Nisa 176 Ayet 4. Cüz النساء
4

Nisa

— Kadınlar
176 Ayet 4. Cüz
النساء
4
Nisa
176 Ayet
النساء
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَث۪يراً وَنِسَٓاءًۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذ۪ي تَسَٓاءَلُونَ بِه۪ وَالْاَرْحَامَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَق۪يباً ١
Yâ eyyuhân nâsuttekû rabbekumullezî halakakum min nefsin vâhidetin ve halaka minhâ zevcehâ ve besse minhumâ ricâlen kesîran ve nisââ(nisâen), vettekûllâhellezî tesâelûne bihî vel erhâm(erhâme). İnnallâhe kâne aleykum rakîbâ(rakîben).
Ey insanlar! Sizi tek bir nefis (olan Âdem) den yaratmış olan, onun bir parçası (olan sol kaburgası nın en altı)ndan da (Havvâ ismindeki) eşini yaratmış bulunan ve her ikisinden birçok erkeklerle kadın ları türetip (cihana) yaymış olan Rabbiniz(e karşı gelmek)den hakkıyla sakının! Kendisi(nin adı) ile birbirinizden dilekte bulun makta olduğunuz Allâh(a isyan)dan da, rahimler(in tesis ettiği akrabalık bağlarını zâyi etmek) den de hak kıyla sakının! Şüphesiz ki Allâh dâima üzerinize (hakkıyla gözcü olan) bir Rakîb olmuştur.— M.Ustaosmanoğlu
4:1
2
وَاٰتُوا الْيَتَامٰٓى اَمْوَالَهُمْ وَلَا تَتَبَدَّلُوا الْخَب۪يثَ بِالطَّيِّبِۖ وَلَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَهُمْ اِلٰٓى اَمْوَالِكُمْۜ اِنَّهُ كَانَ حُوباً كَب۪يراً ٢
Ve âtûl yetâmâ emvâlehum ve lâ tetebeddelûl habîse bit tayyîb(tayyîbi), ve lâ te’kulû emvâlehum ilâ emvâlikum. İnnehu kâne hûben kebîrâ(kebîran).
(Bülûğa erdikleri vakit) yetimlere mallarını verin! Pis (ve haram) olan (yetim malın)ı temiz (ve helâl) olan (kendi mallarınız)la değişmeyin! Onların mallarını kendi mallarınızla birlikte (helâlharam karıştırıp) yemeyin! Şüphesiz ki bu (şekilde yemeniz), pek büyük bir günah olmuştur.— M.Ustaosmanoğlu
4:2
3
وَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تُـقْسِطُوا فِي الْيَتَامٰى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۚ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَلَّا تَعُولُواۜ ٣
Ve in hıftum ellâ tuksitû fîl yetâmâ fenkihû mâ tâbe lekum minen nisâi mesnâ ve sulâse ve rubâa, fe in hıftum ellâ ta’dilû fe vâhideten ev mâ meleket eymânukum. Zâlike ednâ ellâ teûlû.
(Ey yetimlere bakanlar!) Yetimler(le evlenmeniz durumunda onlar) hakkında adâlet yapamayacağınızdan korkarsanız, sizin için helâl olan/sizce beğenilen/(mallarınızın birbirine karışmasından çekinmediğiniz için nikâhı) sakıncasız olan/(diğer) kadınlardan; ikişer, üçer ve dörder nikâhlayın! (Birden fazla hanım arasında) adâlet yapamayacağınızdan korkarsanız o zaman bir taneyi yahut (câriyelerden) sağ ellerinizin mâlik bulunduğu şeyi (seçin)! İşte bu (bir eşle yetinmek), (adâletten) sapmamanıza/âilenizin çoğalmamasına (ve geçim derdine düşüp harama bulaşmamanıza)/ daha yakındır! Öteden beri tenkitlere hedef hâline gelen İslâm hükümlerinden biri de, “Teaddüd-ü zevcât” diye bilinen “Birden fazla kadınla evlilik müsâadesi”dir ki ekseriyetle bu, bir emirmiş gibi gösterilerek daha ziyade itiraza konu olmuştur. Görüldüğü üzere bu, emir olmak bir yana, teşvik edilen bir şey bile olmayıp sadece bir izin ve ruhsattan öte geçmemiştir. Fakat hayat şartları içinde ele alınınca, Kur’ân’ın bu hükmünün ne kadar yerinde olduğu anlaşılacaktır. Şöyle ki; İslâm’a göre zina hiçbir sûretle serbest kılınmadığından, ona sebebiyet verecek tüm şartların tamamen ortadan kaldırılması gerekmektedir. Erkeğin kuvvetli ve sağlıklı, kadınınsa zayıf yahut hasta veya isteksiz olması ya da kısır bulunması hâlinde, ayrıca savaş gibi nedenlerle erkeklerin azalması durumunda bir erkeğin birkaç kadınla evlenmesi zarurî bir hal alabilir. Yine de bu, dinî bir emir değildir, ikinci ve üçüncü eş olacak kadınlar da buna mecbur değillerdir. Üstelik bu müsâade kayıtsız olmayıp, adâlet şartına bağlıdır ki, konuyu araştıranların malumu olduğu vechile; bu şartın muhtevâsı herkes tarafından kolayca yerine getirilebilecek şeyler değildir. Zaten buna riâyet edemeyeceği endişesi taşıyanlara bir kadınla kalmaları emredilmiştir. Artık birçok kadınla nikâhsız ilişkileri normal görenlerin, İslâm’ın hayâtî önem taşıyan bu ruhsatına itirazları, içlerinde bulunan kâfirlik ve münafıklıktan kaynaklanmış bir tür manevî hastalıktan başka bir şey olamaz. Bu konudaki şartlar, hükümler ve hikmetler hakkında genişçe bilgi sahibi olmak ve imanı tehlikeye sokacak yanlış görüşlere sapmamak için mutlaka bakınız! Rûhu’l-Furkan: 4/548-559— M.Ustaosmanoğlu
4:3
4
وَاٰتُوا النِّسَٓاءَ صَدُقَاتِهِنَّ نِحْلَةًۜ فَاِنْ طِبْنَ لَكُمْ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ نَفْساً فَكُلُوهُ هَن۪ٓيـٔاً مَر۪ٓيـٔاً ٤
Ve âtûn nisâe sadukâtihinne nıhleh(nıhleten). Fe in tıbne lekum an şey’in minhu nefsen fe kulûhu henîen merîâ(merîan).
O (evlendiğiniz) kadınlara mehirlerini (Allâh tarafından kendilerine ayrılmış) bir farz/bir hediye /dinî bir sorumluluk/ olarak (gönül hoşluğuyla ve karşılık beklemeksizin) verin! Ama onlar (hiçbir kim se tarafından mecbur bırakılmaksızın) o (mehir olarak alacakları) şeyin bir kısmından sizin için (bağışlama hususunda) nefis yönünden (ve vicdânen) hoş olur larsa, artık günahsız ve dertsiz bir şekilde onu (içi nize sine sine âfiyetle) yiyin!— M.Ustaosmanoğlu
4:4
5
وَلَا تُؤْتُوا السُّفَـهَٓاءَ اَمْوَالَكُمُ الَّت۪ي جَعَلَ اللّٰهُ لَكُمْ قِيَاماً وَارْزُقُوهُمْ ف۪يهَا وَاكْسُوهُمْ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلاً مَعْرُوفاً ٥
Ve lâ tu’tûs sufehâe emvâlekumulletî cealallâhu lekum kıyâmen verzukûhum fîhâ veksûhum ve kûlû lehum kavlen ma’rûfâ(ma’rûfen).
(Ey yetimlere bakanlar! Sizin tasarrufunuz altın da yetimlere âit olarak bulunan ve) Allâh’ın sizin için bir kalkınma (vesilesi) kıldığı mallarınızı (, kendini bilmez ve aklı kıt) sefihlere vermeyin!(Ana paraya dokunmayarak) onlar(ın malların) dan (ticâret yapıp, kârından) kendilerini rızıklandırın, onları giydirin ve onlara (aklen ve dînen) iyi bilinen bir söz söyle yin! (Nitekim sizin onlara: “Aklınız başınıza geldiği za man mallarınızı teslim alacaksınız!” gibi sözler söyle meniz gönüllerini hoş edecektir.)— M.Ustaosmanoğlu
4:5
6
وَابْتَلُوا الْيَتَامٰى حَتّٰٓى اِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَۚ فَاِنْ اٰنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْداً فَادْفَعُٓوا اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْۚ وَلَا تَأْكُلُوهَٓا اِسْرَافاً وَبِدَاراً اَنْ يَكْـبَرُواۜ وَمَنْ كَانَ غَنِياًّ فَلْيَسْتَعْفِفْۚ وَمَنْ كَانَ فَق۪يراً فَلْيَأْكُلْ بِالْمَعْرُوفِۜ فَاِذَا دَفَعْتُمْ اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْ فَاَشْهِدُوا عَلَيْهِمْۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَس۪يباً ٦
Vebtelûl yetâmâ hattâ izâ belagûn nikâh(nikâha), fe in ânestum minhum ruşden fedfeû ileyhim emvâlehum, ve lâ te’kulûhâ isrâfen ve bidâren en yekberû. Ve men kâne ganiyyen felyesta’fif, ve men kâne fakîran felye’kul bil ma’rûf(ma’rûfi). Fe izâ defa’tum ileyhim emvâlehum fe eşhidû aleyhim. Ve kefâ billâhi hasîbâ(hasîben).
Nikâh (a elverişli olabilecekleri bülûğ çağın) a ula şacakları zamana kadar yetimleri(n akıllarını ve mal kullanımıyla ilgili bilgilerini) deneyin! Eğer (mal muhâ fazasıyla alâkalı yönetim bilgisi anlamında) onlardan bir rüşt (ve doğruya isabet) sezerseniz, (geciktirmek sizin) hemen mallarını kendilerine verin! Büyüye cekler (de mallarını yönetmeye başlayacaklar) diye acele davranıp da (: ‘Onlar yemeden bir an evvel biz yiyelim!’ düşüncesiyle, nereye harcandığına bakmadan çarçur ederek) onu israfla yemeyin! (Velilerden) her kim zengin olduysa iffetli olmaya gayret etsin (de, yetim malına tenezzül etmesin)! Her kim de fakir oldu ise, (haddi aşmayıp, göster diği çaba karşılığı ihtiyacı kadar meşrû’ ve) ma’rûf (bir yol) ile yesin! Artık kendilerine mallarını verdiği nizde (buna dâir) üzerlerine şâhit tutun! Allâh (yap tıklarınızı görüp bilen ve sizi ona göre muhasebe ede cek olan) bir Hasîb olarak yeterli olmuştur. (O halde dürüstlükten ayrılmayın ve bu konuda belirlenen sı nırları zorlamayın.)— M.Ustaosmanoğlu
4:6
7
لِلرِّجَالِ نَص۪يبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَۖ وَلِلنِّسَٓاءِ نَص۪يبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ اَوْ كَثُرَۜ نَص۪يباً مَفْرُوضاً ٧
Lir ricâli nasîbun mimmâ terakel vâlidâni vel akrabûne, ve lin nisâi nasîbun mimmâ terakel vâlidâni vel akrabûne mimmâ kalle minhu ev kesur(kesura). Nasîben mefrûdâ(mefrûdan).
Ana-baba ile en yakın (hısım)ların (ölüp geride) bırakmış olduklarından, erkekler için de bir nasip vardır, ana-baba ile en yakın (hısım)ların bırakmış olduklarından, kadınlar için de bir nasip vardır. Onun az olanından da, yahut çok olanından da (bu hisse verilmelidir)! (Allâh-u Te`âlâ bunu) kesinlikle ayrılmış bir pay olarak (farz kılmıştır)!— M.Ustaosmanoğlu
4:7
8
وَاِذَا حَضَرَ الْقِسْمَةَ اُو۬لُوا الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينُ فَارْزُقُوهُمْ مِنْهُ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلاً مَعْرُوفاً ٨
Ve izâ hadaral kısmete ulûl kurbâ vel yetâmâ vel mesâkînu ferzukûhum minhu ve kûlû lehum kavlen ma’rûfâ(ma’rûfen).
(Şer’an mirastan payı olmayan) yakınlık sahip leriyle yetimler ve yoksullar (miras) taksim(in)e şâ hit olurlarsa, onlara da ondan (bir şeyler) verin ve kendilerine (, daha fazla verilememesinin özrü mâhi yetinde bereket duası ihtivâ eden makbul ve) iyi bili nen bir söz söyleyin (ki o sözler başa kakma ifade leri içermesin)!— M.Ustaosmanoğlu
4:8
9
وَلْيَخْشَ الَّذ۪ينَ لَوْ تَرَكُوا مِنْ خَلْفِهِمْ ذُرِّيَّةً ضِعَافاً خَافُوا عَلَيْهِمْۖ فَلْيَتَّقُوا اللّٰهَ وَلْيَقُولُوا قَوْلاً سَد۪يداً ٩
Velyahşellezîne lev terakû min halfihim zurriyeten dıâfen hâfû aleyhim, felyettekûllâhe velyekûlû kavlen sedîdâ(sedîdan).
Arkalarından zayıf bir (nesil ve âciz bir) zür riyet bıraksalardı, onlar(ın nasıl bakılacakların) a karşı endişe taşıyacak olan kimseler (, ellerine düşen yetimlerin bakımı hakkında Allâh-u Te âlâ’dan) son derece korksun (ve ken di çocuklarına yapılmasını istedikleri muâmeleyi onlara da uygulasınlar)! Öyleyse (bakımıyla yükümlü oldukları yetimler hak kında, kendi çocuklarına gösterdikleri hassasiyeti taşı mama konusunda) Allâh’tan hakkıyla sakınsınlar da, (çocuklarına: “Yavrucuğum!” diye hitap ettikleri gibi, yetimlere de tatlı ve) dosdoğru bir söz söylesinler.— M.Ustaosmanoğlu
4:9
10
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ اَمْوَالَ الْيَتَامٰى ظُلْماً اِنَّمَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ نَاراًۜ وَسَيَصْلَوْنَ سَع۪يراً۟ ٠١
İnnellezîne ye’kulûne emvâlel yetâmâ zulmen innemâ ye’kulûne fî butûnihim nârâ(nâran). Ve se yaslevne seîrâ(seîran).
O kimseler ki yetimlerin mallarını bir zulüm le (haksız yere) yemektedirler; gerçekten onlar, ka rınları içerisinde ancak (tıka basa) bir ateş yemiş ol maktadırlar. Yakında da (misli görülmemiş) çok alev lendirilmiş pek korkunç bir ateşe gireceklerdir.— M.Ustaosmanoğlu
4:10
11
يُوص۪يكُمُ اللّٰهُ ف۪ٓي اَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِۚ فَاِنْ كُنَّ نِسَٓاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَۚ وَاِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُۜ وَلِاَبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ اِنْ كَانَ لَهُ وَلَدٌۚ فَاِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُٓ اَبَوَاهُ فَلِاُمِّهِ الثُّلُثُۚ فَاِنْ كَانَ لَهُٓ اِخْوَةٌ فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوص۪ي بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۜ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْۚ لَا تَدْرُونَ اَيُّهُمْ اَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعاًۚ فَر۪يضَةً مِنَ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماً ١١
Yûsîkumullâhu fî evlâdikum liz zekeri mislu hazzıl unseyeyn(unseyeyni), fe in kunne nisâen fevkasneteyni fe lehunne sulusâ mâ terak(terake), ve in kânet vâhideten fe lehân nısf(nısfu). Ve li ebeveyhi li kulli vâhidin min humâs sudusu mimmâ terake in kâne lehu veled(veledun), fe in lem yekun lehu veledun ve varisehû ebevâhu fe li ummihis sulus(sulusu), fe in kâne lehû ıhvetun fe li ummihis sudusu, min ba’di vasiyyetin yûsî bihâ ev deyn(deynin). Âbâukum ve ebnâukum, lâ tedrûne eyyuhum akrabu lekum nef’â(nef’en), farîdaten minallâh(minallâhi). İnnallâhe kâne alîmen hakîmâ(hakîmen).
Allâh onun(; o ölüm döşeğinde bulunan kişinin), kendisini vasiyette bulunacağı bir vasiyet(in yerine getirilmesi) yahut bir borç (bırakmışsa onun edâsın) dan sonra, çocuklarınız(ın miras paylaşımı) hakkında size (şu hükümleri emir ve) vasiyet etmektedir ki; erkek için, iki dişinin payı kadar vardır. Eğer o (ölüden geriye kala)n (çocuk)lar ikiden fazla olan birtakım kadınlarsa, onun bırakmış olduğu şeylerden üçte ikisi kendilerine âittir. Fakat o (dişi çocuk), bir tek ise onun için (kalan malın) yarı(sı) vardır. (Ölünün) kendisi için bir çocuk mevcutsa, bırakmış olduğu şeylerden altıda biri anne ve babası içindir; (ama onlar bu hissede müşterek olmayıp,) o ikisinden her biri için (altıda bir pay sabit)dir. Eğer onun için bir çocuk bulunmuyorsa ve (sadece) ana-babası kendisine vâris olmuşsa, o zaman annesi için üçte bir vardır. Eğer onun için (erkek ve kız, ana-baba bir veya ayrı) kardeşler mevcutsa, o vakit altıda bir annesine âittir. (Akrabanızdan kimine mirastan pay ayırıp kimini mahrum etmeye yeltenmeyin, siz Allâh-u Te`âlâ’nın vasiyetini tutmaya bakın. Çünkü) babalarınız ve oğullarınız; bilemezsinizki onların hangisi (dünya ve âhirette) fayda bakımından sizin için daha yakındır? Allâh (tarafın)dan bir farz olarak (bu hükümler size meşrû edilmiştir)! (Siz yarın kimden fayda göreceğinizi bilmekten âcizken,) şüphesiz ki Allâh (kimin kime faydalı olacağı dâhil her şeyi) dâima (çok iyi bilen bir) Alîm ve (miras taksimi dâhil tüm hükümlerinde son derece isabetli bir) Hakîm olmuştur. Câhiliyet devrinde çocuklar ve kadınlar mirastan mahrum edilirken, İslâm bu âyet-i kerîmelerle onların bu zararını gidermiştir. Rivayete göre; Ensârdan Evs ibni Sâbit (Radıyallâhu anh) üç kız çocuğu bırakarak vefat ettiğinde, iki amcaoğlu malın tamamını alıp hanımına ve çocuklarına bir şey vermediler. Hanımı bu hususta Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e şikâyetlenince: “Hele şimdi dön bakayım, Allâh ne buyurur?” cevabını aldı, sonra bu sayfanın ilk âyet-i kerîmesi inerek, kadınların da mirastan payı olduğunu beyan ettiğinde, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) vefat eden zatın amcazâdelerine malı bölüşmemelerini emretti, ama kızlara ayrılan hisse miktarını açıklayan bir vahiy beklediğini iletti. Bunun üzerine bu ve bir sonraki âyet-i kerîme inince: “Evs’in bıraktığından sekizde birini hanımına, üçte ikisini kızlarına bırakın, geri kalanı sizindir!” diye amcaoğullarına emretti. Ancak burada bazılarının, İslâm’ın kadınlara tanıdığı haklardan sarf-ı nazar ederek, mirastan erkeğin tam, kızınsa yarım hisse alması konusundaki yersiz itirazlarına cevap verecek olursak; evlenirken mehir vermek ve düğün masrafları, aile hayatında ise harcama yükü erkeğe yüklenmişken, miras taksiminde kadına erkekten fazla yada eşit verilmesi adalete ters düşeceği gibi, harcamalardaki farklı yükümlülük göz önünde bulundurularak erkeğe fazla verilmesi, kadınların menfaatine olan ince bir adâlet tatbikidir. Dolayısıyla böylece erkeğe: “Sana yarım verecekken tam veriyoruz ama hanımının nafakası sana âittir!” denmiş olmaktadır. Ayrıca erkekle dişi arasındaki yaratılış farkı göz önünde bulundurulduğunda, kadın, erkekte olmayan bazı hususiyetlere sahipsede, para kazanma ve iş yönetme hususunda erkeğin iktisat gücü inkâr edilemez. Binaenaleyh malın erkeğin elinde bulunması, hem kadın hem de erkeğin menfaatleri bakımından daha faydalıdır. Ne var ki; yarı payını düşürerek kadını büsbütün mahrum bırakmak da adâlet ve genel menfaatlerle bağdaşmayacağından, İslâm her konuda olduğu gibi bu hususta da hem fert hem de toplum için en faydalı ve hikmetli olan hükmü getirmiştir.— M.Ustaosmanoğlu
4:11
12
وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ اَزْوَاجُكُمْ اِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُنَّ وَلَدٌۚ فَاِنْ كَانَ لَهُنَّ وَلَدٌ فَلَكُمُ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْنَ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوص۪ينَ بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۜ وَلَهُنَّ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْتُمْ اِنْ لَمْ يَكُنْ لَكُمْ وَلَدٌۚ فَاِنْ كَانَ لَكُمْ وَلَدٌ فَلَهُنَّ الثُّمُنُ مِمَّا تَرَكْتُمْ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ تُوصُونَ بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۜ وَاِنْ كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلَالَةً اَوِ امْرَاَةٌ وَلَهُٓ اَخٌ اَوْ اُخْتٌ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُۚ فَاِنْ كَانُٓوا اَكْثَرَ مِنْ ذٰلِكَ فَهُمْ شُرَكَٓاءُ فِي الثُّلُثِ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصٰى بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۙ غَيْرَ مُضَٓارٍّۚ وَصِيَّةً مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَل۪يمٌۜ ٢١
Ve lekum nısfu mâ terake ezvâcukum in lem yekun lehunne veled(veledun), fe in kâne lehunne veledun fe lekumur rubuu mimmâ terakne min ba’di vasıyyetin yûsîne bihâ ev deyn(deynin). Ve lehunner rubuu mimmâ teraktum in lem yekun lekum veled(veledun), fe in kâne lekum veledun fe lehunnes sumunu mimmâ teraktum min ba’di vasıyyetin tûsûne bihâ ev deyn(deynin). Ve in kâne raculun yûrasu kelâleten ev imraetun ve lehû ahun ev uhtun fe li kulli vâhidin min humâs sudus(sudusu), fe in kânû eksera min zâlike fe hum şurakâu fîs sulusi min ba’di vasiyyetin yûsâ bihâ ev deynin gayra mudârr(mudârrin), vasıyyeten minallâh(minallâhi). Vallâhu alîmun halîm(halîmun).
Kendileri için (sizden veya başkasından olma erkek veya dişi) bir çocuk (veya torun) bulunmuyor sa, kendisini vasiyette bulunacakları bir vasiyet(in yerine getirilmesi) yahut bir borç (bırakmışlarsa onun edâsın)dan sonra, hanımlarınızın (ölüp) bırakmış olduğu şeylerin yarısı size âittir. Eğer onlar için bir çocuk mevcutsa, bırakmışoldukları şeylerden dörtte biri sizindir. Eğer size âit bir çocuk bulunmuyorsa, kendisini vasiyette bulunacağınız bir vasiyet(in yerine getiril mesi) yahut bir borç (bırakmışsanız onun edâsın)dan sonra, bırakmış olduğunuz şeylerden dörtte biri o (nikâhınızdaki kadı) nlara âittir. Şayet sizin için bir çocuk mevcutsa, o zaman bırakmış olduğunuz şeylerden sekizde biri onlarındır. Eğer (geriye baba ve evlat bırakmayarak ölen) bir adama veya bir kadına (, babası ve çocukları olmadığı için asâleten değil de, kardeşleri veya amcaları vasıta sıyla) kelâle olarak vâris olunuyorsa, onun için (anneden) bir erkek veya bir kız kardeş de varsa, o ikisinden her biri için altıda bir vardır. İşte eğer o (kardeş ola)nlar bu (bir sayısı)n dan daha çok iseler, işte onlar üçte bir (hisse)de ortaktırlar. (Ama bu, vasiyet eden tarafından, hak kı olan üçte birden fazlası vasiyet edil erek veya hakkı belli olan bir vârise fazladan vasiyette bulunularak, vârisle re) zarar verici olmaksızın kendisi vasiyet edilecek olan bir vasiyet(in yerine getirilmesi) yahut bir borç (bırakılmışsa onun edasın)dan sonra (geçerlidir)! Allâh (tarafın)dan çok önemli bir vasiyet olarak (bu hükümler size emredilmiştir)! Allâh (vasiyetin de âdil davrananı da, zulüm yapanı da çok iyi bilen ve herkese hak ettiği karşılığı verecek olan bir) Alîm’dir; (zâlimin cezasını peşin vermeyecek derecede acele etmeyen bir) Halîm’dir.— M.Ustaosmanoğlu
4:12
13
تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِۜ وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ ٣١
Tilke hudûdullâh(hudûdullâhi). Ve men yutııllâhe ve resûlehu yudhılhu cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ. Ve zâlikel fevzul azîm(azîmu).
İşte bunlar Allâh’ın (yetimlerle, vasiyet ve mirasla ilgili olarak açıklamış olduğu hükümleri ve) sınırlarıdır! Her kim (Allâh-u Te`âlâ’nın hüküm ve taksimine râzı gelir ve her konuda) Allâh’a ve Rasûlüne itaat ederse, onu (köşklerinin ve ağaçlarının) alt ların dan ırmaklar akmakta olan pek değerli cennetlere girdirecektir. İçinde ebedî kalıcılar(dan biri) ola rak! İşte ancak bu, pek büyük kurtuluştur!— M.Ustaosmanoğlu
4:13
14
وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَاراً خَالِداً ف۪يهَاۖ وَلَهُ عَذَابٌ مُه۪ينٌ۟ ٤١
Ve men ya’sıllâhe ve resûlehu ve yeteadde hudûdehu yudhılhu nâran hâliden fîhâ.Ve lehu azâbun muhîn(muhînun).
Kim de (haramları helâl sayarak) Allâh’a ve Rasûlü’ne isyan eder (; Onların emir ve nehiylerini tanımaz) ve O (Allâh-u Sübhânehû)nun (iman dâhil tüm) sınırlarını geçerse, onu da içinde ebedî kalacağı korkunç bir ateşe sokacaktır. Çok alçaltıcı pek büyük bir azap da ona mahsustur! Bu âyet-i celîlelerde vârislerin kısımları en güzel bir şekilde tertip edilmiştir. Şöyle ki; vârisin ölüyle vasıtasız ya da vasıtalı ilişkisi göz önünde bulundurulmuş, vasıtasız olan irtibatlar soy veya evlilik olarak değerlendirilmiş, vasıtayla olan alâka ise “Kelâle” diye adlandırılmıştır. Doğrudan doğruya nesep cihetinden meydana gelen birleşme, doğum yakınlığından ibarettir ki, çocuklar ve ana-baba buna dâhildir. İnsanın ana-babasıyla ve çocuklarıyla olan irtibâtı, şeref bakımından en üst düzeyde olduğundan, ilk olarak 11. âyet-i kerîmede onlarla ilgili miras hükümleri açıklanmış, daha sonra 12. âyet-i kerîmede evvela karı-koca hakları bildirilmiştir. Kişinin, birader, hemşire vesâir akraba ile ülfet ve ünsiyeti geride zikredilenlere nispetle daha zayıf olduğundan, kelâle konusu ilk iki kısımdan sonraya bırakılmıştır. Soy bakımından vâris olanlardan erkek çocuğun hissesi, kızın iki misli olduğu gibi, nikâh sebebiyle vâris olanlar için de, kocanın hissesi kadının iki misli kılınmıştır. Bu durumda kadının çocuğu yoksa bıraktığının yarısı, varsa dörtte biri kocanın, erkeğin çocuğu yoksa bıraktığının dörtte biri, varsa sekizde biri hanımına kalacaktır. İslâm dışı bazı düzenlerde, ölenin çocukları kalması durumunda ana-babası vâris olamamaktayken, İslâm hukuku, hisselerin taksiminde adâlet esâsını gözetmiş, vârisleri belirlerken de sadece akrabalık derecesini değil, onunla birlikte istifadeyi de göz önünde bulundurarak, ölüye faydası dokunmuş olan uzak akrabayı da mirastan mahrum bırakmamıştır. Ölecek kişinin, bırakacağı malın üçte birinden fazlasını vasiyet etmesi câiz olmadığından böyle bir vasiyetin, kalan malın üç te birinden fazlası hakkında geçerliliği yoktur. Hadîs-i şerîfte: “Üçte bir de çoktur!” buyrulduğundan, evlâ olan, üçte birden azını vasiyet etmektir. Ama malı az olup vârisleri de fakir olan kim seler için efdal olan, hiç vasiyette bulunmamaktır. Hiç vârisi olma yanınsa, tüm malını vasiyet etmesi câizdir. Üçte birden fazla vasiyet etmek yahut tüm malı ya da bir kısmını yabancıya vasiyet etmek, vârisleri mahrum etmek için kendisini borçlu göstermek veya kıymetli malı ucuza satmak ya da değersiz bir şeyi pahalıya almak gibi suretlerle vârisleri zarara sokmak, kebâir günahlardan sayılmış ve hadîs-i şerîfte: “Yetmiş sene hayır ehlinin ameli üzere bulunduğu halde, vasiyetinde yapacağı bir zulüm nedeniyle son nefesinde kendisine en kötü ameli nasip edilip cehenneme girecek olan bir kişiyle, buna mukabil yetmiş sene şer ehlinin amelini yaptığı halde, vasiyetinde adâleti nedeniyle sonunda kendisine en hayırlı ameli nasip edilerek cennete giren bir kişi” konu edilmiştir. (İbni Mâce, Vasâyâ: 3 No: 2704, 2/902)— M.Ustaosmanoğlu
4:14
15
وَالّٰت۪ي يَأْت۪ينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نِسَٓائِكُمْ فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ اَرْبَعَةً مِنْكُمْۚ فَاِنْ شَهِدُوا فَاَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتّٰى يَتَوَفّٰيهُنَّ الْمَوْتُ اَوْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لَهُنَّ سَب۪يلاً ٥١
Vellâtî ye’tînel fâhişete min nisâikum festeşhidû aleyhinne erbaaten minkum, fe in şehidû fe emsikûhunne fîl buyûti hattâ yeteveffâhunnel mevtu ev yec’alallâhu lehunne sebîlâ(sebîlen).
(Ey kocalar!) Kadınlarınızdan öyleleri ki; (zina gibi) en çirkin işi yapmışlardır, işte sizden olan (; erkek, hür ve mümin) dört kişiden onlar aleyhine şâhitlik yapmalarını isteyin! Eğer (vasıfları tutan dört kişi, o kadınların zina yaptığına dâir) şâhitlikte bulunurlarsa, (ecelleri gelerek) ölüm kendilerini alıncaya yahut Allâh onlar için (farklı bir hüküm beyan etmek suretiyle) bir yol tayin edinceye kadar kendilerini evlerde tutu(p hapsedi)n! Ulemâ bu âyet-i kerîmenin neshedildiği hakkında görüş birliği içindedir ki, zaten ileride neshedileceği, âyet-i kerîmenin kendisinden de anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Hattâbî (Rahimehullâh)ın da beyanı vechile; bunu “Nesh” olarak görmektense, âyet-i kerîmede geçen: “Allâh onlar için bir yol tayin edinceye kadar” ifadesindeki kısa ve kapalı ifadenin sonradan açıklanması olarak değerlendirmek daha uygun olabilir. Nitekim bu âyette geçen kapalı hüküm, Nûr Sûresi 2. ayet-i kerimede geçen “Had ayeti” ve lafzan neshedilip, sahih hadislerle hükmünün geçerliliği sabit olan “Recm cezası” ile açıklanmıştır. Gerçi “Nesh” tabirinin tarifleri arasında bu suret de yer almıştır. İslâm’ın başlangıç döneminde zina eden kadınların cezası böyle tespit edilmişken, daha sonra evlilik geçirmeden önce zina edenlere yüz sopa, evlilik geçirdikten sonra zina edenlere ise, taşlanarak öldürülme anlamında recm cezası getirilmiştir. Ancak şunu da belirtelim ki; İslâm bu konuda şâhitlik yapılmasından ve bu cezaların sıkça uygulanmasından yana olmamış, bilakis olayın şâhitleri tarafından gizli kapalı tutulmasını teşvik etmiştir. Nitekim iman, adâlet, erkeklik ve hürriyet gibi vasıfları tutan dört şâhidin, zina suçunun işlendiğini birlikte ve açıkça görmeleri gibi, bir arada bulunması hemen hemen imkânsız olan birçok ağır şartın öne sürülmesi de bunun göstergesidir. Ayrıca bu cezanın uygulanması için, zina eden kadın ve erkek te; bülûğa ermiş olmak, akıllı olmak, hür olmak ve dinen muteber bir nikâhla cinsî münasebette bulunmuş olmak gibi şartlar aranması da, İslâm’ın bu cezayı herkese uygulamamak hususunda ne denli titiz davrandığını ortaya koymaktadır. Lâkin zina aleni hale gelip, âile hayatını tehlikeye sokacak bir boyut kazandığında, toplum açısından caydırıcı olması ve bu günaha düşenlerin âhirete temiz çıkması gibi nice hikmetlere mebni olarak dinimiz böyle ağır bir cezanın uygulanmasını gerekli kılmıştır.— M.Ustaosmanoğlu
4:15
16
وَالَّذَانِ يَأْتِيَانِهَا مِنْكُمْ فَاٰذُوهُمَاۚ فَاِنْ تَابَا وَاَصْلَحَا فَاَعْرِضُوا عَنْهُمَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ تَـوَّاباً رَح۪يماً ٦١
Vellezâni ye’tiyânihâ minkum fe âzûhumâ, fe in tâbâ ve aslehâ fe a’rıdû anhumâ. İnnallâhe kâne tevvâben rahîmâ(rahîmen).
İçiniz(deki kadın ve erkeklerin evlilik geçirmemişlerin)den o iki kişi ki, o (zina suçu)nu işlemişler dir; artık (kınama ve ayıplama suretiyle) onlara eziyet edin! Ama eğer o ikisi (bu günahtan) tevbe ederler ve (kötü durumları için bir) düzeltmede bulunurlarsa, işte o zaman onlar(ı ayıplamak)dan yüz çevirin. Şüphesiz ki Allâh (tevbe edenlerin tevbesini) dâima (çokça kabul eden bir) Tevvâb ve (tevbekârları çok esirgeyen bir) Rahîm olmuştur. Müfessirlerin beyanı üzere; burada zina edenlere yapılması emredilen eziyet: “Allah’tan korkmadınız mı? Hiç mi utanmadınız?” gibi sözlerle yapılacak bir kınama ve ayıplamadır ki; dille yapılacak tekdîrin, akıllı bir insan hakkında dayaktan daha müessir olacağı âşikârdır. Ancak şu bilinmelidir ki; bu âyet-i kerîme sıralamada sonra ise de, iniş bakımından hapis emrinden önce dir. Buna göre zinanın cezası olarak; önce eziyet sonra hapis âyeti inmiş, daha sonra Nûr Sûresi`nin ayetiyle bu hükümler kaldırılıp yüz sopa cezası getirilmiştir. En sonunda Mâ’iz hadisiyle bu hüküm özelleştirilip, evlilik geçirmiş olanlar hakkında yüz sopa cezası kaldırılarak ceza recme dönüşmüştür. Evlilik geçirmemiş olanlar hakkındaysa yüz sopa hükmü kalmıştır. “Bir önceki âyet kadın kadına, bu ise erkek erkeğe fuhuş yapanlar hakkındadır!” diyenlere göre ise, burada nesh yoktur. Bu mana ya göre; İmam-ı A’zam (Radıyallâhu anh)`ın: “Livatada had cezası yoktur, ancak ta’zîr (; hâkimin takdir edeceği, kınama, dayak veya hapis cezalarından biri) vardır!” şeklindeki fetvâsı da açık bir delile dayanmış olmaktadır. (Nesefî)— M.Ustaosmanoğlu
4:16
17
اِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّٰهِ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السُّٓوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِنْ قَر۪يبٍ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً ٧١
İnnemât tevbetu alâllâhi lillezîne ya’melûnes sûe bi cehâletin summe yetûbûne min karîbin fe ulâike yetûbullâhu aleyhim. Ve kânallâhu alîmen hakîmâ(hakîmen).
Allâh’ın (kabûlünü) üstlendiği tevbe, ancak o kişiler için (geçerli)dir ki; kötü bir şeyi bilgisizce işlerler de, sonra (ölüm öncesine kadar) yakın (sa yılacak olan geniş) zamandan birinde tevbe ederler. İşte onlar ki, Allâh onların tevbelerini kabul etmektedir. Allâh dâima (kullarının pişmanlıklarını çok iyi bilen bir) Alîm ve (tövbekârlara azap etmeyen bir) Hakîm olmuştur.— M.Ustaosmanoğlu
4:17
18
وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۚ حَتّٰٓى اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ وَلَا الَّذ۪ينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً ٨١
Ve leysetit tevbetu lillezîne ya’melûnes seyyiât(seyyiâti), hattâ izâ hadara ehadehumul mevtu kâle innî tubtul’âne ve lâllezîne yemûtûne ve hum kuffâr(kuffârun). Ulâike a’tednâ lehum azâben elîmâ(elîmen).
O (makbul) tevbe, onlardan birine ölüm gel diğinde: “Gerçekten ben şimdi tevbe ettim!” diyene kadar sürekli kö tü şeyler yapmakta olan kimseler için (geçerli) değildir, kendileri kâfirler ola rak ölen kimselerin (âhiretteki tevbeleri) de (kabule şâyân) değildir. İşte onlar ki; Biz kendileri için çok acı verici büyük bir azap hazırlamışızdır.— M.Ustaosmanoğlu
4:18
19
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَرِثُوا النِّسَٓاءَ كَرْهاًۜ وَلَا تَعْضُلُوهُنَّ لِتَذْهَبُوا بِبَعْضِ مَٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ اِلَّٓا اَنْ يَأْت۪ينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍۚ وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۚ فَاِنْ كَرِهْتُمُوهُنَّ فَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَيَجْعَلَ اللّٰهُ ف۪يهِ خَيْراً كَث۪يراً ٩١
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ yahıllu lekum en terisûn nisâe kerhâ(kerhen). Ve lâ ta’dulûhunne li tezhebû bi ba’dı mâ âteytumûhunne illâ en ye’tîne bi fâhışetin mubeyyineh(mubeyyinetin), ve âşirûhunne bil ma’rûf(ma’rûfi), fe in kerihtumûhunne fe asâ en tekrahû şey’en ve yec’alallâhu fîhi hayran kesîrâ(kesîran).
Ey iman etmiş olan kimseler! (Yakın vârislerinizin ölümüyle sahipsiz kalan) kadınları zorla miras olarak almanız sizin için helâl olmaz! Kendilerine (ihtiyacınız olmadığı halde, mallarına rağbetinizden do layı onları boşamayıp da, mehir olarak) vermiş oldu ğunuz şeyin bir kısmını (ele geçirip) gideresiniz diye onları(n başkalarıyla evlenmesini) engellemeyin. An cak (eziyet, aşırı geçimsizlik ve namussuzluk gibi) apa çık çirkin bir şey yapmış olmaları müstesna! (Bu du rumda onlardan boşama bedeli isteme hakkınız vardır.) Kendileriyle iyi bilinen bir yolla geçinin (; onlara karşı insaflı davranmayı ve güzel konuşmayı terk etme yin)! Eğer onlardan hoşlanmazsanız (yine de sabre din), (zira) umulur ki siz bir şeyi hoş karşılamazsı nız, ama Allâh onda pek çok hayır takdir etmiştir.— M.Ustaosmanoğlu
4:19
20
وَاِنْ اَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍۙ وَاٰتَيْتُمْ اِحْدٰيهُنَّ قِنْطَاراً فَلَا تَأْخُذُوا مِنْهُ شَيْـٔاًۜ اَتَأْخُذُونَهُ بُهْتَاناً وَاِثْماً مُب۪يناً ٠٢
Ve in eradtumustibdâle zevcin mekâne zevcin, ve âteytum ihdâhunne kıntâren fe lâ te’huzû minhu şey’â(şey’en). E te’huzûnehu buhtânen ve ismen mubînâ(mubînen).
Siz bir eşi (boşayıp onu)n yerine diğer bir eşi (nikâhınızın altına alarak, onu boşadığınızla) değiş mek isterseniz ve o (nikâhınızda bulunan kadı)nlar dan birine (mehir olarak) çokça mal da vermişse niz, artık on(a verdiğiniz mal)dan hiçbir şeyi (geri) almayın. (Suçsuz bir kadından mehri geri almayı ken dinize yakıştıramayacağınızdan, boşama sebebi olarak) bir iftira (düzmek) ve (ona) açık bir günah (yükle mek üzere kendinizi hazırlayıp da, âhirette büyük bir azâba namzet) olarak mı onu alacaksınız?— M.Ustaosmanoğlu
4:20
21
وَكَيْفَ تَأْخُذُونَهُ وَقَدْ اَفْضٰى بَعْضُكُمْ اِلٰى بَعْضٍ وَاَخَذْنَ مِنْكُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاً ١٢
Ve keyfe te’huzûnehu ve kad efdâ ba’dukum ilâ ba’dın ve ehazne minkum mîsâkan galîzâ(galîzan).
(Cima etmek veya birleşme imkânı bulabilecek şekilde baş başa kalmak suretiyle) gerçekten bir kısmınız diğer bir kısma ulaşmışken, onlar (nikâh akdiyle) sizden kuvvetlive güvenilir bir söz de almışlarken, onu nasıl (geri) alabilirsiniz?— M.Ustaosmanoğlu
4:21
22
وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ اِلَّا مَا قَدْ سَلَفَۜ اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَمَقْتاًۜ وَسَٓاءَ سَب۪يلاً۟ ٢٢
Ve lâ tenkihû mâ nekaha âbâukum minen nisâi, illâ mâ kad selef(selefe). İnnehu kâne fâhışeten ve maktâ(maktan). Ve sâe sebîlâ(sebîlen).
Babalarınızın nikâhlamış olduğu kadınlarla evlenmeyin, (câhiliyet devrinde) geçmiş olan gerçekten müstesnâ! Çünkü şüphesiz bu (şekilde üvey annelerinizi nikâhlamanız), çok çirkin bir iş ve (hem Allâh, hem de müminler katında) bir buğz(u nefret sebebi) olmuş, yol bakımından da (izleyicisi için) çok kötü olmuştur. Câhiliyet devrinde üvey anne ile evlenmek nefret nikâhı diye adlandırılır, ondan doğan çocuğa da “Nefret edilen ve hakir görülen” anlamında “Makît” denilirdi. Fahrurrâzî (Rahimehullâh)ın beyan-ı vechile; çirkinliğin, aklî, şer’î ve âdî olmak üzere üç mertebesi vardır. Burada geçen “Fâhişe” tabiri, bu işin aklen çirkinliğine, “Makt” tabiri, dînen çirkinliğine, “Ne kötü bir yoldur!” ifadesi ise, örf ve âdet yönünden kötülüğüne temas etmiştir.— M.Ustaosmanoğlu
4:22
23
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ اُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالَاتُكُمْ وَبَنَاتُ الْاَخِ وَبَنَاتُ الْاُخْتِ وَاُمَّهَاتُكُمُ الّٰت۪ٓي اَرْضَعْنَكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ مِنَ الرَّضَاعَةِ وَاُمَّهَاتُ نِسَٓائِكُمْ وَرَبَٓائِبُكُمُ الّٰت۪ي ف۪ي حُجُورِكُمْ مِنْ نِسَٓائِكُمُ الّٰت۪ي دَخَلْتُمْ بِهِنَّۘ فَاِنْ لَمْ تَكُونُوا دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْۘ وَحَلَٓائِلُ اَبْنَٓائِكُمُ الَّذ۪ينَ مِنْ اَصْلَابِكُمْۙ وَاَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْاُخْتَيْنِ اِلَّا مَا قَدْ سَلَفَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماًۙ ٣٢
Hurrimet aleykum ummehâtukum ve benâtukum ve ehavâtukum ve ammâtukum ve halâtukum ve benâtul ahi ve benâtul uhti ve ummehâtukumullâtî erdâ’nekum ve ehavâtukum miner radâati ve ummehâtu nisâikum ve rabâibukumullâtî fî hucûrikum min nisâikumullâtî dehaltum bihinn(bihinne), fe in lem tekûnû dehaltum bihinne fe lâ cunâha aleykum, ve halâilu ebnâikumullezîne min aslâbikum, ve en tecmeû beynel uhteyni illâ mâ kad selef(selefe). İnnallâhe kâne gafûran rahîmâ(rahîmen).
Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşin kızları, kız kardeşin kızları, o sizi emzirmiş olan (süt) anneleriniz, sütten kız kardeşleriniz, hanımlarınızın anneleri ve kendileriyle (gerdeğe) girdiğiniz hanımlarınızdan olma himâyelerinizde bulunan üvey kızlarınız(la evlenmeniz) size haram kılınmıştır. Eğer siz onlarla (zifafa) girmiş değilseniz, o zaman (kendilerinden ayrılmanız yahut ölmeleri hâlinde kızlarıyla evlenmeniz hususunda) sizin üzerinize hiç bir günah yoktur. Bir de sulplerinizden (gelmiş) olan (öz) oğullarınızın helâlleri ve iki kız kardeş arasında (bir nikâh ta) birleştirme yapmanız (size yasaklanmıştır). Geçmiş(te câhiliyet devrinde işlen miş) olan kesinlikle müstesnâ! Şüphe siz ki Allâh (İslâm’dan önce yapılanları) dâima (çokça bağışlayan bir) Ğafûr ve (Müslüman olduktan sonra tevbe edenlere çok acıyan bir) Rahîm olmuştur. Âyet-i celîlede geçen “anne” tabirine; öz anne, anneanne ve babaanne dâhil olduğundan, kaç batın yukarı çıkarsa çıksın bunlarla evlenmek haramdır. Yine böylece; insanın kendi kızı, oğlunun kızı, kızının kızı kaç batın aşağı inerse insin nikâhları haramdır. Âyet-i celîlede geçen “Kız kardeşler” tabiri; anababa bir kardeşe de, ana bir ya da baba bir kardeşe de şâmil olduğundan, bütün kız kardeşlerin nikâhı haramdır. Yine bu tabir, kişinin hala ve teyzesini, babasının ve annesinin ana-baba bir veya ana bir yahut baba bir tüm kardeşlerini içine aldığından bunlarla da evlenmek haramdır. “Sütanne”, öz anne gibi haram olduğundan, onun hakkında da anne tabiri kullanılmıştır. Sütannenin annesi, kızı ve kız kardeşinin nikâhları, ayrıca soy cihetinden kimler haramsa, süt yönünden de onların nikâhı haramdır. Bir kadının sütanne olabilmesi için, iki sene olansüt müddetini bitirmemiş olan bir çocuğun velev bir defa olsun, onun memesinden süt emmesi veya memeden sağılmış bir sütü içmesi gereklidir. Bu sütün çocuğun midesine ağız ya da burun yoluyla ulaşması ya da emzikle verilmesi eşit olduğu gibi, bu sütün az veya çok olması arasında da bir fark yoktur. Süt veren kadının bâkire veya hayızdan kesilme yaşına ulaşmış olması arasında da bir fark yoktur. Ancak dokuz yaşından küçük olamaz! “Kayınvâlide”, onun annesi ve babasının annesi kaç batın yukarıdan nenesi de olsa nikâhı helâl olmaz!“Üvey kızlar”, ekseri üvey babalarının evinde bulunduğundan burada îzâh için bu husus konu edilmiştir. Yoksa üvey babanın evinde bulunsun ya da bulunmasın, bir kadınla evlenip gerdeğe girdikten sonra onu boşasa bile o kadının kızı üvey babasına helâl olmaz. Ancak nikâhlanıp da cima olmaksızın ayrılırlarsa, o zaman üvey kızı nikâh etmekte bir günah yoktur! Bir kişinin öz oğlunun evlenip boşadığı veya ölüp geriye bıraktığı kadınla evlenmesinin haram olduğu açıklanırken getirilen: “Sulplerinizden” kaydı, evlatlığın hanımıyla evlenmenin haram olmadığını belirtmektedir. En son hüküm olarak; iki kız kardeşin bir nikâhta birleştirilmesinin haram olduğu, bunun nikâhla bile olsa o akdin fâsit olup nikâhın geçersiz bulunduğu açıklanmıştır ki, bu durumda birinci nikâh geçerli olup ikincisi fâsittir. Görüldüğü üzere İslâm, soy yakınlığı, hısımlık ve süt sebebiyle birtakım mahremiyetler ve yasaklıklar teşrî` etmiştir ki, bütün bunların birçok sebep ve hikmetleri vardır. Geniş malumat için bakınız: Rûhu’l-Furkân: 4/665— M.Ustaosmanoğlu
4:23
24
وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَٓاءِ اِلَّا مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۚ كِتَابَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْۘ وَاُحِلَّ لَكُمْ مَا وَرَٓاءَ ذٰلِكُمْ اَنْ تَبْتَغُوا بِاَمْوَالِكُمْ مُحْصِن۪ينَ غَيْرَ مُسَافِح۪ينَۜ فَمَا اسْتَمْتَعْتُمْ بِه۪ مِنْهُنَّ فَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ فَر۪يضَةًۜ وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا تَرَاضَيْتُمْ بِه۪ مِنْ بَعْدِ الْفَر۪يضَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماً ٤٢
Vel muhsanâtu minen nisâi illâ mâ meleket eymânukum, kitâballâhi aleykum, ve uhille lekum mâ varâe zâlikum en tebtegû bi emvâlikum muhsinîne gayra musâfihîn(musâfihîne). Fe mâstemta’tum bihî minhunne fe âtûhunne ucûrehunne farîdah(farîdaten). Ve lâ cunâha aleykum fîmâ terâdaytum bihî min ba’dil farîdah(farîdati). İnnallâhe kâne alîmen hakîmâ(hakîmen).
(Câriyelerden) sağ ellerinizin mâlik bulunmuş oldukları dışındaki kadınlardan (evlilikle) korunmuş olanlar(ın) da (nikâhı size haram edilmiştir)! (Bu sayılanlarla evlenmenizin yasaklığı) üzerinize Allâh’ın bir yazısı olarak (tayin edilmiştir)! İşte size! Zinaya sapmayanlar ve (kendilerini fuhuştan) koruyan kimseler olarak, bu (sayıla)n (yasak)ların ötesinde bulunan (kadın)ları mallarınız(dan vereceğiniz mehir) ile (nikâhlamak) istemeniz sizin için helâl kılınmıştır. Artık onlardan hangisiyle (nikâhlanarak) faydalandıysanız, kesinlikle belirlenmiş bir şey olarak mehirlerini kendilerine verin. Ama tayin edilen miktar (ile mehri sınırladık)dan sonra, (mehrin artırılması, eksiltilmesi veya tamamen düşürülmesi gibi) karşılıklı rıza ile hakkında anlaşmaya vardığınız şeylerde sizin üzerinize hiçbir günah yoktur. Şüphesiz ki Allâh (evlilikleriniz dâhil, tüm konularda sizin yararınıza olacak meseleleri) dâima (çok iyi bilen bir) Alîm ve (soyları korumanızı sağlayacak nikâh akdiyle ilgili tayin ettiği hükümlerde tam isabet ve hikmet sahibi bir) Hakîm olmuştur. Bu âyet-i celîlenin zâhirî ifadesinden, bu ve bir önceki âyet-i kerîmede zikredilen kadınların dışındakilerle evlenmenin helâl olduğu anlaşılmaktaysa da, sünnetteki bazı deliller bunların dışında kalan bazı sınıfların da haram olduğuna delâlet etmektedir. Nitekim bir kadınla halasının veya teyzesinin bir nikâhta birleştirilmesi; üç talakla boşanan bir kadının başka bir kocayla evlenip birleştikten sonra boşanmadan eski kocasıyla nikâhlanması; iddet bekleyen bir kadının bu süre zarfında başka biriyle evlenmesi; dört hanımı olanın beşinciyle evlenmesi; dinden dönmüş mürtet bir kadınla, yeniden İslâm’a girmedikçe evlenilmesi; putperest ve ateşperest kadınların nikâhı gibi bazı evlenmelerin haramlığı bu âyet-i celîlelerde ifade edilmemişse de, haklarında hadîs-i şerîfler mevcut olduğundan, nikâhı haram olanlara dâhildirler. Âyet-i celîlede geçen: “Bunların dışındakilerin nikâhını mallarınızla talep etmeniz size helâl kılındı” ifadesi, mehrin nikâhın şartlarından olduğunu göstermektedir; buna göre mehir konuşulmadan kıyılan nikâhlar geçerliyse de, mutlaka bir mehir ödenecektir ve bu, ilim öğretmek, bir süre hizmet etmek gibi menfaatler kabîlinden olmayıp, mutlaka mal cinsinden olacaktır. Bu hususta geniş malûmat için bakınız: Rûhu’l Furkan, 4/560-563. Burada geçen “istimtâ`" tabiri, sapık Şî’a fırkasının iddia ettiği mut`a nikâhından bahsetmemektedir. Bilakis Zeccâc ve Taberî gibi ulemânın beyanları vechile; şartlarına uygun olarak nikâhlanıp cima edilerek kendilerinden istifâde edilen kadınlara mehirlerinin verilmesini konu etmektedir. Nitekim Ehl-i Sünnete göre mut`a nikâhı haramdır ve bu suretle yapılan birleşmeler zinadır.— M.Ustaosmanoğlu
4:24
25
وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ مِنْكُمْ طَوْلاً اَنْ يَنْكِـحَ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ فَمِنْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ مِنْ فَتَيَاتِكُمُ الْمُؤْمِنَاتِۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِا۪يمَانِكُمْۜ بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍۚ فَانْكِحُوهُنَّ بِاِذْنِ اَهْلِهِنَّ وَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ مُحْصَنَاتٍ غَيْرَ مُسَافِحَاتٍ وَلَا مُتَّخِذَاتِ اَخْدَانٍۚ فَاِذَٓا اُحْصِنَّ فَاِنْ اَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ مِنَ الْعَذَابِۜ ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِيَ الْعَنَتَ مِنْكُمْۜ وَاَنْ تَصْبِرُوا خَيْرٌ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟ ٥٢
Ve men lem yestetı’ minkum tavlen en yenkıhal muhsanâtil mu’minâti fe min mâ meleket eymânukum min feteyâtikumul mu’minât(mu’minâti). Vallâhu a’lemu bi îmânikum. Ba’dukum min ba’d(ba’dın), fenkihûhunne bi izni ehlihinne ve âtûhunne ucûrehunne bil ma’rûfi muhsanâtin gayra musâfihâtin ve lâ muttehızâti ahdân(ahdânin), fe izâ uhsinne fe in eteyne bi fâhışetin fe aleyhinne nısfu mâ alâl muhsanâti minel azâb(azâbi). Zâlike li men haşiyel anete minkum. Ve en tasbirû hayrun lekum. Vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun).
İçinizden her kim (kölelikten) korunmuş (hür ve) imanlı kadınlarla evlenmeye güç yetiremezse, sağ ellerinizin mâlik bulunmuş olduğu imanlı genç câriyelerinizden biriyle (nikâhlansın)! Allâh imanınızı hakkıyla bilendir. (Siz ise sadece zâhirî ifadelerle yetinmelisiniz. Dolayısıyla ‘İnandım!’ diyenin iç yüzünü araştırmayın ve onlar köle, siz hür sünüz diye böyle bir nikâhtan çekinmeyin. Zira dininiz İslâm, babanız da Âdem (Aleyhisselâm) olması itiba rıyla) bir kısmınız diğer bir kısımdandır! O halde sahiplerinin izniyle o (câriye kadı) nları, (açıkça) fuhuş yapmayan, (gizlice) dostlar tutmayan, (zinadan) korunmuş (namuslu) kadınlar olarak ni kâh edin ve (eksiltme, geciktirme gibi zararlar yap maksızın) ma`ruf ile mehirlerini kendilerine verin. Artık o (câriye ola)nlar (evlilikle) korundukları zaman, eğer (zina gibi) çok çirkin bir iş yapacak olurlarsa, işte onlar üzerine düşen; (kölelikten) ko runmuş olan (hür ve evlilik geçirmemiş) kadınlar üzerine gereken (yüz sopa) azâb(ın)ın yarısıdır. İşte bu (câriyelerle evlenme izni), içinizden (zina günahının) sıkın tı(sın)dan korkmuş olan kim se içindir. Yine de (câriyelerle evlenmeyip) sabret meniz sizin için daha iyidir. Allâh (İslâm’dan önce işlenmiş olan günahları çokça bağışlayan bir) Ğafûr’dur; (kullarına çok acıdığı için on la ra bu müsâadeyi vermiş o lan bir) Rahîm’dir.— M.Ustaosmanoğlu
4:25
26
يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُبَيِّنَ لَكُمْ وَيَهْدِيَكُمْ سُنَنَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَيَتُوبَ عَلَيْكُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ ٦٢
Yurîdullâhu li yubeyyine lekum ve yehdîyekum sunenellezîne min kablikum ve yetûbe aleykum. Vallâhu alîmun hakîm(hakîmun).
Allâh ister ki; (bilmediğiniz kâr larınız hakkın da) size iyice açıklamada bulunsun, sizden önceki (nebiler ve sâlih)lerin (izledikleri) yollarına sizi de ulaştırsın ve sizi (yaptığınız yanlışlardan) tevbeye muvaffak kılsın! Allâh (kullarına gerekli olan kanunları çok iyi bilen bir) Alîm’dir; (o hükümleri tespit ederken isabetli hüküm veren bir) Hakîm’dir.— M.Ustaosmanoğlu
4:26
27
وَاللّٰهُ يُر۪يدُ اَنْ يَتُوبَ عَلَيْكُمْ وَيُر۪يدُ الَّذ۪ينَ يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ اَنْ تَم۪يلُوا مَيْلاً عَظ۪يماً ٧٢
Vallâhu yurîdu en yetûbe aleykum ve yurîdullezîne yettebiûneş şehevâti en temîlû meylen azîmâ(azîmen).
(Evet!) Allâh sizin günahlarınızı bağışlamak ister. Şehvetlerin(in) peşine düşen o kimselerse, çok büyük bir meyille (hak tan) iyice sapmanızı isterler.— M.Ustaosmanoğlu
4:27
28
يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُخَفِّفَ عَنْكُمْۚ وَخُلِقَ الْاِنْسَانُ ضَع۪يفاً ٨٢
Yurîdullâhu en yuhaffife ankum, ve hulikal insânu daîfâ(daîfen).
Allâh sizden (ağır yükleri) hafifletmek ister. Çünkü insan (fıtrat itibarıyla şehevânî duygulara karşı sabrı) zayıf olarak yaratılmıştır.— M.Ustaosmanoğlu
4:28
29
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ وَلَا تَقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُمْ رَح۪يماً ٩٢
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ te’kulû emvâlekum beynekum bil bâtılı, illâ en tekûne ticâraten an terâdın minkum, ve lâ taktulû enfusekum. İnnallâhe kâne bikum rahîmâ(rahîmen).
Ey iman etmiş olan kimseler! Sizin karşılıklı rızanızdan kaynaklanan (meşrû) bir tür ticâret olmaksızın (şerî`âtin serbest kılmadığı fâiz, kumar ve gasp gibi) bâtıl (yollar) ile aranızda (birbirinizin) mallarınızı yemeyin! (İntihar etmek yahut canınızı tehlikeye atmak suretiyle) kendilerinizi öldürmeyin/nefisleriniz (mesâbesinde olan mümin kardeşleriniz)i öldürmeyin/! (Ey ümmet-i Muhammed!) Şüphesiz ki Allâh size dâima (çok acıyan bir) Rahîm olmuştur. (Bu yüzden; Yahudilere kendilerini öldürmeyi emretmişken, bunu size yasak etmiştir.) Ebû Hureyre (Radıyallâhu anh)dan rivayet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kim bir dağdan yuvarlanarak kendisini öldürürse, o kişi cehennem ateşindedir ki, hiç çıkmamak üzere ebediyyen orada yuvarlanacaktır! Her kim bir zehir yutarak kendisini öldürürse, onun da zehiri eline verilecek ve cehennem ateşinde hiç çıkmamak üzere ebediyyen onu yutacaktır! Her kim de kendisini bir demirle öldürürse, onun da demiri elinde bulunacak ve cehennem ateşi içerisinde hiç çıkmaksızın ebediyyen onu karnına vuracaktır!” (Buhârî, Tıb: 55, No: 5442; Müslim, İman: 47, No: 109) Bu hususta geniş malûmat için bakınız: Rûhu’l Furkan: 5/35-37 Tabî ki; cehennemde ebedî kalma cezası, yaptığı haram bir işi helâl görerek işleyen ve bu suretle kâfir olan kimseler hakkındaysa da, bu gibi hadîs-i şerîfler intihar suçunun ne kadar büyük cezaları mûcip olacağını açıklamak için caydırıcı nitelikte zikredilmişlerdir.— M.Ustaosmanoğlu
4:29
30
وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ عُدْوَاناً وَظُلْماً فَسَوْفَ نُصْل۪يهِ نَاراًۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يراً ٠٣
Ve men yef’al zâlike udvânen ve zulmen fe sevfe nuslîhi nârâ(nâran). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).
İşte her kim (yanlışlıkla veya kısas yoluyla değil de, başkasına) bir saldırı ve (kendini azâba müstehak etmesi nedeniyle nefsine) bir haksızlık olarak bunu(intihar ve başkasını öldürme gibi haramları) yaparsa, yakında onu (azâbı çok şiddetli) büyük bir ateşe girdireceğiz. İşte bu (cehenneme girdirme işi), Allâh’a göre pek kolay olmuştur! (Zira Kendisi hakkında hiçbir işte zorluk düşünülemeyeceği gibi, isteğine en gel çıkaracak bir güç de yoktur.) Âyet-i celîledeki cehenneme girdirilme tehdidi,bu günahları helâl görerek yapan hakkında ebedî olarak, değilse, affolma ümidi mevcut olmakla birlikte muvakkat olarak gerçekleşecektir. Zira Ehl-i Sünnet’e göre; intihar ve adam öldürmek dâhil hiçbir büyük günahın işlenmesi sahibini kâfir etmez! Cehennemde ebedî kalmak ise kâfirlere mahsus bir cezadır!— M.Ustaosmanoğlu
4:30
Yükleniyor...
Nisa
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 7 ayet البقرة 3 Al-i İmran 7 ayet آل عمران 4 Nisa 7 ayet النساء 5 Maide 7 ayet المائدة 6 Enam 7 ayet الأنعام 7 Araf 7 ayet الأعراف 8 Enfal 7 ayet الأنفال 9 Tevbe 7 ayet التوبة 10 Yunus 7 ayet يونس 11 Hud 7 ayet هود 12 Yusuf 7 ayet يوسف 13 Rad 7 ayet الرعد 14 İbrahim 7 ayet ابراهيم 15 Hicr 7 ayet الحجر 16 Nahl 7 ayet النحل 17 İsra 7 ayet الإسراء 18 Kehf 7 ayet الكهف 19 Meryem 7 ayet مريم 20 Ta Ha 7 ayet طه 21 Enbiya 7 ayet الأنبياء 22 Hac 7 ayet الحج 23 Müminun 7 ayet المؤمنون 24 Nur 7 ayet النور 25 Furkan 7 ayet الفرقان 26 Şuara 7 ayet الشعراء 27 Neml 7 ayet النمل 28 Kasas 7 ayet القصص 29 Ankebut 7 ayet العنكبوت 30 Rum 7 ayet الروم 31 Lokman 7 ayet لقمان 32 Secde 7 ayet السجدة 33 Ahzab 7 ayet الأحزاب 34 Sebe 7 ayet سبإ 35 Fatır 7 ayet فاطر 36 Yasin 7 ayet يس 37 Saffat 7 ayet الصافات 38 Sad 7 ayet ص 39 Zümer 7 ayet الزمر 40 Mümin 7 ayet غافر 41 Fussilet 7 ayet فصلت 42 Şura 7 ayet الشورى 43 Zuhruf 7 ayet الزخرف 44 Duhan 7 ayet الدخان 45 Casiye 7 ayet الجاثية 46 Ahkaf 7 ayet الأحقاف 47 Muhammed 7 ayet محمد 48 Fetih 7 ayet الفتح 49 Hucurat 7 ayet الحجرات 50 Kaf 7 ayet ق 51 Zariyat 7 ayet الذاريات 52 Tur 7 ayet الطور 53 Necm 7 ayet النجم 54 Kamer 7 ayet القمر 55 Rahman 7 ayet الرحمن 56 Vakıa 7 ayet الواقعة 57 Hadıd 7 ayet الحديد 58 Mücadele 7 ayet المجادلة 59 Haşr 7 ayet الحشر 60 Mümtehine 7 ayet الممتحنة 61 Saf 7 ayet الصف 62 Cuma 7 ayet الجمعة 63 Münafikun 7 ayet المنافقون 64 Tegabun 7 ayet التغابن 65 Talak 7 ayet الطلاق 66 Tahrim 7 ayet التحريم 67 Mülk 7 ayet الملك 68 Kalem 7 ayet القلم 69 Hakka 7 ayet الحاقة 70 Mearic 7 ayet المعارج 71 Nuh 7 ayet نوح 72 Cin 7 ayet الجن 73 Müzzemmil 7 ayet المزمل 74 Müddessir 7 ayet المدثر 75 Kıyame 7 ayet القيامة 76 İnsan 7 ayet الانسان 77 Mürselat 7 ayet المرسلات 78 Nebe 7 ayet النبإ 79 Naziat 7 ayet النازعات 80 Abese 7 ayet عبس 81 Tekvir 7 ayet التكوير 82 İnfitar 7 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 7 ayet المطففين 84 İnşikak 7 ayet الإنشقاق 85 Büruc 7 ayet البروج 86 Tarık 7 ayet الطارق 87 Ala 7 ayet الأعل 88 Gaşiye 7 ayet الغاشية 89 Fecr 7 ayet الفجر 90 Beled 7 ayet البلد 91 Şems 7 ayet الشمس 92 Leyl 7 ayet الليل 93 Duha 7 ayet الضحى 94 İnşirah 7 ayet الشرح 95 Tin 7 ayet التين 96 Alak 7 ayet العلق 97 Kadir 7 ayet القدر 98 Beyyine 7 ayet البينة 99 Zilzal 7 ayet الزلزلة 100 Adiyat 7 ayet العاديات 101 Karia 7 ayet القارعة 102 Tekasür 7 ayet التكاثر 103 Asr 7 ayet التكاثر 104 Hümeze 7 ayet الهمزة 105 Fil 7 ayet الفيل 106 Kureyş 7 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 7 ayet الماعون 109 Kafirun 7 ayet الكافرون 110 Nasr 7 ayet النصر 111 Tebbet 7 ayet المسد 112 İhlas 7 ayet الإخلاص 113 Felak 7 ayet الفلق 114 Nas 7 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle