هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ لَوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍۜ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباًۜ ٥١
Hâulâi kavmunettehazû min dûnihî âliheh(âliheten), lev lâ ye'tûne aleyhim bi sultânin beyyin(beyyinin), fe men azlemu mimmenifterâ alâllâhi kezibâ(keziben).
İşte bunlar bizim (yanlış yolda olan) kavmimizdir ki, O’nu bırakıp birtakım ilâhlar edinmişlerdir. Onlar(ın ilâhlıkların)a karşı pek açık ve güçlü bir delil getirebilseydiler ya! Artık (eş ve ortak isnat ederek) Allâh’a karşı bir yalan uydurmuş olandan daha zâlim var mıdır?” İbni İshâk ve diğerlerinin nakline göre; İncîl ehli büyük günahlara bulaşıp, putlara tapmaya başladığı sırada içlerinden bazıları hak din de sebat edebilmişti. O an için Rum diyârının hükümdârı olan Dekyânûs, Îsâ (Aleyhisselâm)`ın dini üzere sabit kalanları tek tek aratıp buldurarak, puta tapmakla ölmek arasında seçime zorluyordu. Bir kere o, Ashâb-ı Kehf’in yaşadığı Tarsûs şehrine uğrayınca, iman ehli gizlenmeye başladı. Fakat o, müfettişler salarak insanları huzuruna toplatıyordu. O bölgenin ileri gelenlerinden, Îsâ (Aleyhisselâm)`ın dini üzere olan birtakım delikanlılar bu durum karşısında ağlayıp dua ederek Allâh-u Te`âlâ’ya yalvardıkları sırada bekçiler onları yakalayıp o zorba hükümdârın karşısına çıkarttı. O onlara: “Siz niçin bizim putlarımız adına kurban kesmiyorsunuz, ya bunu yaparsınız, ya da öldürülürsünüz!” deyince onlar: “Bizim ilâhımızın azameti gökleri yerleri kaplamıştır, biz asla O’ndan başka kimseye ibadet etmeyiz, sen bildiğini yap!” dediler. Buna çok kızan hükümdar üzerlerindeki süslü elbiselerin ve takıların çıkartılmasını emrettikten sonra: “Sizin cezanızı hemen verirdim ama gençliğinize bağışlıyorum ve size düşünmeniz için biraz süre tanıyorum!” dedi. Kendisi de o sırada bir işi için başka bir vilâyete gitti. O arada istişâre yapan delikanlılar, evlerin den bir miktar azık alıp bir kısmını sadaka vermeye, diğerlerini de yanlarına almaya karar verdiler ve yakınlarında bulunan Bencilûs dağındaki bir mağaraya sığınma kararı aldılar. Yollarına çıkan bir köpek peşlerine düşünce onu defaatle kovmalarına rağmen yanlarından uzaklaşmadı ve sonunda dile gelerek: “Ben Allâh’ın sevdiklerini seviyorum, siz uyuyun, ben sizi beklerim!” dedi. Onların mağaradaki amelleri namaz, oruç ve zikirden başka bir şey değildi. Yiyecek işlerine bakan Yemlîhâ her sabah kılık değiştirerek şehre gidip önemli ihtiyaçlarını temin eder ve olup biteni öğrenip onlara bildirirdi. Bir zaman böyle geçtikten sonra bir gün ağlayarak yanlarına geldiğinde, zorba hükümdârın döndüğünü ve onların babalarını sorguya çektiğini, onların da kurtulmak için: “Çocuklarımız bize isyan ettiler, mallarımızı da yağmalayıp dağa kaçtılar!” dediklerini haber verince hep birlikte secdeye kapanarak Allâh-u Te`âlâ’ya yalvarmaya başladılar, sonra güneş battığı sırada başlarını kaldırıp aralarında istişâre ederlerken Allâh-u Te`âlâ onların üzerine bir uyku salıverdi. Köpekleri de kapıda uyuya kaldı. Hükümdâr onların yerini bulunca, ne yapacağına karar veremedi, sonunda Allâh-u Te`âlâ onun kalbine mağaranın kapısını kapatarak onları ölüme terk etme fikrini getirdi. Çünkü Allâh-u Te`âlâ hem bu şekilde onlara ikramda bulunmak hem de onları ölümden sonra dirilmeye delâlet eden bir âyet yapmak istiyordu. Böylece hükümdar o mağarayı onlara mezar yapmak üzere kapatma kararı aldı. Fakat Dekyânûs’un yakınlarından olup imanlarını gizleyen iki kişi bu delikanlıların dinlerini, soylarını, sayılarını, kaybolma tarihlerini ve kimden kaçtıklarını iki kurşun levhaya yazıp bir bakır tabuta koyarak mağaranın kapısına örülen duvarın içerisine yerleştirdiler ve: “Ola ki Allâh kıyâmet gününden önce mümin bir toplumu bunlardan haberdâr eder de, onlar da bu sayede bu delikanlıların kıssalarını öğrenirler!” diye düşündüler. Zamanla Dekyânûs da, adamları da öldüler, böylece yıllar ve asırlar geçti, krallar değişti. Derken o şehre Beydarûs isminde mübarek bir adam hükümdâr oldu. Fakat o zamanki toplum içerisinde kimisi dirilmeye inanıyor, kimisi de inkâr ediyordu. O kral insanların: “Dünya hayatından başka yaşantı yoktur, dirilirse de cesetler değil, ancak ruhlar dirilir!” gibi laflar sarf ettiklerini duyunca üzülüyor ve duaya sarılarak: “Yâ Rabbi! Sen bu insanların görüş ayrılıklarını bilmektesin, bir an evvel bunlara bir mûcize gönder de dirilmenin ve kıyâmetin hak olduğuna inansınlar!” diye yalvarıyordu. Bunun üzerine Allâh-u Te`âlâ o mağaranın yakınında yaşayan bir adamın kalbine mağaranın kapısındaki duvarı yıkıp onun taşlarıyla koyunlarına bir ağıl yapması fikrini getirdi. Adam da bunu uyguladı, mağaranın kapısı açılır açılmaz Allâh-u Te`âlâ o delikanlıları uyandırdı. Böylece onlar sevinçli ve güleç yüzlü bir halde oturdular. Asırlar geçmesine rağmen Allâh-u Te`âlâ bedenlerini, güzelliklerini ve şekillerini hiçbir şey değişmeksizin aynen korumuştu. Derken onlar açlıklarını hissederek Yemlîhâ’yı gıda temini için şehre gönderdiler. O, şehre vardığında oranın halkının, hükümdârının ve durumunun tamamen değiştiğini görünce, sohbet ettiği bazı kimseler onu alıp o mümin hükümdârın huzuruna çıkardılar. O ona başlarından geçenleri anlatınca, huzurda bulunanlardan biri: “Ey millet! Bu, Allâh-u Te`âlâ’nın âyetlerinden büyük bir âyet olabilir, hadi sen bizi götür de arkadaşlarını göster!” dedi.Böylece hükûmet ricâli başta olmak üzere, küçük-büyük şehir halkının tamamı mağaranın etrafına geldiler. İki büyük yetkili en evvel yanlarına girdiler ve duvarın temelinde buldukları bakır tabutu açınca kıssalarının yazılı olduğu o iki kurşun levhaya ulaştılar. Onları okuyunca hayretler içinde kalarak, kendilerine dirilme hususunda mûcize gösteren Allâh-u Te`âlâ’ya hamdettiler, sonra o mübarek hükümdâra: “Çabucak gelirseniz büyük bir âyet göreceksiniz, zira üçyüz küsûr sene önce vefat etmiş olan birtakım delikanlıları Allâh-u Te`âlâ’nın yeniden canlandırmış olduğunu müşahede edeceksiniz!” diye haber saldılar. Bu haberi alan hükümdârın bütün dertleri giderek Allâh-u Te`âlâ’ya hamdü senâlarda bulunduktan sonra mağaraya doğru yola çıktı ve onları ziyaret ederek kucakladı. O sırada onlar tesbîh ve hamdle meşgul olarak toprak üzerinde oturuyorlardı. Böylece kralı Allâh’a emanet ettiler, koruma duaları yaptılar ve yattıkları yerlere dönerek yeniden uykuya daldılar. O sırada Allâh-u Te`âlâ onları vefat ettirdi. Hükümdâr her birinin altın bir tabuta konmasını emretti, fakat o gece rüyasında ona: “Biz ne altından ne de gümüşten yaratılmadık, topraktan yaratıldık, sen bizi mağarada olduğumuz toprak — M.Ustaosmanoğlu