Yunus 109 Ayet 11. Cüz يونس
10

Yunus

— Yunus
109 Ayet 11. Cüz
يونس
10
Yunus
109 Ayet
يونس
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
الٓـرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْحَك۪يمِ ١
Elif lâm râ, tilke âyâtul kitâbil hakîm(hakîmi).
Elif! Lâm! Râ! İşte bunlar, o (hüküm ve hikmetlerle dolu) hakîm olan Kitab’ın âyetleridir!— M.Ustaosmanoğlu
10:1
2
اَكَانَ لِلنَّاسِ عَجَباً اَنْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰى رَجُلٍ مِنْهُمْ اَنْ اَنْذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ قَالَ الْكَافِرُونَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ مُب۪ينٌ ٢
E kâne linnâsi aceben en evhaynâ ilâ reculin minhum en enzirin nâse ve beşşirillezîne âmenû enne lehum kademe sıdkın inde rabbihim, kâlel kâfirûne inne hâzâ le sâhırun mubîn(mubînun).
İçlerinden bir zât`a: “(Yakışıksız işler yapmaları halinde başlarına gelecek belalardan)in sanları uyar ve (sana vahyettiklerimize) iman etmiş olan o kim selere de, gerçekten kendileri için Rableri nezdinde dosdoğru bir kademe (ve dünya rütbeleri gibi önce kendine bağlayıp, sonra elden çıkarak yanıltmayan yü ce bir mevki) bulunduğunu müjdele!” diye vahiy de bulunmuş olmamız insanlar için şaşılacak bir şey mi olmuştur? (Habîbim! Senin vahye mazhariyetine şaşıp kalan) o kâfirler (Kur’ân-ı Kerîm’in üstün beyanları karşısında tereddütten kurtulamayıp, inkâra da mecal bulamayınca): “Şüphesiz ki işte bu (vahyolunan ki tap), elbette pek açık bir büyüdür!” de(meden ede me)di(ler).— M.Ustaosmanoğlu
10:2
3
اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ مَا مِنْ شَف۪يعٍ اِلَّا مِنْ بَعْدِ اِذْنِه۪ۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ ٣
İnne rabbekumullâhullezî halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin summestevâ alel arşi yudebbirul emr(emre), mâ min şefîin illâ min ba'di iznih(iznihî), zâlikumullâhu rabbukum fa'budûh(fa'budûhu), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Şüphesiz sizin (sahibiniz, mâlikiniz, koruyucunuz, gözeticiniz ve hayırları size ulaştırıp, kötülüklerden kurtarıcınız olan) Rabbiniz ancak O Allâh’tır ki; gökleri ve yeri (dünya günlerinden) altı gün (miktarı na denk gelecek vakit) de yoktan yaratmıştır, sonra (bir mekâna yerleşmekten münezzeh olarak, Kendi murad ettiği mana üzere Zât’ına yakışır şekilde) Arş’a istivâ buyurmuştur/sonra (emri ve hükmü) Arş’a (yönelip) istivâ etmiştir/sonra (en büyük cisim olan) Arş (dâhil, tüm yaratıklar)ı (hükmü altına alıp, hepsini ilmen kuşatıcı şekilde) istîlâ etmiştir/. O, (Arş dâhil, ulvî-süflî tüm kâinatla alâkalı) bütün işleri (hikmetinin gerektirdiği şekilde ve yaratıkların menfaatlerinin gözetildiği en uygun bir düzen ve en üstün bir nizam üzere) yönetmektedir. O’nun izni olmadıktan sonra (herhangi bir konuda hiçbir kimseye hiç bir zaman) hiçbir şefaatçi olamaz! İşte size! Rabbiniz olan Allâh ancak budur! Öyleyse O’na ibadet edin! Hâlâ (bu anlatılanları doğruca belleyip, yolunuzun bozukluğunu) iyice düşün(erek, şirkten vazgeçip de sadece bir olan Allâh’a ibadet et)meyecek misiniz? Sapık Mücessime fırkası bu ve benzeri âyet-i kerîmeleri yanlış yorumlayarak Allâh-u Te`âlâ’ya mekân ispat etmektedirler. Hâlbuki tüm zamanları ve mekânları yoktan var eden Allâh-u Te`âlâ mekândan ve sınırlamalardan son derece mukaddes ve münezzehtir. Müteşâbih âyetlerden olan “Arş’a istivâ” konusunun izâhı için bakınız: Âl-i İmrân Sûresi: 7; A’râf Sûresi: 54 “Allâh-u Te`âlâ’nın, kullarının fevkınde oluşu” ve “Allâh-u Te`âlâ’nın mekândan münezzeh oluşu” gibi itikâdî meselelerle ilgili aklî ve naklî birçok delil, ayrıca; asırlarının imamları olan otuz üç müfessirin bu konudaki eşsiz beyanları; Rûhu’l-Furkan Tefsîrimizde, En`âm Sûresi: 3. ve 18. âyet-i kerîmelerin izâhlarında tafsîlâtla zikredilmiştir ki, mütalaası kaçınılmazdır! (8/418-425, 511-535)— M.Ustaosmanoğlu
10:3
4
اِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَم۪يعاًۜ وَعْدَ اللّٰهِ حَقاًّۜ اِنَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ لِيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ بِالْقِسْطِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَم۪يمٍ وَعَذَابٌ اَل۪يمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ ٤
İleyhi merciukum cemîâ(cemîan), va'dallâhi hakkâ(hakkan), innehu yebdeul halka summe yuîduhu li yecziyellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti bil kıst(kıstı), vellezîne keferû lehum şerâbun min hamîmin ve azâbun elîmun bimâ kânû yekfurûn(yekfurûne).
Allâh’ın gerçek bir vaadi olarak; (diriltilip) top luca dönüşünüz ancak O’na (olacak)dır! Çünkü mu hakkak ki O, (mükellef) halkı ilk başta (yoktan) yarat maktadır, (öldürdükten) sonra da onla rı (dirilterek sonsuz hayata) geri döndürecektir. Tâ ki O, iman et miş olanları ve sâlih ameller işlemiş bulunanları (Kendi) adâlet(i) ile /(iman edip tüm işlerinde) adâlet (ile hükmetmeleri) sebebiyle/ mükâfatlandırsın! Ama o kimseler ki kâfir olmuşlardır, inkâr etmekte bulunmuş olmaları sebebiyle, kaynar sudan bir içecek ve çok acı verici büyük bir azap ancak onlara âittir.— M.Ustaosmanoğlu
10:4
5
هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَٓاءً وَالْقَمَرَ نُوراً وَقَدَّرَهُ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَۜ مَا خَلَقَ اللّٰهُ ذٰلِكَ اِلَّا بِالْحَقِّۜ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ ٥
Huvellezî cealeş şemse dıyâen vel kamere nûren ve kadderehu menâzile li ta'lemû adedes sinîne vel hisâb(hisâbe), mâ halakallâhu zâlike illâ bil hakk(hakkı), yufassılul âyâti li kavmin ya'lemûn(ya'lemûne).
Ancak O’dur O Zât ki; gü neşi (en kuvvetli ışık ve ısı kaynağı olan) bir ziyâ, ayî da (geceleri karanlıklarda aydınlık veren) bir nur olarak yaratmıştır ve (dinî-dünyevî birçok işinizin kendisine bağlı olduğu) senele rin sayısıyla (, aylara ve günlere bağlı) hesabı bilese niz diye her birine (aylık ve yıllık seferlerinde uğrayacakları, burçlar, konaklar ve) menziller (tespit ve) takdir etmiştir. İşte Allâh bu (güneş ve ay`ın halleriyle ilgili anlatıla)nları (bâtıl ve abes yolla boşu boşuna değil de) ancak (hikmet ve faydaların gözetildiği üstün gayelere yönelik bir) hak ile yaratmıştır. O, (kâinâtın yaratılışındaki hikmetleri ve indirilen âyetlerde bulunan ilimleri) bilmekte olan bir toplum için (hem yaratıklardan ibaret tekvînî âyetleri, hem de Kur’ân’daki tenzîlî) tümâyetleri ayrıntılı bir şekilde açıklamaktadır.— M.Ustaosmanoğlu
10:5
6
اِنَّ فِي اخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا خَلَقَ اللّٰهُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَّقُونَ ٦
İnne fîhtilâfil leyli ven nehâri ve mâ halakallâhu fîs semâvâti vel ardı le âyâtin li kavmin yettekûn(yettekûne).
Şüphesiz ki gecenin ve gündüzün (birbiri ardın ca gelerek ve artıp eksilerek) ihtilaf edişinde, bir de Allâh’ın, göklerde ve yerde yaratmış olduğu (eşsiz ve sağlam) şeylerde, (Allâh-u Te`âlâ’dan) hakkıyla sa kınmakta olan bir cemaat için elbette (yaratıcının var lığına, birliğine, sonsuz gücüne ve üstün hikmetine açıkça delâlet eden) pek çok ve çok büyük âyetler vardır.— M.Ustaosmanoğlu
10:6
7
اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا وَرَضُوا بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَاطْمَاَنُّوا بِهَا وَالَّذ۪ينَ هُمْ عَنْ اٰيَاتِنَا غَافِلُونَۙ ٧
İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak o kimseler ki; (ölümlerinin ardın dan diriltilip huzurumuza çıkarak) Bize kavuşacak larını ummamaktadırlar, bir de onlar o en alçak (olan âdî ve fânî) yaşantıy(ı, âlî ve bâkî âhiret haya tına tercih ederek on) a râzı olmuşlardır ve onunla tatmin olmuşlar (, bu nedenle de âhirette başlarına gelecek kötü azapları bir kere olsun hatırlarından geçirmemiş ve dünyadan hiç ayrılmayacaklarını sanmış lar)dır, yine o kimseler ki onlar Bizim (kâinat saf halarında ve Kur’ân-ı Kerîm sayfalarında açıkladığı mız) âyetlerimizden gâfil (ve habersiz)lerdir!— M.Ustaosmanoğlu
10:7
8
اُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمُ النَّارُ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ٨
Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onlar ki, (bu kötü düşüncelerinin bir neticesi olarak) kazanmakta bulunmuş oldukları (kötü) şeyler yüzünden, onların barınakları ancak o (cehennem) ateş(i)dir.— M.Ustaosmanoğlu
10:8
9
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْد۪يهِمْ رَبُّهُمْ بِا۪يمَانِهِمْۚ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ ٩
İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti yehdîhim rabbuhum bi îmânihim, tecrî min tahtihimul enhâru fî cennâtin naîm(naîmi).
O kimseler ki (kâfirlerin düşünme ye değer bile kabul etmedikleri o âyet lere) iman etmiştirler ve (bu imana yakışır şekilde) sâlih ameller işlemiştirler; muhakkak ki imanları sebebiyle Rableri onları (ar zuladıkları cennete) hidâyet edecektir! O (nimet lerle dolu) Na’îm cennetlerinde(ki köşklerinde otu rurlarken) onların (ağaçlarının) altından sürekli ırmaklar akacaktır.— M.Ustaosmanoğlu
10:9
10
دَعْوٰيهُمْ ف۪يهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ ف۪يهَا سَلَامٌۚ وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۟ ٠١
Da'vâhum fîhâ subhânekellâhumme ve tehiyyetuhum fîhâ selâm(selâmun), ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîn(âlemîne).
Onların oradaki duaları: “Ey Al lâh! (Bütün kusurlardan ve noksan lardan) tenzih Sana!” (diye rek, Al lâh-u Te`âlâ’ya takdis ve övgü ifade eden tesbih kelimeleri olacak)dır! Oradaki (karşılaşmalar esnasında birbirlerine “Gü zel yaşam dileme” anlamında söyleyecekleri) tahiy yeleri ise (: “İstenmedik tüm şeylerden kurtuluş sizin üzerinize olsun!” manasını ifasde eden): “Selâm!” (laf zı)dır. (Ziyâfetlerin sonunda ve meclislerin bitimindeki) dualarının sonu ise şudur: “Bütün hamdler (, övgüler ve tâzimler), âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur!”— M.Ustaosmanoğlu
10:10
11
وَلَوْ يُعَجِّلُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ اِلَيْهِمْ اَجَلُهُمْۜ فَنَذَرُ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ ١١
Ve lev yuaccilullâhu lin nâsiş şerresti’câlehum bil hayri le kudiye ileyhim eceluhum, fe nezerullezîne lâ yercûne likâenâ fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).
Eğer Allâh insanlara hayr (namına yaptıkları ve süratle kabûlünü bekledikleri duaların karşılığın)ı çarçabuk verdiği gibi, (müşriklerin: “Ey Allâh! Bu Kur’ân haksa, başımıza taş yağdır!” şeklinde inkâr ve alay yollu yaptıklarına ya da insanların kafaları kızdı ğında kendileri ve en yakınları aleyhine yaptıkları bed dualarına karşılık) şerri de onlara acele verseydi, elbette (yaşamları için belirlenen) ecelleri onlara bitirilmiş olurdu (da, bu suretle kendileri şimdiye çoktan helâk edilmiş olurlardı. Ama Allâh böyle dile meyip, bilakis kendilerine mühlet vererek, azgınlık larında artış kaydetmeleri neticesinde onların kökünü birden kazımayı murad etmiştir). (Hal böyle olunca da,) artık Bize kavuşacaklarını ummayan o kişileri (, dirilmeyi ve cezayı inkâr gibi) azgınlıkları içerisin de şaşıp kalmış oldukları halde (, farkına varamayacakları bir şekilde yavaşça azâba doğru sürükler ken, bir süreliğine) bırakırız.— M.Ustaosmanoğlu
10:11
12
وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِه۪ٓ اَوْ قَاعِداً اَوْ قَٓائِماًۚ فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَٓا اِلٰى ضُرٍّ مَسَّهُۜ كَذٰلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِف۪ينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ٢١
Ve izâ messel insâned durru deânâ li cenbihî ev kâiden ev kâimâ(kâimen), fe lemmâ keşefnâ anhu durrehu merre ke’en lem yed’unâ ilâ durrin messeh(messehu), kezâlike zuyyine lil musrifîne mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
O (kâfir) insana (hastalık ve fakirlik gibi) bir zarar dokunacak olsa, yanı üzere (yaslanmış halde) bulunurken yahut oturarak veya ayaktayken (, hangi hal üzere olursa olsun) Bize yalvarır. Fakat Biz ondan o sıkıntısını açtığımız anda, kendisine dokunan bir sıkıntıdan dolayı Bize hiç dua etmemiş gibi (önceki kibirli hali üzere) devam edip gider. İşte (Kendilerine verilen duyuları ve güçleri, yaratılış gayesinin tersi yönlerde kullanmak suretiyle sermayelerini boşuna tüketmiş olan) o müsrif kim seler için, yapmakta bulunmuş oldukları o şeyler (; gaflet ve şehvetlere dalarak zikirden ve duadan yüz çevirme gibi kötülükler) böylece (şaşılacak bir süs leme usûlü ile onlara) çok hoş gösterilmiştir.— M.Ustaosmanoğlu
10:12
13
وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُواۙ وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُواۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ ٣١
Ve lekad ehleknel kurûne min kablikum lemmâ zalemû ve câethum rusuluhum bil beyyinâti ve mâ kânû li yu’minû, kezâlike neczil kavmel mucrimîn(mucrimîne).
(Ey Mekke müşrikleri!) An dolsun ki; elbette muhakkak Biz sizden önceki (Nûh, Âd ve Semûd kavmi gibi nice) asırlar halkını (peygamberlerini inkâr ederek) zulüm yaptıkları anda helâk etmiş tik. Oysa ra sûlleri onlara (davalarının doğruluğuna delâlet eden) pek açık deliller getirmişti, ama on lar (körü körüne taklide alıştıkları için) asla inanacak (kimseler) değillerdi! İşte Biz (peygamberlerini inkâr ederek en büyük suçu işlemiş olan) o mücrimler toplumunu böylece (toptan helâke ma ruz bırakan feci bir âkıbet ile) cezalandırırız.— M.Ustaosmanoğlu
10:13
14
ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ خَلَٓائِفَ فِي الْاَرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ ٤١
Summe cealnâkum halâife fîl ardı min ba’dihim li nanzure keyfe ta’melûn(ta’melûne).
Sonra Biz (tüm yapacaklarınızı ezelde bildiği miz halde,) nasıl amel edeceğinize (şâ hitlerle birlik te) bakalım diye, o (sizden önce helâk ola)nların ardından yer(yüzün)de sizi (onların yerine geçen) halifeler yaptık!— M.Ustaosmanoğlu
10:14
15
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍۙ قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ائْتِ بِقُرْاٰنٍ غَيْرِ هٰذَٓا اَوْ بَدِّلْهُۜ قُلْ مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَٓائِ۬ نَفْس۪يۚ اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۚ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبّ۪ي عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ ٥١
Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin kâlellezîne lâ yercûne likâena'ti bi kur'ânin gayri hâzâ ev beddilh(beddilhu), kul mâ yekûnu lî en ubeddilehû min tilkâi nefsî, in ettebiu illâ mâ yûhâ ileyy(ileyye), innî ehâfu in asaytu rabbî azâbe yevmin azîm(azîmin).
Âyetlerimiz onlara açık seçik bir halde de vamlı okunduğu zaman, o Bize kavuşacaklarını ummayan (müşrik) kimseler: “İşte (içerisinde put larımıza hakaret bulunmayan ve dirilme gibi aklımı zın almayacağı konular ihtiva etmeyen,) bundan başka bir Kur’ân getir! Ya da (ilâhlarımızı kınayan kı sımları kaldırarak ve azap âyeti yerine rahmet âyeti koyarak) onu değiştir!” dedi(ler). (Habîbim!) De ki: “(Allâh’ın bir hükmü neshetmesi söz konusu olmaksızın) onu kendi tarafımdan de ğiştirmem benim için olacak bir şey değildir! Ben (hiçbir artırma, eksiltme ve değiştirme yapmak sızın) ancak bana vahyolunmakta olan şeye hak kıyla uyarım! Çünkü ben (kendi kafamdan Kur’ân’ı değiştirerek) Rabbime isyan edersem, gerçekten pek büyük bir gün (olan kıyâmet günün)ün azâbı n(a dûçâr kılınacağım)dan korkarım!”— M.Ustaosmanoğlu
10:15
16
قُلْ لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلَٓا اَدْرٰيكُمْ بِه۪ۘ فَقَدْ لَبِثْتُ ف۪يكُمْ عُمُراً مِنْ قَبْلِه۪ۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ ٦١
Kul lev sâallâhu mâ televtuhû aleykum ve lâ edrâkum bihî, fe kad lebistu fîkum umuren min kablih(kablihî), e fe lâ ta'kilûn(ta'kilûne).
(Ey Nebiyy-i zîşânım! Sana bu uygunsuz teklifleri yapan müşriklere) de ki: “Eğer Allâh (Kur’ân-ı Kerîm’i size bu haliyle okumamamı) dilemiş olsay dı (, onu bana indirmeyeceği için) ben onu size oku yamazdım, O da size bunu (benim vasıtamla) bil dirmezdi. Gerçekten ben ondan önce de (kırk senelik) bir ömür (boyu) içinizde (kimseden bir ilim öğrenme den ve size böyle bir şeyler okumadan) durmuştum! Hâlâ (bu gerçekleri düşünüp de, Kur’ân’ın, benim gibi bir beşer tarafından derlenmiş bir şey olmadığını, bi lakis Allâh-u Te`âlâ tarafından indirilmiş bulunduğunu) anlamayacak mısınız?”— M.Ustaosmanoğlu
10:16
17
فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ ٧١
Fe men azlemu mimmenifterâ alâllâhi keziben ev kezzebe bi âyâtih(âyâtihî), innehû lâ yuflihul mucrimûn(mucrimûne).
Artık (ortak ve çocuk isnat ederek) Allâh’a karşı iftirada bulunmuş olandan ya da O’nun âyet lerini yalanlamış olandan daha zâlim kim olabilir? Şu bir gerçek ki; (en büyük suç olan şirki irtikâb etmiş) o mücrimler felâh bulmayacaktır (ve onlar sakındıkları hiçbir tehlikeden korunamayacak, hiçbir arzularına da kavuşamayacaktırlar).— M.Ustaosmanoğlu
10:17
18
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِۜ قُلْ اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ ٨١
Ve ya'budûne min dûnillâhi mâ lâ yedurruhum ve lâ yenfeuhum ve yekûlûne hâulâi şufeâunâ indallâh(indallâhi), kul e tunebbiûnâllâhe bimâ lâ ya'lemu fîs semâvâti ve lâ fîl ard(ardı), subhânehu ve teâlâ ammâ yuşrikûn(yuşrikûne).
O (müşrik ola)nlar (, yoktan yaratan, fayda ve zarar ulaştırma gücüne sahip olan) Allâh’ı bırakarak, kendilerine hiçbir zarar veremeyecek, onlara hiç bir fayda da temin edemeyecek (cansız) şeylere taparlar, bir de: “İşte bunlar (dünyadaki mühim iş lerimizde de, diriltilecek olursak kıyâmet günü) Allâh katında (da) bizim şefaatçilerimizdir!” derler. (Rasûlüm!) De ki: “Siz ne göklerde ne de yerde (ortağı olarak) bilmemekte olduğu şeyleri(n size şefaat edeceğini) mi Allâh’a haber veriyorsunuz?” (Herhangi bir kimseyi Kendisine ortak etmekten arılık ve) tenzih O’na! Zaten O, onların ortak koşmakta oldukları şeylerden dâima pek yüce olmuştur.— M.Ustaosmanoğlu
10:18
19
وَمَا كَانَ النَّاسُ اِلَّٓا اُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُواۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ ف۪يمَا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ ٩١
Ve mâ kânen nâsu illâ ummeten vâhideten fahtelefû, ve lev lâ kelimetun sebekat min rabbike le kudiye beynehum fîmâ fîhi yahtelifûn(yahtelifûne).
İnsanlar (Âdem (Aleyhis-selâm)`ın ardından) an cak (hak olan tevhid dîni üzere ittifak etmiş) tek bir ümmetti, fakat sonra (Kabil Hâbil’i öldürünce ) ayrı lığa düştüler. Ama (aralarındaki hükmün kıyâmet gününe tehir edilmesine dâir, ezel de) Rabbin tara fından geç miş olan (o kararı ifade eden) bir kelime bulunmasay dı, ken disi hakkında ihtilaf etmekte oldukları şeyler hususunda elbette (herkesi toplu ca hakka uymaya mecbur bırakacak birtakım azaplar in dirilerek, ya da yanlış yoldakiler helâk edilip, haklı lar yaşatılarak) aralarında (şimdiden) hüküm veril miş (bitmiş) olurdu.— M.Ustaosmanoğlu
10:19
20
وَيَقُولُونَ لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۚ فَقُلْ اِنَّمَا الْغَيْبُ لِلّٰهِ فَانْتَظِرُواۚ اِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِر۪ينَ۟ ٠٢
Ve yekûlûne lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihi), fe kul innemel gaybu lillâhi fentezirû, innî meakum minel muntazirîn(muntazirîne).
(Mekke kâfirleri, Mûsâ ve Îsâ (Aleyhi messelâm)` a indirilen mûcizeler cinsinden bazı âyetleri inadına Rasûlûllah (Sallâl lâhu Aleyhi ve Sellem)`den talep etmek ve alay yoluyla kendilerine bir azap gelmesini iste mek için:) “Rabbinden ona (bizim de görebileceğimiz açık) bir (mûcize ve) âyet indirilseydi ya?” derler. (Habîbim! Onlara cevaben) de ki: “(Bu ka dar mûcizeler varken, onlarla yetinmeyip baş kalarını istemeniz, niyetinizin iyi olmadığını ortaya koymuştur. İnan mak için değil de, inadına mûcize isteyen sizin gibi kimseler Allâh’ın belasının başlarına gelmesini çok tan hak etmişlerdir. Dolayısıyla size de mutlaka bu azap ulaşacaktır. Fa kat ben bunun ne zaman olacağını bilemem, çünkü) gayb(ı bilmek ve gelecekte olacaklara âit ilim) ancak Allâh’a âittir. Öyleyse (istediğiniz azabın gelmesini) bekleyin! Şüphesiz ki ben de sizinle birlikte (inadına inkârı nız yüzünden, Allâh-u Te`âlâ’nın size yapacaklarını) bekleyicilerdenim!”— M.Ustaosmanoğlu
10:20
21
وَاِذَٓا اَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِنْ بَعْدِ ضَرَّٓاءَ مَسَّتْهُمْ اِذَا لَهُمْ مَكْرٌ ف۪ٓي اٰيَاتِنَاۜ قُلِ اللّٰهُ اَسْرَعُ مَكْراًۜ اِنَّ رُسُلَنَا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ ١٢
Ve izâ ezaknen nâse rahmeten min ba'di darrâe messethum izâ lehum mekrun fî âyâtinâ, kulillâhu esrau mekrâ(mekren), inne rusulenâ yektubûne mâ temkurûn(temkurûne).
Kendilerine dokunmuş olan (hastalık ve kıt lık gibi) bir zarardan sonra insanlara (sağlık ve bol luk gibi) bir rahmet tattırdığımız zaman, birden bire âyetlerimiz(i tenkit edip gözden düşürme ve yürürlükten kaldırma) hususunda büyük bir hile kurmak (ve gizlice iptal gayretinegirmek) onlar için (bir âdet)dir. (Habîbim!) De ki: “(Tuzaklara) karşılık verme bakımından Allâh (sizden) daha süratlidir!” (Daha siz bu hileleri kurmadan, O sizin azâbınızı takdir etmiştir. Sizin gizlice yaptığınız hileler, değil Bize, meleklerimize dahi saklı kalmamıştır. Zira) hiç şüphesiz ki (sizin yaptıklarınızı zaptetmeye görevli kılınan) elçilerimiz hile olarak kurmakta olduğu nuz şeyleri (bir bir) yazmaktadırlar.— M.Ustaosmanoğlu
10:21
22
هُوَ الَّذ۪ي يُسَيِّرُكُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ حَتّٰٓى اِذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِۚ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِر۪يحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُوا بِهَا جَٓاءَتْهَا ر۪يحٌ عَاصِفٌ وَجَٓاءَهُمُ الْمَوْجُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ اُح۪يطَ بِهِمْۙ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۚ لَئِنْ اَنْجَيْتَنَا مِنْ هٰذِه۪ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ ٢٢
Huvellezî yuseyyirukum fîl berri vel bahr(bahri), hattâ izâ kuntum fîl fulk(fulki), ve cereyne bihim bi rîhin tayyibetin ve ferihû bihâ câethâ rîhun âsifun ve câehumul mevcu min kulli mekânin ve zannû ennehum uhîta bihim deavûllâhe muhlisîne lehud dîn(dîne), le in enceytenâ min hâzihî le nekûnenne mineş şâkirîn(şâkirîne).
Karada ve denizde sizi (, ayaklar, binekler ve gemiler gibi gerekli imkânlara kavuşturarak) gezdir mekte (ve uzak mesafeleri kolayca kat etmeye muvaf fak kılmakta) olan Zât ancak O’dur! Derken siz gemilerde bulunduğunuzda, onlar da (içlerinde bulunan) o kişileri pek hoş bir rüzgârla akar gibi götürdüklerinde ve kendileri (rüzgârın tatlı esintisine kapılıp) onun (verdiği mutluluk)la fe rahlandıkları bir sırada, şiddetli esen bir rüzgâr (ve kasırga) onlara geli(p çata)r ve onlara her yer den dalgalar geli(p hücum ede)r de böylece onlar gerçekten kendilerinin çepeçevre kuşatıl(ıp helâke maruz bırakıl)dıklarını iyice anlarlar ve duayı sa dece Kendisine tahsis eden kimseler olarak Allâh’a yalvarırlar ki: “Andolsun; eğer Sen bizi işte bundan kurtarırsan, kasem olsun ki elbette biz (Sana ina narak ve taatına sarılarak, nimetlerine) gerçekten şükredenlerden olacağız!”— M.Ustaosmanoğlu
10:22
23
فَلَمَّٓا اَنْجٰيهُمْ اِذَا هُمْ يَبْغُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّمَا بَغْيُكُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْۙ مَتَاعَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا ثُمَّ اِلَيْنَا مَرْجِعُكُمْ فَنُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ٣٢
Fe lemmâ encâhum izâ hum yebgûne fîl ardı bi gayril hakk(hakkı), yâ eyyuhen nâsu innemâ bagyukum alâ enfusikum metâal hayâtid dunyâ summe ileynâ merciukum fe nunebbiukum bimâ kuntum ta'melûn(ta'melûne).
Fakat O (yalvardıkları Allâh-u Te`âlâ, dualarına icâbeten) onları (düştükleri şiddetli beladan) kur tarınca, birdenbire onlar (kendilerince bile) hak olmayan (zulüm dolu) şeyler ile yer(yüzün)de fe sâda koşuşurlar/haddi aşarlar/. Ey (bozgunculuğa yönelen) insanlar! Sizin zulmü nüz (gerçekte haksızlık yaptığınız kimselere değil,) ancak kendi nefisleriniz aleyhinedir. (Zulümler yaparak) o son derece alçak (ve basit olan dünyaya âit) yaşantının bir faydası ile (bir süre yararlanabilirsiniz)! Sonra dönüşünüz ancak Biz(im huzûr-u mane vimiz)edir. Biz de (dünyadayken) yapmakta bulun muş olduğunuz (zulüm ve fesatlar gibi ağır vebâli mû cip) şeyleri(n kötü âkıbetini) size haber vereceğiz!— M.Ustaosmanoğlu
10:23
24
اِنَّمَا مَثَلُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَٓاءٍ اَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَٓاءِ فَاخْتَلَطَ بِه۪ نَبَاتُ الْاَرْضِ مِمَّا يَأْكُلُ النَّاسُ وَالْاَنْعَامُۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَخَذَتِ الْاَرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّـنَتْ وَظَنَّ اَهْلُهَٓا اَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَٓاۙ اَتٰيهَٓا اَمْرُنَا لَيْلاً اَوْ نَهَاراً فَجَعَلْنَاهَا حَص۪يداً كَاَنْ لَمْ تَغْنَ بِالْاَمْسِۜ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ ٤٢
İnnemâ meselul hayâtid dunyâ ke mâin enzelnâhu mines semâi fahteleta bihî nebâtul ardı mimmâ ye'kulun nâsu vel en'âm(en'âmu), hattâ izâ ehazetil ardu zuhrufehâ vezzeyyenet ve zanne ehluhâ ennehum kâdirûne aleyhâ etâhâ emrunâ leylen ev nehâren fe cealnâhâ hasîden ke en lem tagne bil ems(emsi), kezâlike nufassilul âyâti li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
O pek alçak (dünya) hayatın(ın çabucak elden çıkması ve insanların ona aldanmasının) ilginç durumu, ancak bir su gibidir ki; Biz kendisini gök ten indirmişizdir de, insanların ve davarların ye mekte olduğu o toprağın bitkisi (, mahsulleri ve me raları) onun sebebiyle (çokça ve sıkça) birbirine karış(arak çık)mıştır. Nihayet o toprak güzelliğini iyice takındığında, (türlü türlü ve rengârenk bitkilerle) tamamen süs lendiğinde, ahâlîsi de gerçekten kendilerinin on (da yetişen mahsullerden faydalanmay)a karşı gücü yeten kimseler olduklarını sandıkları bir sırada, gece veya gündüz (; dolu, don, çekirge, fare ve kasırga gibi azaplarımızla ilgili) emrimiz ona gelivermiş tir de, böylece hemen Biz onu(n ağaçlarını, bitkilerini ve ekinlerini) sanki biraz önce (orada) durmuyor muş gibi kökünden biçilmiş bir şeye çevirmişizdir. İşte (manaları hakkında iyice kafa yorarak) tefekkür etmekte olan bir toplum için Biz âyetleri böylece (eşsiz bir beyan üslûbuyla) ayrıntılı olarak açıklıyoruz.— M.Ustaosmanoğlu
10:24
25
وَاللّٰهُ يَدْعُٓوا اِلٰى دَارِ السَّلَامِۜ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ٥٢
Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Allâh (son bulmaktan ve tüm afetlerden) selâmet (ve kurtuluş) yurduna/Selâm (olan Zât’ın)ın (cennet gibi şerefli) evine/(sakinlerine, Allâh’ın ve meleklerin çokça selâm verdiği) selâm diyarına/ (tüm kullarını) davet etmektedir. (Ama kullarının hepsi bu davete icâbet etmemiş, ancak bir kısmı bu çağrıya kulak vererek iman etmiş ve sâlih ameller işlemişlerdir. Böylece O, rızâsına ka vuşturmayı) dilediği (bu) kimseleri de (cennete zah metsizce kavuşturacak) dosdoğru bir yola hidâyet etmektedir.— M.Ustaosmanoğlu
10:25
26
لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا الْحُسْنٰى وَزِيَادَةٌۜ وَلَا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلَا ذِلَّةٌۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ٦٢
Lillezîne ahsenûl husnâ ve zîyâdeh(zîyâdetun), ve lâ yerheku vucûhehum katerun ve lâ zilleh(zilletun), ulâike ashâbul cenneh(cenneti), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
(Emirleri tutup yasaklardan kaçarak) güzel işler yapan o kimseler için, o en güzel şey (ve en rahat olan cennet), bir de ziyâdesi (olarak Allâh’ın cemâlini görmek) vardır. (Cehennem ehline ârız ol duğu gibi) onların yüzlerini, ne kara bir toz, ne de (üzüntü ve kötü görüntü gibi) bir alçaklık (eseri) bürümeyecektir. İşte onlar ancak cennetin dâimî adamlarıdır! Kendileri orada (bitip tükenmek bilmeyen nimetler içerisinde) ebedî kalıcılardır.— M.Ustaosmanoğlu
10:26
27
وَالَّذ۪ينَ كَسَبُوا السَّيِّـَٔاتِ جَزَٓاءُ سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَاۙ وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ مَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ عَاصِمٍۚ كَاَنَّـمَٓا اُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ قِطَعاً مِنَ الَّيْلِ مُظْلِماًۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ٧٢
Vellezîne kesebûs seyyiâti cezâu seyyietin bi mislihâ ve terhekuhum zilleh(zilletun), mâ lehum minallâhi min âsim(âsimin), ke ennemâ ugsîyet vucûhuhum kita'an minel leyli muzlimâ(muzlimen), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
O kimseler ki (kâfirlik, irtidâd ve münafıklık gibi) kötü şeyler kazan mışlardır; (İlâhî adâlet ge reği) bir kötülüğün cezası, misli ile (karşılık göre cek)dir. Onları büyük bir horluk da kaplayacaktır. Onlar için Allâh(ın gazabın) dan hiçbir koruyucu yoktur. Yüzleri (son derece siyah ve karanlık oldu ğundan) sanki (zifirî) karanlık geceden birtakım parçalara bürünmüştür. İşte onlar (ebediyyen yaşa salardı şirk üze re yaşamaya azmettiklerinden, ceza ise amele göre değil, niyete göre verildiğinden,) ancak o ateşin ay rılmaz arkadaşlarıdır. Kendileri orada (hiç çıkma mak üzere ) ebediyyen kalıcılardır.— M.Ustaosmanoğlu
10:27
28
وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَم۪يعاً ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا مَكَانَكُمْ اَنْتُمْ وَشُرَكَٓاؤُ۬كُمْۚ فَزَيَّلْنَا بَيْنَهُمْ وَقَالَ شُرَكَٓاؤُ۬هُمْ مَا كُنْتُمْ اِيَّانَا تَعْبُدُونَ ٨٢
Ve yevme nahsuruhum cemîan summe nekûlu lillezîne eşrekû mekânekum entum ve şurekâukum, fe zeyyelnâ beynehum, ve kâle şurekâuhum mâ kuntum iyyânâ ta'budûn(ta'budûne).
(Kulları öyle) bir günden (korkut) ki; o (mü min ve müşrik ola)nları hep birlikte (kabirlerinden diriltip manevî huzurumuza toplamak üzere) haşrede ceğiz, sonra o şirk koşmuş olan kimselere: “Siz de, (Bize denk tuttuğunuz) ortaklarınız da yerinize (bağlı kalıp, oradan ayrılmayın ve size yapılacak azap ları bekleyin)!” buyuracağız, işte böylece (o tapan larla tapılanların) aralarında iyice ayrım yapmış olacağız! (O gün) ortakları da (, kendilerini ilâh kabul eden lerden son derece berî olduklarını beyan etmek üzere) dedi ki: “Siz asla bize tapmakta değildiniz!— M.Ustaosmanoğlu
10:28
29
فَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اِنْ كُنَّا عَنْ عِبَادَتِكُمْ لَغَافِل۪ينَ ٩٢
Fe kefâ billâhi şehîden beynenâ ve beynekum in kunnâ an ibâdetikum le gâfilîn(gâfilîne).
Bizimle sizin aranızda (sizin bize tapmanıza rıza göstermediğimize dâir) hakikî bir şâhit olarak Allâh yeterli olmuştur! Gerçekten de Biz sizin (bi ze olan) ibadetinizden elbette (hoşnut olmayan ve habersiz bulunan) gâfil kimselerdik!”— M.Ustaosmanoğlu
10:29
30
هُنَالِكَ تَبْلُوا كُلُّ نَفْسٍ مَٓا اَسْلَفَتْ وَرُدُّٓوا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟ ٠٣
Hunâlike teblû kullu nefsin mâ eslefet ve ruddû ilallâhi mevlâhumul hakkı ve dalle anhum mâ kânû yefterûn(yefterûne).
İşte orada(, o zor makamda ve dehşetli mekânda, mümin olsun kâfir olsun) her nefis geç mişte yapmış olduğu şeyleri(n gerçek mâhiyetini tamamen karşısında bularak) deneyip (, onların fay dalı mı zararlı mı, güzel mi çirkin mi, makbul mü mer dûd mü olduğunu) bilecektir. Böylece o (şirk koşa)n lar (kendi edindikleri bâtıl rablere değil de, Rabliğin de sadık ve) Hak olan Mevlâ’larına; O Allâh(ın mü kâfat ve cezasını bulacakları yüce makam) a döndü rülmüşlerdir. (Tanrı diye) uydurmakta bulunmuş oldukları şeyler ise kendilerinden kaybolmuştur.— M.Ustaosmanoğlu
10:30
Yükleniyor...
Yunus
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 7 ayet البقرة 3 Al-i İmran 7 ayet آل عمران 4 Nisa 7 ayet النساء 5 Maide 7 ayet المائدة 6 Enam 7 ayet الأنعام 7 Araf 7 ayet الأعراف 8 Enfal 7 ayet الأنفال 9 Tevbe 7 ayet التوبة 10 Yunus 7 ayet يونس 11 Hud 7 ayet هود 12 Yusuf 7 ayet يوسف 13 Rad 7 ayet الرعد 14 İbrahim 7 ayet ابراهيم 15 Hicr 7 ayet الحجر 16 Nahl 7 ayet النحل 17 İsra 7 ayet الإسراء 18 Kehf 7 ayet الكهف 19 Meryem 7 ayet مريم 20 Ta Ha 7 ayet طه 21 Enbiya 7 ayet الأنبياء 22 Hac 7 ayet الحج 23 Müminun 7 ayet المؤمنون 24 Nur 7 ayet النور 25 Furkan 7 ayet الفرقان 26 Şuara 7 ayet الشعراء 27 Neml 7 ayet النمل 28 Kasas 7 ayet القصص 29 Ankebut 7 ayet العنكبوت 30 Rum 7 ayet الروم 31 Lokman 7 ayet لقمان 32 Secde 7 ayet السجدة 33 Ahzab 7 ayet الأحزاب 34 Sebe 7 ayet سبإ 35 Fatır 7 ayet فاطر 36 Yasin 7 ayet يس 37 Saffat 7 ayet الصافات 38 Sad 7 ayet ص 39 Zümer 7 ayet الزمر 40 Mümin 7 ayet غافر 41 Fussilet 7 ayet فصلت 42 Şura 7 ayet الشورى 43 Zuhruf 7 ayet الزخرف 44 Duhan 7 ayet الدخان 45 Casiye 7 ayet الجاثية 46 Ahkaf 7 ayet الأحقاف 47 Muhammed 7 ayet محمد 48 Fetih 7 ayet الفتح 49 Hucurat 7 ayet الحجرات 50 Kaf 7 ayet ق 51 Zariyat 7 ayet الذاريات 52 Tur 7 ayet الطور 53 Necm 7 ayet النجم 54 Kamer 7 ayet القمر 55 Rahman 7 ayet الرحمن 56 Vakıa 7 ayet الواقعة 57 Hadıd 7 ayet الحديد 58 Mücadele 7 ayet المجادلة 59 Haşr 7 ayet الحشر 60 Mümtehine 7 ayet الممتحنة 61 Saf 7 ayet الصف 62 Cuma 7 ayet الجمعة 63 Münafikun 7 ayet المنافقون 64 Tegabun 7 ayet التغابن 65 Talak 7 ayet الطلاق 66 Tahrim 7 ayet التحريم 67 Mülk 7 ayet الملك 68 Kalem 7 ayet القلم 69 Hakka 7 ayet الحاقة 70 Mearic 7 ayet المعارج 71 Nuh 7 ayet نوح 72 Cin 7 ayet الجن 73 Müzzemmil 7 ayet المزمل 74 Müddessir 7 ayet المدثر 75 Kıyame 7 ayet القيامة 76 İnsan 7 ayet الانسان 77 Mürselat 7 ayet المرسلات 78 Nebe 7 ayet النبإ 79 Naziat 7 ayet النازعات 80 Abese 7 ayet عبس 81 Tekvir 7 ayet التكوير 82 İnfitar 7 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 7 ayet المطففين 84 İnşikak 7 ayet الإنشقاق 85 Büruc 7 ayet البروج 86 Tarık 7 ayet الطارق 87 Ala 7 ayet الأعل 88 Gaşiye 7 ayet الغاشية 89 Fecr 7 ayet الفجر 90 Beled 7 ayet البلد 91 Şems 7 ayet الشمس 92 Leyl 7 ayet الليل 93 Duha 7 ayet الضحى 94 İnşirah 7 ayet الشرح 95 Tin 7 ayet التين 96 Alak 7 ayet العلق 97 Kadir 7 ayet القدر 98 Beyyine 7 ayet البينة 99 Zilzal 7 ayet الزلزلة 100 Adiyat 7 ayet العاديات 101 Karia 7 ayet القارعة 102 Tekasür 7 ayet التكاثر 103 Asr 7 ayet التكاثر 104 Hümeze 7 ayet الهمزة 105 Fil 7 ayet الفيل 106 Kureyş 7 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 7 ayet الماعون 109 Kafirun 7 ayet الكافرون 110 Nasr 7 ayet النصر 111 Tebbet 7 ayet المسد 112 İhlas 7 ayet الإخلاص 113 Felak 7 ayet الفلق 114 Nas 7 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle