cuma 7 ayet الجمعة 63 Münafikun 7 ayet المنافقون 64 Tegabun 7 ayet التغابن 65 Talak 7 ayet الطلاق 66 Tahrim 7 ayet التحريم 67 Mülk 7 ayet الملك 68 Kalem 7 ayet القلم 69 Hakka 7 ayet الحاقة 70 Mearic 7 ayet المعارج 71 Nuh 7 ayet نوح 72 Cin 7 ayet الجن 73 Müzzemmil 7 ayet المزمل 74 Müddessir 7 ayet المدثر 75 Kıyame 7 ayet القيامة 76 İnsan 7 ayet الانسان 77 Mürselat 7 ayet المرسلات 78 Nebe 7 ayet النبإ 79 Naziat 7 ayet النازعات 80 Abese 7 ayet عبس 81 Tekvir 7 ayet التكوير 82 İnfitar 7 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 7 ayet المطففين 84 İnşikak 7 ayet الإنشقاق 85 Büruc 7 ayet البروج 86 Tarık 7 ayet الطارق 87 Ala 7 ayet الأعل 88 Gaşiye 7 ayet الغاشية 89 Fecr 7 ayet الفجر 90 Beled 7 ayet البلد 91 Şems 7 ayet الشمس 92 Leyl 7 ayet الليل 93 Duha 7 ayet الضحى 94 İnşirah 7 ayet الشرح 95 Tin 7 ayet التين 96 Alak 7 ayet العلق 97 Kadir 7 ayet القدر 98 Beyyine 7 ayet البينة 99 Zilzal 7 ayet الزلزلة 100 Adiyat 7 ayet العاديات 101 Karia 7 ayet القارعة 102 Tekasür 7 ayet التكاثر 103 Asr 7 ayet التكاثر 104 Hümeze 7 ayet الهمزة 105 Fil 7 ayet الفيل 106 Kureyş 7 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 7 ayet الماعون 109 Kafirun 7 ayet الكافرون 110 Nasr 7 ayet النصر 111 Tebbet 7 ayet المسد 112 İhlas 7 ayet الإخلاص 113 Felak 7 ayet الفلق 114 Nas 7 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle