يَا دَاوُ۫دُ اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَل۪يفَةً فِي الْاَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوٰى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ۟ ٦٢
Yâ dâvûdu innâ cealnâke halîfeten fîl ardı fahkum beynen nâsi bil hakkı ve lâ tettebiil hevâ fe yudılleke an sebîlillâh(sebîlillâhi), innellezîne yadıllûne an sebîlillâhi lehum azâbun şedîdun bi mâ nesû yevmel hisâb(hisâbi).
(Nitekim bu yakınlığın bir ifadesi olarak kendisi ne şöyle vahyettik:) “Ey Dâvûd! Gerçekten biz seni yer(yüzün)de (yönetimi üstlenmiş) bir halife tayin ettik/(senden önce geçmiş peygamberlerin yerine ge çen) bir halife kıldık/! Artık insanlar arasında hak (ve adâlet) ile hüküm ver de (nefse âit) kötü arzuya uyma, sonra o seni Allâh’ın yolundan saptırır. O kim seler ki Allâh’ın yolundan sapmaktadırlar; hesap gününü unutmaları sebebiyle gerçekten onlar için pek şiddetli büyük bir azap vardır.” Dâvûd (Aleyhisselâm)`ın zellesi hakkında değişik rivayetler varsa da, kıssanın aslı şöyledir: Dâvûd (Aleyhisselâm)`ın şerî’atinde bir insanın, diğerine: “Hanımını boşa da ben alayım!” demesi câizdi, hatta ümmeti arasında âdet hâlini almış bir durumdu ki, böyle bir teklifin iki taraf için de şahsiyeti zedelemesi söz konusu değildi. Nitekim hicretten sonra, ensâr arasında da iki eşi olanlardan bazısı, bir eşini boşayıp muhâcirlerden kardeş edindiği kişiyle evlendirmiştir ki bu hiç yadırganmamış, bilakis sahâbe nin üstün bir ahlâkı olarak tarihe geçmiştir. İşte Dâvûd (Aleyhisselâm)`da ümmetinden Üvriyâ adlı kişiye böyle bir teklif yapmış, o da utancından bu teklifi geri çeviremeyip hanımını boşamış, Dâvûd (Aleyhisselâm)`ın bu evliliğinden de Süleymân (Aleyhisselâm) dünyaya gelmiştir. Görüldüğü üzere; bu kıssada hiçbir günah söz konusu olmayıp, ancak Dâvûd (Aleyhisselâm) gibi yüksek mertebe sahibi bir peygamber hakkında yakışıkalmayan bir durum mevzuu bahistir. Bu yüzden davalı insan suretinde iki melek gönderilip, ümmetinden herhangi bir ferdin yapabileceği her şeyin ona yakışmayabileceği, özellikle de birçok hanımı varken, bu teklifi sadece bir hanımı olan kişiye yapmış olmasının, makamına nispetle onun hakkında bir zelle sayılacağı kararı kendisine verdirtilmiştir. Ama bazı kıssacıların anlattığı şekilde: “Hanımı kendisine kalsın diye o kişiyi ölmesi için harplerde defaatle en ön safa yerleştirdi!” gibi, sıradan bir Müslümana dahi yakıştırılamayacak bir suçu, kitap sahibi bir peygambere isnat etmek, büyük bir iftira olur. Bu yüzden Ali (Radıyallâhu anh): “Dâvûd (Aleyhisselâm)`ın hâdisesini kıssacıların anlattığı şekliyle anlatana yüz altmış sopa vururum! Çünkü peygamberlere iftiranın cezası iki kattır.” demiştir. Ancak peygamberleri tenzîh adına: “Burada hiçbir zelle söz konusu değildir!” demek veya bu zelleyi, âyet-i kerîmede açıklanan misalle hiç bağdaşmayan farklı rivayetlerle izaha kalkışmak, Âlûsî (Rahimehullâh)ın da beyanı vechile; hiçbir insaflı kişinin kabule yanaşmayacağı bir durumdur. Zaten onun istiğfarından ve Mevlâ’nın affından bahsedilmesi, burada bir zelle vukûunun kabulünü kaçınılmaz hâle getirmiştir. Tabiî nübüvvet makamını ihlâl edecek rivayetler kabul edilemeyeceğinden, doğru olan tek görüş; “Onun, kendi yüce makamına göre evlâ olan bir şeyi terk ettiği için istiğfar ettiği” hususudur ki bu da, peygamberlerin ismetine halel getirmez (ve günahsızlık vasfını zedelemez)! (Ebussuûd, Beyzâvî, Şihâb, Nesefî, Hâzin, Rûhu’l-beyân, Âlûsî)— M.Ustaosmanoğlu