Ahkaf 35 Ayet 26. Cüz الأحقاف
46

Ahkaf

— Kum Tepeleri
35 Ayet 26. Cüz
الأحقاف
46
Ahkaf
35 Ayet
الأحقاف
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
حٰمٓ ١
Hâ mîm.
Hâ! Mîm!— M.Ustaosmanoğlu
46:1
2
تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ ٢
Tenzîlul kitâbi minallâhil azîzil hakîm(hakîmi).
O kitabın indirilişi, O Azîz ve Hakîm olan (; yaratmak istediği şeyi îcada muktedir olan ve bütün hü kümleri hikmetli ve isabetli bulunan) Allâh tarafın dandır.— M.Ustaosmanoğlu
46:2
3
مَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّ وَاَجَلٍ مُسَمًّىۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا عَمَّٓا اُنْذِرُوا مُعْرِضُونَ ٣
Mâ halaknes semâvâti vel arda ve mâ beyne humâ illâ bil hakkı ve ecelin musemmâ(musemmen), vellezîne keferû ammâ unzirû mu’ridûn(mu’ridûne).
Biz göklerle yeri ve ikisi arasındakileri (, boşu boşuna değil,) ancak (mükelleflere imtihan yurdu ol ma vasfı gibi yaratılmalarını uygun kılan) hak(lı bir neden) ile ve (son bulmaları için takdir edilip) adı konmuş bir ecelle yarattık! O kâfir olmuş kimseler ise, (bunca âlemle rin ne hikmetle yaratıldığını hiç düşünmeyici ve) korkutul muş oldukları şeylerden yüz çeviricilerdir.— M.Ustaosmanoğlu
46:3
4
قُلْ اَرَاَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَرُون۪ي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْاَرْضِ اَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمٰوَاتِۜ ا۪يتُون۪ي بِكِتَابٍ مِنْ قَبْلِ هٰذَٓا اَوْ اَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ٤
Kul ereeytum mâ ted’ûne min dûnillâhi erûnî mâzâ halakû minel ardı em lehum şirkun fîs semâvât(semâvâti), îtûnî bi kitâbin min kabli hâzâ ev esâretin min ilmin in kuntum sâdikîn(sâdikîne).
(Habîbim! O müşriklere) de ki: “Gördünüz mü (, söyle yin bana); Allâh’ı bırakıp da tapmakta olduğu nuz o (âciz) şeyleri? Göste rin ba na ki; onlar yerden hangi bir şeyi ya ratmış lar, yoksa onlar için gökle r(in yaratılışın da ve yönetimin)de bir ortaklık mı var? İşte bu (tevhîdi açıklayan ve şirki iptal eden Kur’â)n dan önce (, dininizin doğruluğunu gösteren İlâhî) bir kitap (varsa,) ya da (putla rın ibadeti hak ettiğine dâir evvelkilerin bilgilerinden) en ufak bir ilim kalıntısı (mevcutsa, onları) bana getirin (de göreyim)! Eğer (davanızda) doğru kimseler olduysanız (, bu konuda bana bir delil getirmeniz gerekir)!— M.Ustaosmanoğlu
46:4
5
وَمَنْ اَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَنْ لَا يَسْتَج۪يبُ لَـهُٓ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَٓائِهِمْ غَافِلُونَ ٥
Ve men edallu mimmen yed’û min dûnillâhi men lâ yestecîbu lehu ilâ yevmil kıyâmeti ve hum an duâihim gâfilûn(gâfilûne).
O kimseden daha sapık kim olabilir ki, Allâh’ı bırakıp da, kıyâmet gününe kadar kendisin(in hiç bir isteğin)e hiçbir cevap veremeyecek olan (putlar gibi âciz) kimselere ibadet etmektedir. Üstelik bu (tapınıla)nlar o (tapa)nların duasından bile habersizdirler! Tasavvuf ve tevessül karşıtı bazı kimselerin bu ve benzeri âyetleri, mürşitlerine râbıta yapan veya Allâh-u Te`âlâ nezdinde yüksek mertebe sahibi olduğuna dâir hüsn-ü zanda bulunulan kişilerin kabirlerini ziyaret edip, onların yüzü suyu hürmetine Allâh-u Te`âlâ’dan bazı isteklerde bulunan kişiler aleyhine bir delilmiş gibi ortaya atmaları, ilgisiz bir şeyi konuya katmaktan başka bir şey değildir. Zira bu âyet-i kerîme Allâh’ı bırakıp da başkalarına tapanların, onlara yalvarışından bahsetmektedir. Tevessül ehli ise, Allâh-u Te`âlâ’ya ibadet ve duayı hiçbir suretle terk etmemekte, peygamberleri ve velîleri ise yine Allâh-u Te`â lâ’nın: “Sizi Bana ulaştıracak vesile arayın!” (Mâide Sûresi: 35) emri gereği, Allâh-u Te`âlâ’ya yaptıkları duanın kabulüne bir aracı edinmektedirler.— M.Ustaosmanoğlu
46:5
6
وَاِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ اَعْدَٓاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِر۪ينَ ٦
Ve izâ huşiren nâsu kânû lehum a’dâen ve kânû bi ibâdetihim kâfirîn(kâfirîne).
Bir de (kıyâmet koptuğunda) in sanlar haşr olun duğu zaman, o (ibadet oluna)nlar (Allâh-u Te`âlâ’nın kendilerine vereceği bir idrâk ve konuşma kabiliyeti neticesinde) bunlara kuvvetli düşmanlar olacaklar ve onların (kendilerine) tapmasını(n doğru bir şey olmadığını açıklayarak, bu şirki) inkâr edenler ola caklardır.— M.Ustaosmanoğlu
46:6
7
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْۙ هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌۜ ٧
Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin kâlellezîne keferû lil hakkı lemmâ câehum hâzâ sihrun mubîn(mubînun).
Âyetlerimiz onlara açık seçik bir halde art arda okunduğu zaman, o kâfir olmuş kimseler, ken dilerine geldiği anda (hiç düşünme ihtiyacı bile his setmeksizin) o (dinlemiş oldukları Kur’ân âyetleri gibi bir) hak (ve hakikat) için: “İşte bu, apaçık bir büyüdür.” dedi(ler).— M.Ustaosmanoğlu
46:7
8
اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۜ قُلْ اِنِ افْتَرَيْتُهُ فَلَا تَمْلِكُونَ ل۪ي مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ هُوَ اَعْلَمُ بِمَا تُف۪يضُونَ ف۪يهِۜ كَفٰى بِه۪ شَه۪يداً بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۜ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ ٨
Em yekûlûnefterâh(yekûlûnefterâhu), kul iniftereytuhu fe lâ temlikûne lî minallahi şey’â(şey’en), huve a’lemu bi mâ tufîdûne fîh(fîhi), kefâ bihî şehîden beynî ve beynekum ve huvel gafûrur rahîm(rahîmu).
Yoksa onlar (senin getirdiğin hak ve hakikatler için): “Onu o uydurdu!” mu diyorlar? (Habîbim!) De ki: “(Farz-ı muhal) ben onu uy dur duysam, artık siz benim için Allâh’tan (ge lecek iftira cezasından) hiçbir şey(i engelle mey) e güç yetiremez siniz. Sizin (Allâh-u Te`âlâ’ nın âyetlerini tenkit için, on ları kâh büyü, kâh uydurma diye adlandırarak) kendi sine dalmakta olduğunuz şeyleri hakkıyla bilen an cak O’dur! Benimle sizin aranızda gerçek bir şâhit olarak O yeterli olmuştur! (İçinizden tevbe edip iman edenleri çokça bağışlayan) Ğafûr da, (kullarına çok acı dığı için, bu gibi sözlerinden dolayı onları hemen helâk etmeyip tevbe fırsatı veren) Rahîm de ancak O’dur!”— M.Ustaosmanoğlu
46:8
9
قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعاً مِنَ الرُّسُلِ وَمَٓا اَدْر۪ي مَا يُفْعَلُ ب۪ي وَلَا بِكُمْۜ اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّ وَمَٓا اَنَا۬ اِلَّا نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ ٩
Kul mâ kuntu bid’an miner rusuli ve mâ edrî mâ yuf’alu bî ve lâ bikum, in ettebiu illâ mâ yûhâ ileyye ve mâ ene illâ nezîrun mubîn(mubînun).
(Habîbim! Senden inadına ilginç mûcizeler isteyen ve gaybla ilgili sorular soran o müşriklere) de ki: “Ben peygamberler arasından (çıkıp, onlara muhâlif görüşler ortaya atarak) yeni bir şey çıkaran biri değilim! (Bilakis ben onların getirmiş oldukları tevhîde davet yolunu aynen size getirmiş bulunmaktayım. Ben de onlar gibi ancak Allâh-u Te`âlâ’nın bana vermiş olduğu mucizeleri açıklayabilirim, yoksa sizin her istediğiniz mûcizeyi gösterme imkânına sahip değilim.) Zaten (Rabbim bildirmedikçe) ne bana, ne de size ne yapılacağını bilemiyorum. Ben ancak bana vahyedilmekte olan şeye hakkıyla uyuyorum ve ben pek açık bir uyarıcıdan başkası değilim!” Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in âhirette kendisine ne muâmele yapılacağını bildiği kesindir. Ama bu âyet indiği sırada henüz kendisinin ve ümmetinin dünyada nelerle karşılaşacağını tam tafsilatıyla bilmemekteydi. Kendisinin, diğer peygamberler gibi sürgüne mi gönderileceği yoksa şehit mi edileceği hakkında bir bilgiye sahip olmadığı gibi, inanan ümmetinin başına neler geleceği, inkârcıların ise ne tür bir azâba çarptırılacağı hususunda da ayrıntılı bir bilgiye sahip değildi. Bu âyetin inişiyle müşrikler sevinerek: “Seninle bizim ne farkımız var? Demek senin de bize karşı bir meziyetin yok!” deyince, Fetih Sûresi`nin 2. ve 5. âyetlerinin inişiyle, kendisinin geçmiş ve geleceğinin bağışlandığını ve inanan erkeklerin ve kadınların âkıbetinin cennetle sonuçlanacağını öğrenmiş oldu. Sonra yine rüyasında hurmalık ve ağaçlık bir yer olan Medîne’ye hicrete zorlanacağı kendisine bildirildi. İsrâ Sûresi`nin 60. âyetiyle, kimse tarafından öldürülemeyeceğini; Fetih Sûresi`nin 28. âyetiyle de, dininin tüm dinlere gâlip geleceğini; Enfâl Sûresi`nin 33. âyetiyle ise, onun hürmetine inkârcılarada toptan bir azap yapılmayacağını öğrenmiş bulundu. Dolayısıyla bazılarının, bu âyetten yola çıkarak Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in şânına noksanlık getirmeyi hedefleyen konulara girmeleri asla yerinde değildir. Zira burada nefyedilen bilgi, vahye mazhar olmaksızın kendiliğinden bilebilmesidir. Yoksa bizim itikadımıza göre; bilinmesi üstünlük sayılacak tüm ilimler vefatından önce Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e bildirilmiştir! (Âlûsî)— M.Ustaosmanoğlu
46:9
10
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ وَكَفَرْتُمْ بِه۪ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ عَلٰى مِثْلِه۪ فَاٰمَنَ وَاسْتَكْـبَرْتُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ۟ ٠١
Kul e reeytum in kâne min indillâhi ve kefertum bihî ve şehide şâhidun min benî isrâîle alâ mislihî fe âmene vestekbertum innallahe lâ yehdîl kavmez zâlimîn(zâlimîne).
(Habîbim! O müşriklere) de ki: “Gördünüz mü (, söyleyin bana)! Eğer o (Kur’ân), Al lâh tarafından (gön derilmiş bir kitap) olduy sa, siz de onu in kâr ettiyse niz, üstelik İsrâî l oğul larından pek değer li bir şâhit (olan Ab dullah ibni Selâm) onun benzeri (olan Tev rât’taki Kur’ân’a uygun manalara ve âhir za man peygamberinin gönderileceği)ne (dâ ir âyetlere) şâhitlik etmiş ve bu sebeple (Kur’ ân’a) iman etmiş de, siz (imanı kendinize ye diremeyerek bundan) büyüklenmişse niz (, pe ki, şimdi siz zâlim ve sapık değil misiniz?)! Şüp hesiz ki Allâh o zâlimler toplumunu (doğru yola) hidâyet etmez.”— M.Ustaosmanoğlu
46:10
11
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَوْ كَانَ خَيْراً مَا سَبَقُونَٓا اِلَيْهِۜ وَاِذْ لَمْ يَهْتَدُوا بِه۪ فَسَيَقُولُونَ هٰذَٓا اِفْكٌ قَد۪يمٌ ١١
Ve kâlellezîne keferû lillezîne âmenûlev kâne hayren mâ sebekûnâ ileyh(ileyhi), ve iz lem yehtedû bihî fe seyekûlûne hâzâ ifkun kadîm(kadîmun).
O kâfir olmuş kimseler, iman etmiş olan kişilere: “Eğer o (Kur’ân ve iman) hayırlı bir şey olsaydı, onlar ona bizden önce ulaşamazlardı!” dedi. Ona (inanmaya) hidâyet bulamadıkları zaman, bu sefer de muhakkak: “İşte bu eski bir uydurmadır!” diyecekler.— M.Ustaosmanoğlu
46:11
12
وَمِنْ قَبْلِه۪ كِتَابُ مُوسٰٓى اِمَاماً وَرَحْمَةًۜ وَهٰذَا كِتَابٌ مُصَدِّقٌ لِسَاناً عَرَبِياًّ لِيُنْذِرَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُواۗ وَبُشْرٰى لِلْمُحْسِن۪ينَ ٢١
Ve min kablihî kitâbu mûsâ imâmen ve rahmeh(rahmeten) ve hâzâ kitabun musaddikun lisânen arabiyyen li yunzirellezîne zalemû ve buşrâ lil muhsinîn(muhsinîne).
Hâlbuki ondan önce (dînî konularda kendisine uyulacak) tam bir önder ve (kendisine inananlar için) büyük bir rahmet olarak Mûsâ’nın kitabı vardı! İşte bu ise, (şirk koşarak) zulmetmiş olan o kim seleri korkutsun diye ve güzel amel işleyenlere bir müjde olsun için Arapça bir dille (indirilmiş, kendin den önceki İlâhî kitapları) doğrulayan büyük bir kitaptır!— M.Ustaosmanoğlu
46:12
13
اِنَّ الَّذ۪ينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ ٣١
İnnellezîne kâlû rabbunallâhu summestekâmû fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Şüphesiz o kimseler ki: “Rabbimiz ancak Allah’tır!” demişlerdir, sonra da istikamet göster mişlerdir; artık onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve (herkesin üzüleceği kıyâmet gününde) ancak onlar mahzun olmayacaklardır!— M.Ustaosmanoğlu
46:13
14
اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ٤١
Ulâike ashâbul cenneti hâlidîne fîhâ, cezâen bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
İşte ancak onlar, içerisinde ebedî kalıcılar hâlinde o cennetin arkadaşlarıdır. Yapmak ta bulunmuş oldukları şeylere yeterli bir karşılık olarak!— M.Ustaosmanoğlu
46:14
15
وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ اِحْسَاناًۜ حَمَلَتْهُ اُمُّهُ كُرْهاً وَوَضَعَتْهُ كُرْهاًۜ وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلٰثُونَ شَهْراًۜ حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ اَشُدَّهُ وَبَلَغَ اَرْبَع۪ينَ سَنَةًۙ قَالَ رَبِّ اَوْزِعْن۪ٓي اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحاً تَرْضٰيهُ وَاَصْلِحْ ل۪ي ف۪ي ذُرِّيَّت۪يۚ اِنّ۪ي تُبْتُ اِلَيْكَ وَاِنّ۪ي مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ ٥١
Ve vassaynel insâne bi vâlideyhi ihsânâ(ihsânen), hamelethu ummuhu kurhen ve vadaathu kurhâ(kurhan), ve hamluhu ve fisâluhu selâsûne şehrâ(şehren), hattâ izâ belega eşuddehu ve belega erbaîne seneten kâle rabbi evzı’nî en eşkure ni’metekelletî en’amte aleyye ve alâ vâlideyye ve en a’mele sâlihan terdâhu ve aslıh lî fî zurriyyetî, innî tubtu ileyke ve innî minel muslimîn(muslimîne).
Biz insana, ana-babasına tam bir iyilikte bulunmasını kuvvetlice emrettik! Annesi onu meşak katle (dokuz ay karnında) taşıdı ve onu zahmetle doğurdu. Onu taşıması ve (sütten) ayırması otuz aydır. (Zi ra hamileliğin en az müddeti altı ay, emzirmenin en çok süresi ise iki senedir.) Neticede o (çocuk yaşayıp,) en kuvvetli çağı (olan otuz-otuzüç yaşları)na ulaştığın da ve (bunun sonunda) kırk seneye vardığında: “Ey Rabbim! Bana ve anne-babama lütfetmiş bulunduğun o (sayısız) nimetine şükretmeme, bir de kendisinden râzı olacağın değerli pek çok sa lih amel işlememe beni düşkün kıl! Bir de benim için zürriyetim arasında ıslahta bulun (, tâ ki o iyi hal benden zürriyetime bulaşsın ve onlar arasında iyice yerleşsin)! Şüphesiz ki ben(, râzı olmayacağın şeylerden) Sana tevbe ettim ve muhakkak ki ben (, amellerini Sana tahsis eden) Müslümanlardanım!” dedi.— M.Ustaosmanoğlu
46:15
16
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَنَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّـَٔاتِهِمْ ف۪ٓي اَصْحَابِ الْجَنَّةِۜ وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذ۪ي كَانُوا يُوعَدُونَ ٦١
Ulâikellezîne netekabbelu anhum ahsene mâ amilû ve netecâvezu an seyyiâtihim fî ashâbil cenneh(cenneti), va’des sıdkıllezî kânû yûadûn(yûadûne).
İşte ancak onlardır o kimseler ki; Biz onlardan yapmış oldukları şeylerin (mubahlar gibi, sevap ve kabul gerektirmeyenlerini değil de, ibadetler gibi) en güzel olanlarını kabul ederiz ve cennet ashâbı içerisinde onların da kötü işlerin(e ceza vermek)den geçeriz. (Peygamberler vasıtasıyla) vaad olunmakta bulunmuş oldukları o dosdoğru söz(ün bir gereği) olarak! Bu âyet-i celîle Ebû Bekr-i Sıddîk (Radıyallâhu anh) hakkında inmiştir. Şöyle ki o, kendisinden iki yaş büyük olan Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ile, on sekiz yaşından itibaren birlikte olmuş, ne yolculukta, ne de ikamette ondan hiç ayrılmamıştır. Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) kırk yaşına ulaştığında peygamberlik şerefine nâil olunca, o an için otuz sekiz yaşında olan Ebû Bekr-i Sıddîk hemen ona iman etmiş, kendisi kırk yaşına varınca da âyet-i kerîmede geçen duayı yapmıştır. Bu duasının neticesi olarak, anne-babası İslâm’la şereflenmiştir ki, onun dışında bu şeref muhâcirlerden hiçbirine nasip olmamıştır. İstediği salih amele de muvaffak kılınmış, böylece Allâh uğrunda işkenceye maruz kalmış dokuz mümin köleyi satın alarak âzâd etmiştir ki, onlardan biri de Bilâl-i Habeşî’dir. Zürriyeti hakkındaki duası da kabul olarak, bütün çocukları ve torunları imanla şereflenmişlerdir. Buna göre babası Ebû Kuhâfe, Annesi Ümmü’l-Hayr, oğlu Abdurrahmân ve onun oğlu Muhammed (Radıyallâhu anhüm), hem İslâm’la hem de sahâbîlikle şereflenmiştir ki, böyle bir saadet Ebû Bekr (Radıyallâhu anh) dışında sahâbenin hiçbirinde toplanmamıştır. (Beyzâvî, Nesefî, Hâzin, Âlûsî)— M.Ustaosmanoğlu
46:16
17
وَالَّذ۪ي قَالَ لِوَالِدَيْهِ اُفٍّ لَكُمَٓا اَتَعِدَانِن۪ٓي اَنْ اُخْرَجَ وَقَدْ خَلَتِ الْقُرُونُ مِنْ قَبْل۪ي وَهُمَا يَسْتَغ۪يثَانِ اللّٰهَ وَيْلَكَ اٰمِنْۗ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّۚ فَيَقُولُ مَا هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ ٧١
Vellezî kâle li vâlideyhi uffın lekumâ e teidâninî en uhrece ve kad haletil kurûnu min kablî ve humâ yestegîsânillâhe veyleke âmin, inne va’dallâhi hakk(hakkun), fe yekûlu mâ hâzâ illâ esâtîrul evvelîn(evvelîne).
Ama o kimse ki, (kendisini imana çağırdıklarında) ana-babasına: “Öf ikinize! Benden önce bunca asırlar (halkı) kesinlikle (gelip) geçmişken (ve onlar dan hiçbiri dirilip kabrinden çıkmamışken), ikiniz beni (ölümümün ardından diriltilip kabrimden) çıkartıla cağımla mı teh dit ediyorsunuz?” demişti. O ikisi ise (onun bu inkârından rahatsızlıklarını belirtmek üzere: “Sen den Allâh’a sığınırız!” diyerek) Allâh’tan yar dım istiyorlardı (, bir yandan da ona nasihatielden bırak mayarak diyorlardı) ki:“(Senin gibi davranan kişi helâki hak etmişolur, böy lece) helâk sana (da gelip çatacaktır)! (Öyleyse kendine yazık etmeyi bırak da, dirilmeye) iman et! Şüphesiz ki Allâh’ın (bütün kulları diriltip hesaba çekeceğine dair) vaâdîhaktır!” Yine de o (onlara inanmayarak): “İşte bu (Allâh’ın sözü diye beni korkuttuğunuz şeyler), evvelkilerin yazıya döktüğü gerçek dışı şey lerden başkası değildir!” diyordu.— M.Ustaosmanoğlu
46:17
18
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ ف۪ٓي اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۜ اِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِر۪ينَ ٨١
Ulâikellezîne hakka aleyhimul kavlu fî umemin kad halet min kablihim minel cinni vel ins(insi), innehum kânû hâsirîn(hâsirîne).
İşte ancak onlardır o kim seler ki, ken dilerinden önce (gelip) geçmiş bulunan birçok (kâ fir ve âsî) cin ve insan toplulukları içerisinde onlar üzerine de (: “Andolsun; elbette cehennemi, cinler ve insanların kâfir ve âsîlerinden topluca dolduracağım!” şeklindeki) o (azap) söz(ü) kesinlikle hak olmuştur. Çünkü gerçekten onlar (ve bunlar, imanı tercih ede rek ebedîsaadet kazanacak yerde, inkâra meylederek, telâfisi mümkün olmayan bir zarar ve) hüsrâna uğ ramış kimseler olmuşlardır.— M.Ustaosmanoğlu
46:18
19
وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُواۚ وَلِيُوَفِّيَهُمْ اَعْمَالَهُمْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ ٩١
Ve li kullin derecâtun mimmâ amilû, ve li yuveffiyehum a’mâlehum ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).
(Mükelleflerin) yapmış oldukları (iyi veya kö tü) şeylerden dolayı her biri için (cennette veya ce hennemde elde edecekleri) birtakım dereceler (ve derekeler) vardır. Tâ ki O onlarayaptıklarını(n kar şılığını) tastamam versin de böylece onlar (sevapları eksiltilerek ya da azapları artırılarak) zulme uğratıl masınlar!— M.Ustaosmanoğlu
46:19
20
وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِۜ اَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ ف۪ي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَاۚ فَالْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنْتُمْ تَفْسُقُونَ۟ ٠٢
Ve yevme yu’radullezîne keferû alen nâr(nâri), ezhebtum tayyibâtikum fî hayâtikumud dunyâ vestemta’tum bihâ fel yevme tuczevne azâbel hûni bi mâ kuntum testekbirûne fîl ardı bi gayril hakkı ve bi mâ kuntum tefsukûn(tefsukûne).
O inkâr etmiş olan kimselerin o (cehennem) ateş(in)e arz olunacakları gün (kendilerine denile cektir) ki:“Siz bütün lezzetlerinizi o en alçak (dünya) ha yatınızda (tamamen tüketip) giderdiniz veonlarla iyice faydalandınız (, artık sizin için burada zevk ala cağınız hiçbir şey kalmamıştır)! İşte bugün siz, o yer(yüzün)de haksız yere ki birlenmekte bulunmuş olmanız nedeniyle, bir de (Allâh’ın taatından çıkarak) fâsıklıkta bulunmuş ol manız yüzünden alçaklık azâbıyla cezalandırıla caksınız!”— M.Ustaosmanoğlu
46:20
21
وَاذْكُرْ اَخَا عَادٍۜ اِذْ اَنْذَرَ قَوْمَهُ بِالْاَحْقَافِ وَقَدْ خَلَتِ النُّذُرُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ٓ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَۜ اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ ١٢
Vezkur ehâ âd(âdin), iz enzere kavmehu bil ahkâfi ve kad haletin nuzuru min beyni yedeyhi ve min halfihî ellâ ta’budû illâllâh(illâllâhe), innî ehâfu aleykum azâbe yevmin azîm(azîmin).
(Habîbim!) önünden ve ar dın dan uyarıcılar kesinlikle geç miş (ve hepsi de aynı uyarıyı üm metlerine tebliğ etmiş)ken, sen (özel likle) Âd (halkın)ın kardeşi (olan Hûd (Aley - hisselâm)`ın tarihçesi)ni (Mekke müş riklerine) anlat! Hani o, (uzun ve eğri büğrü yük sekçe kum yığınlarının bulunduğu) Ahkaf (nâmındaki mekân)da bulunan kavmini: “Allâh’tan başkasına kulluk et meyin! Şüphesiz ki ben pek büyük bir günün azabından size karşı endişe duymaktayım!” di ye(rek, iman etmemeleri du rumunda baş larına gelecek dünya ve âhiret azapla rından) uyarmıştı.— M.Ustaosmanoğlu
46:21
22
قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِتَأْفِكَنَا عَنْ اٰلِهَتِنَاۚ فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ ٢٢
Kâlû eci’tenâ li te’fikenâ an âlihetinâ, fe’tinâ bi mâ teıdunâ in kunte mines sâdikîn(sâdikîne).
O(nu inkar etmiş ola)nlar: “Sen bize, bizi ilâh larımız(a tapmak)dan çeviresin diye mi geldin? Öy leyse (Allâh’a ortak koşmamız nedeniyle) bize (peşin azap olarak geleceğini) vaad etmiş bulunduğun şeyi hemen getir! Eğer doğru kimselerden olduysan (, bunu yaparsın)!” dediler.— M.Ustaosmanoğlu
46:22
23
قَالَ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِۘ وَاُبَلِّغُكُمْ مَٓا اُرْسِلْتُ بِه۪ وَلٰكِنّ۪ٓي اَرٰيكُمْ قَوْماً تَجْـهَلُونَ ٣٢
Kâle innemel ilmu indallâhi ve ubelligukum mâ ursiltu bihî ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).
O: “(Ne zaman azâba uğra yacağınızın bilgisi dâhil) ilmin tama mı ancak Allâh katındadır (, onu çabuklaştırma ya da geciktirme hususunda benim hiç bir katkım olamaz). Bense size, kendisiyle gönderilmiş bu lundu ğum (vahiylerin emrettiği) şeyleri ulaş tırmak tayım! Lâkin ben sizi öyle bir toplum o larak görüyorum ki câhillik yapmaktasınız! (Bu nun neticesidir ki: ‘Aza bımızı ça buklaştır!’ diyerek peygamberlerin vazifelerinden olmayan şeyleri ben den istemektesiniz.)” dedi.— M.Ustaosmanoğlu
46:23
24
فَلَمَّا رَاَوْهُ عَارِضاً مُسْتَقْبِلَ اَوْدِيَتِهِمْۙ قَالُوا هٰذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَاۜ بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِه۪ۜ ر۪يحٌ ف۪يهَا عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ ٤٢
Fe lemmâ reevhu âridan mustakbile evdiyetihim kâlû hâzâ âridun mumtırunâ, bel huve mesta’celtum bih(bihî), rîhun fîhâ azâbun elîm(elîmun).
Derken (uzun süre kuraklık çektikten sonra) onu, vadilerine yönelen bir bulut olarak gördüklerinde: “İşte bu, bize yağmur yağdırıcı bir buluttur!” dediler. (O zaman Hûd (Aley hisselâm) dedi ki:) “Doğrusu o (rahmet bulutu san dığınız), sizin ken disini acele istemiş olduğunuz (azaplarla dolu) şey dir; öyle büyük bir rüzgârdır ki, içerisinde çok acı veren dehşetli bir azap vardır!”— M.Ustaosmanoğlu
46:24
25
تُدَمِّرُ كُلَّ شَيْءٍ بِاَمْرِ رَبِّهَا فَاَصْبَحُوا لَا يُرٰٓى اِلَّا مَسَاكِنُهُمْۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ ٥٢
Tudemmiru kulle şey’in bi emri rabbihâ fe asbehû lâ yurâ illâ mesâkinuhum kezâlike neczîl kavmel mucrimîn(mucrimîne).
O (rüzgâr), Rabbinin emriyle her şeyi bir daha düzelemeyecek bir şekilde helâk edecektir. Böylece (yedi gece sekiz gün aralıksız süren kasırga neticesinde) on lar, meskenlerin( in izlerin)den başka bir şey görülmeyecek bir hale geldiler. İşte o suçlular toplumunu (, bundan aşağısıyla değil, ancak böyle (feci bir azapla)cezalandırırız.— M.Ustaosmanoğlu
46:25
26
وَلَقَدْ مَكَّنَّاهُمْ ف۪يمَٓا اِنْ مَكَّنَّاكُمْ ف۪يهِ وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعاً وَاَبْصَاراً وَاَفْـِٔدَةًۘ فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلَٓا اَبْصَارُهُمْ وَلَٓا اَفْـِٔدَتُهُمْ مِنْ شَيْءٍ اِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ ٦٢
Ve lekad mekkennâ hum fî mâ in mekkennâkum fîhi ve cealnâ lehum sem’an ve ebsâren ve ef’ideten fe mâ agnâ anhum sem’uhum ve lâ ebsâruhum ve lâ ef’idetuhum min şey’in iz kânû yechadûne bi âyâtillâhi ve hâka bihim mâ kânû bihî yestehziûn(yestehziûne).
Andolsun ki; elbette Biz o (sizden önce helâke uğratılmış ola)nları (kuvvet ve im kân bakımından) öyle şeyler içerisinde yer leştirmiştik ki, gerçek ten sizi onlar içerisinde mekân (ve imkân) sahibi kılmamıştık. Ayrıca (uzuvlarını yaratıldıkları gaye ye uygun bir şekilde kullanarak ve türlü türlü nimet leri fark edip sahibini tanıyarak şükrünü eda etmele-ri için) onlara kulaklar, gözler ve gönüller de ver miştik. Ama (kulaklarını vahiy din lemek için, gözlerini cihan da resmedilen âyetleri gör mek için, gönüllerini de Al lâh-u Te`âlâ’yı tanıma uğrunda kullanmayarak) Allâh’ın âyet lerini bile bile inkâr etmiş ol dukları zaman, ne kulakları, ne gözleri, ne de gönülleri on lardan en ufak bir şeyi dahi savuşturamamıştı./on lardan hangi şeyi defedebilmişti?/ Böylece (: “Nerede o azap?” diyerek) ken disiyle alay et mekte bulunmuş oldukları o şey onları kuşatıvermişti.— M.Ustaosmanoğlu
46:26
27
وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا مَا حَوْلَكُمْ مِنَ الْقُرٰى وَصَرَّفْنَا الْاٰيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ٧٢
Ve lekad ehleknâ mâ havlekum minel kurâ ve sarrafnel âyâti leallehum yerciûn(yerciûne).
(Ey Mekke ehli!) Andolsun ki; elbette Biz sizin etrafınızda bulunan o (Semûd kavminin yaşadığı Hıcr bölgesinin ahâ lisini ve Sâlih (Aleyhisselâm)`ın kav minin yaşadığı diğer) karyeleri( n halkını) muhak kak helâk ettik. Oysa Biz, onlar (içine düş tükleri kâfirlik ve isyan batak lığından kur tulup, iman ve taate) dönsünler diye âyetleri çeşitli şekillerde tekrarlamıştık.— M.Ustaosmanoğlu
46:27
28
فَلَوْلَا نَصَرَهُمُ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ قُرْبَاناً اٰلِهَةًۜ بَلْ ضَلُّوا عَنْهُمْۚ وَذٰلِكَ اِفْكُهُمْ وَمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ ٨٢
Fe lev lâ nasare humullezînettehâzu min dûnillâhi kurbânen âliheh(âliheten), bel dallû anhum, ve zâlike ifkuhum ve mâ kânû yefterûn(yefterûne).
Peki, Allâh’ı bırakıp da (O’na) yaklaşmak için (kendilerini) ilâhlar edin miş oldukları o şey ler (, helâke uğradıkları zaman) o (tapa) nlar(ın)a yar dım etseydi ya! Doğrusu (sanki) onlar bunlardan kayboldular (da, onun için kendilerine yardımcı ola madılar). İşte bu (şekilde ilâhlarının yar dı mı nı görmemeleri), ancak on la rın ya la nıdır ve (Allâh’a karşı) uydurmakta bulunmuş oldukları şey(in bir neticesi)dir.— M.Ustaosmanoğlu
46:28
29
وَاِذْ صَرَفْنَٓا اِلَيْكَ نَفَراً مِنَ الْجِنِّ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْاٰنَۚ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُٓوا اَنْصِتُواۚ فَلَمَّا قُضِيَ وَلَّوْا اِلٰى قَوْمِهِمْ مُنْذِر۪ينَ ٩٢
Ve iz sarefnâ ileyke neferen minel cinni yestemiûnel kur’ân(kur’âne), fe lemmâ hadarûhu kâlû ensıtû, fe lemmâ kudıye vellev ilâ kavmihim munzirîn(munzirîne).
(Yâd) et o zamanı ki; Biz, cinlerden bir topluluğu sana doğru yöneltmiştik ki, onlar (senin okudu ğun) Kur’ân(ı) dinlemekteydiler. İşte onlar o (Kur’ân’dan okuduğu)nun yanında bulundukları zaman (, ilme karşı takındıkları edepten dolayı birbirlerine): “Susun (da okunanı iyice duyabilelim)!” dediler. O (kıraat) bitirildiğinde ise, uyarıcılar olarak toplumlarına döndüler. Rivayete göre; Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) cinleri uyarmakla ve onları Allâh-u Te`âlâ’ya davet edip onlara Kur’ân okumakla emrolununca, Allâh-u Te`âlâ birtakım cinleri ona gönderdi. Bunun üzerine Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ashâbına: “Ben bu gece cinlere Kur’ân okumakla emrolundum, hanginiz benimle gelirsiniz?” diye sorduğunda, Abdullah ibni Mes’ûd (Radıyallâhu anh) ona eşlik etti. Kendisi şöyle anlatıyor: Yola koyulduk, Mekke’nin yukarı tarafına vardığımızda Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem), Hucûn vadisi denen yere girdi. Bana da bir çizgi çizerek onun içinde oturmamı ve kendisi dönünceye kadar oradan çıkmamamı emretti. Kendisi gidip onların başında durdu ve Kur’ân okumaya başladı. O sırada ben kartal gibi hayvanların ona doğru inişe geçtiğini gördümve çok şiddetli gürültüler duydum, hatta Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e bir şey olacak diye endişelenmeye başladım. Birden birçok karartı ortalığı kaplayarak benimle onun arasına girince artık onun sesini duymaz oldum. Sonra imsakla birlikte Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) onlarla işini bitirdiğinde, bulut parçaları gibi ayrı ayrı dağılmaya başladılar. Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) yanıma geldiğinde bana uyuyup uyuyamadığımı sordu. Ben: “Hayır, Yâ Rasûlallâh! Kaç defa insanlardan yardım istemeye niyetlendimse de, senin onlara değneğinle vurarak: ‘Oturun!’ dediğini duyunca rahatladım!” dedim. O zaman Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bana: “O daireden çıksaydın, onlardan birinin seni kapmayacağına emin olmazdım!” buyurduktan sonra, neler gördüğümü sordu. Ben, be yaz elbise giymiş siyah adamlar gördüğümü söyleyince: “Onlar Nusaybin cinleriydi. Benden azık istediler, ben de onlara kemik, gübre gibi şeyleri azık olarak tayin ettim!” buyurdu. Ben gürültüyü sorunca: “Aralarında öldürülen biri hakkında çekişerek davayı bana intikal ettirdiler, ben de onların arasında hak ile hüküm verdim!” buyurdu. Bu cinler on iki bin kişi olup, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in onlara okuduğu sûre Alak Sûresi idi. Gelen cinlerin sayısı, nerenin cinleri olduğu ve olay mahalli hakkında birçok rivayet varsa da, bunların her birini değerlendirme açısından, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in cinlerle bir kere değil, altı kere görüştüğünü kabullenmek ve böylece rivayetler arasını cem etmek Hafâcî (Rahimehullâh) tarafından tasvip görmüştür. (Nesefî, Hâzin, Âlûsî)— M.Ustaosmanoğlu
46:29
30
قَالُوا يَا قَوْمَنَٓا اِنَّا سَمِعْنَا كِتَاباً اُنْزِلَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰى مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ يَهْد۪ٓي اِلَى الْحَقِّ وَاِلٰى طَر۪يقٍ مُسْتَق۪يمٍ ٠٣
Kâlû yâ kavmenâ innâ semî’nâ kitâben unzile min ba’di mûsâ musaddikan li mâ beyne yedeyhi yehdî ilel hakkı ve ilâ tarîkın mustekîm(mustekîmin).
Dediler ki: “Ey kavmimiz! Gerçekten Biz Mû sâ’nın ardından, öncesinde bulunan (tüm İlâhî kitap) ları doğrulayıcı olarak indirilmiş olan pek değerli bir kitap işittik ki o, hakk (ve doğru olan inançlar)a ve dosdoğru bir yola kavuşturmaktadır.— M.Ustaosmanoğlu
46:30
Yükleniyor...
Ahkaf
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 7 ayet البقرة 3 Al-i İmran 7 ayet آل عمران 4 Nisa 7 ayet النساء 5 Maide 7 ayet المائدة 6 Enam 7 ayet الأنعام 7 Araf 7 ayet الأعراف 8 Enfal 7 ayet الأنفال 9 Tevbe 7 ayet التوبة 10 Yunus 7 ayet يونس 11 Hud 7 ayet هود 12 Yusuf 7 ayet يوسف 13 Rad 7 ayet الرعد 14 İbrahim 7 ayet ابراهيم 15 Hicr 7 ayet الحجر 16 Nahl 7 ayet النحل 17 İsra 7 ayet الإسراء 18 Kehf 7 ayet الكهف 19 Meryem 7 ayet مريم 20 Ta Ha 7 ayet طه 21 Enbiya 7 ayet الأنبياء 22 Hac 7 ayet الحج 23 Müminun 7 ayet المؤمنون 24 Nur 7 ayet النور 25 Furkan 7 ayet الفرقان 26 Şuara 7 ayet الشعراء 27 Neml 7 ayet النمل 28 Kasas 7 ayet القصص 29 Ankebut 7 ayet العنكبوت 30 Rum 7 ayet الروم 31 Lokman 7 ayet لقمان 32 Secde 7 ayet السجدة 33 Ahzab 7 ayet الأحزاب 34 Sebe 7 ayet سبإ 35 Fatır 7 ayet فاطر 36 Yasin 7 ayet يس 37 Saffat 7 ayet الصافات 38 Sad 7 ayet ص 39 Zümer 7 ayet الزمر 40 Mümin 7 ayet غافر 41 Fussilet 7 ayet فصلت 42 Şura 7 ayet الشورى 43 Zuhruf 7 ayet الزخرف 44 Duhan 7 ayet الدخان 45 Casiye 7 ayet الجاثية 46 Ahkaf 7 ayet الأحقاف 47 Muhammed 7 ayet محمد 48 Fetih 7 ayet الفتح 49 Hucurat 7 ayet الحجرات 50 Kaf 7 ayet ق 51 Zariyat 7 ayet الذاريات 52 Tur 7 ayet الطور 53 Necm 7 ayet النجم 54 Kamer 7 ayet القمر 55 Rahman 7 ayet الرحمن 56 Vakıa 7 ayet الواقعة 57 Hadıd 7 ayet الحديد 58 Mücadele 7 ayet المجادلة 59 Haşr 7 ayet الحشر 60 Mümtehine 7 ayet الممتحنة 61 Saf 7 ayet الصف 62 Cuma 7 ayet الجمعة 63 Münafikun 7 ayet المنافقون 64 Tegabun 7 ayet التغابن 65 Talak 7 ayet الطلاق 66 Tahrim 7 ayet التحريم 67 Mülk 7 ayet الملك 68 Kalem 7 ayet القلم 69 Hakka 7 ayet الحاقة 70 Mearic 7 ayet المعارج 71 Nuh 7 ayet نوح 72 Cin 7 ayet الجن 73 Müzzemmil 7 ayet المزمل 74 Müddessir 7 ayet المدثر 75 Kıyame 7 ayet القيامة 76 İnsan 7 ayet الانسان 77 Mürselat 7 ayet المرسلات 78 Nebe 7 ayet النبإ 79 Naziat 7 ayet النازعات 80 Abese 7 ayet عبس 81 Tekvir 7 ayet التكوير 82 İnfitar 7 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 7 ayet المطففين 84 İnşikak 7 ayet الإنشقاق 85 Büruc 7 ayet البروج 86 Tarık 7 ayet الطارق 87 Ala 7 ayet الأعل 88 Gaşiye 7 ayet الغاشية 89 Fecr 7 ayet الفجر 90 Beled 7 ayet البلد 91 Şems 7 ayet الشمس 92 Leyl 7 ayet الليل 93 Duha 7 ayet الضحى 94 İnşirah 7 ayet الشرح 95 Tin 7 ayet التين 96 Alak 7 ayet العلق 97 Kadir 7 ayet القدر 98 Beyyine 7 ayet البينة 99 Zilzal 7 ayet الزلزلة 100 Adiyat 7 ayet العاديات 101 Karia 7 ayet القارعة 102 Tekasür 7 ayet التكاثر 103 Asr 7 ayet التكاثر 104 Hümeze 7 ayet الهمزة 105 Fil 7 ayet الفيل 106 Kureyş 7 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 7 ayet الماعون 109 Kafirun 7 ayet الكافرون 110 Nasr 7 ayet النصر 111 Tebbet 7 ayet المسد 112 İhlas 7 ayet الإخلاص 113 Felak 7 ayet الفلق 114 Nas 7 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle