يَرِثُن۪ي وَيَرِثُ مِنْ اٰلِ يَعْقُوبَۗ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِياًّ ٦
Yerisunî ve yerisu min âli ya’kûbe vec’alhu rabbî radıyyâ(radıyyen).
Ki o bana da vâris olsun, Ya’kûb hânedânından bir kısmına da mirasçı olsun! Ey Rabbim! Böylece Sen onu (hem inanç, hem de söz ve amel bakımından) râzı olduğun (takvâ sahibi, sâlih) bir kimse yap!” Zekeriyyâ (Aleyhisselâm)`ın kendisine verilmesini istediği çocuk hakkında zikrettiği verâset vasfı, mal-mülk veraseti olmayıp, ancak peygamberlik ve âlimlik mirasıdır. Zira peygamberlerin dinar ve dirhem miras bırakmayıp ancak ilim mirası bıraktıkları, hadîs-i şerîflerde belirtilmiştir. Zaten Zekeriyyâ (Aleyhisselâm) gibi bir peygamberin, bırakacağı malını amcaoğullarının zâyi etmesinden korkması düşünülemez. Ancak o, İsrâiloğullarının, peygamberleri öldürdüklerini ve dinin hükümlerini değiştirdiklerini görünce, akrabasının da kendinden kalacak olan ilmi muhâfaza etmeyeceklerinden endişelenerek Allâh-u Te`âlâ’dan, kendisine güvenip ümmetini emânet edebileceği sâlih bir çocuk isteğinde bulundu. Fakat kendisi yüz yirmi yaşında bir pîr-i fânî, hanımı da o güne kadar hiç doğurmamış ve doksan sekiz yaşına ulaşmış bir nene oldukları için Allâh-u Te`âlâ’nın, kendisine bu çocuğu lütfedeceği zaman, bir alâmet belirtmesini talep etti. Allâh-u Te`âlâ da ona hiç günah işlemeyecek, hatta günah işlemeyi aklından dahi geçirmeyecek pek mübârek bir çocuk bağışlayacağını vaad etti ve bunun alâmeti olarak da, hiçbir sebep bulunmaksızın üç gün üç gece hiç konuşamayacağını, ancak merâmını işâretle anlatabileceğini fakat zikretmek istediğinde dilinin açılacağını beyan etti. İşte böylece Allâh-u Te`âlâ ile aralarındaki konuşmalar âyet-i kerîmelerde zikredildiği üzere gelişti.— M.Ustaosmanoğlu