Cin kelimesi, surenin ismi olduğu gibi muhtevasıdır da. Çünkü bu surede cinlerin Kur'an dinlemeleri, hidayete ermeleri ve sonra kendi kavimlerine dönmeleri hadisesi açıklanmaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Buhari ve Müslim'de Hz. Abdullah bin Abbas'tan rivayet edilir ki, bir gün Allah Rasulü yanında arkadaşları ile beraber Ukaz panayırına gitmişti. Yolda Nahle denilen yerde Allah Rasulü sabah namazını kıldırdı. Bu esnada Cinlerden bir grup oradan geçmekteydi. Kur'an'ın tilavetini duyduklarında hemen durmuşlar ve dikkatle dinlemeye başlamışlardı. İşte bu hadisenin zikri bu surede geçmektedir.
Müfessirlerden çokları bu rivayete dayanarak bu hadisenin Rasulüllah'ın Taif seferi esnasında olduğunu söylemişlerdir ki bu hadise risaletin 10. yılında hicretten 3 sene önce vukubulmuştu. Fakat bu kıyas birçok nedenden dolayı doğru değildir. Rasulüllah'ın Taif seferi sırasında cinlerin Kur'an dinlemesi hadisesinin anlatıldığı Ahkaf Suresi'nin 29. ayeti ile 39. ayetleri arası göz önünde bulundurulursa, o cinlerin iman ehlinden oldukları anlaşılacaktır. Bunlar, Hz. Musa'ya ve diğer gelmiş semavi kitaplara inanmaktaydılar. Halbuki bu surenin 2. ayetinden 7. ayetine kadar olan bölümden açıkça anlaşılmaktadır ki, bu sefer de Kur'an-ı Kerim dinleyen cinler müşrik idiler, ahireti ve peygamberliği kabul etmiyorlardı. Ayrıca tarihi kayıtlardan da anlaşılıyor ki Rasulüllah'ın yanında Hz. Zeyd bin Harise'den başka kimse yoktu.
Halbuki bu seferde İbn Abbas'ın rivayetine göre Rasulüllah'ın yanında birkaç sahabinin de bulunduğu anlaşılmaktadır. Ve diğer rivayetlerden, Rasulüllah'ın Taif'ten dönerken yolda Nahle'de konakladığı zaman cinlere Kur'an'ı dinlettiği anlaşılmaktadır. İbn Abbas'ın rivayetine göre, bu surede geçen seferde ise Allah Rasulü Mekke'den Ukaz'a doğru gitmekteydi. Bu sebeplerden, bu surede geçen hadise ile Ahkaf Suresi'nde geçen hadisenin aynı olmadıkları ayrı ayrı zamanlarda vukubuldukları anlaşılmaktadır.
Ahkaf Suresi'nde zikredilen hadise hakkında, bu hadisenin risaletin onuncu senesinde Taif'e giderken meydana geldiği hususunda bütün raviler ittifak etmektedir. O zaman, bu ikinci hadisenin ne zaman vuku bulduğu sorusunun cevabını yukarıdaki İbn Abbas'ın rivayetinden anlayamamaktayız. Ayrıca bunun ne zaman olduğuna, yani Rasulüllah'ın (s.a) ne zaman bir cemaatle beraber Ukaz panayırına gittiğine dair herhangi bir tarihî rivayet de yoktur. Fakat bu surenin 8. ayetinden 10. ayetine kadarını dikkatle okursak bunun risaletin ilk dönemine ait bir hadise olduğunu anlarız. Bu ayetlerde beyan edilmektedir ki, Rasulüllah'ın bi'setinden önce cinler bazen gökten bazı haberler alabiliyorlardı. Fakat bundan sonra cinler birdenbire gökte her yerde çok sıkı kontrol olduğunu, gözcü meleklerin konulduğunu ve yıldızların kendilerine atıldığını farkettiler. Daha önce az çok sağdan soldan kaçak haber alabiliyorlardı, ama şimdi artık bu mümkün olmuyordu. Her tarafta melekler bulunduğunu ve onlara ateş saçan yıldızlar fırlattıklarını gördüler. Bu yüzden gökten bir haber alabilmeleri için sabit bir yerde duramıyorlardı. "Herhalde yeryüzünde çok büyük bir hadise vukubulmuş veya vukubulacak ki bu kadar sıkı denetim var" diyorlardı. İşte cinler Rasul'ün ağzından Kur'an-ı Kerim'i duyduklarında o büyük hadisenin bu olduğunu ve bunun için gökteki bütün kapıların kendilerine kapandığını hemen anladılar.
Cinlerin Hakikatı: Bu sureyi mütaala etmeden önce zihinde bir karışıklık meydana gelmemesi için cinlerin mahiyetinin ne olduğunu anlamamız gerekmektedir. Çağımızda bazıları cinlerin bir hakikati olmadığı yanılgısına düşmüşlerdir. Bunlara göre, bu, eski çağların vehim ve hurafelerinin bir kalıntısıdır. Onların bu görüşü ne bir araştırmaya dayanmaktadır, ne de kendilerinin böyle bir bilgi sahibi olduklarını iddia edebilirler. Duyumlayamadıkları şeyin bir varlığının olmadığını ileri sürmektedirler. Halbuki, bu koca kainat içerisinde insanın his ile idrak edebileceği şeyler o kadar azdır ki bunun misali bir okyanusun yanında bir katre gibidir. Bu yüzden, hissedemediği şeyin var olmadığını ve var olan şeyin muhakkak hissedilmesi gerektiğini sanmak, aslında o kişinin kendi aklının iflasının bir delilidir.
Böyle bir düşünce ile insan, sadece cinlerin varlığını inkar etmekle kalmaz, daha birçok kendi tecrübe ve gözlemine girmeyen gerçeği de inkar eder. Diğer şeyler bir kenara, onun için Allah'ın varlığı bile kabul edilecek bir şey olamaz. İşte Müslümanlardan bu düşüncelerin etkileri altında kalan bazıları Kur'an'ı inkar etmediler, ama cin, iblis ve şeytan hakkında değişik tevillere gittiler. Bunlardan kasıt, müstakil bir varlıkları olan gizli mahluklar değildir diyorlardı. Bazı yerlerde şeytanı, insanın behimî kuvvetleri olarak yorumlamışlardı. Ve bazen cin kelimesinden kasıt;Kur'an'ı gizlice dinleyen, vahşi, medenî olmayan ve dağlarda yaşayan insanlar olarak tevil etmekteydiler. Halbuki Kur'an'ın buyruğu hiçbir tevile yer bırakmayacak şekilde açıktır.
Kur'an-ı Kerim'de sadece bir yerde değil, müteaddid yerlerde ve insanların iki ayrı cins yaratık olduklarından bahsedilmektedir. Örneğin bkz. Araf: 38; Hud: 119; Fussilet: 25-29; Ahkaf: 18; Ez-Zariat: 56; en-Nas: 6; ve Rahman Suresi, cinleri insanoğlunun bir kısmı olarak saymaya yer bırakmayacak açıklıktadır.
Araf:12'de Hicr 26-27'de ve Rahman 14-15'de insanın çamurdan yaratıldığı, oysa cinlerin ateşten yaratıldıkları açık bir şekilde bildirilmektedir.
Hicr Suresi 27. ayette cinlerin insandan önce yaratılmış oldukları izah edilmektedir. Bunu, Kur'an'da yedi yerde geçen Adem ve İblis kıssası da teyid etmektedir. Her yerde insan yaratılmadan önce İblisin mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Kehf Suresi 50. ayette İblisin cinlerden birisi olduğu bildirilmiştir.
Araf Suresi 27. ayette cinlerin insanları gördüğü, ama insanların onları görmediği söylenmektedir.
Hicr 16-18; Saffat 6-10; Mülk 5'de cinlerin göklere çıkabildikleri ama belli bir sınırdan öteye gidemedikleri açıklanır. O sınırdan öteye geçemezler ve Mele-i Alâ'daki konuşmaları dinlemek isterlerse orada durdurulurlar. Gizlice dinlemeye çalışırlarsa, yıldız ateşiyle kovulurlar. Bu şekilde, müşrik Araplar'ın, cinlerin Allah'ın gaybını ve O'nun sırlarını bildiklerine dair olan yanlış düşünceleri reddedilmektedir. Aynı düşünce Sebe Suresi 14. ayette de reddedilmiştir.
Bakara Suresi 30-40 ve Kehf Suresi 50. ayetlerden Allah'ın, yeryüzünün halifeliğini insana verdiği ve insanların cinlerden üstün mahluklar oldukları anlaşılıyor. Şüphesiz bazı istisnaî sayılabilecek güçler, cinlere de bağışlanmıştır. Buna Neml Suresi 7. ayette bir örnek verilmektedir. Ama bu gibi bazı güçler insanlardan çok daha güçlü olan hayvanlara da verilmiştir. Fakat bu, hayvanların insanlardan daha faziletli oldukları anlamına gelmez.
Kur'an-ı Kerim'de, cinlerin de insanlar gibi irade sahibi yaratıklar oldukları bildirilmektedir. Onlara da irade verilmiştir. Onlar da itaat veya isyan etmek, inkar veya iman etmek hususunda tıpkı insanın serbest olduğu gibi serbesttirler. İblis hadisesi ve Ahkaf ve Cin Surelerinde geçen, bazı cinlerin iman etme hadiseleri bunun açık delilidir.
Kur'an-ı Kerim'de onlarca yerde, İblis'in, ta Adem'in yaratılışından beri insanı yoldan çıkartmaya azmettiği gerçeği açıklanmaktadır. O zamandan beri cinlerden şeytan olanlar insanları yoldan çıkarmaya çalışmaktadır. Ama insana musallat olarak ona zorla bir şeyi yaptırma gücüne sahip değillerdir. Fakat insanların kalbine vesvese verirler ve onları kötü yola teşvik ederek çirkin ve kötü şeyleri güzel gösterir, onları yoldan çıkarmaya çalışırlar. Mesela bkz. Nisa: 117-120; Araf: 11-17; İbrahim: 20; Hicr: 30-42; Nahl: 98-100; İsra: 65.
Kur'an-ı Kerim'de cahiliye döneminde müşrik Arapların, cinleri Allah'ın şeriki sayarak onlara ibadet etmekte oldukları ve onları Allah'a nispet ettikleri bildirilmiştir. Bkz. El-Enami: 100; Sebe: 40-41; Saffat: 158.
Bu izahlardan sonra, cinlerin insanlardan ayrı, kendi başlarına bir varlıkları olan gizli mahluklar oldukları anlaşılmaktadır. Esrarlı hususiyetleri dolayısı ile bazı cahiller onların varlıkları ve güçleri hakkında çok abartmalı düşüncelere kapılmışlar ve hatta onlara tapmaya başlamışlardır. Fakat Kur'an-ı Kerim onlar hakkında gerçek hakikatleri bildirerek onların ne olup ne olmadıklarını izah etmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surenin ilk ayetinden 15. ayetine kadar cinlerden bir gurubun Kur'an'ı dinledikleri ve bunun onları etkilediği ve sonra kendi kavimlerine dönerek onlara ne söyledikleri bildirilmektedir. Bu bağlamda Allah (c.c) onların bütün konuşmalarını değil, ondan sadece bazı gerekli kısımlarını aktarmıştır. Bu yüzden üslub da devamlı bir konuşma niteliğinde değildir. Onların ne dediği bazı cümleler aktarılarak bildirilmektedir. Cinlerin dillerinden çıkan kelimeleri dikkatlice okursak, onların iman etme ve kavimlerine bunun tebliğini yapma hadiselerinin neden burada, beyan edildiği kolayca anlaşılacaktır. Biz dipnotlarda onların sözlerini açıklamıştık. Bu da onların gayelerini anlamaya yardımcı olacaktır.
Bundan sonra ayet 16'dan 18'e kadar insanlara, eğer şirkten vazgeçerler ve doğru yolda sebat ederlerse, üzerlerine nimetlerin yağacağı anlatılmaktadır. Tersine, eğer Allah'ın gönderdiği nasihate yüz çevirirlerse sonunda şiddetli azaba maruz kalacaklardır. Daha sonra 19'dan 23'e kadar Mekke'deki kafirlere "Allah Rasulü sizi Allah'a çağırıyor, siz ise O'na hücum ediyorsunuz" denilerek onlar azarlanmaktadır. Oysa ki Rasul'ün işi sadece size Allah'ın mesajını ulaştırmaktır. Size bir fayda veya zarar vermeye yetkili olduğunu ileri sürmüyor. Ayet 24 ve 25'de "Bugün siz Allah Rasulü'nü çaresiz görerek onu bastırmaya çalışıyorsunuz, ama o vakit geldikten sonra gerçekten çaresiz kimdir göreceksiniz. O vaktin uzak mı yakın mı olduğu hususunda Rasul'e bir bilgi verilmemiştir, ama herhalûkarda o vakit gelecektir." denilerek kafirler ikaz edilmektedir. Sonunda da gaybın bilgisinin Allah'a ait olduğu, Rasul'ün ise sadece Allah'ın verdiği kadarıyla bunu bilebileceği bildirilmektedir. Bu ilim O'na risaletini yerine getirmek gayesiyle ve dışarıdan kimsenin müdahalede bulunamaması için çok emin bir vasıtayla verilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
72
Cin · Mekke
الجن
28
Sure Adı Açıklaması
Cin kelimesi, surenin ismi olduğu gibi muhtevasıdır da. Çünkü bu surede cinlerin Kur'an dinlemeleri, hidayete ermeleri ve sonra kendi kavimlerine dönmeleri hadisesi açıklanmaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Buhari ve Müslim'de Hz. Abdullah bin Abbas'tan rivayet edilir ki, bir gün Allah Rasulü yanında arkadaşları ile beraber Ukaz panayırına gitmişti. Yolda Nahle denilen yerde Allah Rasulü sabah namazını kıldırdı. Bu esnada Cinlerden bir grup oradan geçmekteydi. Kur'an'ın tilavetini duyduklarında hemen durmuşlar ve dikkatle dinlemeye başlamışlardı. İşte bu hadisenin zikri bu surede geçmektedir.
Müfessirlerden çokları bu rivayete dayanarak bu hadisenin Rasulüllah'ın Taif seferi esnasında olduğunu söylemişlerdir ki bu hadise risaletin 10. yılında hicretten 3 sene önce vukubulmuştu. Fakat bu kıyas birçok nedenden dolayı doğru değildir. Rasulüllah'ın Taif seferi sırasında cinlerin Kur'an dinlemesi hadisesinin anlatıldığı Ahkaf Suresi'nin 29. ayeti ile 39. ayetleri arası göz önünde bulundurulursa, o cinlerin iman ehlinden oldukları anlaşılacaktır. Bunlar, Hz. Musa'ya ve diğer gelmiş semavi kitaplara inanmaktaydılar. Halbuki bu surenin 2. ayetinden 7. ayetine kadar olan bölümden açıkça anlaşılmaktadır ki, bu sefer de Kur'an-ı Kerim dinleyen cinler müşrik idiler, ahireti ve peygamberliği kabul etmiyorlardı. Ayrıca tarihi kayıtlardan da anlaşılıyor ki Rasulüllah'ın yanında Hz. Zeyd bin Harise'den başka kimse yoktu.
Halbuki bu seferde İbn Abbas'ın rivayetine göre Rasulüllah'ın yanında birkaç sahabinin de bulunduğu anlaşılmaktadır. Ve diğer rivayetlerden, Rasulüllah'ın Taif'ten dönerken yolda Nahle'de konakladığı zaman cinlere Kur'an'ı dinlettiği anlaşılmaktadır. İbn Abbas'ın rivayetine göre, bu surede geçen seferde ise Allah Rasulü Mekke'den Ukaz'a doğru gitmekteydi. Bu sebeplerden, bu surede geçen hadise ile Ahkaf Suresi'nde geçen hadisenin aynı olmadıkları ayrı ayrı zamanlarda vukubuldukları anlaşılmaktadır.
Ahkaf Suresi'nde zikredilen hadise hakkında, bu hadisenin risaletin onuncu senesinde Taif'e giderken meydana geldiği hususunda bütün raviler ittifak etmektedir. O zaman, bu ikinci hadisenin ne zaman vuku bulduğu sorusunun cevabını yukarıdaki İbn Abbas'ın rivayetinden anlayamamaktayız. Ayrıca bunun ne zaman olduğuna, yani Rasulüllah'ın (s.a) ne zaman bir cemaatle beraber Ukaz panayırına gittiğine dair herhangi bir tarihî rivayet de yoktur. Fakat bu surenin 8. ayetinden 10. ayetine kadarını dikkatle okursak bunun risaletin ilk dönemine ait bir hadise olduğunu anlarız. Bu ayetlerde beyan edilmektedir ki, Rasulüllah'ın bi'setinden önce cinler bazen gökten bazı haberler alabiliyorlardı. Fakat bundan sonra cinler birdenbire gökte her yerde çok sıkı kontrol olduğunu, gözcü meleklerin konulduğunu ve yıldızların kendilerine atıldığını farkettiler. Daha önce az çok sağdan soldan kaçak haber alabiliyorlardı, ama şimdi artık bu mümkün olmuyordu. Her tarafta melekler bulunduğunu ve onlara ateş saçan yıldızlar fırlattıklarını gördüler. Bu yüzden gökten bir haber alabilmeleri için sabit bir yerde duramıyorlardı. "Herhalde yeryüzünde çok büyük bir hadise vukubulmuş veya vukubulacak ki bu kadar sıkı denetim var" diyorlardı. İşte cinler Rasul'ün ağzından Kur'an-ı Kerim'i duyduklarında o büyük hadisenin bu olduğunu ve bunun için gökteki bütün kapıların kendilerine kapandığını hemen anladılar.
Cinlerin Hakikatı: Bu sureyi mütaala etmeden önce zihinde bir karışıklık meydana gelmemesi için cinlerin mahiyetinin ne olduğunu anlamamız gerekmektedir. Çağımızda bazıları cinlerin bir hakikati olmadığı yanılgısına düşmüşlerdir. Bunlara göre, bu, eski çağların vehim ve hurafelerinin bir kalıntısıdır. Onların bu görüşü ne bir araştırmaya dayanmaktadır, ne de kendilerinin böyle bir bilgi sahibi olduklarını iddia edebilirler. Duyumlayamadıkları şeyin bir varlığının olmadığını ileri sürmektedirler. Halbuki, bu koca kainat içerisinde insanın his ile idrak edebileceği şeyler o kadar azdır ki bunun misali bir okyanusun yanında bir katre gibidir. Bu yüzden, hissedemediği şeyin var olmadığını ve var olan şeyin muhakkak hissedilmesi gerektiğini sanmak, aslında o kişinin kendi aklının iflasının bir delilidir.
Böyle bir düşünce ile insan, sadece cinlerin varlığını inkar etmekle kalmaz, daha birçok kendi tecrübe ve gözlemine girmeyen gerçeği de inkar eder. Diğer şeyler bir kenara, onun için Allah'ın varlığı bile kabul edilecek bir şey olamaz. İşte Müslümanlardan bu düşüncelerin etkileri altında kalan bazıları Kur'an'ı inkar etmediler, ama cin, iblis ve şeytan hakkında değişik tevillere gittiler. Bunlardan kasıt, müstakil bir varlıkları olan gizli mahluklar değildir diyorlardı. Bazı yerlerde şeytanı, insanın behimî kuvvetleri olarak yorumlamışlardı. Ve bazen cin kelimesinden kasıt;Kur'an'ı gizlice dinleyen, vahşi, medenî olmayan ve dağlarda yaşayan insanlar olarak tevil etmekteydiler. Halbuki Kur'an'ın buyruğu hiçbir tevile yer bırakmayacak şekilde açıktır.
Kur'an-ı Kerim'de sadece bir yerde değil, müteaddid yerlerde ve insanların iki ayrı cins yaratık olduklarından bahsedilmektedir. Örneğin bkz. Araf: 38; Hud: 119; Fussilet: 25-29; Ahkaf: 18; Ez-Zariat: 56; en-Nas: 6; ve Rahman Suresi, cinleri insanoğlunun bir kısmı olarak saymaya yer bırakmayacak açıklıktadır.
Araf:12'de Hicr 26-27'de ve Rahman 14-15'de insanın çamurdan yaratıldığı, oysa cinlerin ateşten yaratıldıkları açık bir şekilde bildirilmektedir.
Hicr Suresi 27. ayette cinlerin insandan önce yaratılmış oldukları izah edilmektedir. Bunu, Kur'an'da yedi yerde geçen Adem ve İblis kıssası da teyid etmektedir. Her yerde insan yaratılmadan önce İblisin mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Kehf Suresi 50. ayette İblisin cinlerden birisi olduğu bildirilmiştir.
Araf Suresi 27. ayette cinlerin insanları gördüğü, ama insanların onları görmediği söylenmektedir.
Hicr 16-18; Saffat 6-10; Mülk 5'de cinlerin göklere çıkabildikleri ama belli bir sınırdan öteye gidemedikleri açıklanır. O sınırdan öteye geçemezler ve Mele-i Alâ'daki konuşmaları dinlemek isterlerse orada durdurulurlar. Gizlice dinlemeye çalışırlarsa, yıldız ateşiyle kovulurlar. Bu şekilde, müşrik Araplar'ın, cinlerin Allah'ın gaybını ve O'nun sırlarını bildiklerine dair olan yanlış düşünceleri reddedilmektedir. Aynı düşünce Sebe Suresi 14. ayette de reddedilmiştir.
Bakara Suresi 30-40 ve Kehf Suresi 50. ayetlerden Allah'ın, yeryüzünün halifeliğini insana verdiği ve insanların cinlerden üstün mahluklar oldukları anlaşılıyor. Şüphesiz bazı istisnaî sayılabilecek güçler, cinlere de bağışlanmıştır. Buna Neml Suresi 7. ayette bir örnek verilmektedir. Ama bu gibi bazı güçler insanlardan çok daha güçlü olan hayvanlara da verilmiştir. Fakat bu, hayvanların insanlardan daha faziletli oldukları anlamına gelmez.
Kur'an-ı Kerim'de, cinlerin de insanlar gibi irade sahibi yaratıklar oldukları bildirilmektedir. Onlara da irade verilmiştir. Onlar da itaat veya isyan etmek, inkar veya iman etmek hususunda tıpkı insanın serbest olduğu gibi serbesttirler. İblis hadisesi ve Ahkaf ve Cin Surelerinde geçen, bazı cinlerin iman etme hadiseleri bunun açık delilidir.
Kur'an-ı Kerim'de onlarca yerde, İblis'in, ta Adem'in yaratılışından beri insanı yoldan çıkartmaya azmettiği gerçeği açıklanmaktadır. O zamandan beri cinlerden şeytan olanlar insanları yoldan çıkarmaya çalışmaktadır. Ama insana musallat olarak ona zorla bir şeyi yaptırma gücüne sahip değillerdir. Fakat insanların kalbine vesvese verirler ve onları kötü yola teşvik ederek çirkin ve kötü şeyleri güzel gösterir, onları yoldan çıkarmaya çalışırlar. Mesela bkz. Nisa: 117-120; Araf: 11-17; İbrahim: 20; Hicr: 30-42; Nahl: 98-100; İsra: 65.
Kur'an-ı Kerim'de cahiliye döneminde müşrik Arapların, cinleri Allah'ın şeriki sayarak onlara ibadet etmekte oldukları ve onları Allah'a nispet ettikleri bildirilmiştir. Bkz. El-Enami: 100; Sebe: 40-41; Saffat: 158.
Bu izahlardan sonra, cinlerin insanlardan ayrı, kendi başlarına bir varlıkları olan gizli mahluklar oldukları anlaşılmaktadır. Esrarlı hususiyetleri dolayısı ile bazı cahiller onların varlıkları ve güçleri hakkında çok abartmalı düşüncelere kapılmışlar ve hatta onlara tapmaya başlamışlardır. Fakat Kur'an-ı Kerim onlar hakkında gerçek hakikatleri bildirerek onların ne olup ne olmadıklarını izah etmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surenin ilk ayetinden 15. ayetine kadar cinlerden bir gurubun Kur'an'ı dinledikleri ve bunun onları etkilediği ve sonra kendi kavimlerine dönerek onlara ne söyledikleri bildirilmektedir. Bu bağlamda Allah (c.c) onların bütün konuşmalarını değil, ondan sadece bazı gerekli kısımlarını aktarmıştır. Bu yüzden üslub da devamlı bir konuşma niteliğinde değildir. Onların ne dediği bazı cümleler aktarılarak bildirilmektedir. Cinlerin dillerinden çıkan kelimeleri dikkatlice okursak, onların iman etme ve kavimlerine bunun tebliğini yapma hadiselerinin neden burada, beyan edildiği kolayca anlaşılacaktır. Biz dipnotlarda onların sözlerini açıklamıştık. Bu da onların gayelerini anlamaya yardımcı olacaktır.
Bundan sonra ayet 16'dan 18'e kadar insanlara, eğer şirkten vazgeçerler ve doğru yolda sebat ederlerse, üzerlerine nimetlerin yağacağı anlatılmaktadır. Tersine, eğer Allah'ın gönderdiği nasihate yüz çevirirlerse sonunda şiddetli azaba maruz kalacaklardır. Daha sonra 19'dan 23'e kadar Mekke'deki kafirlere "Allah Rasulü sizi Allah'a çağırıyor, siz ise O'na hücum ediyorsunuz" denilerek onlar azarlanmaktadır. Oysa ki Rasul'ün işi sadece size Allah'ın mesajını ulaştırmaktır. Size bir fayda veya zarar vermeye yetkili olduğunu ileri sürmüyor. Ayet 24 ve 25'de "Bugün siz Allah Rasulü'nü çaresiz görerek onu bastırmaya çalışıyorsunuz, ama o vakit geldikten sonra gerçekten çaresiz kimdir göreceksiniz. O vaktin uzak mı yakın mı olduğu hususunda Rasul'e bir bilgi verilmemiştir, ama herhalûkarda o vakit gelecektir." denilerek kafirler ikaz edilmektedir. Sonunda da gaybın bilgisinin Allah'a ait olduğu, Rasul'ün ise sadece Allah'ın verdiği kadarıyla bunu bilebileceği bildirilmektedir. Bu ilim O'na risaletini yerine getirmek gayesiyle ve dışarıdan kimsenin müdahalede bulunamaması için çok emin bir vasıtayla verilmiştir.
Kul ûhıye ileyye ennehustemea neferun minel cinni fe kâlû innâ semi’nâ kur’ânen acebâ(aceben).
Ey rasulüm! Ümmetine de ki: “Allah tarafından bana şu bildirildi: Ben, Kur’ân okurken cinlerden bir topluluk o Kur’ân’ı dinledi ve kavimlerine döndüklerinde ‘Muhakkak biz (beyan ve fesahat bakımından) çok hayret verici, muazzam bir söz dinledik.’ dediler.”— Z. El-Kudsi
Yehdî iler ruşdi fe âmennâ bih(bihî), ve len nuşrike bi rabbinâ ehadâ(ehaden).
“İşittiğimiz bu söz; (inanç, söz ve amelde) doğruyu gösteren bir sözdür. Bu sebeple biz ona iman ettik, artık (bu sözü indiren) Rabbimize (ne zatında ne sıfatlarında ne de fiillerinde) hiçbir şeyi asla şirk koşmayacağız (ve hayatımızın her yönünde O’nun emir ve yasaklarını uygulayacağız).”— Z. El-Kudsi
Ve ennâ zanennâ en len tekûlel insu vel cinnu alâllâhi kezibâ(keziben).
“Ve biz, bu hak sözü duymadan önce (müşrik) insanlar ve cinler Allah’ın eşi veya çocuğu olduğunu söylediklerinde asla yalan söylemeyeceklerini zannettiğimiz için onlara uyup sözlerini tasdik ediyorduk.”— Z. El-Kudsi
Ve ennehu kâne ricâlun minel insi yeûzûne bi ricâlin minel cinni fe zâdûhum rehekâ(rehekan).
“Ve şu bir gerçektir ki insanlardan bazı adamlar korktuklarında ya da sıkıntıya düştüklerinde yardım almak için cinlerden bazı adamlara sığınırlar. Fakat insanların sığındıkları cinler, onların korkularını daha çok artırır (insanlar da cinlere sığınmakla onların cüret ve azgınlıklarını daha çok artırır).”— Z. El-Kudsi
Ve ennehum zannû kemâ zanentum en len yeb’asallâhu ehadâ(ehaden).
“Ve ey cin topluluğu! İnsanlar da sizin gibi, bir kimse öldükten sonra Allah’ın onu (hesap, ceza ve mükâfaat için) diriltmeyeceğine ve tevhide çağıran bir rasul göndermeyeceğine inandılar.”— Z. El-Kudsi
Ve ennâ le mesnes semâe fe vecednâhâ muliet haresen şedîden ve şuhubâ(şuhuben).
“Ve biz, (daha önce olduğu gibi) göğün haberini öğrenmek istedik fakat göğü, meleklerden bekçilerle çok sıkı korunmuş ve oraya yaklaşanlara atılıp onları vuran şihâblarla (şiddetli yanan ateş kütleleriyle) doldurulmuş olarak bulduk.”— Z. El-Kudsi
Ve ennâ kunnâ nak’udu minhâ mekâıde lis sem’i fe men yestemiıl âne yecid lehu şihâben rasadâ(rasaden).
“Hâlbuki biz daha önce (Muhammed rasul olarak gönderilmeden önce) meleklerin aralarında konuştukları haberleri dinlemek için gökte bir yer bulabiliyorduk. Şimdi kim bu haberleri dinlemek için göğe yaklaşırsa orada kendisini vurup yakmak için bekleyen bir şihâb (şiddetli yanan ateş kütlesi) bulmakta.”— Z. El-Kudsi
Ve ennâ lâ nedrî eşerrun urîde bi men fîl ardı em erâde bi him rabbuhum reşedâ(reşeden).
“Ve göğün böyle sımsıkı korunması; yeryüzündekiler hakkında bir kötülük irade edildiği için mi yoksa Rableri onlar hakkında bir hayır irade ettiği için mi, bilmiyoruz.”— Z. El-Kudsi
Ve ennâ minnes sâlihûne ve minnâ dûne zâlik(zâlike), kunnâ tarâika kıdedâ(kıdeden).
“Ve muhakkak ki (cin topluluğu olarak) bizden salih (Allah’a iman etmiş takvalı) kimseler olduğu gibi böyle olmayanlar (kâfir ve günahkârlar) da vardır. Şu bir gerçektir ki biz, değişik inançlara sahip kimselerdik.”— Z. El-Kudsi
Ve ennâ zanennâ en len nu’cizallâhe fîl ardı ve len nu’cizehu herebâ(hereben).
“Ve biz kesin inanıyoruz ki Allah hakkımızda bir hüküm vermişse O’nu yeryüzünde asla âciz bırakamayız ve O’ndan kurtulmak için herhangi bir yere de kaçamayız.”— Z. El-Kudsi
Ve ennâ lemmâ semi’nel hudâ âmennâ bih(bihî), fe men yu’min bi rabbihî fe lâ yehâfu bahsen ve lâ rehekâ(rehekan).
“Ve muhakkak ki biz, doğru yolu gösteren Kur’ân’ı dinlediğimizde ona iman ettik. Ve öğrendik ki gerçek manada Rabbine iman eden kimse, işlediği iyi amellerinin karşılığının eksiltilmesinden, tevbe ettiği günahlarının affedilmemesinden ve başkasının günahının kendisine yüklenmesinden endişe etmez.”— Z. El-Kudsi
Ve ennâ minnel muslimûne ve minnel kâsitûn(kâsitûne), fe men esleme fe ulâike teharrev reşedâ(reşeden).
“Ve şu bir gerçektir ki bizden Allah’a tam manasıyla boyun eğip teslim olanlar olduğu gibi hak yoldan sapanlar da vardır. Şüphesiz kim Allah’a tam manasıyla teslim olup emirlerine boyun eğer ve salih amel işlerse işte onlar, hidayeti isteyip arayan kimselerdir.”— Z. El-Kudsi
Ve en levistekâmû alât tarîkati le eskaynâhum mâen gadekâ(gadekan).
Şayet cinler ve insanlar doğru yolu (İslam’ı) seçip hayatlarını ona göre düzenleseydiler muhakkak onlara ihtiyaçları olduğunda bol su indirir ve çeşit çeşit nimetler verirdik.— Z. El-Kudsi
Li neftinehum fîh(fîhi), ve men yu’rıd an zikri rabbihî yeslukhu azâben saadâ(saaden).
Biz, bu bol su ve çeşit çeşit nimetleri imtihan etmek için onlara vereceğiz. Ve şu bilinmelidir ki kim Rabbinin indirdiği Kur’ân’dan yüz çevirip hayatını ona göre düzenlemezse Rabbi, onu çok şiddetli ve kaldıramayacağı bir azaba uğratır.— Z. El-Kudsi
Ve ennel mesâcide lillâhi fe lâ ted’û maallâhi ehadâ(ehaden).
Ve biliniz ki mescidler sadece Allah’a aittir (öyleyse oralarda yalnız Allah’ı birlemeye, bütün şirkleri terk etmeye, bütün tağuti sistemleri reddetmeye ve İslam şeriatini hayatın her alanında uygulamaya davet edin; Allah’ın emirlerine itaat edip yasaklarından uzak durmayı emredin). Sakın mescidlerde Allah’tan başkasına çağırmayın (oraları tağutlara ve İslam düşmanlarına itaate, İslam şeriati dışındaki herhangi bir sisteme ve Allah’ın razı olmadığı şeylere davet için kullanmayın; oralarda tağutların ve İslam düşmanlarının zafere ulaşması için dua etmeyin)!— Z. El-Kudsi
Ve ennehu lemmâ kâme abdullâhi yedûhu kâdû yekûnûne aleyhi libedâ(libeden).
Şu da var ki Allah’ın kulu (Muhammed), cinlerin bulunduğu yerde Rabbine ibadet etmeye kalktığında cinler, okuduğu Kur’ân’ı dinlemek için neredeyse onun üzerine yıkılacakmış gibi üst üste yığılıp toplanmışlardı.— Z. El-Kudsi
Kul innemâ ed’û rabbî ve lâ uşriku bihî ehadâ(ehaden).
Ey rasulüm! (Şirkte ısrar eden) O müşriklere de ki: “Ben sadece Rabbime ibadet edip mutlak itaat hakkını* sadece O’na veririm ve bunları sadece O’na vermeye davet ederim. Ve ben, (zatında, sıfatlarında, fiillerinde, ibadette, hak ve yetkilerinde) hiçbir şeyi O’na eş koşmam.” [ Not: Mutlak itaat etmek; bir kimsenin verdiği emir ve hüküm ne olursa olsun ona itaat etmek demektir. Allahu Teâlâ’dan başkasına kim olursa olsun mutlak itaat edilme hakkı verilirse o, ilah edinilmiş demektir. Kim de bu hakkın kendisine verilmesini isterse ilahlık taslamış olur. Çünkü mutlak itaat edilme hakkı sadece Allahu Teâlâ’ya aittir. O’nun dışındaki varlıklara Allahu Teâlâ için ve Allahu Teâlâ’ya karşı gelmemek şartıyla itaat edilir. ]— Z. El-Kudsi
Kul innî lâ emliku lekum darren ve lâ reşedâ(reşeden).
Ey rasulüm! Yine (şirkte ısrar eden) o müşriklere de ki: “Ben, ne Allah’ın size takdir ettiği bir zararı sizden defedebilirim ne de Allah’ın sizin için dilemediği bir faydayı size verebilirim.”— Z. El-Kudsi
Kul innî len yucîrenî minallâhi ehadun ve len ecide min dûnihî multehadâ(multehaden).
Ey rasulüm! Yine (şirkte ısrar eden) o müşriklere de ki: “Eğer Allah’a karşı gelirsem beni O’nun azabından hiç kimse kurtaramaz ve ben, O’ndan başka sığınılacak bir sığınak da asla bulamam.”— Z. El-Kudsi
İllâ belâgan minallâhi ve risâlâtih(risâlâtihî), ve men ya’sıllâhe ve resûlehu fe inne lehu nâre cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden).
“Sizin için yapabileceğim şey, ancak Allah’ın size tebliğ etmemi emrettiği şeyleri tebliğ etmek ve benimle gönderdiği risaletini size bildirmektir. Artık kim Allah’a ve rasulüne karşı gelirse bilin ki o, içinde sonsuza kadar kalacağı cehennem ateşine girecektir.”— Z. El-Kudsi
Hattâ izâ reev mâ yûadûne fe se ya’lemûne men ad’afu nâsıren ve ekallu adedâ(adeden).
Kâfirler, kendilerine vâdedilen ahiret azabını görünceye kadar küfür ve şirk işlemeye devam edeceklerdir. Fakat o azabı gördüklerinde kimin yardımcılarının zayıf ve destekleyicilerinin az olduğunu anlayacaklardır.— Z. El-Kudsi
Kul in edrî e karîbun mâ tûadûne em yec’alu lehu rabbî emedâ(emedan).
Ey rasulüm! Dirilişi inkâr eden o müşriklere de ki: “Size vâdedilen azap yakın mıdır yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi tayin etmiştir, ben bilmem.”— Z. El-Kudsi
Âlimul gaybi fe lâ yuzhiru alâ gaybihî ehadâ(ehaden).
“Bütün ğaybleri (gizli olanları) bilen Allah’tır (hiçbir şey O’na gizli değildir). O, (kendisinin bildiği) ğaybe hiç kimseyi muttali kılmaz, ancak muttali olmasını dilediği rasul hariç (ona dilediğini bildirir). Ve rasulüne bildirdiği ğaybe hiç kimsenin muttali olmaması için o ğaybın önüne ve arkasına gözetleyiciler (koruyucu melekler) dizer.”— Z. El-Kudsi
Li ya’leme en kad eblegû rısâlâti rabbihim ve ehâta bimâ ledeyhim ve ahsâ kulle şey’in adedâ(adeden).
Böylece Rasul (Muhammed); daha önce gönderilen bütün rasullerin, Rablerinin emrettiği şeyleri eksiksiz ve tam manasıyla kavimlerine tebliğ ettiklerini bilsin. Ve Rableri, bütün melekler ile rasullerin sahip olduğu ilmi tüm teferruatıyla bilir ve her şeyi bir bir saymıştır (hiçbir şey O’ndan gizli değildir).— Z. El-Kudsi
72:28
Yardımcı
Site kullanımı hakkında sorun
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar