Kehf 110 Ayet 15. Cüz الكهف
18

Kehf

— Mağara
110 Ayet 15. Cüz
الكهف
18
Kehf
110 Ayet
الكهف
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْـكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِـوَجا۔ًۜ ١
El hamdulillâhillezî enzele alâ abdihil kitâbe ve lem yec'al lehu ıvecâ(ıvecen).
Bütün hamdler O Allâh’a mahsustur ki, (insanları iki cihan saadetine ulaştıracak) o (Kur’ân-ı Kerîm gibi büyük bir) kitabı (en büyük) kulu (Muhammed Mustafa’sı)na indirmiştir ve (lafız düşüklüğü, mana çelişkisi ve haktan ayrılış gibi) en ufak bir eğrilik bile onun içerisine koymamıştır.— M.Ustaosmanoğlu
18:1
2
قَيِّماً لِيُنْذِرَ بَأْساً شَد۪يداً مِنْ لَدُنْـهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِن۪ينَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ اَجْراً حَسَناًۙ ٢
Kayyimen li yunzire be'sen şedîden min ledunhu ve yubeşşirel mu'minînellezîne ya'melûnes sâlihâti enne lehum ecren hasenâ(hasenen).
(O Rabbiniz Kur’ân’ı hiçbir aşırılık ve noksanlık bulunmayan mutedil ve) dosdoğru (bir kitap) olarak/ (kulların menfaatlerini) düzenleyici olarak/(geçmiş kitapların doğruluğuna) şâhit olarak/ (indirmiştir)! Tâ ki O (Allâh), Kendi tarafından (uygulanacak) pek çetin ve çok büyük bir azapla (kâfirleri) korkutsun, salih ameller işlemekte bulunan o imanlı kimsele ri de müjdelesin ki; gerçekten pek güzel ve çok de ğerli bir mükâfat sadece onlara âittir!— M.Ustaosmanoğlu
18:2
3
مَاكِث۪ينَ ف۪يهِ اَبَداًۙ ٣
Mâkisîne fîhi ebedâ(ebeden).
(Cennet gibi o yüce makam) içerisinde ebediyyen kalıcılar olarak!— M.Ustaosmanoğlu
18:3
4
وَيُنْذِرَ الَّذ۪ينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَداًۗ ٤
Ve yunzirellezîne kâlûttehazellâhu veledâ(veleden).
(Allâh-u Te`âlâ Kur’ân’ı) Özellikle de: “Allâh bir çocuk edindi!” demiş olan o (müşrik) kimseleri (ebe dî azaplarla) korkutsun diye (indirmiştir)!— M.Ustaosmanoğlu
18:4
5
مَا لَهُمْ بِه۪ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِاٰبَٓائِهِمْۜ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۜ اِنْ يَقُولُونَ اِلَّا كَذِباً ٥
Mâ lehum bihî min ilmin ve lâ li âbâihim, keburet kelimeten tahrucu min efvâhihim, in yekûlûne illâ kezibâ(keziben).
Bu (Allâh-u Te`âlâ’ya çocuk isnadı)na dâir ne kendileri için, ne de babaları (ve ataları) için hiçbir bilgi bulunmamaktadır. (Bu söz ancak aşırı cehâletten, yan lış ve himlerden ve geçmişlerini körü körüne taklitten kaynak lanmıştır.) Ağızlarından çıkmakta olan bir söz olarak o ne (ka dar) büyük (azapları gerektiren bir şey) olmuştur! Onlar büyük bir yalandan başkasını söylememektedirler.— M.Ustaosmanoğlu
18:5
6
فَلَعَلَّكَ بَاخِـعٌ نَفْسَكَ عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ اِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهٰذَا الْحَد۪يثِ اَسَفاً ٦
Fe lealleke bâhiun nefseke alâ âsârihim in lem yu'minû bi hâzel hadîsi esefâ(esefen).
(Habîbim!) Onlar işte bu (İlâhî) söz (olan Kur’ân-ı Kerîm)e inanmazlarsa sen onların peşleri sıra (ke der lere düşüp) şiddetli bir üzüntüyle kendini helâk mi ede ceksin? (Sakın böyle yapma, onlar hakkındaki hükmü Bize havâle et!)— M.Ustaosmanoğlu
18:6
7
اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ ز۪ينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلاً ٧
İnnâ cealnâ mâ alel ardı zîneten lehâ li nebluvehum eyyuhum ahsenu amelâ(amelen).
Gerçekten de Biz yer üzerinde bulunanları ona (ve kendisinde yaşayanlara) ait bir ziynet yaptık, tâ ki amel bakımından hangisi daha güzel olacak diye o (in sa)nları imtihan (edenin muâmelesine tâbi) edelim!— M.Ustaosmanoğlu
18:7
8
وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَع۪يداً جُرُزاًۜ ٨
Ve innâ le câilûne mâ aleyhâ saîden curuzâ(curuzen).
Ama muhakkak ki Biz elbette onun üstünde olanları (bunca donanımından sonra) bitkisiz kupkuru bir toprak hâline çeviricileriz! (O halde kullarımız onun ge çici yeşilliğine ve süsüne aldanıp da âhireti unutmasınlar.)— M.Ustaosmanoğlu
18:8
9
اَمْ حَسِبْتَ اَنَّ اَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّق۪يمِ كَانُوا مِنْ اٰيَاتِنَا عَجَباً ٩
Em hasibte enne ashâbel kehfi ver rakîmi kânû min âyâtinâ acabâ(acaben).
(Habîbim!) Yoksa sen Kehf ve Rakîm (adlı levha da isimleri yazılı bulunan mağara) ashâbının (uzun süre uyutulduktan sonra uyandırılmaları kıssasının), gerçekten Bizim (varlığımıza ve birliğimize delâlet eden) âyetlerimiz arasından, çok şaşılacak bir şey olduğunu mu sandın? (Hâlbuki, toprak üzerinde bulunan bu kadar sayısız cinsleri ve türleri tek bir maddeden, farklı farklı özelliklerde ve şekillerde yaratıp canlandırmak, sonra tekrar kurutup toprağa döndürmek, daha sonra da tekrar yeşertmek, elbette ki Ashâb-ı Kehf’in ilginç kıssasından çok daha dikkat çekicidir!)— M.Ustaosmanoğlu
18:9
10
اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَٓا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَداً ٠١
İz evel fityetu ilel kehfi fe kâlû rabbenâ âtinâ min ledunke rahmeten ve heyyi' lenâ min emrinâ reşedâ(reşeden).
Hani o (zorba kâfir Dekyânûs tarafından şirke zorlanan, fakat ona boyun eğmeyen) gençler (şehirde iman larını koruyamayacaklarını anlayınca) o mağaraya sığınmış ve: “Ey Rabbimiz! Tarafından bize (mağfiret, bol rı zık ve düşmandan emniyet kazandıracak) büyük bir rahmet ver! Ve (hicretle alâkalı bu) işimizden ötürü bizim için (selâmet sebeplerini hazırla ve maksadı mı za ulaştıra cak yolu bulmamıza) tam bir isâbet (için gerekli olan va sıtaları) hazırla!” demişlerdi.— M.Ustaosmanoğlu
18:10
11
فَضَرَبْنَا عَلٰٓى اٰذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِن۪ينَ عَدَداًۙ ١١
Fe darabnâ alâ âzânihim fîl kehfi sinîne adedâ(adeden).
Böylece Biz sayılı birçok seneler o mağarada onların kulakları üzerine (bir uyku perdesi) vurduk (bu nedenle onlar hiçbir sesten etkilenmeyecek şekilde yüz lerce sene uyudular)!— M.Ustaosmanoğlu
18:11
12
ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ اَيُّ الْحِزْبَيْنِ اَحْصٰى لِمَا لَبِثُٓوا اَمَداً۟ ٢١
Summe beasnâhum li na'leme eyyul hızbeyni ahsâ limâ lebisû emedâ(emeden).
Sonra da (içlerinden) iki fırkanın hangisinin, beklemiş oldukları o süreyi daha iyi saydığını bil(di ğimiz halde, bu mûcizeyi herkese bildir)elim diye onları (nice yıllar sonra o derin uykularından) uyandırdık.— M.Ustaosmanoğlu
18:12
13
نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَاَهُمْ بِالْحَقِّۜ اِنَّهُمْ فِتْيَةٌ اٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًىۗ ٣١
Nahnu nakussu aleyke nebeehum bil hakk(hakkı), innehum fityetun âmenû bi rabbihim ve zidnâhum hudâ(huden).
Biz sana onların ilginç haberini hak ile (doğruca) anlatmaktayız. Şüphesiz onlar birtakım gençlerdi ki Rablerine (gerçekten) iman etmişlerdi, Biz de onları hidâyet (ve İslâm’da sebat) bakımından artırmıştık.— M.Ustaosmanoğlu
18:13
14
وَرَبَطْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ۬ا مِنْ دُونِه۪ٓ اِلٰهاً لَقَدْ قُلْـنَٓا اِذاً شَطَطاً ٤١
Ve rabatnâ alâ kulûbihim iz kâmû fe kâlû rabbunâ rabbus semâvâti vel ardı len ned'uve min dûnihî ilâhen lekad kulnâ izen şetatâ(şetaten).
Onlar (o zorba kralın putlara secde baskısı üzerine ona karşı) ayağa kalktıkları zaman Biz (vatan dan, âile den ve maldan uzak kalmaya karşı) kalplerine kuvvet (ve sabır) verdik de bu sebeple onlar dediler ki: “(Putlar bizim Rabbimiz olamaz!) Bizim Rabbimiz ancak gökle rin ve yerin Rabbi (olan Allâh-u Zü’l-celâl) dir, biz O’ndan başkasını asla ilâh diye adlandıramayız! Andol sun ki; o takdirde muhakkak Biz (doğrudan) pek uzak bir söz söylemiş oluruz!— M.Ustaosmanoğlu
18:14
15
هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ لَوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍۜ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباًۜ ٥١
Hâulâi kavmunettehazû min dûnihî âliheh(âliheten), lev lâ ye'tûne aleyhim bi sultânin beyyin(beyyinin), fe men azlemu mimmenifterâ alâllâhi kezibâ(keziben).
İşte bunlar bizim (yanlış yolda olan) kavmimizdir ki, O’nu bırakıp birtakım ilâhlar edinmişlerdir. Onlar(ın ilâhlıkların)a karşı pek açık ve güçlü bir delil getirebilseydiler ya! Artık (eş ve ortak isnat ederek) Allâh’a karşı bir yalan uydurmuş olandan daha zâlim var mıdır?” İbni İshâk ve diğerlerinin nakline göre; İncîl ehli büyük günahlara bulaşıp, putlara tapmaya başladığı sırada içlerinden bazıları hak din de sebat edebilmişti. O an için Rum diyârının hükümdârı olan Dekyânûs, Îsâ (Aleyhisselâm)`ın dini üzere sabit kalanları tek tek aratıp buldurarak, puta tapmakla ölmek arasında seçime zorluyordu. Bir kere o, Ashâb-ı Kehf’in yaşadığı Tarsûs şehrine uğrayınca, iman ehli gizlenmeye başladı. Fakat o, müfettişler salarak insanları huzuruna toplatıyordu. O bölgenin ileri gelenlerinden, Îsâ (Aleyhisselâm)`ın dini üzere olan birtakım delikanlılar bu durum karşısında ağlayıp dua ederek Allâh-u Te`âlâ’ya yalvardıkları sırada bekçiler onları yakalayıp o zorba hükümdârın karşısına çıkarttı. O onlara: “Siz niçin bizim putlarımız adına kurban kesmiyorsunuz, ya bunu yaparsınız, ya da öldürülürsünüz!” deyince onlar: “Bizim ilâhımızın azameti gökleri yerleri kaplamıştır, biz asla O’ndan başka kimseye ibadet etmeyiz, sen bildiğini yap!” dediler. Buna çok kızan hükümdar üzerlerindeki süslü elbiselerin ve takıların çıkartılmasını emrettikten sonra: “Sizin cezanızı hemen verirdim ama gençliğinize bağışlıyorum ve size düşünmeniz için biraz süre tanıyorum!” dedi. Kendisi de o sırada bir işi için başka bir vilâyete gitti. O arada istişâre yapan delikanlılar, evlerin den bir miktar azık alıp bir kısmını sadaka vermeye, diğerlerini de yanlarına almaya karar verdiler ve yakınlarında bulunan Bencilûs dağındaki bir mağaraya sığınma kararı aldılar. Yollarına çıkan bir köpek peşlerine düşünce onu defaatle kovmalarına rağmen yanlarından uzaklaşmadı ve sonunda dile gelerek: “Ben Allâh’ın sevdiklerini seviyorum, siz uyuyun, ben sizi beklerim!” dedi. Onların mağaradaki amelleri namaz, oruç ve zikirden başka bir şey değildi. Yiyecek işlerine bakan Yemlîhâ her sabah kılık değiştirerek şehre gidip önemli ihtiyaçlarını temin eder ve olup biteni öğrenip onlara bildirirdi. Bir zaman böyle geçtikten sonra bir gün ağlayarak yanlarına geldiğinde, zorba hükümdârın döndüğünü ve onların babalarını sorguya çektiğini, onların da kurtulmak için: “Çocuklarımız bize isyan ettiler, mallarımızı da yağmalayıp dağa kaçtılar!” dediklerini haber verince hep birlikte secdeye kapanarak Allâh-u Te`âlâ’ya yalvarmaya başladılar, sonra güneş battığı sırada başlarını kaldırıp aralarında istişâre ederlerken Allâh-u Te`âlâ onların üzerine bir uyku salıverdi. Köpekleri de kapıda uyuya kaldı. Hükümdâr onların yerini bulunca, ne yapacağına karar veremedi, sonunda Allâh-u Te`âlâ onun kalbine mağaranın kapısını kapatarak onları ölüme terk etme fikrini getirdi. Çünkü Allâh-u Te`âlâ hem bu şekilde onlara ikramda bulunmak hem de onları ölümden sonra dirilmeye delâlet eden bir âyet yapmak istiyordu. Böylece hükümdar o mağarayı onlara mezar yapmak üzere kapatma kararı aldı. Fakat Dekyânûs’un yakınlarından olup imanlarını gizleyen iki kişi bu delikanlıların dinlerini, soylarını, sayılarını, kaybolma tarihlerini ve kimden kaçtıklarını iki kurşun levhaya yazıp bir bakır tabuta koyarak mağaranın kapısına örülen duvarın içerisine yerleştirdiler ve: “Ola ki Allâh kıyâmet gününden önce mümin bir toplumu bunlardan haberdâr eder de, onlar da bu sayede bu delikanlıların kıssalarını öğrenirler!” diye düşündüler. Zamanla Dekyânûs da, adamları da öldüler, böylece yıllar ve asırlar geçti, krallar değişti. Derken o şehre Beydarûs isminde mübarek bir adam hükümdâr oldu. Fakat o zamanki toplum içerisinde kimisi dirilmeye inanıyor, kimisi de inkâr ediyordu. O kral insanların: “Dünya hayatından başka yaşantı yoktur, dirilirse de cesetler değil, ancak ruhlar dirilir!” gibi laflar sarf ettiklerini duyunca üzülüyor ve duaya sarılarak: “Yâ Rabbi! Sen bu insanların görüş ayrılıklarını bilmektesin, bir an evvel bunlara bir mûcize gönder de dirilmenin ve kıyâmetin hak olduğuna inansınlar!” diye yalvarıyordu. Bunun üzerine Allâh-u Te`âlâ o mağaranın yakınında yaşayan bir adamın kalbine mağaranın kapısındaki duvarı yıkıp onun taşlarıyla koyunlarına bir ağıl yapması fikrini getirdi. Adam da bunu uyguladı, mağaranın kapısı açılır açılmaz Allâh-u Te`âlâ o delikanlıları uyandırdı. Böylece onlar sevinçli ve güleç yüzlü bir halde oturdular. Asırlar geçmesine rağmen Allâh-u Te`âlâ bedenlerini, güzelliklerini ve şekillerini hiçbir şey değişmeksizin aynen korumuştu. Derken onlar açlıklarını hissederek Yemlîhâ’yı gıda temini için şehre gönderdiler. O, şehre vardığında oranın halkının, hükümdârının ve durumunun tamamen değiştiğini görünce, sohbet ettiği bazı kimseler onu alıp o mümin hükümdârın huzuruna çıkardılar. O ona başlarından geçenleri anlatınca, huzurda bulunanlardan biri: “Ey millet! Bu, Allâh-u Te`âlâ’nın âyetlerinden büyük bir âyet olabilir, hadi sen bizi götür de arkadaşlarını göster!” dedi.Böylece hükûmet ricâli başta olmak üzere, küçük-büyük şehir halkının tamamı mağaranın etrafına geldiler. İki büyük yetkili en evvel yanlarına girdiler ve duvarın temelinde buldukları bakır tabutu açınca kıssalarının yazılı olduğu o iki kurşun levhaya ulaştılar. Onları okuyunca hayretler içinde kalarak, kendilerine dirilme hususunda mûcize gösteren Allâh-u Te`âlâ’ya hamdettiler, sonra o mübarek hükümdâra: “Çabucak gelirseniz büyük bir âyet göreceksiniz, zira üçyüz küsûr sene önce vefat etmiş olan birtakım delikanlıları Allâh-u Te`âlâ’nın yeniden canlandırmış olduğunu müşahede edeceksiniz!” diye haber saldılar. Bu haberi alan hükümdârın bütün dertleri giderek Allâh-u Te`âlâ’ya hamdü senâlarda bulunduktan sonra mağaraya doğru yola çıktı ve onları ziyaret ederek kucakladı. O sırada onlar tesbîh ve hamdle meşgul olarak toprak üzerinde oturuyorlardı. Böylece kralı Allâh’a emanet ettiler, koruma duaları yaptılar ve yattıkları yerlere dönerek yeniden uykuya daldılar. O sırada Allâh-u Te`âlâ onları vefat ettirdi. Hükümdâr her birinin altın bir tabuta konmasını emretti, fakat o gece rüyasında ona: “Biz ne altından ne de gümüşten yaratılmadık, topraktan yaratıldık, sen bizi mağarada olduğumuz toprak — M.Ustaosmanoğlu
18:15
16
وَاِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ فَأْوُٓ۫ا اِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِه۪ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ اَمْرِكُمْ مِرْفَقاً ٦١
Ve izi'tezeltumûhum ve mâ ya'budûne illâllâhe fe'vû ilel kehfi yenşur lekum rabbukum min rahmetihî ve yuheyyi' lekum min emrikum mirfekâ(mirfekan).
(Bu gençler Dekyânûs tarafından kendilerine verilen kısa bir mühlet içerisinde düşünüp taşınıp, hicret kararı alarak yola çıktıklarında birbirlerine şöyle dediler:) “Mâdem ki onlardan da, Allâh’tan başka tapmakta oldukları şeylerden de uzaklaştınız, artık (ibadetinizi rahatça yapabileceğiniz) bir mağaraya sığının da, Rabbi niz (iki cihanda da) rahmetinden size bolca (hayırlar ve rızıklar) yaysın ve (yönelmiş olduğunuz bu) işinizden (kastettiğiniz neticeye ulaşasınız diye) sizin için faydalı şeyler hazırlasın!”— M.Ustaosmanoğlu
18:16
17
وَتَرَى الشَّمْسَ اِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَاِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ ف۪ي فَجْوَةٍ مِنْهُۜ ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِۜ مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِياًّ مُرْشِداً۟ ٧١
Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
(Habîbim! Derken onlar mağaraya sığındılar ve ibadete yöneldiler. Tam bu sırada Biz onlara ağır bir uyku verdik. Sen orada bulunsaydın o mağara üzerine doğan) güneşi görürdün ki, doğduğunda mağaralarından sağa doğru meyledi(yor da, ışınlarıyla kendilerini rahatsız etmi)yordu, battığında da (yine onlara isâbet etmeyerek) sola doğru onları kesip geçiyordu. Onlarsa onun geniş biryerindeydiler (ki, böylece hava kendilerine rahatça ulaşabiliyordu, ne mağaranın sıkıcı havası, ne de güneşin harâreti kendilerine bir eziyet vermiyordu). İşte bu(nlar), Allâh’ın âyetlerindendir! (Ashâb-ı Kehf’i hidâyet ettiği gibi,) Allâh kimi hidâyete eriştirirse, işte hidâyet bulan ancak odur! Kimi de saptırırsa, artık sen onun için asla (kendisini) irşâd edi(p de doğru yolu gösteri)ci hiçbir dost bulamazsın!— M.Ustaosmanoğlu
18:17
18
وَتَحْسَبُهُمْ اَيْقَاظاً وَهُمْ رُقُودٌۗ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَذَاتَ الشِّمَالِۗ وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَص۪يدِۜ لَوِ اطَّـلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَاراً وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْباً ٨١
Ve tahsebuhum eykâzan ve hum rukûd(rukûdun), ve nukallibuhum zâtel yemîni ve zâteş şimâl(şimâli), ve kelbuhum bâsitun zirâayhi bil vasîd(vasîdi), levittala'te aleyhim le velleyte minhum firâren ve le muli'te minhum ru'bâ(ru'ben).
(Habîbim! Gözleri açık olduğundan ve sağa sola çok döndüklerinden dolayı) sen onları uyanıklar sanırsın, oysa onlar uyuyan kimselerdir! Biz onları (bu uzun uy kularında, toprağın çürütmesinden korumak için) sağ yöne ve sol yöne çeviriyorduk. Köpekleri de iki ön ayağını (mağaranın) giriş(in)de uzatıcıydı. Sen onları (saçları ve tırnakları u zamış halde) görecek olsaydın, elbette kaça rak onlardan yüz çevirirdin ve (cüsselerinin büyüklü ğünden ve mekânlarının ıssızlığından dehşete kapılarak) elbette onlar yüzünden büyük bir korkuyla dolardın.— M.Ustaosmanoğlu
18:18
19
وَكَذٰلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَٓاءَلُوا بَيْنَهُمْۜ قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْۜ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالُوا رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُٓوا اَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هٰذِه۪ٓ اِلَى الْمَد۪ينَةِ فَلْيَنْظُرْ اَيُّهَٓا اَزْكٰى طَعَاماً فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ اَحَداً ٩١
Ve kezâlike beasnâhum li yetesâelû beynehum, kâle kâilun minhum kem lebistum, kâlû lebisnâ yevmen ev ba'da yevm(yevmin), kâlû rabbukum a'lemu bi mâ lebistum feb'asû ehadekum bi verıkıkum hâzihî ilel medîneti fel yanzur eyyuhâ ezkâ taâmen fel ye'tikum bi rızkın minhu vel yetelattaf ve lâ yuş'ırenne bikum ehadâ(ehaden).
İşte böylece (bir mucize eseri onları yıllarca uyuttuğumuz gibi,) aralarında birbirlerine (Allâh-u Te`âlâ’nın onlara ne muâmele yaptığını) sorsunlar (da, O’nun üstün gücüne karşı kesin inancı artırsınlar, dirilme mûcizesini gözleriyle görsünler ve bu nimetlere şükürde bulunsunlar) diye onları uyandırdık. İçlerinden bir söz sahibi (diğerlerine): “(Bu mağarada) ne kadar kaldınız?” dedi. Onlar (öğleden sonra uyandıkları için, sabahleyin mağaraya girdiklerini hesap ederek): “Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık!” dediler. (Sonra) onlar (tırnak larının ve saçlarının uzamış olduğunugörünce) dediler ki: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz en iyi bilendir! (Şimdi açlığımızı giderecek bir çare aramaya bakın!) Öyleyse bi rinizi işte bu gümüş paranızla o şehre gönderin de, ye mek bakımından oranın (halkının) hangisinin daha temiz (daha helâl, daha cömert ve daha ucuz) olduğuna baksın ve size ondan bir rızık getirsin! Ama (alış-verişte kavgaya sebebiyet verip de kendini ele vermemesi için) sakin davranmaya çalışsın/(giriş ve çıkışta) gizlenmeye çalışsın/ (aldanmaması için) dikkatli olmaya çalışsın/ da, sizi hiçbir kimseye asla fark et tirmesin!— M.Ustaosmanoğlu
18:19
20
اِنَّهُمْ اِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ اَوْ يُع۪يدُوكُمْ ف۪ي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُٓوا اِذاً اَبَداً ٠٢
İnnehum in yazherû aleykum yercumûkum ev yuîdûkum fî milletihim ve len tuflihû izen ebedâ(ebeden).
Şüphesiz ki onlar sizden haberdâr olacak olurlarsa/size gâlip gelirlerse/, sizi taşla öldürürler ya da sizi (zorla) kendi dinlerine geçirirler, o takdirdeyse siz asla ebediyyen felâh (ve kurtuluş) bulamazsınız!”üzerinde bırak ki Allâh bizi oradan diriltsin!” dediler. O da onları ağaçtan bir tabuta koydurdu, mağaranın kapısına da bir mescit yaptırdı ve her sene ziyâret edilmeleri için büyük bir bayram tertipledi. (Hâzin, Sâvî, Âlûsî)— M.Ustaosmanoğlu
18:20
21
وَكَذٰلِكَ اَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُٓوا اَنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَاَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ ف۪يهَاۚ اِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ اَمْرَهُمْ فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَاناًۜ رَبُّهُمْ اَعْلَمُ بِهِمْۜ قَالَ الَّذ۪ينَ غَلَبُوا عَلٰٓى اَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِداً ١٢
Ve kezâlike a'sernâ aleyhim li ya'lemû enne va'dallâhi hakkun ve ennes sâate lâ reybe fîhâ, iz yetenâzeûne beynehum emrehum fe kâlûbnû aleyhim bunyânâ(bunyânen), rabbuhum a'lemu bihim, kâlellezîne galebû alâ emrihim le nettehızenne aleyhim mescidâ(mesciden).
İşte Böylece Biz (kendi dönem lerindekilere onların yerlerini buldurarak ve bu vesileyle kıssala rını tüm insanlığa bildirerek, merak edenleri) onlardan haberdâr ettik. Tâ ki o (insa)nlar bilsin ki (Ashâb-ı Kehf’i bir âyet olarak uyutup, tekrar bir âyet olarak di rilttiği gibi) Allâh’ın (bütün insanları diriltme) vaadi (de) şüphesiz bir haktır, o (kıyâmet) ân(ın)a gelince; muhakkak on(un vukûun)da hiçbir şüphe yoktur. (Tam da insanlar) aralarında (diriltilmeleriyle ilgili) işlerini tartışıyorlarken (ve kimi sadece ruhların di riltileceğini, kimiyse ruhlarla bedenlerin birlikte dirilti leceğini savunuyorken, Allâh-u Te`âlâ Ashâb-ı Kehf’i buldurup sonra vefat ettirince, onların bu kerâmetleri ne vâkıf olanlar birbirlerine): “(İnsanlar gelip kendilerini rahatsız etmesin, bir de anıları canlı kalsın diye) on ların (mağaralarının kapısının) üzerine bir bina ya pın!” dediler. (Böylece onların soyları, halleri ve mağa rada kalma süreleriyle ilgili uzunca müzâkerelerde bulundular.) Hâlbuki onları en iyi bilen Rableriydi. (İnsanlar arasında, onların nerede gömülecekleri ve yanlarına bir bina yapılıp yapılmayacağı, yapılırsa ne çeşit bir bina olacağı hususunda konuşmalar uza yınca) onların (dirilmeleriyle, âhiretin hak olduğu) işin(i ispat etmeye, dolayısıyla da onlar hakkında ka rar vermey)e karşı güç kazanmış olan o (zamanın Müslüman hükümdârı ve onunla birlikte inanmış olan) kimseler: “Andolsun ki; elbette biz onların (mağara larının kapısının) üstüne bir mescit (yapıp, onu ibadet hâne) edineceğiz!” dedi(ler).— M.Ustaosmanoğlu
18:21
22
سَيَقُولُونَ ثَلٰثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْۚ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْماً بِالْغَيْبِۚ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْۜ قُلْ رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ اِلَّا قَل۪يلٌ۠ فَلَا تُمَارِ ف۪يهِمْ اِلَّا مِرَٓاءً ظَاهِراًۖ وَلَا تَسْتَفْتِ ف۪يهِمْ مِنْهُمْ اَحَداً۟ ٢٢
Se yekûlûne selâsetun râbiuhum kelbuhum, ve yekûlûne hamsetun sâdisuhum kelbuhum recmen bil gayb(gaybi), ve yekûlûne seb'atun ve sâminuhum kelbuhum, kul rabbî a'lemu bi ıddetihim mâ ya'lemuhum illâ kalîl(kalîlun), fe lâ tumâri fîhim illâ mirâen zâhirâ(zâhiren), ve lâ testefti fîhim minhum ehâdâ(ehâden).
(Habîbim!) O (senin döneminde bulunan Ehl-i Kitaba mensup ola)nlar(dan) ve müminlerdenkimi, ka ranlığa taş fırlatırmışçasına, hakkında hiçbir bilgiye sa hip olmadıkları) gizli bir şeye atış yaparak/gaybla ilgili tahminde bulunarak/: “(Onlar) üçtür, dördün cüleri de köpekleridir!” diyecekler. (Bazıları da:) “Beş (kişi)dir, altıncıları köpekleridir!” diyecekler. (Ki mi de Allâh-u Te`âlâ’nın bildirmesiyle hakka isâbet ede rek:) “Yedi (kişi)dir, sekizincileriyse köpekleridir!” diyecekler. (Habîbim! Hâlâ bilgisizce konuşan Ehl-i Ki tab’a) de ki: “Rabbim onların sayısını en iyi bilendir! Pek az bir kimse dışında onları(n gerçek sayısını) kimse bilemez. Artık (derinlemesine dalmadan, kimse yi de câhillikle suçlamadan) onlar hakkında ancak (sana vahyedilen delillere dayalı) pek açık bir mücâ deleyle tartış! Kendileri hakkında onlardan hiçbi rine de sual sorma! (Zira Kur’ân sana yeterlidir. Zaten onların da doğru bir bilgileri yoktur. İnadına soru sorarak muhâtabı rezil etmeye kalkışmak ise, sahip olduğun güzel ahlâkla bağdaşmaz!)”— M.Ustaosmanoğlu
18:22
23
وَلَا تَقُولَنَّ لِشَايْءٍ اِنّ۪ي فَاعِلٌ ذٰلِكَ غَداًۙ ٣٢
Ve lâ tekûlenne li şey'in innî fâılun zâlike gadâ(gaden).
“Bir de sakın olaki sen (yapmayı kastettiğin) hiçbir şey için (kimseye): ‘İşte Gerçekten ben bunu yarın (veya ileride) yapıcıyım!’ deme! Yahudilerin teşvikiyle Kureyş, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e gelip, ruh, Ashâb-ı Kehf ve Zü’l-Karneyn’le ilgili sualler yönelttiklerinde o: “İnşâAllâh” demeyi unutarak kendilerine ertesi gün geldiklerinde bunları haber vereceğini söyledi. Bundan dolayı da on küsûr gün vahiy gecikince Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in sıkıntıya girmesi üzerine bu ve bir sonraki âyet-i kerîmeler nâzil oldu.— M.Ustaosmanoğlu
18:23
24
اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۘ وَاذْكُرْ رَبَّكَ اِذَا نَس۪يتَ وَقُلْ عَسٰٓى اَنْ يَهْدِيَنِ رَبّ۪ي لِاَقْرَبَ مِنْ هٰذَا رَشَداً ٤٢
İllâ en yeşâallâhu vezkur rabbeke izâ nesîte ve kul asâ en yehdiyeni rabbî li akrabe min hâzâ reşedâ(reşeden).
‘Ancak Allâh’ın dilemesiyle (yapabilirim)!’ (anlamına gelen ‘İnşâAllâh’ sözünü söyle.)” Ama (bunu) unuttuğun zaman Rabbini(n irâdesinin unutulmaması gerektiğini) hatırla ve: “Umulur ki Rabbim beni (doğru yola) isâbet bakımından işte bundan daha yakın olana eriştirir (ve böylece bana: ‘İnşâAllâh!’ demeyi unutmuş bulunduğum As hâb-ı Kehf’in kıssasına nispetle , peygamberliğimi daha açık bir şekilde ifade edecek diğer peygamber kıssalarını öğretir)!” de!— M.Ustaosmanoğlu
18:24
25
وَلَبِثُوا ف۪ي كَـهْفِهِمْ ثَلٰثَ مِائَةٍ سِن۪ينَ وَازْدَادُوا تِسْعاً ٥٢
Ve lebisû fî kehfihim selâse mietin sinîne vezdâdû tis'â(tis'an).
Böylece onlar mağaralarında üçyüz sene kaldılar. (Buna ilâveten de, küsûrâtı hakkında hiçbir ihti lâfa mahal bırakmaksızın) dokuz (yıl) daha kattılar.— M.Ustaosmanoğlu
18:25
26
قُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثُواۚ لَهُ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَبْصِرْ بِه۪ وَاَسْمِـعْۜ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَلِيٍّۘ وَلَا يُشْرِكُ ف۪ي حُكْمِه۪ٓ اَحَداً ٦٢
Kulillâhu a'lemu bimâ lebisû, lehu gaybus semâvâti vel ard(ardı), ebsır bihî ve esmı', mâ lehum min dûnihî min veliyyin ve lâ yuşriku fî hukmihî ehadâ(ehaden).
(Habîbim! Bu beyanımızdan sonra hâlâ onların mağarada kalış süresi hakkında ihtilâfa düşen Ehl-i Ki tab’a) de ki: “Onların ne kadar kaldıklarını hakkıyla bilen ancak Allâh’tır! Zaten göklerin ve yerin (barın dırdığı her gizli şey ve onlarda bulunan yaratıkların hal leriyle ilgili gizli-kapalı her türlü) ğaybı(n bilgileri) sa dece O’na mahsustur! O (her varlığı) ne acayip gören dir, (her duyulanı) ne kadar şaşılacak bir şekilde işitendir! O (yer ve gökte buluna)nlar için O’ndan başka (işlerini takip edecek ve kendilerine yardım edecek) hiçbir dost yoktur! O ise (kararlarında ve) hükmünde hiçbir kimseyi ortak yapmaz!”— M.Ustaosmanoğlu
18:26
27
وَاتْلُ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنْ كِتَابِ رَبِّكَۚ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِه۪ وَلَنْ تَجِدَ مِنْ دُونِه۪ مُلْتَحَداً ٧٢
Vetlu mâ ûhıye ileyke min kitâbi rabbik(rabbike), lâ mubeddile li kelimâtihî ve len tecide min dûnihî multehadâ(multehaden).
(Habîbim! Sen onların: “Bize başka bir Kur’ân getir, ya da bunu değiştir!” şeklindeki hezeyanlarına aldırmayıp) sana vahyolunmakta olan Rabbinin o kitabını art arda oku! O’nun kelimelerini değiştire cek hiçbir şey yoktur! (Ama) sen (onların bu fikirlerine birazcık bile mey ledecek olursan, şunu bilesin ki) O’ndan başka bir sığınak da asla bulamazsın!— M.Ustaosmanoğlu
18:27
28
وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْۚ تُر۪يدُ ز۪ينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِـعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطاً ٨٢
Vasbır nefseke meallezîne yed'ûne rabbehum bil gadâti vel aşiyyi yurîdûne vechehu ve lâ ta'du aynâke anhum, turîdu zînetel hayâtid dunyâ ve lâ tutı' men agfelnâ kalbehu an zikrinâ vettebea hevâhu ve kâne emruhu furutâ(furutan).
(Rasûlüm! Zengin müşriklerin uygunsuz tekliflerine asla iltifat etme. Bilakis sen) sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını arzuladıkları halde dua etmekte bulunan (ve ‘Ashâb-ı Suffe’ diye anılan) o (fakir) kimselerle birlikte kendini sabit kıl! O en alçak (dünya) hayat(ın)ın (geçici) ziynet(ler)ini arzular olduğun halde, iki gözün bile onlardan aş(ıp da, kâfir müşriklerin tarafına bak)masın! Bir de o (Ümeyye ibni Halef gibi sana fakirleri meclisinden kovmayı teklif eden) kimseye itaat etme ki; Biz onun kalbini zikrimizden gâfil kılmışızdır ve (bu sebeple) o (isteklerine kavuşma uğrunda) kötü arzusuna tamamen uymuştur, işi (gücü) de (hakkın sınırlarını çiğneyip) aşırı gitmek/(zarar-) ziyan ve helâk/israf (ve savurganlık)/pişmanlık/ olmuştur! Habbâb (Radıyallâhu anh) şöyle anlatmıştır: Ekra’ ibni Hâbis et-Temîmî ve Uyeyne ibni Hısn bir kere Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in yanına geldiklerinde onu, Suheyb, Bilâl, Ammâr ve benim gibi fakir müminler arasında otururken görünce, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`i tenhaya çekerek: “Biz senden bizim için özel bir meclis tertiplemeni istiyoruz ki, Araplar bununla bizim üstünlüğümüzü anlasınlar! Çünkü senin yanına Arap heyetleri gelip gidiyor, biz onların bizi bu kölelerle birlikte otururken görmelerinden utanç duyarız. Bu yüzden biz geldiğimizde sen onları yanından kaldır, sonra biz ayrılınca dilersen onlarla yine otur!” dediler. Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) de: “Olur!” buyurdu. Bu sefer onlar tekliflerinin kabul edildiğine dair bir yazı isteyince, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) yazı yazması için Ali (Radıyallâhu anh)`ın bir sayfayla beraber gelmesini istedi. O sırada Cebrâîl (Aleyhisselâm) inerek: “Sabah- akşam Rablerinin rızasını arzulayarak O’na dua edenleri kovma!” (En’âm Sûresi: 52) âyet-i kerîmesini indirdi. Daha sonra: “Âyetlerimize iman eden o (fakir) kimseler sana geldikleri zaman (onlara): ‘Selâm sizlere! Rabbiniz rahmeti Kendi Zât’ına yazdı!’ de” (En’âm Sûresi: 54) âyet-i kerîmesini indirdi. Bu âyetler inince biz Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e o kadar yaklaştık ki, dizlerimizi onun dizlerine bitiştirir hâle geldik. Bu âyetlerden sonra Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bizimle otururdu, kalkmak istediği zaman kalkıp giderdi. Daha sonra: “Rablerinin rızasını arzulayarak sabah-akşam O’na dua edenlerle birlikte kendini hapset!” âyet-i kerîmesi inince, biz Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ile beraber otururken biz kalkmadan o kalkamaz hale geldi. Böylece biz onun kalkacağı zamanı anlar ve ondan önce kalkardık! (İbni Mâce, Zühd: 7, no: 4127, 2/1382, Taberî, no: 13261, 5/199) Selmân ve Habbâb (Radıyallâhu anhümâ)dan rivayet edildiğine göre; bu âyet-i celîle indikten sonra Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) fakir sahâbîlere: “Ümmetim içerisinden, kendimi aralarında bulundurmamı emrettiği bir topluluk yaratıncaya kadar beni öldürmemiş olan Allâh’a hamdolsun! Artık hayatım da sizlerle beraberdir, ölümüm de sizlerle birlikte olacaktır!” derdi. (Beğavî, Me’âlimü’t-Tenzîl: 2/99)— M.Ustaosmanoğlu
18:28
29
وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَٓاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَٓاءَ فَلْيَكْفُرْۙ اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلظَّالِم۪ينَ نَاراًۙ اَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَاۜ وَاِنْ يَسْتَغ۪يثُوا يُغَاثُوا بِمَٓاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَۜ بِئْسَ الشَّرَابُۜ وَسَٓاءَتْ مُرْتَفَقاً ٩٢
Ve kulil hakku min rabbikum fe men şâe fel yu'min ve men şâe fel yekfur innâ a'tednâ liz zâlimîne nâren ehâta bihim surâdikuhâ, ve in yestegîsû yugâsû bi mâin kel muhli yeşvîl vucûh(vucûhe), bi'seş şerab(şerabu) ve sâet murtefekâ(murtefekan).
(Habîbim! Zikirden gâfil olan bu kişilere) de ki: “O (bana vahyolunan Kur’ân ve İslâm’ın getirdiği) hak, Rabbinizden (gelmiş)dir. (Nefislerinizin arzuladıkları ise haktan uzaktır. Rabbiniz buyuruyor ki:) Artık dile yen inansın, isteyen de inkâr etsin! (Ben kimsenin imanına muhtaç olmadığım gibi, kimsenin inkârından da zarar görmem. Ama şunu bilin ki;) gerçekten Biz, o zâlimler için öyle büyük ve korkunç bir ateş hazırla mışızdır ki, onun duvarı/dumanı/ alevi/ kendilerini çepeçevre kuşatmıştır! Onlar (orada aşırı susuzluktan dolayı) yardım ta lep edecek olsalar, zeytin tortusu/eritilmiş maden/ gibi öyle (katı) bir suyla yardım olunacaklardır ki (aşırı harâretinden dolayı) yüzleri kavuracak (ve de rileri koparacak)tır! Bu ne kötü bir içecek olmuştur! O(rası) da ne fena bir yaslanma yeri/dinlenme ye ri/konaklama yeri/toplanma yeri/ olmuştur!— M.Ustaosmanoğlu
18:29
30
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اِنَّا لَا نُض۪يعُ اَجْرَ مَنْ اَحْسَنَ عَمَلاًۚ ٠٣
İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti innâ lâ nudîu ecre men ahsene amelâ(amelen).
Şüphesiz o kimseler ki (inanılması gereken tüm meselelere) iman etmişlerdir ve (namaz, oruç, hac, ze kât gibi) sâlih ameller işlemişlerdir; ger çekten de Biz ameli(ni) güzel yapmış olan o kimsenin mü kâfa tını zâyi etmeyeceğiz!— M.Ustaosmanoğlu
18:30
Yükleniyor...
Kehf
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 7 ayet البقرة 3 Al-i İmran 7 ayet آل عمران 4 Nisa 7 ayet النساء 5 Maide 7 ayet المائدة 6 Enam 7 ayet الأنعام 7 Araf 7 ayet الأعراف 8 Enfal 7 ayet الأنفال 9 Tevbe 7 ayet التوبة 10 Yunus 7 ayet يونس 11 Hud 7 ayet هود 12 Yusuf 7 ayet يوسف 13 Rad 7 ayet الرعد 14 İbrahim 7 ayet ابراهيم 15 Hicr 7 ayet الحجر 16 Nahl 7 ayet النحل 17 İsra 7 ayet الإسراء 18 Kehf 7 ayet الكهف 19 Meryem 7 ayet مريم 20 Ta Ha 7 ayet طه 21 Enbiya 7 ayet الأنبياء 22 Hac 7 ayet الحج 23 Müminun 7 ayet المؤمنون 24 Nur 7 ayet النور 25 Furkan 7 ayet الفرقان 26 Şuara 7 ayet الشعراء 27 Neml 7 ayet النمل 28 Kasas 7 ayet القصص 29 Ankebut 7 ayet العنكبوت 30 Rum 7 ayet الروم 31 Lokman 7 ayet لقمان 32 Secde 7 ayet السجدة 33 Ahzab 7 ayet الأحزاب 34 Sebe 7 ayet سبإ 35 Fatır 7 ayet فاطر 36 Yasin 7 ayet يس 37 Saffat 7 ayet الصافات 38 Sad 7 ayet ص 39 Zümer 7 ayet الزمر 40 Mümin 7 ayet غافر 41 Fussilet 7 ayet فصلت 42 Şura 7 ayet الشورى 43 Zuhruf 7 ayet الزخرف 44 Duhan 7 ayet الدخان 45 Casiye 7 ayet الجاثية 46 Ahkaf 7 ayet الأحقاف 47 Muhammed 7 ayet محمد 48 Fetih 7 ayet الفتح 49 Hucurat 7 ayet الحجرات 50 Kaf 7 ayet ق 51 Zariyat 7 ayet الذاريات 52 Tur 7 ayet الطور 53 Necm 7 ayet النجم 54 Kamer 7 ayet القمر 55 Rahman 7 ayet الرحمن 56 Vakıa 7 ayet الواقعة 57 Hadıd 7 ayet الحديد 58 Mücadele 7 ayet المجادلة 59 Haşr 7 ayet الحشر 60 Mümtehine 7 ayet الممتحنة 61 Saf 7 ayet الصف 62 Cuma 7 ayet الجمعة 63 Münafikun 7 ayet المنافقون 64 Tegabun 7 ayet التغابن 65 Talak 7 ayet الطلاق 66 Tahrim 7 ayet التحريم 67 Mülk 7 ayet الملك 68 Kalem 7 ayet القلم 69 Hakka 7 ayet الحاقة 70 Mearic 7 ayet المعارج 71 Nuh 7 ayet نوح 72 Cin 7 ayet الجن 73 Müzzemmil 7 ayet المزمل 74 Müddessir 7 ayet المدثر 75 Kıyame 7 ayet القيامة 76 İnsan 7 ayet الانسان 77 Mürselat 7 ayet المرسلات 78 Nebe 7 ayet النبإ 79 Naziat 7 ayet النازعات 80 Abese 7 ayet عبس 81 Tekvir 7 ayet التكوير 82 İnfitar 7 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 7 ayet المطففين 84 İnşikak 7 ayet الإنشقاق 85 Büruc 7 ayet البروج 86 Tarık 7 ayet الطارق 87 Ala 7 ayet الأعل 88 Gaşiye 7 ayet الغاشية 89 Fecr 7 ayet الفجر 90 Beled 7 ayet البلد 91 Şems 7 ayet الشمس 92 Leyl 7 ayet الليل 93 Duha 7 ayet الضحى 94 İnşirah 7 ayet الشرح 95 Tin 7 ayet التين 96 Alak 7 ayet العلق 97 Kadir 7 ayet القدر 98 Beyyine 7 ayet البينة 99 Zilzal 7 ayet الزلزلة 100 Adiyat 7 ayet العاديات 101 Karia 7 ayet القارعة 102 Tekasür 7 ayet التكاثر 103 Asr 7 ayet التكاثر 104 Hümeze 7 ayet الهمزة 105 Fil 7 ayet الفيل 106 Kureyş 7 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 7 ayet الماعون 109 Kafirun 7 ayet الكافرون 110 Nasr 7 ayet النصر 111 Tebbet 7 ayet المسد 112 İhlas 7 ayet الإخلاص 113 Felak 7 ayet الفلق 114 Nas 7 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle