İleride de açıklanacağı gibi Hz. Peygamber (s.a) Mekke'de İslâm'ı açıkça anlatmaya başladığı zaman, daveti Kureyş'in ileri gelenleri arasında bomba etkisi yapmıştı. Bu bakımdan surenin, risaletin 4. yılında nazil olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim bazı rivayetlere göre bu sure, Hz. Ömer İslâm'a girdikten sonra nazil olmuştur. Hz. Ömer'in ise, Habeşistan hicretinden sonra müslüman olduğu bilinmektedir. Fakat surenin Ebu Talib'in hastalığı zamanında nazil olduğunu bildiren rivayetlere itibar edilirse, o zaman bu surenin risaletin 10. veya 11. yılında indiğini kabul etmek gerekir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel arkaplan: İmam Ahmed, Nesei, Tirmizî, İbn Cerir, İbn Şeybe, İbn Ebi Hatim ve İbn İshak'dan alınan nakillerin özeti aşağıda verilmiştir:
Ebu Talib hastalandığında, Kureyş'in ileri gelenleri biraraya gelerek aralarında istişare etmişler ve Ebu Talib'in, yeğeni Muhammed'le aralarını düzeltmesi için, kendisine arabuluculuk teklifinde bulunmayı kararlaştırmışlardır. Çünkü, Ebu Talib öldükten sonra Hz. Muhammed'e (s.a) dokunacak olurlarsa, tüm Arap kabilelerinin, kendileri için, "Amcası hayatta iken, ona dokunmaya cesaret edemediler. Ama Ebu Talib öldükten sonra Muhammed'e saldırdılar" diye ta'n edeceklerini düşünmüşlerdir.
İşte bu karar üzerine, Kureyş'in ileri gelenlerinden 25 kişilik bir heyet Ebu Talib'in yanına girmiştir. Heyetin içinde, Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Umeyye b. Halef, As b. Vail, Esved b. Muttalib, Ukbe b. Muayt, Utbe ve Şeybe gibi ileri gelen kafirler vardı. Bu heyet doğruca Ebu Talib'in yanına giderek, her zaman yaptıkları gibi, Hz. Peygamber'i amcasına şikayet ettiler ve ona şöyle dediler: "Muhammed kendi dini üzerinde kalsın, biz de kendi dinimiz üzerinde kalalım. O bizim dinimize karışmazsa biz de onu kendi dininde serbest bırakır ve kime ibadet ederse etsin ona dokunmayız. Ama o da bizim tanrılarımızı kötülmesin ve halk arasında dinini yaymaya çalışmasın." dediler (müfessirler yukarıdaki tespiti hangi kaynaklara dayandırarak yaptıklarını belirtmemişlerdir. ancak, lay doğruysa bu, kabul edilebilir, makul bir görüştür.) Kureyş müşrikleri İslâm yayılmaya başladığı için oldukça perişandılar. İslâm'ın davetçisi, şerefli, lekesiz bir geçmişe sahip, akıl ve ciddiyet bakımından tüm Kureyş'in en seçkin kimselerindendi. Onun sağ kolu Hz. Ebu Bekir ise, değil sadece Mekke'nin, çevredeki kabilelerin de şerefli, dürüst ve zeki bir insan olarak tanıdıkları bir şahsiyetti. Şimdi de Hz. Ömer gibi cesur ve azimetli kişiliğe sahip birinin de onlarla birleştiğini görünce, tehlikenin boyutlarının büyüdüğünü hissetmişlerdir.
Konu: Yukarıda zikredilen olaylara ve anlatılanlara surenin girişinde değinilmiştir. Kafirlerle Hz. Peygamber (s.a.) arasındaki konuşma hakkında, kafirlerin İslâm'ı, kendisinde bir eksiklik, yanlışlık gördükleri için değil, kin, haset ve körü körüne atalarını taklit ettiklerinden dolayı reddettikleri söylenmiştir. Çünkü onlar kendi içlerinden bir peygambere tabi olmayı hazmedemiyorlardı. Bunun üzerine Ebu Talib, Hz. Peygamber'i (s.a) yanına çağırarak ona "Ey yeğenim! Kavmimizin ileri gelenleri bana geldiler. Onlar, aranızda âdilane bir anlaşmanın olup, bu çekişmezliğin sona ermesini istiyorlar" dedi ve sonra yeğenine Kureyşlilerin teklifini iletti. Hz. Peygamber (s.a.) ise amcasına şöyle bir cevap verdi: "Ey amcacığım! Ben onlara öyle bir kelimeyi kabul ettirmeye çalışıyorum ki, bu kelimeyi kabul ettikleri takdirde, onlara sadece Araplar değil, tüm dünya tabi olur." Kureyş heyetine Hz. Peygamber'in (s.a.) bu cevabı iletilince fena halde bozularak, cevap veremediler. Böylesine makul bir teklifi reddedebilecek kelimeleri hemen bulamamışlardı. Fakat kendilerine geldikten sonra, "Biz bir kelime değil, bin kelime bile söylemeye razıyız. Ama o kelime nedir?" dediler. Hz. Rasulüllah (s.a) "O kelime, la ilahe illallah'tır." diye cevap verdi. Bu cevabı duyar duymaz, Kureyş heyeti aniden hiddetlenerek ayağa kalktı ve söylenerek (ki ne söylediklerini surenin başında Allah Teâlâ beyan ediyor) çıkıp gittiler. İbn Sa'd "Tabakat" adlı eserinde, bu olayın tümünü sadece "Bu, Ebu Talib'in son hastalığı değildi" şeklindeki farklılıkla, yukarıdaki gibi zikretmiştir. Ona göre bu olay, "filan şahıs müslüman olmuş, filan şahıs İslâm'a girmiş" şeklindeki haberlerin kulaktan kulağa yayıldığı ilk dönemde vuku bulmuştur.
Öyle ki, bu haberler halk arasında yaygınlaşınca, Kureyş'in ileri gelenleri, Ebu Talib'e, Hz. Peygamber'i (s.a.) İslâm'ı anlatmaktan vazgeçirmesi için peşisıra heyetler gönderdiler. İşte bu heyetlerden birisi de yukarıda zikredilen heyettir.
Zemahşerî, Razî, Nisaburî ve bazı müfessirlere göre, bu heyet, Hz. Ömer İslâm'ı kabullendiği zaman Ebu Talib'e gitmiştir. Çünkü Hz.Ömer'in müslüman olması onları oldukça sarsmıştı. Fakat bu iddiayı doğrulayacak nitelikte hiçbir işaret yoktur. Çünkü onlar, sırf cehaletlerinden dolayı, içlerinden sadece bir kimsenin hakikati görmüş olmasının imkansız olduğunu öne sürerek, hakikatı tereddütle karşılıyorlardı. Üstelik bu hakikati, yani Tevhid ve Ahiret düşüncesini sadece inkâr etmekle kalmayıp, alay konusu da yapıyorlardı.
Bundan sonra Allah, "Alay ettiğiniz ve önderliğini kabul etmeye yanaşmadığınız bu şahıs, sizlerin üzerinde galip gelecek ve yine bu şehirde (Mekke'de) onun ayakları altında kalacaksınız." diye kafirleri uyarmıştır.
Ardından arka arkaya 9 peygamber zikredilmiştir. Ancak Hz. Davud ve Hz. Süleyman'ın kıssası, diğerlerinden daha ayrıntılı bir biçimde beyan edilmiştir.
Böylelikle Allah, Kur'an'ı okuyan kimselerin zihinlerine şu hususları yerleştirmek istiyor: "Adalet kesinlikle tarafsızdır. Allah katında ancak dürüst olan, yanlışta ısrar etmeyen, yanlışlık yapsa bile, hemen arkasından tevbe edip, dünyada ahiret hesabını dikkate alarak yaşayan kimseler makbuldur."
Daha sonra, isyan eden ve müslüman kimselerin ahiretteki hayatlarının bir tablosu çizilmiştir. Bu bölümde kafirlerin dikkati iki noktaya çekilmektedir. Birincisi, "Hiç düşünmeden körü körüne önderlerinizin peşinden koşuyor ve dalâlet yolunu takip ediyorsunuz. Fakat yarın onlar takipçilerinden önce kendilerini cehennemde bulacaklar ve birbirlerini suçlayacaklardır."
İkincisi, "Bugün mü'minleri zelil ve hakir görüyorsunuz ama yarın kendiniz azab içindeyken, cehennemde onlardan kimsenin bulunmadığını hayretle göreceksiniz."
Surenin sonunda Adem ile İblis kıssası yer almaktadır. Bu kıssanın beyan edilmesinin amacı, Kureyş'in kafirlerine, Hz. Peygamber'i (s.a.) kabul etmelerine kibirlerinin mani olduğunun hatırlatılmasıdır. Çünkü aynı kibir, İblis'i Adem'e secdeden alıkoymuştu. "Allah'ın Adem'e verdiği mevki ve rütbeye rağmen, İblis sırf hasedinden ötürü Allah'a karşı gelmiş ve lanete müstehak olmuştu. Şimdi de Allah, Hz. Muhammed'e (s.a) bir mevki ve rütbe vermişken sizler sırf hasedinizden dolayı ona karşı çıkıyorsunuz. Allah onu bir peygamber olarak görevlendirmiş olmasına rağmen, Hz. Muhammed'i (s.a) reddediyorsunuz. Bu yüzden sizlerin sonu İblis'in sonu gibi olacaktır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
38
Sad · Mekke
ص
88
Sure Adı Açıklaması
Açılış harfi (sad) , surenin adı olmuştur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
İleride de açıklanacağı gibi Hz. Peygamber (s.a) Mekke'de İslâm'ı açıkça anlatmaya başladığı zaman, daveti Kureyş'in ileri gelenleri arasında bomba etkisi yapmıştı. Bu bakımdan surenin, risaletin 4. yılında nazil olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim bazı rivayetlere göre bu sure, Hz. Ömer İslâm'a girdikten sonra nazil olmuştur. Hz. Ömer'in ise, Habeşistan hicretinden sonra müslüman olduğu bilinmektedir. Fakat surenin Ebu Talib'in hastalığı zamanında nazil olduğunu bildiren rivayetlere itibar edilirse, o zaman bu surenin risaletin 10. veya 11. yılında indiğini kabul etmek gerekir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel arkaplan: İmam Ahmed, Nesei, Tirmizî, İbn Cerir, İbn Şeybe, İbn Ebi Hatim ve İbn İshak'dan alınan nakillerin özeti aşağıda verilmiştir:
Ebu Talib hastalandığında, Kureyş'in ileri gelenleri biraraya gelerek aralarında istişare etmişler ve Ebu Talib'in, yeğeni Muhammed'le aralarını düzeltmesi için, kendisine arabuluculuk teklifinde bulunmayı kararlaştırmışlardır. Çünkü, Ebu Talib öldükten sonra Hz. Muhammed'e (s.a) dokunacak olurlarsa, tüm Arap kabilelerinin, kendileri için, "Amcası hayatta iken, ona dokunmaya cesaret edemediler. Ama Ebu Talib öldükten sonra Muhammed'e saldırdılar" diye ta'n edeceklerini düşünmüşlerdir.
İşte bu karar üzerine, Kureyş'in ileri gelenlerinden 25 kişilik bir heyet Ebu Talib'in yanına girmiştir. Heyetin içinde, Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Umeyye b. Halef, As b. Vail, Esved b. Muttalib, Ukbe b. Muayt, Utbe ve Şeybe gibi ileri gelen kafirler vardı. Bu heyet doğruca Ebu Talib'in yanına giderek, her zaman yaptıkları gibi, Hz. Peygamber'i amcasına şikayet ettiler ve ona şöyle dediler: "Muhammed kendi dini üzerinde kalsın, biz de kendi dinimiz üzerinde kalalım. O bizim dinimize karışmazsa biz de onu kendi dininde serbest bırakır ve kime ibadet ederse etsin ona dokunmayız. Ama o da bizim tanrılarımızı kötülmesin ve halk arasında dinini yaymaya çalışmasın." dediler (müfessirler yukarıdaki tespiti hangi kaynaklara dayandırarak yaptıklarını belirtmemişlerdir. ancak, lay doğruysa bu, kabul edilebilir, makul bir görüştür.) Kureyş müşrikleri İslâm yayılmaya başladığı için oldukça perişandılar. İslâm'ın davetçisi, şerefli, lekesiz bir geçmişe sahip, akıl ve ciddiyet bakımından tüm Kureyş'in en seçkin kimselerindendi. Onun sağ kolu Hz. Ebu Bekir ise, değil sadece Mekke'nin, çevredeki kabilelerin de şerefli, dürüst ve zeki bir insan olarak tanıdıkları bir şahsiyetti. Şimdi de Hz. Ömer gibi cesur ve azimetli kişiliğe sahip birinin de onlarla birleştiğini görünce, tehlikenin boyutlarının büyüdüğünü hissetmişlerdir.
Konu: Yukarıda zikredilen olaylara ve anlatılanlara surenin girişinde değinilmiştir. Kafirlerle Hz. Peygamber (s.a.) arasındaki konuşma hakkında, kafirlerin İslâm'ı, kendisinde bir eksiklik, yanlışlık gördükleri için değil, kin, haset ve körü körüne atalarını taklit ettiklerinden dolayı reddettikleri söylenmiştir. Çünkü onlar kendi içlerinden bir peygambere tabi olmayı hazmedemiyorlardı. Bunun üzerine Ebu Talib, Hz. Peygamber'i (s.a) yanına çağırarak ona "Ey yeğenim! Kavmimizin ileri gelenleri bana geldiler. Onlar, aranızda âdilane bir anlaşmanın olup, bu çekişmezliğin sona ermesini istiyorlar" dedi ve sonra yeğenine Kureyşlilerin teklifini iletti. Hz. Peygamber (s.a.) ise amcasına şöyle bir cevap verdi: "Ey amcacığım! Ben onlara öyle bir kelimeyi kabul ettirmeye çalışıyorum ki, bu kelimeyi kabul ettikleri takdirde, onlara sadece Araplar değil, tüm dünya tabi olur." Kureyş heyetine Hz. Peygamber'in (s.a.) bu cevabı iletilince fena halde bozularak, cevap veremediler. Böylesine makul bir teklifi reddedebilecek kelimeleri hemen bulamamışlardı. Fakat kendilerine geldikten sonra, "Biz bir kelime değil, bin kelime bile söylemeye razıyız. Ama o kelime nedir?" dediler. Hz. Rasulüllah (s.a) "O kelime, la ilahe illallah'tır." diye cevap verdi. Bu cevabı duyar duymaz, Kureyş heyeti aniden hiddetlenerek ayağa kalktı ve söylenerek (ki ne söylediklerini surenin başında Allah Teâlâ beyan ediyor) çıkıp gittiler. İbn Sa'd "Tabakat" adlı eserinde, bu olayın tümünü sadece "Bu, Ebu Talib'in son hastalığı değildi" şeklindeki farklılıkla, yukarıdaki gibi zikretmiştir. Ona göre bu olay, "filan şahıs müslüman olmuş, filan şahıs İslâm'a girmiş" şeklindeki haberlerin kulaktan kulağa yayıldığı ilk dönemde vuku bulmuştur.
Öyle ki, bu haberler halk arasında yaygınlaşınca, Kureyş'in ileri gelenleri, Ebu Talib'e, Hz. Peygamber'i (s.a.) İslâm'ı anlatmaktan vazgeçirmesi için peşisıra heyetler gönderdiler. İşte bu heyetlerden birisi de yukarıda zikredilen heyettir.
Zemahşerî, Razî, Nisaburî ve bazı müfessirlere göre, bu heyet, Hz. Ömer İslâm'ı kabullendiği zaman Ebu Talib'e gitmiştir. Çünkü Hz.Ömer'in müslüman olması onları oldukça sarsmıştı. Fakat bu iddiayı doğrulayacak nitelikte hiçbir işaret yoktur. Çünkü onlar, sırf cehaletlerinden dolayı, içlerinden sadece bir kimsenin hakikati görmüş olmasının imkansız olduğunu öne sürerek, hakikatı tereddütle karşılıyorlardı. Üstelik bu hakikati, yani Tevhid ve Ahiret düşüncesini sadece inkâr etmekle kalmayıp, alay konusu da yapıyorlardı.
Bundan sonra Allah, "Alay ettiğiniz ve önderliğini kabul etmeye yanaşmadığınız bu şahıs, sizlerin üzerinde galip gelecek ve yine bu şehirde (Mekke'de) onun ayakları altında kalacaksınız." diye kafirleri uyarmıştır.
Ardından arka arkaya 9 peygamber zikredilmiştir. Ancak Hz. Davud ve Hz. Süleyman'ın kıssası, diğerlerinden daha ayrıntılı bir biçimde beyan edilmiştir.
Böylelikle Allah, Kur'an'ı okuyan kimselerin zihinlerine şu hususları yerleştirmek istiyor: "Adalet kesinlikle tarafsızdır. Allah katında ancak dürüst olan, yanlışta ısrar etmeyen, yanlışlık yapsa bile, hemen arkasından tevbe edip, dünyada ahiret hesabını dikkate alarak yaşayan kimseler makbuldur."
Daha sonra, isyan eden ve müslüman kimselerin ahiretteki hayatlarının bir tablosu çizilmiştir. Bu bölümde kafirlerin dikkati iki noktaya çekilmektedir. Birincisi, "Hiç düşünmeden körü körüne önderlerinizin peşinden koşuyor ve dalâlet yolunu takip ediyorsunuz. Fakat yarın onlar takipçilerinden önce kendilerini cehennemde bulacaklar ve birbirlerini suçlayacaklardır."
İkincisi, "Bugün mü'minleri zelil ve hakir görüyorsunuz ama yarın kendiniz azab içindeyken, cehennemde onlardan kimsenin bulunmadığını hayretle göreceksiniz."
Surenin sonunda Adem ile İblis kıssası yer almaktadır. Bu kıssanın beyan edilmesinin amacı, Kureyş'in kafirlerine, Hz. Peygamber'i (s.a.) kabul etmelerine kibirlerinin mani olduğunun hatırlatılmasıdır. Çünkü aynı kibir, İblis'i Adem'e secdeden alıkoymuştu. "Allah'ın Adem'e verdiği mevki ve rütbeye rağmen, İblis sırf hasedinden ötürü Allah'a karşı gelmiş ve lanete müstehak olmuştu. Şimdi de Allah, Hz. Muhammed'e (s.a) bir mevki ve rütbe vermişken sizler sırf hasedinizden dolayı ona karşı çıkıyorsunuz. Allah onu bir peygamber olarak görevlendirmiş olmasına rağmen, Hz. Muhammed'i (s.a) reddediyorsunuz. Bu yüzden sizlerin sonu İblis'in sonu gibi olacaktır.
Sâd.* (Muhammed’e inen bu Kur’ân, işte bu gibi harflerden müteşekkildir, buna rağmen onun benzeri bir sure dahi getiremiyorsunuz.) Ve (dünya ve ahiret mutluluğu için) yapılması gereken amelleri hatırlatan Kur’ân’a yemin olsun! (Müşriklerin zannettiği gibi değil, Allah’ın hiçbir ortağı yoktur çünkü O, bütün ortaklardan münezzehtir.) [ Not: Bazı surelerin başında bulunan “Elif, lâm, mîm. Tā, sîn. Yâ, sîn.” gibi harflere huruful mukattaa denir. Âlimler bu harflerin tefsiri hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazı âlimler bu harflerin, Kur’ân’daki surelerin isimleri olduğunu söylemiştir. Bazı âlimler bu konuda hiçbir tevil yapmayıp manasını Allahu Teâlâ’ya havale etmiştir. Bazı âlimler de Allahu Teâlâ’nın bu harflerle kâfirlere meydan okuduğunu söylemiştir ve bu, en kuvvetli görüştür. Çünkü Allahu Teâlâ, bu harflerle başlayan surelerde, bu harflerin hemen akabinde Kur’ân’ı zikrederek “İşte bu Kur’ân, sizin bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiştir. Öyleyse bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiş olan Kur’ân’ın aynısını veya bir suresinin benzerini haydi, siz de meydana getirin bakalım!” şeklinde meydan okumuştur. Her ne kadar Kur’ân Arapların kullandığı harflerden meydana gelmişse de üslubunda bir hayat ve canlılık vardır. Fakat insanların sözleri asla böyle değildir. ]— Z. El-Kudsi
38:1
2
بَلِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ ٢
Belillezîne keferû fî ızzetin ve şikâk(şikâkın).
Fakat şu bir gerçektir ki (hak kendilerine geldiği hâlde onu bile bile) inkâr edenler Allah’ın gerçek tevhidine karşı kibir, Rasul’e ve mu’minlere karşı ise düşmanlık içindedirler.— Z. El-Kudsi
Kem ehleknâ min kablihim min karnin fe nâdev ve lâte hîne menâs(menâsin).
O müşrikler, kendilerinden önce gelip geçmiş nice kavmi (hakkı önemsemeyip yüz çevirmeleri ve rasullerini yalanlamaları sebebiyle) helak ettiğimizi bilmiyorlar mı?! Onlar, (üzerlerine azap indiğinde) azaptan kurtulmak için feryat edip yardım istediler. Fakat zaman, azaptan kurtulma zamanı değildi ki feryatları fayda versin.— Z. El-Kudsi
Ve acibû en câehum munzirun minhum ve kâlel kâfirûne hâzâ sâhırun kezzâb(kezzâbun).
Ve o müşrikler, kendilerine (meleklerden değil de) içlerinden bir uyarıcının (küfür üzerinde ısrar edenleri Allah’ın azabıyla korkutan birinin) gelmesine hayret ettiler. Ve o kâfirler (hakkı apaçık gördükleri hâlde tevhidi reddedenler), “Bu (Muhammed) yalancı bir sihirbazdır.” dediler.— Z. El-Kudsi
Ventalekal meleu minhum enimşû vasbirû alâ âlihetikum inne hâzâ le şey’un yurâd(yurâdu).
Ve müşrik kavminin ileri gelenleri hemen harekete geçip kendilerine tâbi olanlara şöyle dediler: “Üzerinde bulunduğunuz dine devam edin (Muhammed’in dinine girmeyin) ve ilahlarınıza ibadet etmekte sebat gösterin! Ve biliniz ki bu (tek ilaha ibadet etmeye çağırmak), Muhammed’in (bize üstünlük sağlamak ve kendisine tâbi ettirmek için) hazırladığı bir plandır.”— Z. El-Kudsi
Mâ semi’nâ bi hâzâ fîl milletil âhıreh(âhıreti), in hâzâ illâhtilâk(illâhtilâkun).
“Muhammed’in bizi çağırdığı tevhid dinini daha önce ne babalarımızdan ne de atalarımızdan duyduk. Muhakkak ki bu, onun uydurduğu doğru olmayan bir şeydir.”— Z. El-Kudsi
E unzile aleyhiz zikru min beyninâ, bel hum fî şekkin min zikrî, bel lemmâ yezûkû azâb(azâbi).
“Biz kavmin ileri gelen kimseleri iken niye Kur’ân bize değil de Muhammed’e indirildi ki?!” Şu bir gerçektir ki o müşrikler, (inkârları sebebiyle üzerlerine hemen azap inmediği için) Muhammed’e inen Kur’ân hakkında şüphe içindedirler. Eğer inkârları sebebiyle başlarına bir azap inseydi asla küfür, şirk ve şüphe konusunda bu kadar cesaretli olmazlardı.— Z. El-Kudsi
Em indehum hazâinu rahmeti rabbikel azîzil vehhâb(vehhâbi).
Yoksa (ٱلۡـعَـزِيـز) el-ʿAzîz (kendisine galip gelinemeyen) ve (ٱلۡـوَهَّاب) el-Vehhâb (dilediğine ikram edip dilediğine ikram etmeyen) Rabbinin nimet ve ikram hazineleri (nübüvvet de dâhil) o müşriklerin yanında mı (ki dilediklerine verip dilediklerini engellesinler)?!— Z. El-Kudsi
Em lehum mulkus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâ, felyertekû fîl esbâb(esbâbi).
Yoksa göklerin, yerin ve bunların arasında bulunanların mülkü onlara mı ait (ki dilediklerine verme, dilediklerine vermeme hakkına sahip olsunlar)?! Eğer iddia ettikleri gibi ise o zaman göğe ulaştıran yolları bulup göğe çıksınlar da istedikleri hükmü indirsinler bakalım!— Z. El-Kudsi
İşte, değişik kavimlerden toplanıp bir araya gelmiş (Muhammed’i yalanlayan) bu askerler, daha önce rasullerini yalanlayan ümmetlerin askerleri nasıl hezimete uğramışlarsa aynı şekilde hezimete uğrayacaklardır.— Z. El-Kudsi
Kezzebet kablehum kavmu nûhın ve âdun ve fir’avnu zul evtâdi.
Ey rasulüm! Bu kavim (Kurayş müşrikleri), kendilerine hakkı getiren rasulü yalanlayan ilk kavim değildir. Onlardan önce Nuh kavmi Nuh’u, Âd kavmi Hud’u ve (hükümdarlığını yerde kazıklar gibi sabitleştiren) kuvvetli orduya sahip Firavun da Musa’yı yalanlamıştı.— Z. El-Kudsi
Ve semûdu ve kavmu lûtın ve ashâbul eykeh(eyketi), ulâikel ahzâb(ahzâbu).
Aynı şekilde Semûd kavmi Salih’i, Lut kavmi Lut’u, Eyke halkı Şuayb’i yalanlamıştı. Onların hepsi, rasullerine karşı gelme ve hakkı yalanlama konusunda birleşen kimselerdi.— Z. El-Kudsi
İn kullun illâ kezzeber rusule fe hakka ıkâb(ıkâbi).
İşte bu ümmetlerin hepsi rasullerini yalanladı. Bu sebeple (istidrac olarak dünyadan biraz faydalansalar da sonunda) Allah’ın azabını hak ettiler.— Z. El-Kudsi
Ve mâ yanzuru hâulâi illâ sayhaten vâhıdeten mâ lehâ min fevâk(fevâkın).
Ve (Allah’ın azabını hak eden) o müşrikler başlarına azap gelmesi için ancak kendisinden sonra artık dünyaya dönüşün olmadığı bir çığlık (sûra ikinci kez üfürülmesini) beklemektedirler.— Z. El-Kudsi
Ve kâlû rabbenâ accil lenâ kıttanâ kable yevmil hisâb(hisâbi).
Ve (hakka karşı inat eden) o müşrikler (alay ederek) şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Azaptan olan nasibimizi, kıyamet günü gelmeden önce bu dünya hayatında bir an önce üzerimize indir!”— Z. El-Kudsi
Ey rasulüm! Müşriklerin senin hakkında söyledikleri yalan ve iftiralara sabret ve (düşmanlarına karşı) kuvvetli ve sabırlı olan kulumuz Davud’u an! Muhakkak ki o; hep Allah’a yönelen, devamlı bağışlanma dileyen, çokça tevbe eden ve O’nun razı olduğu amelleri işleyen biri idi.— Z. El-Kudsi
İnnâ sahharnel cibâle meahu yusebbıhne bil aşiyyi vel işrâk(işrâkı).
Muhakkak ki biz dağları Davud’un buyruğu altına verdik; o, gecenin ve gündüzün başlangıcında Allah’ı tesbih ettiğinde (bütün noksan sıfatlardan tenzih edip yücelttiğinde) dağlar da onunla birlikte tesbih ederdi.— Z. El-Kudsi
38:18
19
وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةًۜ كُلٌّ لَـهُٓ اَوَّابٌ ٩١
Vet tayre mahşûreh(mahşûreten), kullun lehû evvâb(evvâbun).
Kuşlar da onun emriyle toplanır, her biri ona itaat eder ve Allah’ı tesbih ettiğinde onunla birlikte tesbih ederdi.— Z. El-Kudsi
Ve şedednâ mulkehu ve âteynâhul hikmete ve faslel hıtâb(hıtâbi).
Ve onun hükümranlığını kuvvetlendirdik. Ve ona nübüvvet verip insanlar arasında adaletle hüküm verme ve isabetli sözler söyleme yeteneği ihsan ettik.— Z. El-Kudsi
Ve hel etâke nebeul hasm(hasmi), iz tesevverûl mihrâb(mihrâbe).
Ve ey rasulüm! Sana birbirinden davacı olan iki kişinin haberi ulaştı mı?! Onlar, Davud’un ibadet ettiği yerin duvarlarından tırmanıp onun huzuruna girmişlerdi.— Z. El-Kudsi
İz dehalû alâ dâvûde fe fezia minhum kâlû lâ tehaf, hasmâni begâ ba’dunâ alâ ba’dın fahkum beynenâ bil hakkı ve lâ tuştıt vehdinâ ilâ sevâis sırât(sırâtı).
O iki davacı ansızın Davud’un ibadet ettiği yere girince Davud onlardan korkmuştu. Bunun üzerine Davud’a şöyle demişlerdi: “Korkma! Biz, birbirine hasım olan iki davacıyız. Aramızda adaletle hüküm ver ve haksızlık etme! Ve bize doğru yolu göster!”— Z. El-Kudsi
İnne hâzâ ahî lehu tis’un ve tis’ûne na’ceten ve liye na’cetun vâhidetun fe kâle ekfilnîhâ ve azzenî fîl hıtâb(hıtâbi).
Hasımlardan biri Davud’a şöyle demişti: “Bu kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu, benim ise sadece bir koyunum var. Buna rağmen o, “Sen koyunundan vazgeç, onu bana ver.” dedi ve hem tartışmada hem de hüccette beni yendi.”— Z. El-Kudsi
Kâle lekad zalemeke bi suâli na’cetike ilâ niâcih(niâcihî), ve inne kesîren minel huletâi le yebgî ba’duhum alâ ba’dın illellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve kalîlun mâ hum, ve zanne dâvûdu ennemâ fetennâhu festagfere rabbehu ve harre râkian ve enâb(enâbe). (SECDE ÂYETİ)
Davud şikâyet edene şöyle dedi: “Şüphesiz o, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana zulmetmiştir. Ve muhakkak ortakların çoğu birbirine haksızlık eder, ancak (Allah’a gerektiği gibi) iman eden ve (Allah’ın emirlerine itaat edip yasaklarından kaçınarak) salih ameller işleyenler hariç. Onlar ise sayıca çok azdır.” Davud kendisini imtihan ettiğimizi anlayınca Rabbinden hemen af dileyip (O’na) secdeye kapandı ve (günahlarından tevbe edip) O’nu razı edecek amellere yöneldi.— Z. El-Kudsi
Fe gafernâ lehu zâlik(zâlike), ve inne lehu indenâ le zulfâ ve husne meâb(meâbin).
Biz de Davud’un tevbesini kabul edip onun bu hatasını bağışladık. Muhakkak ki o, katımızda değerli bir kimsedir ve ahirette akıbeti güzel olacaktır (cennete girecektir).— Z. El-Kudsi
Yâ dâvûdu innâ cealnâke halîfeten fîl ardı fahkum beynen nâsi bil hakkı ve lâ tettebiil hevâ fe yudılleke an sebîlillâh(sebîlillâhi), innellezîne yadıllûne an sebîlillâhi lehum azâbun şedîdun bi mâ nesû yevmel hisâb(hisâbi).
Ey Davud! Muhakkak ki biz seni, yeryüzünde (dinî ve dünyevi hükümleri uygulayan) bir halife kıldık. Öyleyse insanlar arasında adaletle hükmet ve sakın heva ve hevesine tâbi olma! Ve bil ki heva ve hevesine tâbi olman, seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan (şeriatinden) sapanlara gelince; onlar hesap gününü unuttukları için mutlaka şiddetli bir azaba uğrayacaklardır (çünkü hesap gününü hatırlayıp ondan korksalardı şeriatin hükümlerini terk edip heva ve heveslerine tâbi olmazlardı).— Z. El-Kudsi
Ve mâ halaknes semâe vel arda ve mâ beynehumâ bâtıla(bâtılen), zâlike zannullezîne keferû, fe veylun lillezîne keferû minen nâr(nâri).
Ve ey insanlar! Bilin ki biz gökleri, yeri ve bunların arasındaki şeyleri boşu boşuna yaratmadık. Bu, kâfirlerin (Allah’ın birliğini, rasullerini ve dirilişi inkâr edenlerin) zannıdır. (Hak kendilerine apaçık geldiği hâlde Allah hakkında) Böyle düşünen kâfirlerin, kıyamet gününde karşılaşacakları ateş azabından dolayı vay hâllerine!— Z. El-Kudsi
Em nec’alullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti kel mufsidîne fîl ardı em nec’alul muttekîne kel fuccâr(fuccâri).
Biz, Allah’a gerçek manada iman edip rasulüne tâbi olan ve salih ameller (Allah için ve istediği şekilde ameller) işleyenler ile (Allah’ın nimetlerine nankörlük edip küfür, şirk, zulüm ve günah işleyerek) yeryüzünde fesat çıkaranları hiç eşit tutar mıyız?! Aynı şekilde muttakiler (Allah’ın emirlerine itaat edip yasaklarından uzak duranlar) ile facirleri (Allah’ı inkâr edip O’na şirk koşan ve günah işlemekten çekinmeyen kâfirleri) hiç eşit tutar mıyız?! (Asla!)— Z. El-Kudsi
Kitâbun enzelnâhu ileyke mubârekun li yeddebberû âyâtihî ve li yetezekkere ûlul elbâb(elbâbi).
Ey rasulüm! Sana indirdiğimiz bu kitap (Kur’ân), çok mübarek (hayrı ve faydası bol olan) bir kitaptır. İnsanlar onun ayetlerinin manasını düşünüp ibret alsın ve akıl sahipleri ondan öğüt alıp hükümlerini hayatlarının her yönüne uygulasın!— Z. El-Kudsi
Ve vehebnâ li dâvûde suleymân(suleymâne), ni’mel abd(abdu), innehû evvâb(evvâbun).
Davud’a da ikram edip oğul olarak Süleyman’ı verdik. O (Süleyman) iyi bir kuldu. O; hep Allah’a yönelen, devamlı bağışlanma dileyen, çokça tevbe eden ve O’nun razı olduğu amelleri işleyen biri idi.— Z. El-Kudsi
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar