Sebe 54 Ayet 22. Cüz سبإ
34

Sebe

— Sebe
54 Ayet 22. Cüz
سبإ
34
Sebe
54 Ayet
سبإ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الْاٰخِرَةِۜ وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪يرُ ١
El hamdu lillâhillezî lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı ve lehul hamdu fîl âhireh(âhireti), ve huvel hakîmul habîr(habîru).
Bütün hamdler O Allâh’a mahsustur ki, göklerde bulunanlar ve yerde olanlar(ın tamamı, yaratılış, mülkiyet ve yönetim bakımından) sadece O’na âittir. Âhirette de (bütün nimetlerin sahibi yine Ken - disi olacağından, orada da) tüm hamdler yine ancak O’na âittir (zira dünyada da âhirette de bütün nimetler sa dece O’nun tarafından âlemlere ulaşmaktadır). (İki cihanın işlerini, üstün hikmeti gereği sağlam bir şekilde düzenleyip yöneten) Hakîm de, (her şeyin iç ve dış tüm yönlerinden hakkıy la haberdâr olan) Ha bîr de ancak O’dur.— M.Ustaosmanoğlu
34:1
2
يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ وَهُوَ الرَّح۪يمُ الْغَفُورُ ٢
Ya’lemu mâ yelicu fîl ardı ve mâ yahrucu minhâ ve mâ yenzilu mines semâi ve mâ yarucu fîhâ, ve huver rahîmul gafûr(gafûru).
O, yer içerisine girmekte bulu nan (ölüler, de fineler ve yağmur taneleri gibi) şeyleri de, ondan çık makta olan (bitkiler, gözeler, madenler ve diriltilen ölüler gibi) şeyleri de, gökten inmekte olan (yağ murlar, karlar, çiseler, dolular, yıldırımlar, melekler, kitaplar, kaderler ve rızıklar gibi) şeyleri de ve onun içerisinde yükselmekte olan (buharlar, dumanlar, melekler ve kulların dualarıyla sâlih amelleri gibi) şey leri de bilmektedir. (Bunca nimetlerin şükrünü yerine getir me melerine rağmen kullarına çokça acıyan) Rahîm de, (Kendisine karşı takındıkları câhilâne cesâreti bağışlayan) Ğafûr da ancak O’dur.— M.Ustaosmanoğlu
34:2
3
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَأْت۪ينَا السَّاعَةُۜ قُلْ بَلٰى وَرَبّ۪ي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِۚ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍۙ ٣
Ve kâlellezîne keferû lâ te’tînes sâah(sâatu), kul belâ ve rabbî le te’tiyennekum âlimil gayb(gaybi), lâ ya’zubu anhu miskâlu zerretin fîs semâvâti ve lâ fîl ardı ve lâ asgaru min zâlike ve lâ ekberu illâ fî kitâbin mubîn(mubînin).
O kâfir olmuş kimseler dedi ki: “O (kıyâmet) ân(ı) bize gelmeyecektir!” De ki: “Hayır! (Duyularla idrâk edilemeyen) tüm ğaybları bilen Rabbime yemin olsun ki; o (kıyâmet) elbette mutlaka size gelecektir! Ne göklerde, ne de yerde (ne aşağı, ne üst cihet lerde ve ne de varlık dâiresinde) zer re ağır lığınca bir şey bile O’n(un sonsuz ma lûmâ tın)dan kaybolmaz. İşte ne bundan daha küçüğü, ne de daha büyüğü yoktur ki, pek açık bir kitap (olan Levh-i Mahfûz)da (yazılı) bulunmasın!— M.Ustaosmanoğlu
34:3
4
لِيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ ٤
Li yecziyellezîne âmenû ve amilûs sâlihât(sâlihâti), ulâike lehum magfiretun ve rızkun kerîm(kerîmun).
Neticede O (Allâh-u Te`âlâ), iman (şartlarına şüphesiz bir şekilde itikad) etmiş olanları ve (namaz, oruç, hac, zekât gibi) sâlih ameller işlemiş bulunan ları mükâfatlandıracaktır. İşte onlar ki, pek büyük bir mağfiret ve (zahmetsiz, külfetsiz) çok değerli bir rızık sadece onlara aittir!— M.Ustaosmanoğlu
34:4
5
وَالَّذ۪ينَ سَعَوْ ف۪ٓي اٰيَاتِنَا مُعَاجِز۪ينَ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مِنْ رِجْزٍ اَل۪يمٌۗ ٥
Vellezîne seav fî âyâtinâ muâcizîne ulâike lehum azâbun min riczin elîm(elîmun).
Ama o kimseler ki Bizim âyetlerimiz(e “Şiir”, “Büyü” ve “Evvelkilerin masalları” gibi uygunsuz vasıflar yakıştırıp, müminlerin olanca açıklama gayretlerine karşılık, onları iptal) hakkında (kendileriyle) yarışırcasına/(kendilerince Bizi) âciz bırakırmışçasına/koşturmuşlardır (ve Bizden kurtulacaklarını sanmışlardır). İşte onlar da, o pek acı verici kötü ve zorlu azap sadece onlara aittir.— M.Ustaosmanoğlu
34:5
6
وَيَرَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ الَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ هُوَ الْحَقَّۙ وَيَهْد۪ٓي اِلٰى صِرَاطِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِ ٦
Ve yerellezîne ûtûl ılmellezî unzile ileyke min rabbike huvel hakka ve yehdî ilâ sırâtıl azîzil hamîd(hamîdi).
(Müşrikler ve Ehl-i Kitab’ın inatçıları Kur’ân’a inanmıyorlar,) ama kendilerine ilim ve rilmiş olan (sahâbe-i kirâm ve Abdullah ibni Se lâm gibi Ehl-i Kitap ulemâsından olan) o kimseler Rabbinden sana in dirilmiş olan o (Kur’ân gibi mucizelik vasfına hâiz olan) şeyi hakkın ta kendisi olarak görmektedir. Zaten o (yüce kitap), (dâima gâlip olup, hiç mağlup olmayan ve tüm işleri övgüye şâyân bulunan) Azîz ve Hamîd’in yoluna hidâyet etmektedir.— M.Ustaosmanoğlu
34:6
7
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلٰى رَجُلٍ يُنَبِّئُكُمْ اِذَا مُزِّقْتُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍۙ اِنَّكُمْ لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍۚ ٧
Ve kâlellezîne keferû hel nedullukum alâ raculin yunebbiukum izâ muzzıktum kulle mumezzekın innekum le fî halkın cedîd(cedîdin).
O kâfir olmuş kimseler (birbirine Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`i göstererek,şaşkın lık içeri sinde ve alaylı bir üslûpla) dedi ki: “Size bir adamı gösterelim mi ki, o size: ‘(Ölümünüzün ardından hayli bir zaman geçmesiyle çürüyüp) büsbütün bir parçalanışla paramparça edildiğiniz zaman, gerçekten siz elbette yepyeni bir yaratılış içinde (diriltilen kimseler olarak Allâh-u Te`âlâ’nın huzuruna haşredi lecek)siniz.’ diye haber vermektedir!— M.Ustaosmanoğlu
34:7
8
اَفْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَمْ بِه۪ جِنَّةٌۜ بَلِ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ فِي الْعَذَابِ وَالضَّلَالِ الْبَع۪يدِ ٨
Efterâ alâllahi keziben em bihî cinneh(cinnetun), belillezîne lâ yûminûne bil âhireti fîl azâbi ved dalâlil baîd(baîdi).
O, Allâh’a karşı bir yalan mı uydurmuştur, yok sa kendisinde bir tür delilik mi vardır?” (Evet! Kâfir ler böyle deyip durmaktadır. Ama) doğrusu âhirete inanmamakta olan o kimseler, o (sonsuz) azap ve (geri dönüşü umulmayacak şekilde haktan) çok uzak bir sapıklık içerisindedirler.— M.Ustaosmanoğlu
34:8
9
اَفَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ اِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْاَرْضَ اَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفاً مِنَ السَّمَٓاءِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُن۪يبٍ۟ ٩
E fe lem yerev ilâ mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum mines semâi vel ard(ardı), in neşe’nahsif bihimul arda ev nuskıt aleyhim kisefen mines semâ(semâi), inne fî zâlike le âyeten li kulli abdin munîb(munîbin).
Onlar, önlerinde ve arkalarında bulunan (ge zip dolaştıkları her yerde kendilerini çepeçevre kuşat mış olan ve nereye giderlerse gitsinler, kendilerinden dışarı çıkma imkânı bulamadıkları) o gökle yeri gör mediler mi? Biz dilesek o (sana karşı ola)nları (şirk ve inkârları yüzünden) yere batırırız, ya da üzerle rine gökten büyük parçalar düşür(erek onları öldür) ürüz! İşte gerçekten de (gökte ve yerde bulunan) bun(ca varlıklar)da, (Rabbine) yönelen her bir kul için elbette pek büyük bir âyet vardır.— M.Ustaosmanoğlu
34:9
10
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ مِنَّا فَضْلاًۜ يَا جِبَالُ اَوِّب۪ي مَعَهُ وَالطَّيْرَۚ وَاَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَۙ ٠١
Ve lekad âteynâ dâvûde minnâ fadlâ(fadlen), yâ cibâlu evvibî meahu vet tayr(tayre), ve elennâ lehul hadîd(hadîde).
Andolsun ki; elbette Biz Dâ vûd’a tarafımız dan kesinlikle (pey gamberlik, kitap, saltanat, güzel ses ve mahlûkatın boyun eğmesi gibi) bir(çok) fazîlet verdik. (Nitekim Biz, dağlara ve kuşlara:) “Ey dağlar ve kuşlar! Onunla birlikte tesbîh tek rarı yapın!/Onunla birlikte ağlayıp dövünün!/” (diye emir buyurduk.) Demiri de onun için (mum ve hamur gibi) yumuşattık. (Bu yüzden ateş ve körüğe ihtiyaç duymadan demire istediği şekli verebiliyordu.)— M.Ustaosmanoğlu
34:10
11
اَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ وَاعْمَلُوا صَالِحاًۜ اِنّ۪ي بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ ١١
Enimel sâbigâtin ve kaddir fîs serdi va’melû sâlihâ(sâlihan), innî bimâ tamelûne basîr(basîrun).
(Biz kendisine) şöyle (emrettik) ki: “(Tüm be deni kaplayacak şekilde uzun ve) genişçe mükemmel zırhlar yap ve dokumada ölçülü git (halkalarını çok ince yapma ki sallanmasın, çok da sert yapma ki taşıyı cısına ağırlık vermesin)! Böylece (ey Dâvûd ve Ehl-i Beyti! Bunca nimetlerimize şükretmek üzere) siz sâlih bir amel işleyin! Şüphesiz ki Ben sizin yapmakta olduklarınızı (hak kıyla gören ve karşılığını verecek olan bir) Basîr’im!”— M.Ustaosmanoğlu
34:11
12
وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌۚ وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِۜ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِاِذْنِ رَبِّه۪ۜ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ اَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّع۪يرِ ٢١
Ve li suleymâner rîha guduvvuhâ şehrun ve revâhuhâ şehr(şehrun), ve eselnâ lehu aynel kıtr(kıtri), ve minel cinni men ya’melu beyne yedeyhi bi izni rabbih(rabbihî), ve men yezıg minhum an emrinâ nuzıkhu min azâbis saîr(saîri).
(Dâvûd (Aleyhisselâm)`ın oğlu) Sü leymân’a da rüz gârı (itaatkâr kıldık) ki, günün ilk saatlerindeki gidi şi de bir ay(lık mesafe), (o rüzgârın) gün sonundaki dönüşü de bir aydı. (Böylece o, iki aylık mesafeyi bir günde kat etmekteydi.) Biz onun için (Ye men topraklarında bulunduğu sırada üç gün üç gece pınar gibi fışkıran) bakır gözesi akıttık. Cinlerden de öylesi vardı ki, Rabbinin izni (ve em ri)yle onun önünde sürekli çalışmaktaydı. Zaten onlardan her kim Bizim (Süleymân (Aleyhisselâm)`a itaat) emrimizden dönerse, (bir meleğin vura cağı ateş kamçısıy la) ona o şiddetle tutuşturulmuş ateşin azâbından tattırıyorduk!— M.Ustaosmanoğlu
34:12
13
يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَٓاءُ مِنْ مَحَار۪يبَ وَتَمَاث۪يلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍۜ اِعْمَلُٓوا اٰلَ دَاوُ۫دَ شُكْراًۜ وَقَل۪يلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ ٣١
Ya’melûne lehu mâ yeşâu min mehârîbe ve temâsîle ve cifânin kel cevâbi ve kudûrin râsiyât(râsiyâtin), i’melû âle dâvûde şukrâ(şukren), ve kalîlun min ibâdiyeş şekûr(şekûru).
Onlar onun için dilediği şeyleri; sağlam köşkleri/yüksek evleri/mescitleri/, (peygamberlerin ve velilerin, hayvanların ve kuşların) heykelleri(ni), büyük havuzlar gibi çanakları ve (büyüklüğünden dolayı aşağı indirilemeyip, merdivenlerle çıkılan ve) sabit sabit (ayaklar üzerinde yerleşmiş olan) kazanları yapıyorlardı. Ey Dâvûd hânedânı! (Bunca nimetlerimize karşılık) şükür için (sâlih) amel(ler) de bulunun!/şükür amelinde bulunun!/ Zaten kullarımdan (her hâline) çokça şükreden (ve şükrü nimet bilerek şükrettiğine de şükreden kimseler) pek azdır! Heykel sanatı Süleymân (Aleyhisselâm)`ın şerî’atinde câizdi, cinler ona; bakır, mermer ve cam gibi malzemelerden; aslan, kartal ve akbaba heykelleri yapıyorlar ve tahtına yaklaşanlar onun heybetine kapılsın diye bu heykelleri tahtın aşağı tarafına ve üstüne, ayrıca merdiven basamaklarına koyuyorlardı. İnsanlar görerek ibadete hevesleri artsın diye de, peygamberlerin ve sâlihlerin ibadet ederkenki hallerini heykelleştirerek mescitler içerisine koyuyorlardı. Heykel yapma işi; adam öldürmek, zulüm ve yalan gibi aklen çirkin şeylerden olmadığı için, şeri`atlere göre hükmü değişebilen konulardandır. Ancak bizim şeri’atimizde kesinlikle haram olup, bunlarla uğraşanlar en şiddetli azap ile tehdit olunmuşlardır. (Ebussu’ûd, Âlûsî)— M.Ustaosmanoğlu
34:13
14
فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِه۪ٓ اِلَّا دَٓابَّةُ الْاَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُۚ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ ٤١
Fe lemmâ kadaynâ aleyhil mevte mâ dellehum alâ mevtihî illâ dâbbetul ardı te’kulu minseeteh(minseetehu), fe lemmâ harre tebeyyenetil cinnu en lev kânû ya’lemûnel gaybe mâ lebisû fîl azâbil muhîn(muhîni).
Sonra, onun üzerine ölümü hük mettiğimizde, (ruhunu kabzettik, fakat onun ölümünü anlayınca cin ler iş bırakır da, Mescid-i Aksâ’nın henüz devam eden inşaatı yarım kalır diye onu bastonuna yaslanmış bir halde bir sene sakladık. Bu süre zarfında cinler işe de vam ettiler, neticede) onun ölümünü onlara ancak, asâsını sürekli yemekte olan o yerdeki bir canlı (ve değneğinin kırılmasıyla yere düşmesine sebebiyet ve ren bir ağaç kurdu) gösterdi. Böylece düştüğü zaman (o âna kadar reislerinin gaybı bildiğini zanneden) cinler iyice anladı ki, kendi leri(ni yönetenler) gaybı bilmekte olsaydılar, (bunca zaman çalışan cinler) o alçaltıcı azap içerisinde (bu kadar uzun süre) beklemezlerdi.— M.Ustaosmanoğlu
34:14
15
لَقَدْ كَانَ لِسَبَأٍ ف۪ي مَسْكَنِهِمْ اٰيَةٌۚ جَنَّتَانِ عَنْ يَم۪ينٍ وَشِمَالٍۜ كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُۜ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ ٥١
Lekad kâne li sebein fî meskenihim âyeh(âyetun), cennetâni an yemînin ve şimâl(şimâlin), kulû min rızkı rabbikum veşkurû leh(lehu), beldetun tayyibetun ve rabbun gafûr(gafûrun).
Andolsun ki; elbette Sebe’ (top lumu) için, yer leşim yerlerinde gerçekten de (Allâh- u Te`âlâ’nın kud ret ve nimetine delâlet eden) büyük bir âyet vardı! (Yurtlarının) sağ- (ından) ve sol(un)dan (doğru) iki cennet (gibi dizi dizi bağlar ve bostanlar vardı)! (Peygamberleri onlara:) “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin! (İşte burası) tertemiz bir belde ve (Rabbiniz, günahlarınızı çokça bağışlayan) Ğafûr bir Rab!”— M.Ustaosmanoğlu
34:15
16
فَاَعْرَضُوا فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ وَبَدَّلْنَاهُمْ بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَوَاتَيْ اُكُلٍ خَمْطٍ وَاَثْلٍ وَشَيْءٍ مِنْ سِدْرٍ قَل۪يلٍ ٦١
Fe a’radû fe erselnâ aleyhim seylel arimi ve beddelnâ-hum bi cenneteyhim cenneteyni zevâtey ukulin hamtın ve eslin ve şeyin min sidrin kalîl(kalîlin).
Fakat onlar (şükürden) yüz çevirdiler, Biz de o zorlu seli/o şiddetli yağmurun selini/ barajlar selini/(baraj seddini oyan) köstebek selini/Arim (vâdisinin) selini/ üzerlerine salıverdik ve iki cen netlerinin yerine onlara, ekşi/ acı/ yemişli (ağaç larla dolu), (acı) ılgınlı ve Arabistan kirazından pek az bir şeye sahip iki bahçe verdik.— M.Ustaosmanoğlu
34:16
17
ذٰلِكَ جَزَيْنَاهُمْ بِمَا كَفَرُواۜ وَهَلْ نُجَاز۪ٓي اِلَّا الْكَفُورَ ٧١
Zâlike cezeynâhum bimâ keferû, ve hel nucâzî illel kefûr(kefûra).
İşte nankörlükleri nedeniyle/(kendi lerine gönderilen on üç peygamberi) inkârları sebe biyle/ onları bununla cezalandırdık! Zaten Biz, son derece nankör/aşırı kâfir/ olandan başkasını (bu şekilde) cezalandırmayız!— M.Ustaosmanoğlu
34:17
18
وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَا قُرًى ظَاهِرَةً وَقَدَّرْنَا ف۪يهَا السَّيْرَۜ س۪يرُوا ف۪يهَا لَيَالِيَ وَاَيَّاماً اٰمِن۪ينَ ٨١
Ve cealnâ beynehum ve beynel kurelletî bâreknâ fîhâ kuren zâhireten ve kaddernâ fîhes seyr(seyre), sîrû fîhâ leyâliye ve eyyâmen âminîn(âminîne).
Biz onlar(ın bulunduğu Sebe’ topraklarıy) la, içlerine (maddî ve manevî) bereketler yerleştirdi ğimiz o (Şâm-ı Şerîf) karyeler(i) arasında, belirgin (bir şekilde birbirinden görülebilen ve ana yollardan uzak ol ma yan) nice kasabalar yarattık ve oralarda (bulunan konaklar arasında) yürüyüşü (ve gidip gelmeyi) takdir ettik. (Böylece o konakları belli mesafe lere ayırıp, bir yerden sabah yola çıkanın kuşluk vakti diğer bir meskûn mahalle ulaşacağı, öğleden sonra yol culuk yapanın da, gün batımında ihtiyaçlarını kolayca temin edebileceği bir yere varacağı şekilde belirledik. Bu yüzden onlar azık taşımaktan da, tehlikelerden de kurtuldular. İşte o sırada bir peygamber vasıtasıyla Biz onlara:) “Oralarda emin kişiler olarak geceler ve günler boyu seyahat edin!” (buyurduk.)— M.Ustaosmanoğlu
34:18
19
فَقَالُوا رَبَّنَا بَاعِدْ بَيْنَ اَسْفَارِنَا وَظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَجَعَلْنَاهُمْ اَحَاد۪يثَ وَمَزَّقْنَاهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ ٩١
Fe kâlû rabbenâ bâidbeyne esfârinâ ve zalemû enfusehum fe cealnâhum ehâdîse ve mezzaknâhum kulle mumezzak(mumezzakın), inne fî zâlike le âyâtin li kulli sabbârin şekûr(şekûrin).
Derken onlar (uzun süre mazhar oldukları ni metten usanıp: “Ticaret güzergâhımız daha uzak mesa felerde olsaydı, oralardan getirdiğimiz ürünler daha zevkli ve pahalı olurdu, bir de bineğimiz ve azığımızla fakirlere hava atardık!” diyerek kasabaların, ovalar ve çöllerle birbirinden ayrılmasını istemek üzere:) “Ey Rabbimiz! Yolculuk (yaptığımız sefer saha)larımız arasında uzaklık meydana getir!” dediler ve böy lece kendi(lerini azâba maruz bırakarak) nefislerine zulmettiler. Biz de onları şaşkınlıkla konuşulup dinlenen birtakım havâdis (ve efsaneler) yaptık (bu yüzden onlardan sonra gelenler, bir daha toplanamayacak şekilde dağınıklığa uğrayan herhangi bir mil let hakkında: “Sebe’ kavminin nimetleri gibi darmada ğın oldular!” sözünü sarf eder oldular) ve onları büs bütün bir parçalayışla paramparça ettik. İşte gerçekten de (belâlara ve şehvetlere karşı) çokça sabreden ve (nimetlere karşı ) hakkıyla şükreden her bir (imanlı) kişi için elbette bu (anla tıla)n(lar)da pek çok ve çok büyük âyetler vardır.— M.Ustaosmanoğlu
34:19
20
وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ اِبْل۪يسُ ظَنَّهُ فَاتَّبَعُوهُ اِلَّا فَر۪يقاً مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ ٠٢
Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mûminîn(mûminîne).
Andolsun ki; elbette İblîs hakikaten (“Âdem oğullarını kandırabilirim!” şeklindeki) düşüncesini onlar üzerinde gerçekleştirdi/ doğru buldu/. Bu nedenledir ki, mümin ler den oluşan bir fırka dışında hepsi ona tamamen uydular.— M.Ustaosmanoğlu
34:20
21
وَمَا كَانَ لَهُ عَلَيْهِمْ مِنْ سُلْطَانٍ اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يُؤْمِنُ بِالْاٰخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا ف۪ي شَكٍّۜ وَرَبُّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَف۪يظٌ۟ ١٢
Ve mâ kâne lehu aleyhim min sultânin illâ li na’leme men yû’minu bil âhireti mimmen huve minhâ fî şekk(şekkin), ve rabbuke alâ kulli şeyin hafîz(hafîzun).
Oysa onun onlar üzerinde hiçbir gücü bulunmamaktaydı. Ancak Biz âhirete inanmakta olanı, kendisi o (âhiretin vukuu)ndan büyük bir şüphe içe risinde bulunandan ayıralım diye/âhirete inanmak ta olanla, kendisi ondan büyük bir şüphe içerisinde bulunanı (bildiğimiz gibi herkese de) bil(dir)elim di ye/ (şeytanı onlara musallat ettik)! Zaten senin Rabbin her şey üzerine (gözcü ve yönetici olan bir) Ha fîz’dir.— M.Ustaosmanoğlu
34:21
22
قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِۚ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَمَا لَهُمْ ف۪يهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَه۪يرٍ ٢٢
Kulid’ûllezîne zeamtum min dûnillâh(dûnillâhi), lâ yemlikûne miskâle zerretin fîs semâvâti ve lâ fîl ardı ve mâ lehum fîhimâ min şirkin ve mâ lehu minhum min zahîr(zahîrin).
(Rasûlüm! Sebe’ kavminin başına gelenleri iyi bilen o müşriklere) de ki: “Allâh’ı bırakıp, o boş yere (ilâhlıklarını) iddia ettiğiniz (Îsâ, Uzeyr, melekler ve cinler gibi) kimseleri çağırın (da, içine düştüğünüz dardan sizi kurtarsınlar)! Onlar ne göklerde, ne de yerde zerre ağırlığınca bir şeye (bile) sahip olamaz lar. Zaten onlar için o ikisi(nin yaratılışında da, mülki yetinde de, yönetimi)nde de hiçbir ortaklık bulunma maktadır. O’nun (gibi güçlü bir yaratıcı) için onlar (gibi âciz yaratıklar)dan hiçbir yardımcı da olamaz!— M.Ustaosmanoğlu
34:22
23
وَلَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُٓ اِلَّا لِمَنْ اَذِنَ لَهُۜ حَتّٰٓى اِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَاۙ قَالَ رَبُّكُمْۜ قَالُوا الْحَقَّۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ ٣٢
Ve lâ tenfeuş şefâatu indehû illâ li men ezine leh(lehu), hattâ izâ fuzzia an kulûbihim kâlû mâzâ kâle rabbukum, kâlûl hakk(hakka), ve huvel aliyyul kebîr(kebîru).
O (Allâh-u Sübhânehû)nun katında, kendisine (şefaat etme hususunda) izin verdiği o (peygamberler, âlimler ve şehitler gibi sâlih) kimselerden başkası için şefaat (hakkı yoktur, bu durumda herhangi bir kişi şe faat etmeye kalkışsa da kimseye bir) fayda vermez. (Dolayısıyla bâtıl ilâhlarınızın hiçbir yararını asla bek lemeyin!)/O’nun katında, kendisine (şefaat oluna bilmesi için) izin vermiş olduğu o (imanla ölmüş olan) kimselerden başkasına şefaat faydalı olmaz!/ (İnsanlar mahşerde uzun süre deh şete kapılmış bir halde işin nereye varacağını bekleyip dururlarken,) nihâyet (Rabb’ü’l-izzet’in şefaat müsâadesiyle, şefaat edecek ve edilecek olanların) kalplerinden (tüm) korku( lar) tamamen giderilince (şefaat beklentisine gi renler, şefaat yetkisine sahip kişilere): “Rabbiniz ne şeyi buyurdu?” derler. Onlar da: “(Müminlere şefaat izniyle alâkalı olarak) hakk (olan kelâm)ı (buyurdu)! Zaten (huzurunda değil şefaat, Kendisinden izinsiz hiçbir meleğin ve peygambe rin bile konuşamayacağı derecede ululuk ve büyüklük sahibi olan) Aliyy de, Kebîr de ancak O’dur!” derler.— M.Ustaosmanoğlu
34:23
24
قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلِ اللّٰهُۙ وَاِنَّٓا اَوْ اِيَّاكُمْ لَعَلٰى هُدًى اَوْ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ٤٢
Kul men yerzukukum mines semâvâti vel ard(ardı), kulillâhu ve innâ ev iyyâkum le alâ huden ev fî dalâlin mubîn(mubînin).
(Habîbim! Müşriklere tevhîd gerçeğini itiraf et tirmek için) de ki: “Göklerden ve yerden sizi sürekli rızıklandıran kimdir?” (Onlar bunu bilseler de mah cup duruma düşmemek için sessiz kalabilirler. O zaman sen) de ki: “Allâh’tır! (Bütün nimetlerin sahibi olan Allâh’a iba det edenle, hiçbir şeye yaramayan cansız varlıkları O’na ortak edenler eşit olamayacağına göre,) gerçekten de biz yahut siz (iki fırkadan birimiz) elbette büyük bir hidâyet üzeredir, ya da pek açık bir sapıklık içe risindedir!”— M.Ustaosmanoğlu
34:24
25
قُلْ لَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّٓا اَجْرَمْنَا وَلَا نُسْـَٔلُ عَمَّا تَعْمَلُونَ ٥٢
Kul lâ tus’elûne ammâ ecremnâ ve lâ nus’elu ammâ ta’melûn(ta’melûne).
(Rasûlüm!) De ki: “Bizim işlemiş olduğumuz suçtan siz sorulma ya caksınız; sizin yapmakta ol duk larınızdan da biz sorulacak değiliz!”— M.Ustaosmanoğlu
34:25
26
قُلْ يَجْمَعُ بَيْنَنَا رَبُّنَا ثُمَّ يَفْتَحُ بَيْنَنَا بِالْحَقِّۜ وَهُوَ الْفَتَّاحُ الْعَل۪يمُ ٦٢
Kul yecmeu beynenâ rabbunâ summe yeftehu beynenâ bil hakk(hakkı), ve huvel fettâhul alîm(alîmu).
(Habîbim!) De ki: “(Kıyâmet günü) Rabbimiz aramızı birleştirecek, sonra da (hiçbir zulme mahal bırakmadan) aramızda hak ile hüküm verecektir/ (haklıları cennete, haksız larıysa cehenneme göndermekle) ayrım yapacaktır/. Zaten (en zor konulara varıncaya kadar her hususta açıklayıcı hüküm veren) Fettâh da, (kimin hakkında ne hüküm vereceğini hakkıyla bilen) Alîm de ancak O’dur!”— M.Ustaosmanoğlu
34:26
27
قُلْ اَرُونِيَ الَّذ۪ينَ اَلْحَقْتُمْ بِه۪ شُرَكَٓاءَ كَلَّاۜ بَلْ هُوَ اللّٰهُ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ٧٢
Kul erûniyellezîne elhaktum bihî şurekâe kellâ, bel huvallahul azîzul hakîm(hakîmu).
(Ey Nebiyy-i zî şânım!) De ki: “O’na kattığınız o ortakları bana gös terin (bakalım! Bu odunlar ve taşlar mı Rabbimin ortaklarıymış)! Hayır! (Bu âciz yaratıklar asla Rabbime ortak ola mazlar!) Doğrusu Azîz ve Hakîm olan Allâh ancak O’dur. (Şöyle ki; O’nun gücü sadece varlığı kendinden olan bir Zât’ta bulunabilir. O’nun yüce hikmeti de ancak Kendisi gibi her şeyi ilmiyle kuşatan bir Zât’a âit olabilir! Sizin taptıklarınızdaysa bu vasıflar ne arar?)”— M.Ustaosmanoğlu
34:27
28
وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا كَٓافَّةً لِلنَّاسِ بَش۪يراً وَنَذ۪يراً وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ٨٢
Ve mâ erselnâke illâ kâffeten lin nâsi beşîren ve nezîren ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
(Rasûlüm!) Biz seni (Arap-Acem, siyah- beyaz ayrımı olmaksızın) topluca bütün insan lara, ancak (inananlar için) ger çek bir müjdeleyici ve (in kâr eden ler için) tam bir uyarıcı olarak gönderdik. Lâkin in sanların pek çoğu (bu gerçeği) bilmez (olduklarından, bu cehâletleri onları sana karşı gelmeye sürük)ler (durur).— M.Ustaosmanoğlu
34:28
29
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ٩٢
Ve yekûlûne metâ hâzel va’du in kuntum sâdikîn(sâdikîne).
Onlar (sana ve ashâbına): “İşte bu (kıyâmet kopacağına dâir) vaad(in gerçekleşmesi) ne zaman dır? Eğer (azâbın geleceğine dâir sözünüzde) doğru kimseler olduysanız (onu bize çabucak getirin)!” diyorlar.— M.Ustaosmanoğlu
34:29
30
قُلْ لَكُمْ م۪يعَادُ يَوْمٍ لَا تَسْتَأْخِرُونَ عَنْهُ سَاعَةً وَلَا تَسْتَقْدِمُونَ۟ ٠٣
Kul lekum mîâdu yevmin lâ teste’hirûne anhû sâaten ve lâ testakdimûn(testakdimûne).
(Habîbim!) de ki: “Sizin (kıyâ metle karşılaş manız) için, vaad edilen öyle büyük bir gün vardır ki; (vakti geldiğinde) ondan bir an bile sona da kala mazsınız, öne de geçemezsiniz.”— M.Ustaosmanoğlu
34:30
Yükleniyor...
Sebe
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 7 ayet البقرة 3 Al-i İmran 7 ayet آل عمران 4 Nisa 7 ayet النساء 5 Maide 7 ayet المائدة 6 Enam 7 ayet الأنعام 7 Araf 7 ayet الأعراف 8 Enfal 7 ayet الأنفال 9 Tevbe 7 ayet التوبة 10 Yunus 7 ayet يونس 11 Hud 7 ayet هود 12 Yusuf 7 ayet يوسف 13 Rad 7 ayet الرعد 14 İbrahim 7 ayet ابراهيم 15 Hicr 7 ayet الحجر 16 Nahl 7 ayet النحل 17 İsra 7 ayet الإسراء 18 Kehf 7 ayet الكهف 19 Meryem 7 ayet مريم 20 Ta Ha 7 ayet طه 21 Enbiya 7 ayet الأنبياء 22 Hac 7 ayet الحج 23 Müminun 7 ayet المؤمنون 24 Nur 7 ayet النور 25 Furkan 7 ayet الفرقان 26 Şuara 7 ayet الشعراء 27 Neml 7 ayet النمل 28 Kasas 7 ayet القصص 29 Ankebut 7 ayet العنكبوت 30 Rum 7 ayet الروم 31 Lokman 7 ayet لقمان 32 Secde 7 ayet السجدة 33 Ahzab 7 ayet الأحزاب 34 Sebe 7 ayet سبإ 35 Fatır 7 ayet فاطر 36 Yasin 7 ayet يس 37 Saffat 7 ayet الصافات 38 Sad 7 ayet ص 39 Zümer 7 ayet الزمر 40 Mümin 7 ayet غافر 41 Fussilet 7 ayet فصلت 42 Şura 7 ayet الشورى 43 Zuhruf 7 ayet الزخرف 44 Duhan 7 ayet الدخان 45 Casiye 7 ayet الجاثية 46 Ahkaf 7 ayet الأحقاف 47 Muhammed 7 ayet محمد 48 Fetih 7 ayet الفتح 49 Hucurat 7 ayet الحجرات 50 Kaf 7 ayet ق 51 Zariyat 7 ayet الذاريات 52 Tur 7 ayet الطور 53 Necm 7 ayet النجم 54 Kamer 7 ayet القمر 55 Rahman 7 ayet الرحمن 56 Vakıa 7 ayet الواقعة 57 Hadıd 7 ayet الحديد 58 Mücadele 7 ayet المجادلة 59 Haşr 7 ayet الحشر 60 Mümtehine 7 ayet الممتحنة 61 Saf 7 ayet الصف 62 Cuma 7 ayet الجمعة 63 Münafikun 7 ayet المنافقون 64 Tegabun 7 ayet التغابن 65 Talak 7 ayet الطلاق 66 Tahrim 7 ayet التحريم 67 Mülk 7 ayet الملك 68 Kalem 7 ayet القلم 69 Hakka 7 ayet الحاقة 70 Mearic 7 ayet المعارج 71 Nuh 7 ayet نوح 72 Cin 7 ayet الجن 73 Müzzemmil 7 ayet المزمل 74 Müddessir 7 ayet المدثر 75 Kıyame 7 ayet القيامة 76 İnsan 7 ayet الانسان 77 Mürselat 7 ayet المرسلات 78 Nebe 7 ayet النبإ 79 Naziat 7 ayet النازعات 80 Abese 7 ayet عبس 81 Tekvir 7 ayet التكوير 82 İnfitar 7 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 7 ayet المطففين 84 İnşikak 7 ayet الإنشقاق 85 Büruc 7 ayet البروج 86 Tarık 7 ayet الطارق 87 Ala 7 ayet الأعل 88 Gaşiye 7 ayet الغاشية 89 Fecr 7 ayet الفجر 90 Beled 7 ayet البلد 91 Şems 7 ayet الشمس 92 Leyl 7 ayet الليل 93 Duha 7 ayet الضحى 94 İnşirah 7 ayet الشرح 95 Tin 7 ayet التين 96 Alak 7 ayet العلق 97 Kadir 7 ayet القدر 98 Beyyine 7 ayet البينة 99 Zilzal 7 ayet الزلزلة 100 Adiyat 7 ayet العاديات 101 Karia 7 ayet القارعة 102 Tekasür 7 ayet التكاثر 103 Asr 7 ayet التكاثر 104 Hümeze 7 ayet الهمزة 105 Fil 7 ayet الفيل 106 Kureyş 7 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 7 ayet الماعون 109 Kafirun 7 ayet الكافرون 110 Nasr 7 ayet النصر 111 Tebbet 7 ayet المسد 112 İhlas 7 ayet الإخلاص 113 Felak 7 ayet الفلق 114 Nas 7 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle