Bu sure adını 46-47. ayetlerde geçen el-a'raf'tan almaktadır. Bu âyetlerde A'râf'ta yani cennet ve cehennem ehli arasındaki yüksek bir yerde bulunan insanlardan söz edildiği için sûreye bu ad verilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Surede anlatılan konular hakkında yapılacak dikkatli bir inceleme bu sure ile En'am suresinin hemen hemen aynı zamanda, yani Hz. Peygamber'in (s.a) Mekke'de geçen hayatının son yıllarında nazil olduklarını gösterir. Ancak hangisinin daha önce geldiği kesin olarak bilinmemekte. Her halukârda, En'am ve A'raf surelerinin ele aldıkları konular ve anlatım biçimleri arasındaki benzerlik, bu iki surenin de aynı döneme ait olduklarını açıkça ortaya koymaktadır. İkisi de aynı tarihsel arka-plana sahip olduklarından, okuyucu En'am suresinin mukaddimesini de göz önünde bulundurmalıdır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Surenin ana konusu, dikkat çekici bir uslûpla, "Hz. Muhammed'e (s.a) gönderilen 'İlâhî Tebliğ'e çağrı'dır. Bu, Hz. Peygamber'in (s.a) Mekkelilere yaptığı uzun süren nasihatleri neticesinde, onlar üzerinde bir tesir görülmemesi nedeniyledir. Hatta onlar, Peygamber'in (s.a) davetine karşı adeta sağır bir kulak kesilmişler ve o kadar inatçı, o kadar vurdumduymaz olmuşlardı ki, neticede Hz. Peygamber'e (s.a) , yalnızca Mekkelilerle uğraşmayı bırakıp başka insanlara da yönelmesi emrolunmuştu. Bundan dolayı Mekkelilere İlâhî Daveti kabul etmeleri için sürekli çağrıda bulunulmasının yanında, daha önceki kavimlerin, peygamberlerine karşı takındıkları yanlış tavırlarının sonuçları sert bir dille anlatılarak, bu hususa dikkatleri çekilmektedir. (O vakitte Hz. Peygamber (s.a) Mekke'den hicret etmek üzereydi.) Hitabın sonuç bölümü, Hz. Peygamber'in (s.a) ileride kendileriyle ilişkiler içinde olacağı Ehl-i Kitab'a yöneltilmektedir. Bu, hicret vaktinin artık yaklaşmakta olduğunun, "mesaj"ın öncekilerde olduğu gibi sadece kendi kavmine münhasır kalmayıp bütün insanlığa yayılacağının ifadesi idi.
Yahudilere hitab edildiğinde, onların peygamberlik müessesesine karşı münafıkça tutumlarının sonuçlarına işaret edilmektedir. Çünkü onlar sözle Hz. Musa'ya inandıklarını söylüyorlar, yalandan ibadet ediyorlar, fakat gerçekte onun öğretisine karşı gelerek ve itaattan kaçındılar. Bütün bu tavırlarının neticesi olarak, alçaklık ve rezillikle suçlandılar.
Surenin sonunda, Hz. Peygamber (s.a) ve ona uyanlara, İslam'ın tebliğ vazifesini hikmetlice yapabilmeleri için, bazı talimatlar verilmektedir. En önemlisi; muhaliflerin tahriklerine karşılık verme konusunda, kendilerini tutma ve sabretme hususuydu. Ayrıca, hislerin etkisiyle, hedeflerine zarar verecek herhangi bir yanlış adımın atılmaması tavsiye edilmektedir.
ÖZET Ana Fikir: İlâhî Çağrı'ya Davet.
Konular ve birbirleriyle alâkaları:
1-10 Bu bölümde; bütün insanlar, Hz. Muhammed (s.a) vasıtasıyla, kendilerine gönderilmiş olan Mesaj'ı izlemeye davet edilmekte ve bunu reddedişin sonuçları hakkında da uyarılmaktalar.
11-25 Hz. Adem'in hikâyesi, onun zürriyetinin, şeytanın tuzaklarına karşı uyarılması gayesiyle nakledilmektedir. Çünkü Şeytan, (Hz. Adem ve Havva örneğinde de görüldüğü gibi) her an onları saptırmaya hazırdır.
26-53 Bu bölüm; bazı İlâhi talimatları ve bunların Şeytan'ın talimatları ile olan zıdlıklarını içermekte olup her ikisinin sonuçlarının ve meyvelerinin bir resmi çizilmektedir.
54-58 Yeri, göğü ve onlarda olan herşeyi yaratan Allah tarafından gönderildiği için bu mesaj'a uyulmalıdır; o mesaj ki; O'nun, kuru toprağı diriltmek için indirdiği yağmura benzer.
59-171 Bazı meşhur Peygamberlerin -Nuh, Hud, Salih, Lut, Şuayb, Musa- (Allah'ın selâmı üzerlerine olsun) hayatlarından olaylar, bu İlâhî Çağrıyı reddedişin kötü sonuçlarını gözler önüne sermek için verilmekte, ve yine bu maksatla, Hz. Muhammed'in (s.a) azabtan kurtulmaları için yaptığı, daveti kabullenme ve izlemeye- çağrı, hitap ve konuşmaları nakledilmektedir.
172-174 Bir önceki bölümün sonunda, İsrailoğulları ile yapılmış antlaşmadan bahsedilirken, tüm insanlığa daha en başta Adem'in Allah'ın halifesi olarak atandığı zaman yapılan sözleşmeye münasip bir şekilde telmihte bulunularak, onun zürriyetinden gelen bütün insanların verilen o ahdi hatırlaması ve Hz. Peygamber (s.a) tarafından kendilerine sunulan Mesaj'ı kabul edip izlemeleri gerçeğine dikkat çekilmektedir.
175-179 Mesaj hakkında bilgisi olduğu halde buna aldırış etmeyen insanın örneği, bu çağrıyı bâtıl addedenlere bir ihtar olsun diye verilmektedir. Mesajı tanımak için bütün kapasitelerini kullanmaya teşvik edilmekteler. Aksi halde cehennem onların kalacağı yer olacaktır.
180-198 Surenin bu sonuç kısmında, Mesaj'ı anlamak için melekelerini doğru dürüst kullanamayanların bazı sapkınlıklarına değinilmekte, bu kimseler uyarılmakta ve Hz. Peygamber'in (s.a) çağrısına karşı gösterdikleri düşmanca tutumların ciddi sonuçları konusunda bunlara ikazda bulunulmaktadır.
199-206 Sonuçta, Hz. Peygamber'e ve O'na uyanlara, davete karşı gelen ve ondan yüz çevirenlere karşı takınmaları gereken tavırlar hususunda bazı talimatlar verilmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
7
Orta yer · Mekke
الأعراف
206
Sure Adı Açıklaması
Bu sure adını 46-47. ayetlerde geçen el-a'raf'tan almaktadır. Bu âyetlerde A'râf'ta yani cennet ve cehennem ehli arasındaki yüksek bir yerde bulunan insanlardan söz edildiği için sûreye bu ad verilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Surede anlatılan konular hakkında yapılacak dikkatli bir inceleme bu sure ile En'am suresinin hemen hemen aynı zamanda, yani Hz. Peygamber'in (s.a) Mekke'de geçen hayatının son yıllarında nazil olduklarını gösterir. Ancak hangisinin daha önce geldiği kesin olarak bilinmemekte. Her halukârda, En'am ve A'raf surelerinin ele aldıkları konular ve anlatım biçimleri arasındaki benzerlik, bu iki surenin de aynı döneme ait olduklarını açıkça ortaya koymaktadır. İkisi de aynı tarihsel arka-plana sahip olduklarından, okuyucu En'am suresinin mukaddimesini de göz önünde bulundurmalıdır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Surenin ana konusu, dikkat çekici bir uslûpla, "Hz. Muhammed'e (s.a) gönderilen 'İlâhî Tebliğ'e çağrı'dır. Bu, Hz. Peygamber'in (s.a) Mekkelilere yaptığı uzun süren nasihatleri neticesinde, onlar üzerinde bir tesir görülmemesi nedeniyledir. Hatta onlar, Peygamber'in (s.a) davetine karşı adeta sağır bir kulak kesilmişler ve o kadar inatçı, o kadar vurdumduymaz olmuşlardı ki, neticede Hz. Peygamber'e (s.a) , yalnızca Mekkelilerle uğraşmayı bırakıp başka insanlara da yönelmesi emrolunmuştu. Bundan dolayı Mekkelilere İlâhî Daveti kabul etmeleri için sürekli çağrıda bulunulmasının yanında, daha önceki kavimlerin, peygamberlerine karşı takındıkları yanlış tavırlarının sonuçları sert bir dille anlatılarak, bu hususa dikkatleri çekilmektedir. (O vakitte Hz. Peygamber (s.a) Mekke'den hicret etmek üzereydi.) Hitabın sonuç bölümü, Hz. Peygamber'in (s.a) ileride kendileriyle ilişkiler içinde olacağı Ehl-i Kitab'a yöneltilmektedir. Bu, hicret vaktinin artık yaklaşmakta olduğunun, "mesaj"ın öncekilerde olduğu gibi sadece kendi kavmine münhasır kalmayıp bütün insanlığa yayılacağının ifadesi idi.
Yahudilere hitab edildiğinde, onların peygamberlik müessesesine karşı münafıkça tutumlarının sonuçlarına işaret edilmektedir. Çünkü onlar sözle Hz. Musa'ya inandıklarını söylüyorlar, yalandan ibadet ediyorlar, fakat gerçekte onun öğretisine karşı gelerek ve itaattan kaçındılar. Bütün bu tavırlarının neticesi olarak, alçaklık ve rezillikle suçlandılar.
Surenin sonunda, Hz. Peygamber (s.a) ve ona uyanlara, İslam'ın tebliğ vazifesini hikmetlice yapabilmeleri için, bazı talimatlar verilmektedir. En önemlisi; muhaliflerin tahriklerine karşılık verme konusunda, kendilerini tutma ve sabretme hususuydu. Ayrıca, hislerin etkisiyle, hedeflerine zarar verecek herhangi bir yanlış adımın atılmaması tavsiye edilmektedir.
ÖZET Ana Fikir: İlâhî Çağrı'ya Davet.
Konular ve birbirleriyle alâkaları:
1-10 Bu bölümde; bütün insanlar, Hz. Muhammed (s.a) vasıtasıyla, kendilerine gönderilmiş olan Mesaj'ı izlemeye davet edilmekte ve bunu reddedişin sonuçları hakkında da uyarılmaktalar.
11-25 Hz. Adem'in hikâyesi, onun zürriyetinin, şeytanın tuzaklarına karşı uyarılması gayesiyle nakledilmektedir. Çünkü Şeytan, (Hz. Adem ve Havva örneğinde de görüldüğü gibi) her an onları saptırmaya hazırdır.
26-53 Bu bölüm; bazı İlâhi talimatları ve bunların Şeytan'ın talimatları ile olan zıdlıklarını içermekte olup her ikisinin sonuçlarının ve meyvelerinin bir resmi çizilmektedir.
54-58 Yeri, göğü ve onlarda olan herşeyi yaratan Allah tarafından gönderildiği için bu mesaj'a uyulmalıdır; o mesaj ki; O'nun, kuru toprağı diriltmek için indirdiği yağmura benzer.
59-171 Bazı meşhur Peygamberlerin -Nuh, Hud, Salih, Lut, Şuayb, Musa- (Allah'ın selâmı üzerlerine olsun) hayatlarından olaylar, bu İlâhî Çağrıyı reddedişin kötü sonuçlarını gözler önüne sermek için verilmekte, ve yine bu maksatla, Hz. Muhammed'in (s.a) azabtan kurtulmaları için yaptığı, daveti kabullenme ve izlemeye- çağrı, hitap ve konuşmaları nakledilmektedir.
172-174 Bir önceki bölümün sonunda, İsrailoğulları ile yapılmış antlaşmadan bahsedilirken, tüm insanlığa daha en başta Adem'in Allah'ın halifesi olarak atandığı zaman yapılan sözleşmeye münasip bir şekilde telmihte bulunularak, onun zürriyetinden gelen bütün insanların verilen o ahdi hatırlaması ve Hz. Peygamber (s.a) tarafından kendilerine sunulan Mesaj'ı kabul edip izlemeleri gerçeğine dikkat çekilmektedir.
175-179 Mesaj hakkında bilgisi olduğu halde buna aldırış etmeyen insanın örneği, bu çağrıyı bâtıl addedenlere bir ihtar olsun diye verilmektedir. Mesajı tanımak için bütün kapasitelerini kullanmaya teşvik edilmekteler. Aksi halde cehennem onların kalacağı yer olacaktır.
180-198 Surenin bu sonuç kısmında, Mesaj'ı anlamak için melekelerini doğru dürüst kullanamayanların bazı sapkınlıklarına değinilmekte, bu kimseler uyarılmakta ve Hz. Peygamber'in (s.a) çağrısına karşı gösterdikleri düşmanca tutumların ciddi sonuçları konusunda bunlara ikazda bulunulmaktadır.
199-206 Sonuçta, Hz. Peygamber'e ve O'na uyanlara, davete karşı gelen ve ondan yüz çevirenlere karşı takınmaları gereken tavırlar hususunda bazı talimatlar verilmektedir.
Elif, lâm, mîm, sâd.* (Muhammed’e inen bu Kur’ân, işte bu gibi harflerden müteşekkildir, buna rağmen onun benzeri bir sure dahi getiremiyorsunuz.) [ Not: Bazı surelerin başında bulunan “Elif, lâm, mîm. Tā, sîn. Yâ, sîn.” gibi harflere huruful mukattaa denir. Âlimler bu harflerin tefsiri hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazı âlimler bu harflerin, Kur’ân’daki surelerin isimleri olduğunu söylemiştir. Bazı âlimler bu konuda hiçbir tevil yapmayıp manasını Allahu Teâlâ’ya havale etmiştir. Bazı âlimler de Allahu Teâlâ’nın bu harflerle kâfirlere meydan okuduğunu söylemiştir ve bu, en kuvvetli görüştür. Çünkü Allahu Teâlâ, bu harflerle başlayan surelerde, bu harflerin hemen akabinde Kur’ân’ı zikrederek “İşte bu Kur’ân, sizin bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiştir. Öyleyse bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiş olan Kur’ân’ın aynısını veya bir suresinin benzerini haydi, siz de meydana getirin bakalım!” şeklinde meydan okumuştur. Her ne kadar Kur’ân Arapların kullandığı harflerden meydana gelmişse de üslubunda bir hayat ve canlılık vardır. Fakat insanların sözleri asla böyle değildir. ]— Z. El-Kudsi
Kitâbun unzile ileyke fe lâ yekun fî sadrike haracun minhu litunzire bihî ve zikrâ lil mu’minîn(mu’minîne).
Ey rasulüm! Bu kitap (Kur’ân) sana Rabbin tarafından indirilmiştir. O, Allah’ın emirlerine uymayan insanları Allah’ın azabıyla korkutup uyarman ve mu’minlere bir öğüt olması için indirilmiştir. Bundan (Allah’ın emirlerine uymayanları korkutup uyarman sebebiyle başına gelen eziyetlerden) dolayı göğsünde hiçbir sıkıntı olmasın (sabret ve mükâfaatını Allah’tan bekle)!— Z. El-Kudsi
Ittebiû mâ unzile ileykum min rabbikum ve lâ tettebiû min dûnihî evliyâ(evliyâe), kalîlen mâ tezekkerûn(tezekkerûne).
(Ey insanlar! Rasul vasıtasıyla) Rabbinizden size indirilene (Kur’ân ve sünnete) tâbi olun (hayatınızın her alanını bu iki kaynaktaki hükümlere göre düzenleyin)! Allah’tan başka (insan olsun cin olsun) dostlar edinip de Allah’a rağmen (hüküm yetkisi vererek) onlara tâbi olmayın! (Ey müşrikler!) Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz (eğer öğüt alsaydınız rasulümüze indirilenlere tâbi olur ve ona zıt olan her şeyi terk ederdiniz).— Z. El-Kudsi
Ve kem min karyetin ehleknâhâ fe câehâ be’sunâ beyâten ev hum kâilûn(kâilûne).
Ve bilin ki (haktan bile bile yüz çevirmeleri sebebiyle) nice beldeleri helak ettik. Onlara geceleyin ya da gündüz öğle vakti ğafil iken azabımız ansızın geldiğinde onu (ne ilahları ne de kendileri) hiçbir şekilde defedemediler.— Z. El-Kudsi
Fe mâ kâne da’vâhum iz câehum be’sunâ illâ en kâlû innâ kunnâ zâlimîn(zâlimîne).
Haktan bile bile yüz çeviren azgın kavimlere azabımız geldiğinde yaptıkları ilk şey (Allah’a karşı haksızlık ettiklerini itiraf edip) “Muhakkak ki biz zalimler idik (Allah’ın emirlerine karşı gelip küfür ve şirk işleyerek zulmeden kimselerdik).” demek oldu.— Z. El-Kudsi
Fe le nes’elennellezîne ursile ileyhim ve le nes’elennel murselîn(murselîne).
Muhakkak ki kendilerine rasul gönderilen kavimlere (rasulüme ve gönderdiğim emirlerime tâbi oldunuz mu diye) soracağız, kavimlere gönderilen rasullere de (emirlerimi kavminize tebliğ ettiniz mi diye) soracağız.— Z. El-Kudsi
Fe le nekussanne aleyhim bi ilmin ve mâ kunnâ gâibîn(gâibîne).
Muhakkak ki herkese (dünyada iken) yaptığı şeyleri kesin bilgiye dayanan delillerle bildireceğiz. Bilin ki biz yaptıklarınızdan habersiz değiliz (kimin ne yaptığını, ne söylediğini ve ne düşündüğünü en ince ayrıntısıyla bilmekteyiz).— Z. El-Kudsi
Vel veznu yevme izinil hakk(hakku), fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Bilin ki ahiret gününde amellerin tartılması haktır ve adaletle olacaktır. Kimin iyilikleri (kötülüklerinden daha) ağır basarsa işte onlar felaha erenlerden (cenneti kazananlardan) olacaktır.— Z. El-Kudsi
Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum bimâ kânû biâyâtinâ yazlimûn(yazlimûne).
Kimin de (Allah’ı tevhid etmediği, rasullerine ve emirlerine karşı geldiği için) iyilikleri (kötülüklerinden daha) hafif olursa işte onlar ayetlerimizi bile bile inkâr etmeleri sebebiyle nefislerini ziyana uğratanlardan (ahirette kaybedip cehenneme girenlerden) olacaktır.— Z. El-Kudsi
Ve lekad mekkennâkum fîl ardı ve cealnâ lekum fîhâ maâyiş’(maâyişe), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Ey insanlar! Muhakkak ki sizi dilediğiniz şekilde hareket edebilmeniz için yeryüzüne yerleştirdik ve orada yaşamanız için ihtiyacınız olan her şeyi size verdik. Buna rağmen Allah’a çok az şükrediyorsunuz (şükür olarak sadece Allah’a ibadet etmeniz gerekirken Allah’tan başkalarına ibadet ederek O’na şirk koşuyorsunuz).— Z. El-Kudsi
Ve lekad halaknâkum summe savvernâkum summe kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), lem yekun mines sâcidîn(sâcidîne).
(Ey insanlar!) Muhakkak ki (aslınız olan babanız) Âdem’i yoktan yarattık, sonra ona güzel bir şekil verdik. Sonra da meleklere, “Âdem’e saygı secdesi yapın!” diye emrettik. Bütün melekler (Allah’ın emrine itaat edip) hemen ona secde ettiler, İblis hariç. O (kibir ve inattan dolayı bile bile Allah’ın emrine karşı geldi ve) secde edenlerden olmadı.— Z. El-Kudsi
Kâle mâ meneake ellâ tescude iz emertuk(emertuke), kâle ene hayrun minh(minhu), halaktenî min nârin ve halaktehu min tîn(tînin).
Allah İblis’i azarlayarak “Sana emrettiğim hâlde seni Âdem’e saygı secdesi yapmaktan engelleyen nedir?” diye sordu. İblis de şöyle cevap verdi: “Ben, ondan daha üstünüm. Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın.”— Z. El-Kudsi
Kâle fehbit minhâ fe mâ yekûnu leke en tetekebbere fîhâ fahruc inneke mines sâgirîn(sâgirîne).
Bunun üzerine Allah İblis’e, “İn oradan! Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Hemen çık! Muhakkak ki sen alçak ve zelil kılınanlardansın.” buyurdu.— Z. El-Kudsi
7:13
14
قَالَ اَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ ٤١
Kâle enzırnî ilâ yevmi yub'asûn(yub'asûne).
Bunun üzerine İblis, “(Ey Rabbim!) Bana, herkesin diriltileceği ahiret gününe kadar mühlet ver (beni o zamana kadar öldürme)!” dedi.— Z. El-Kudsi
7:14
15
قَالَ اِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَ ٥١
Kâle inneke minel munzarîn(munzarîne).
Allah da İblis’e, “Muhakkak ki sen (her şeyin helak olacağı vakte kadar) mühlet verilenlerdensin.” dedi.— Z. El-Kudsi
Kâle fe bimâ agveytenî le ak'udenne lehum sırâtekel mustekîm(mustekîme).
İblis de buna karşılık şöyle dedi: “Beni doğru yoldan saptırman sebebiyle muhakkak ki ben de onları (insanları) saptırmak için senin doğru yolun üzerine oturacağım (İslam’a tâbi olmamaları için her türlü hileye başvurup vesveseler vereceğim).”— Z. El-Kudsi
Summe le âtiyennehum min beyni eydîhim ve min halfihim ve an eymânihim ve an şemâilihim, ve lâ tecidu ekserehum şâkirîn(şâkirîne).
“Sonra andolsun ki onlara (her yönden) önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından yaklaşacağım (şüpheye düşürerek, vesveseler vererek ve şehevi arzularını güzel göstererek ahireti düşünmelerini engelleyeceğim, dünyaya meylettireceğim, sapıklığı güzel ve doğru göstereceğim). Böylece onların çoğunu şükreden (iman eden) kimseler olarak bulamayacaksın.”— Z. El-Kudsi
Kâlehruc minhâ mez'ûmen medhûrâ(medhûren), le men tebiake minhum leemleenne cehenneme minkum ecmaîn(ecmaîne).
Bunun üzerine Allah İblis’e şöyle dedi: “Kınanıp kötülenmiş ve (Allah’ın rahmetinden) kovulmuş olarak çık oradan! Yemin olsun ki insanlardan kim (emirlerime karşı gelerek) sana tâbi olup itaat ederse seni de onları da hepinizi cehenneme dolduracağım.”— Z. El-Kudsi
Ve yâ âdemuskun ente ve zevcukel cennete fe kulâ min haysu şi'tumâ ve lâ takrebâ hâzihiş şecerete fe tekûnâ minez zâlimîn(zâlimîne).
Allah, Âdem’e de şöyle dedi: “Ey Âdem! Sen ve eşin (Havva) cennete yerleşin! Orada dilediğiniz her şeyden yiyin, sadece şu ağaca yaklaşmayın! Eğer o ağacın meyvesinden yerseniz (emir ve yasaklarıma itaat etmeyen) zalimlerden olursunuz.”— Z. El-Kudsi
Fe vesvese lehumuş şeytânu li yubdiye lehumâ mâ vuriye anhumâ min sev'âtihimâ ve kâle mâ nehâkumâ rabbukumâ an hâzihiş şecereti illâ en tekûnâ melekeyni ev tekûnâ minel hâlidîn(hâlidîne).
Âdem ile Havva cennete yerleşince örtülü olan avret yerlerini açıp kendilerine göstermek (ve cennetten çıkartmak) için Şeytan onlara vesvese vererek şöyle dedi: “Rabbinizin size bu ağacı yasaklamasının sebebi, sizin birer melek ya da cennette ebedî kalanlardan olmamanız içindir.”— Z. El-Kudsi
Ve kâsemehumâ innî lekumâ le minen nâsıhîn(nâsıhîne).
Ve İblis, (kendisine daha çok inandırmak için) Âdem ile Havva’ya yemin ederek şöyle dedi: “Muhakkak ki ben sizin faydanız için bunları söylüyor ve size nasihatte bulunuyorum.”— Z. El-Kudsi
Fedellâhumâ bi gurûr(gurûrin), fe lemmâ zâkâş şecerete bedet lehumâ sev'âtuhumâ ve tafikâ yahsıfâni aleyhimâ min varakıl cenneh(cenneti), ve nâdâhumâ rabbuhumâ e lem enhekumâ an tilkumeş şecereti ve ekul lekumâ inneş şeytâne lekumâ aduvvun mubîn(mubînun).
İblis, Âdem ile Havva’yı süslü sözlerle kandırarak istediği şeyi onlara yaptırdı. O ikisi, yasaklanan ağacın meyvesinden yiyince avret yerleri açılıp kendilerine göründü. Bunun üzerine hemen cennet ağaçlarının yapraklarıyla avret yerlerini kapatmaya çalıştılar. Bu hâldeyken Rableri onlara şöyle dedi: “Ben size bu ağacın meyvesinden yemeyi yasaklamadım mı ve ‘Muhakkak ki Şeytan sizin apaçık düşmanınızdır.’ deyip ikinizi uyarmadım mı?!”— Z. El-Kudsi
Kâlâ rabbenâ zalemnâ enfusenâ ve in lem tagfirlenâ ve terhamnâ le nekûnenne minel hâsirîn(hâsirîne).
Âdem ile Havva (pişmanlık içinde Rablerine yönelip) şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Biz, (yasak kıldığın şeyi yaparak) kendimize zulmettik (büyük bir hata işledik). Eğer bizim günahlarımızı örtüp bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen muhakkak kaybedenlerden oluruz.”— Z. El-Kudsi
Kâlehbitû ba'dukum li ba'dın aduvv(aduvvun), ve lekum fîl'ardı mustekarrun ve metâun ilâ hîn(hînin).
Allah onlara (Âdem, Havva ve İblis’e) şöyle dedi: “(Cennetten) Yere inin, orada birbirinize düşman olacaksınız. Sizin için yeryüzünde yerleşebileceğiniz bir yer ve tayin ettiğim belli vakte (kıyamet gününe) kadar faydalanacağınız şeyler olacaktır.”— Z. El-Kudsi
Yâ benî âdeme kad enzelnâ aleykum libâsen yuvârî sev’âtikum ve rîşâ(rîşâen) ve libâsut takvâ zâlike hayr(hayrun), zâlike min âyâtillâhi leallehum yezzekkerûn(yezzekkerûne).
“Ey âdemoğulları! Biz, sizin için avret yerlerinizi örtecek ve sizi süsleyecek elbiseler ile takva elbisesi yarattık. Ve biliniz ki takva elbisesi (iman, hayâ ve salih amel), sizin için daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın (her şeye kadir olduğunun) delillerindendir. Olur ki öğüt alırlar (da şirki terk edip iman eder ve salih amel işlerler).”— Z. El-Kudsi
“Ey âdemoğulları! Şeytan, daha önce baba ve annenizi (yasak olan ağaçtan yemeleri konusunda) kandırdığı gibi (günahları süslü göstererek avret yerlerinizi açmanız ve takva elbisenizi çıkarmanız konusunda) sizi de sakın kandırmasın. Onlara (yasak olan ağaçtan yedirterek) elbiselerini açtırıp birbirine avret yerlerini gösterdi ve böylece cennetten kovulmalarına sebep oldu. Biliniz ki o ve zürriyeti sizi görür fakat siz onları göremezsiniz (bu sebeple onlara karşı çok dikkatli ve tedbirli olun). Muhakkak ki biz şeytanları iman etmeyenlere veliler (küfür, şirk ve günah işlemede yardımcı ve destekleyiciler) kıldık (ancak gerçek manada iman edip salih amel işleyenleri saptırma konusunda onların hiçbir etkisi yoktur).”— Z. El-Kudsi
Ve izâ faalû fâhişeten kâlû vecednâ aleyhâ âbâenâ vallâhu emerenâ bihâ kul innallâhe lâ ye’muru bil fahşâ(fahşâi), e tekûlûne alâllâhi mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
(Hakkı bile bile inkâr eden) O müşrikler bir fahşa (şirk, zina ve Kâbe’yi çıplak tavaf etme gibi çirkin bir amel) yaptıkları zaman (mazeret olarak) “Biz babalarımızı bu amelleri yaparken gördük, üstelik böyle yapmayı da bize Allah emretti.” derler. Ey rasulüm! Onlara de ki: “Allah fahşayı (çirkin olan şeyleri) kesinlikle emretmez (bilakis yasaklar). Durum böyleyken (Allah’ın söylemediği ve emretmediği şeyleri O’na isnat ederek) Allah hakkında bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?! (Bilin ki bu, apaçık bir yalan ve iftiradır.)”— Z. El-Kudsi
Kul emere rabbî bil kıst(kısti) ve ekîmû vucûhekum inde kulli mescidin ved’ûhu muhlisîne lehud dîn(dîne), kemâ bedeekum teûdûn(teûdûne).
Ey rasulüm! (Yalan söyleyerek Allah’ın fahşayı emrettiğini iddia eden) Müşriklere de ki: “Rabbim adaleti emretti (asla fahşayı ve münkeri emretmez). O, size (her zaman ve her yerde bütün şirkleri terk edip ihlasla kendisine ibadet etmenizi emrettiği gibi) her mescidde (böyle yaparak) ihlasla O’na yönelmenizi de emretmiştir. Öyleyse itaati O’na has kılarak ihlaslı bir şekilde sadece O’na ibadet edin! O, sizi ilk defa nasıl yaratmışsa elbette diriltmeye de kadirdir.”— Z. El-Kudsi
Ferîkan hadâ ve ferîkan hakka aleyhimud dalâletu, innehumuttehazûş şeyâtîne evliyâe min dûnillâhi ve yahsebûne ennehum muhtedûn(muhtedûne).
Allah insanların bir kısmını hidayete muvaffak kılmıştır, bir kısmı da sapıklığa düşmeyi hak etmiştir. Çünkü Allah’ı bırakıp şeytanları dost edinmişlerdir (onların emirlerine itaat etmişlerdir). Ve onlar, sapıklık içinde olmalarına rağmen kendilerinin doğru yol üzerinde olduklarını zannederler.— Z. El-Kudsi
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar