Rad 43 Ayet Medine · الرعد
13

Rad

Gök Gürültüsü · Medine
13
Gök Gürültüsü · Medine
الرعد
43
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
الٓمٓرٰ ۠تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِۜ وَالَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ ١
Elif lâm mim râ tilke âyâtul kitâb(kitâbi), vellezî unzile ileyke min rabbikel hakku ve lâkinne ekseren nâsi lâ yu’minûn(yu’minûne).
Elif, lâm, mîm, râ.* İşte (bu gibi harflerden müteşekkil olan) bu suredeki ayetler ve Rabbin tarafından sana indirilen Kur’ân’daki ayetler muhakkak ki haktır fakat insanların çoğu (inat ve kibirden dolayı) buna iman etmez. [ Not: Bazı surelerin başında bulunan “Elif, lâm, mîm. Tā, sîn. Yâ, sîn.” gibi harflere huruful mukattaa denir. Âlimler bu harflerin tefsiri hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazı âlimler bu harflerin, Kur’ân’daki surelerin isimleri olduğunu söylemiştir. Bazı âlimler bu konuda hiçbir tevil yapmayıp manasını Allahu Teâlâ’ya havale etmiştir. Bazı âlimler de Allahu Teâlâ’nın bu harflerle kâfirlere meydan okuduğunu söylemiştir ve bu, en kuvvetli görüştür. Çünkü Allahu Teâlâ, bu harflerle başlayan surelerde, bu harflerin hemen akabinde Kur’ân’ı zikrederek “İşte bu Kur’ân, sizin bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiştir. Öyleyse bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiş olan Kur’ân’ın aynısını veya bir suresinin benzerini haydi, siz de meydana getirin bakalım!” şeklinde meydan okumuştur. Her ne kadar Kur’ân Arapların kullandığı harflerden meydana gelmişse de üslubunda bir hayat ve canlılık vardır. Fakat insanların sözleri asla böyle değildir. ]— Z. El-Kudsi
13:1
2
اَللّٰهُ الَّذ۪ي رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ يُدَبِّرُ الْاَمْرَ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَٓاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ ٢
Allâhullezî refeas semavâti bi gayri amedin terevnehâ summestevâ alel arşı ve sehhareş şemse vel kamer(kamere), kullun yecrî li ecelin musemmâ(musemmen), yudebbirul emre yufassılul âyâti leallekum bi likâi rabbikum tûkınûn(tûkınûne)."
Allah; gökleri, gördüğünüz herhangi bir direk olmadan yükseltmiş ve sonra Arş’a istiva etmiştir.* Güneş’i ve Ay’ı da (kullarının menfaatine olacak şekilde) hükmüne boyun eğdirmiştir. Güneş ve Ay’ın her biri, (Allah’ın ilminde) tayin edilmiş zamana kadar (yörüngesinde düzgün bir şekilde) hareket eder. O (Allah), göklerde ve yerde bulunan her şeyi (vahdaniyetine, mükemmel kudretine ve hikmetine delalet edecek şekilde) düzene koyup kusursuz bir şekilde idare eder. Ve O, (vahdaniyetine, mükemmel kudretine ve hikmetine delalet eden) delilleri apaçık bir şekilde beyan etmektedir ki (bütün bunlardan ibret alıp kâinatın yaratıcısı olan) Rabbinize kavuşacağınızı (sizi boşu boşuna değil, dünyada imtihan etmek için yaratıp mükellef kıldığını ve öldükten sonra diriltip dünyada yaptığınız amellerden dolayı size hesap soracağını) kesin bir şekilde anlayasınız (ve ona göre hem iman hem de salih amelle hazırlıklı olasınız). [ Not: Sahabelerin istiva hakkındaki inancı; “ثُـمَّ ٱسۡـتَـوَىٰ عَـلَـى ٱلۡـعَـرۡشِ” sözü Kur’ân’da geçtiği için böyle ayetleri okumak ve Allahu Teâlâ’nın Arş’a istiva ettiğine inanmaktı. Allahu Teâlâ’nın Arş’a istivası, aklın idrak edebileceği bir şey değildir. Onun keyfiyeti hakkında soru sormak bidattir; çünkü keyfiyet Allahu Teâlâ’dan kaldırılmıştır. Keyfiyet, sadece mahluka ait olan bir vasıf olduğu için Allahu Teâlâ hakkında keyfiyet düşünen kişi, Allahu Teâlâ’yı cisim olarak tasavvur etmiş olur. Bu ayetten asla Arş’ın Allahu Teâlâ’nın yeri olduğu anlaşılmaz. Çünkü Allahu Teâlâ, yer ve mekândan münezzehtir. Allahu Teâlâ’ya mekân isnat eden kişi, O’nu cisme benzetmiş olduğu için Müslüman değildir. İşte bu, sahabe ve selefi salihinin görüşüdür. Allahu Teâlâ’nın Arş’a istivasını, Arş’a yaptığı bir fiil olarak kabul etmek de caiz olan bir görüştür. İstivayı Allahu Teâlâ’nın bir sıfatı olarak kabul etmek ise Allahu Teâlâ’nın Arş’ı yaratmadan önce böyle bir sıfata sahip olmadığı anlamına gelir. Çünkü Arş, mahluk olan bir varlıktır yani daha önce yokken sonradan var olmuştur. Bu durumda istiva sıfatı, Arş yaratıldıktan sonra olmuş manasına gelir. Fakat “İstiva sıfatı kdîm (قَدِيم) olan bir sıfattır, Arş yaratılmadan önce de vardı.” demek, kuvvetli bir görüş olmamasına rağmen küfür olmaz. Şu bilinmelidir ki Allahu Teâlâ’nın sıfatları kdîm (قَدِيم) ve ebedîdir; asla artmaz, eksilmez ve değişmez. Dolayısıyla bu konuda doğru olan, istiva Kur’ân’da geçtiği için ya zahiri manasını vermeyip okuyup geçmek ve manasını Allahu Teâlâ’ya havale etmek ya da Allahu Teâlâ’nın Arş’a bir fiil yapması olarak tevil etmektir. Allahu Teâlâ’nın Arş’a istivasına, “Allah’ın zatına layık bir istivadır.” diye mana vermekte de bir sakınca yoktur. Sakıncalı olan; Allahu Teâlâ’nın istivasını, yükselmek ve karar kılmak manasında anlamaktır. Allahu Teâlâ hakkında böyle manalar düşünmek apaçık küfürdür. Allahu Teâlâ’nın istivasına bu gibi manalar verildiğinde Allahu Teâlâ’ya layık olmayan şeyler nispet edilmiş olur. Çünkü: 1. Allahu Teâlâ için yükseldi sözü mesafe ve yer manasında kullanılırsa daha önce aşağıda idi, sonra yükselmek için harekete geçti anlamına gelir. Oysa Allahu Teâlâ yerden, zamandan, değişmekten, hareketten ve bir şeyin üzerine karar kılmaktan münezzehtir. Bunların hepsi mahlukun sıfatıdır ve Allah’a layık olmayan şeylerdir. 2. Allahu Teâlâ Arş’a sonradan karar kıldı manasına gelir. Bu ise Allahu Teâlâ’da yer değişimi veya hâl değişimi olduğu anlamına gelir. Bu da Allahu Teâlâ’ya layık değildir. ]— Z. El-Kudsi
13:2
3
وَهُوَ الَّذ۪ي مَدَّ الْاَرْضَ وَجَعَلَ ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْهَاراًۜ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ ف۪يهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ ٣
Ve huvellezî meddel arda ve ceale fîhâ revâsiye ve enhârâ(enhâren), ve min kullis semerâti ceale fîhâ zevceynisneyni yugşil leylen nehâr(nehâre), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Ve O; yeri yayan, (sarsılmasın diye) oraya (kökü derinde sabit olan) sağlam dağlar yerleştiren, içinde nehirler var eden, her çeşit üründen çiftler (erkek ve dişiler) yaratan ve gündüzü geceyle bürüyendir. Muhakkak ki bunlarda, aklını kullanarak düşünüp ibret alan kavim için (Allah’ın birliğine, mükemmel kudretine, hikmetine ve yalnız O’na ibadet edilmesi gerektiğine delalet eden) açık deliller vardır.— Z. El-Kudsi
13:3
4
وَفِي الْاَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ مِنْ اَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخ۪يلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ يُسْقٰى بِمَٓاءٍ وَاحِدٍ۠ وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلٰى بَعْضٍ فِي الْاُكُلِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ ٤
Ve fîl ardı kıtaun mutecâvirâtun ve cennâtun min a’nâbin ve zer’un ve nahîlun sınvânun ve gayru sınvânin yuskâ bi mâin vâhid(vâhidin), ve nufaddılu ba’dehâ alâ ba’dın fîl ukul(ukuli), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin ya’kılûn(ya’kılûne).
Ve yeryüzünde birbirine yakın olan bölgeler, bu bölgelerde bahçeler ve bu bahçelerde de üzümler, ekinler (bitkiler), aynı kökten çıkmış hurma ağaçları ile ayrı ayrı köklerden çıkmış hurma ağaçları vardır. Bunların hepsi aynı su ile sulanmaktadır fakat biz, tat ve fayda bakımından bir kısmını diğerinden üstün kılarız. Muhakkak ki bunlarda, aklını kullanarak düşünüp ibret alan kavim için (Allah’ın birliğine, mükemmel kudretine, hikmetine ve yalnız O’na ibadet edilmesi gerektiğine delalet eden) açık deliller vardır (çünkü bunlardan ancak onlar istifade eder).— Z. El-Kudsi
13:4
5
وَاِنْ تَعْجَبْ فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ ءَاِذَا كُنَّا تُرَاباً ءَاِنَّا لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ الْاَغْلَالُ ف۪ٓي اَعْنَاقِهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ٥
Ve in ta’ceb fe acebun kavluhum e izâ kunnâ turâben e innâ le fî halkın cedîd(cedîdin), ulâikellezîne keferû bi rabbihim, ve ulâikel aglâlu fî a’nâkıhim, ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Ve ey rasulüm! Eğer (seni yalanlamaları sebebiyle) hayret edeceksen bil ki asıl hayret edilecek şey, onların “Biz çürüyüp toprak olduktan sonra yeniden hayata mı döndürüleceğiz?!” demeleridir. İşte bu sözü söyleyenler, Rablerinin kudretini inkâr eden kâfirlerdir. İşte bunlar, (kıyamet gününde) boyunlarına (ateşten) tasmalar takılacak olanlardır. Ve onlar ateş ehlidirler, orada sonsuza kadar kalacaklardır.— Z. El-Kudsi
13:5
6
وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ وَقَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْمَثُلَاتُۜ وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلٰى ظُلْمِهِمْۚ وَاِنَّ رَبَّكَ لَشَد۪يدُ الْعِقَابِ ٦
Ve yesta’cilûneke bis seyyieti kablel haseneti ve kad halet min kablihimul mesulât(mesulâtu), ve inne rabbeke lezû magfiretin lin nâsi alâ zulmihim, ve inne rabbeke le şedîdul ıkâb(ıkâbi).
Ve ey rasulüm! Kavminin müşrikleri senden, başlarına (Allah’ın takdir ettiği) hayırdan (afiyet ve iyilikten) önce, kötülük (musibet ve ceza) gelmesini (sana meydan okuyarak) acele edip istemektedir. Hâlbuki o müşriklerden önce de onlar gibi (rasullerini yalanlayan) ümmetler gelip geçmiştir (fakat bu ümmetlerin başına gelenlerden ibret almadılar). Muhakkak ki senin Rabbin, insanların zulüm (küfür, şirk ve günah) işlemesine rağmen tevbe imkânı verip hemen başlarına azap indirmez. Ve bil ki Rabbin, (tevbe etmeyip küfür, şirk ve günahında ısrar edenlere) cezası çok şiddetli olandır.— Z. El-Kudsi
13:6
7
وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ اِنَّـمَٓا اَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ۟ ٧
Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihî), innemâ ente munzirun ve li kulli kavmin hâd(hâdin).
(Allah tarafından gönderildiğini ispat eden açık deliller getirdiği hâlde hakkı istemeyen) Kâfirler, “Muhammed’e, Rabbi tarafından (doğru söylediğini ispat eden) bir mucize indirilseydi ya! (O zaman hak rasul olduğunu anlardık.)” derler. Ey rasulüm! (Mucize indirmek sana değil, Allah’a aittir.) Sen ancak bir uyarıcısın (sana inanmayıp tâbi olmayanları ahiret azabıyla korkutansın). Biliniz ki her kavme, hak yola davet edip hidayet edici bir nebi gönderilmiştir.— Z. El-Kudsi
13:7
8
اَللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ اُنْثٰى وَمَا تَغ۪يضُ الْاَرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُۜ وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ ٨
Allâhu ya’lemu mâ tahmilu kullu unsâ ve mâ tegîdul erhâmu ve mâ tezdâd(tezdâdu), ve kullu şey’in indehu bi mıkdâr(mıkdârin).
Allah, her dişinin karnında taşıdığını (onun hakkındaki her şeyi) bilir ve rahimlerde hasıl olan eksilme ve artmaları da bilir. Ve her şey O’nun katında tayin edilmiş bir ölçü iledir (ne artar ne de eksilir).— Z. El-Kudsi
13:8
9
عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَب۪يرُ الْمُتَعَالِ ٩
Âlimul gaybi veş şehâdetil kebîrul muteâl(muteâli).
(Çünkü) O, ğaybı (kullarının bilmediği şeyleri) ve şahid olunan (kullarının bildiği) şeyleri en ince teferruatıyla bilendir. O; (ٱلۡـكَـبِـيـر) el-Kebîr’dir (isim, sıfat ve fiilleriyle yücedir), (ٱلۡـمُـتَـعَـال) el-Muteʿâl’dir (zatı, sıfatları ve fiilleriyle yarattıklarından üstündür).— Z. El-Kudsi
13:9
10
سَوَٓاءٌ مِنْكُمْ مَنْ اَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِه۪ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِالَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ ٠١
Sevâun minkum men eserrel kavle ve men cehere bihî ve men huve mustahfin bil leyli ve sâribun bin nehâr(nehâri).
(Ey insanlar!) Biliniz ki gizlediğiniz sözler ile açığa vurduğunuz sözler ve geceleyin (karanlıkta) gizlice yaptığınız şeyler ile gündüz (açıkça) yaptığınız şeyler O’nun ilminde eşittir.— Z. El-Kudsi
13:10
11
لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ يَحْفَظُونَهُ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ وَاِذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ سُٓوءاً فَلَا مَرَدَّ لَهُۚ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَالٍ ١١
Lehu muakkibâtun min beyni yedeyhi ve min halfihî yahfezûnehu min emrillâh(emrillâhi), innallâhe lâ yugayyiru mâ bi kavmin hattâ yugayyirû mâ bi enfusihim, ve izâ erâdallâhu bi kavmin sûen fe lâ meredde leh(lehu), ve mâ lehum min dûnihî min vâl(vâlin).
Onun (insanın) önünde ve arkasında (gece gündüz) birbiri peşinden takip eden takipçi melekler vardır ve bunlar Allah’ın emriyle onu (korunmasını yazdığı şeylerden) korurlar. Muhakkak ki Allah; bir kavim, (iman, küfür, tevhid, şirk, itaat, masiyet, şükür ve nankörlük gibi) içinde bulunduğu kendi hâlini değiştirmedikçe onların hâlini değiştirmez. Ve Allah bir kavme azap etmeyi dilemişse hiç kimse bunu onlardan defedemez ve onların Allah’tan başka yardımcıları da yoktur.— Z. El-Kudsi
13:11
12
هُوَ الَّذ۪ي يُر۪يكُمُ الْبَرْقَ خَوْفاً وَطَمَعاً وَيُنْشِئُ السَّحَابَ الثِّقَالَۚ ٢١
Huveellezî yurîkumul berka havfen ve tamean ve yunşius sehâbes sikâl(sikâle).
Ey insanlar! O (Allah) size, hem korkutucu hem de ümit verici olabilen şimşeği gösteren ve ağır (yağmur yüklü) bulutları meydana getirendir.— Z. El-Kudsi
13:12
13
وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِه۪ وَالْمَلٰٓئِكَةُ مِنْ خ۪يفَتِه۪ۚ وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُص۪يبُ بِهَا مَنْ يَشَٓاءُ وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِي اللّٰهِۚ وَهُوَ شَد۪يدُ الْمِحَالِۜ ٣١
Ve yusebbihur ra’du bi hamdihî vel melâiketu min hîfetih(hîfetihî), ve yursilus savâıka fe yusîbu bihâ men ye?âu ve hum yucâdilûne fillâh(fillâhi), ve huve ?edîdul mihâl(mihâli).
Ve biliniz ki gök gürültüsü O’nu hamd ile tesbih eder ve melekler de korkarak O’nu hamd ile (mükemmel sıfatlarından dolayı övüp şükrederek ve layık olduğu şekilde yücelterek) tesbih ederler (mahlukata benzemekten, her türlü noksan sıfattan ve zatına layık olmayan şeylerden tenzih ederler). Ve O, yıldırımları gönderip (helak olmasını) dilediği kimseye isabet ettirendir. Buna rağmen kâfir ve müşrikler Allah’ın birliği ve ibadetleri sadece O’nun hak ettiği konusunda (seninle) cedelleşmektedir. Bilsinler ki O, (rasullerin O’ndan getirdiğine karşı gelenlere) azabı çok şiddetli olandır.— Z. El-Kudsi
13:13
14
لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّۜ وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ لَا يَسْتَج۪يبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ اِلَّا كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ اِلَى الْمَٓاءِ لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِه۪ۜ وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ ٤١
Lehu da’vetul hakk(hakkı), vellezîne yed’ûne min dûnihî lâ yestecîbûne lehum bi şey’in illâ kebâsitı keffeyhi ilâl mâi li yebluga fâhu ve mâ huve bi bâligıhî, ve mâ duâul kâfirîne illâ fî dalâl(dalâlin).
Bilin ki hak olan davet, sadece O’nun için yapılan tevhid davetidir (çünkü O asla ortak kabul etmez; tevhidden başkasına yapılan her davet ise bâtıldır). Kâfirlerin, Allah’tan başka yalvarıp ibadet ettikleri şeyler, kendilerine hiçbir konuda icabet edemezler (ne bir menfaat sağlayabilir ne de bir kötülüğü defedebilirler). Onlara icabet edilme misali; (susuzluğunu gidermek için) iki avucunu suya uzatıp açan ve suyun kendiliğinden ağzına ulaşmasını bekleyen kişi gibidir. Muhakkak ki suyu ağzına götürmedikçe su onun ağzına girecek değildir. Kâfirlerin (putlara) yaptığı duaya gelince; bu, haktan uzak (bâtıl ve faydasız) olan duadan başka bir şey değildir (bu dua ile ne bir fayda elde edebilir ne de bir zararı defedebilirler).— Z. El-Kudsi
13:14
15
Secde
وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ ۩ ٥١
Ve lillâhi yescudu men fis semâvâti vel ardı tav’an ve kerhen ve zilâluhum bil guduvvi vel âsâl(âsâli). (SECDE ÂYETİ)
Bilinmelidir ki göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de gündüzün başlangıcında ve sonunda, isteyerek ya da istemeyerek Allah’a secde etmektedir (boyun eğmektedir).— Z. El-Kudsi
13:15
16
قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلِ اللّٰهُۜ قُلْ اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ نَفْعاً وَلَا ضَراًّۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُۚ اَمْ جَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِه۪ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْۜ قُلِ اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ ٦١
Kul men rabbus semâvâti vel ard(ardı), kulillâh(kulillâhu), kul e fettehaztum min dûnihî evliyâe lâ yemlikûne li enfusihim nef’an ve lâ darrâ(darren), kul hel yestevil a’mâ vel basîru em hel testevîz zulumâtu ven nûr(nûru), em cealû lillâhi şurekâe halakû ke halkıhî fe teşâbehel halku aleyhim, kulillâhu hâliku kulli şey’in ve huvel vâhidul kahhâr(kahhâru).
Ey rasulüm! Allah’tan başkasına ibadet eden bu müşriklere sor: “Gökleri ve yeri bir düzen içinde yaratan kimdir?!” Onlara de ki: “Elbette Allah’tır (ve siz de bunu kabul etmektesiniz).” Yine onlara şöyle sor: “Allah’tan başka veli edinip ibadet ettiğiniz bu varlıklar, kendilerine bile fayda vermeye veya zararı defetmeye kadir değillerken nasıl olur da size fayda veya zarar verebilirler?!” Ve şöyle de: “Hiç (basireti) kör olan (kâfir) ile (hakkı ve doğru yolu apaçık) gören (mu’min) eşit olur mu?! Ya da karanlıklar (küfür ve şirk) ile nur (tevhid inancı) hiç eşit olur mu?! Yoksa onlar, Allah’ın yarattığı gibi yaratan ortaklar mı buldular da onların yarattığı ile Allah’ın yarattığını karıştırmışlar?!” Onlara de ki: “Muhakkak ki her şeyi yaratan Allah’tır (O’ndan başka yaratıcı yoktur). Ve O; (ٱلۡـوَاحِـد) el-Vâḥid’dir (zatında, sıfatlarında, fiillerinde, hak ve yetkilerinde birdir), (ٱلۡـقَـهَّـار) el-Kahhâr’dır (yarattığı her şeyi emrine boyun eğdiren, dilediğini yapan ve kendisine asla karşı gelinemeyendir).”— Z. El-Kudsi
13:16
17
اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَداً رَابِياًۜ وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَۜ فَاَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَٓاءًۚ وَاَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْاَرْضِۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَۜ ٧١
Enzele mines semâi mâen fe sâlet evdiyetun bi kaderihâ fahtemeles seylu zebeden râbiyâ(râbiyen), ve mimmâ yûkıdûne aleyhi fîn nâribtigâe hılyetin ev metâın zebedun misluh(misluhu), kezâlike yadribullâhul hakka vel bâtıl(bâtıle), fe emmez zebedu fe yezhebu cufâ’(cufâen), ve emmâ mâ yenfaun nâse fe yemkusufîl ard(ardı), kezâlike yadrıbullâhul emsâl(emsâle).
Allah, gökten su indirir de vadiler kendi hacimlerine göre sel olup akar ve bu sel, üste çıkan köpüğü taşıyıp götürür. İnsanların süs veya değerli eşyalar yapmak için ateşte erittikleri madenlerin üstünde de köpüğe benzer bir kir (cüruf) oluşur. İşte Allah hak ile bâtıla böyle misaller verir. Köpüğe gelince o, (bâtılın misalidir) atılıp gider. İnsanlara fayda veren (temiz su ve gerçek maden gibi) şeylere gelince o, (hakkın misalidir) yeryüzünde kalır. İşte Allah, böyle misaller verir (ki insanlar hakkı ve bâtılı daha iyi anlasınlar).— Z. El-Kudsi
13:17
18
لِلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنٰىۜ وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُ لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ سُٓوءُ الْحِسَابِۙ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ۟ ٨١
Lillezînestecâbû li rabbihimul husnâ, vellezîne lem yestecibû lehu lev enne lehum mâ fîl ardı cemîan ve mislehu meahu leftedev bih(bihî), ulâike lehum sûul hısâbi ve me’vâhum cehennem(cehennemu), ve bi’sel mihâd(mihâdu).
(Sadece kendisine ibadete çağırdığında) Rablerinin emrine icabet ve itaat edenlere (mükâfaat olarak) husna (cennet) vardır. O’nun emrine icabet etmeyenler ise yeryüzünde bulunan şeylerin hepsine ve bununla birlikte bir misline daha sahip olsalar, Allah’ın azabından kurtulmak için muhakkak bunların hepsini feda ederlerdi. İşte böyle kimselerin hesabı (işledikleri küfür, şirk ve günahlardan dolayı) çok kötü olacaktır ve barınacakları yer cehennemdir, o ne kötü barınılacak yerdir.— Z. El-Kudsi
13:18
19
اَفَمَنْ يَعْلَمُ اَنَّـمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ اَعْمٰىۜ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِۙ ٩١
E fe men ya’lemu ennemâ unzile ileyke min rabbikel hakku ke men huve a’mâ, innemâ yetezekkeru ûlul elbâb(elbâbi).
Ey rasulüm! Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen (ona iman edip tasdik eden ve onunla amel eden) kişi, hiç kör olan (hak kendisine ulaştığı hâlde onu görmezden gelip bile bile reddeden) kişi gibi olur mu?! Muhakkak ki (Allah’ın birliğine, mükemmel sıfatlara sahip olduğuna ve ibadetleri sadece kendisinin hak ettiğine delalet eden kevni ve şeri ayetleri düşünerek) aklını kullanan kişiler ancak ibret alıp hakka tâbi olur.— Z. El-Kudsi
13:19
20
اَلَّذ۪ينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَلَا يَنْقُضُونَ الْم۪يثَاقَۙ ٠٢
Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, Allah’ın ahdini yerine getirir ve sağlam bir şekilde verdikleri sözü bozmazlar.— Z. El-Kudsi
13:20
21
وَالَّذ۪ينَ يَصِلُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَيَخَافُونَ سُٓوءَ الْحِسَابِۜ ١٢
Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar; Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözetir, Rablerinden sakınır (emirlerini yerine getirip yasaklarından uzak durur) ve (dünyada) yaptıklarından dolayı (kıyamet gününde) kötü hesaba çekilmekten korkarlar.— Z. El-Kudsi
13:21
22
وَالَّذ۪ينَ صَبَرُوا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ رَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً وَيَدْرَؤُ۫نَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِۙ ٢٢
Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).
Ve Rablerinin rızasını kazanmak için (bütün zorluk ve musibetlere) sabrederler, namazı ikame ederler (rükün ve şartlarına riayet ederek kılarlar), onlara rızık olarak verdiğimiz şeylerden hem gizli hem de açıktan infak ederler ve kendilerine yapılan kötülüğe iyilikle karşılık verirler. İşte, güzel son onlar içindir (ahiret gününde cenneti kazananlardan olacaklardır).— Z. El-Kudsi
13:22
23
جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ اٰبَٓائِهِمْ وَاَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مِنْ كُلِّ بَابٍۚ ٣٢
Cennâtu adnin yedhulûnehâ ve men salaha min âbâihim ve ezvâcihim ve zurriyyâtihim vel melâiketu yedhulûne aleyhim min kulli bâb(bâbin).
İşte onlar için güzel son, Adn cennetlerine girmektir. Oraya hem onlar hem de babalarından, hanımlarından, zürriyetlerinden (Allah’a gerçek manada iman edip) salih amel (Allah için ve istediği şekilde amel) işleyenler girecektir. Melekler de onların yanına (tebrik ederek) cennetin bütün kapılarından gireceklerdir.— Z. El-Kudsi
13:23
24
سَلَامٌ عَلَيْكُمْ بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِۜ ٤٢
Selâmun aleykum bi mâ sabertum fe ni’me ukbed dâr(dâri).
(Cennetin bütün kapılarından yanlarına giren) Melekler, onlara şöyle derler: “(Allah’ın emirlerine riayet etmek gayesiyle bütün zorluk ve musibetlere) Sabrettiğiniz için size selam olsun! Kazandığınız bu mükâfaat, kalınacak ne güzel bir yerdir.”— Z. El-Kudsi
13:24
25
وَالَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۙ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُٓوءُ الدَّارِ ٥٢
Vellezîne yankudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıhi ve yaktaûne mâ emerallâhu bihi en yûsale ve yufsidûne fîl ardı ulâike lehumul la’netu ve lehum sûud dâr(dâri).
Allah’a, emirlerini yerine getireceklerine dair sağlam söz verdikten sonra ahdini bozan, Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözetmeyen ve (yasak kıldığı şeyleri yaparak) yeryüzünde fesat çıkaranlara gelince; işte onlar Allah’ın lanetini (rahmetinden uzaklaştırılmayı) hak etmişlerdir ve kötü son onlar içindir (ebedî olarak cehenneme atılacaklardır).— Z. El-Kudsi
13:25
26
اَللّٰهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ وَفَرِحُوا بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا مَتَاعٌ۟ ٦٢
Allâhu yebsutur rızka li men yeşâu ve yakdir(yakdiru), ve ferihû bil hayâtid dunyâ, ve mal hayâtud dunyâ fîl âhıreti illâ metâ’u(metâun).
Bilinmelidir ki Allah, yarattıklarından dilediğinin rızkını genişletir, dilediğinin rızkını da daraltır (bu, Allah’ın kulundan razı olup olmamasının alameti değildir). (Küfür, şirk ve günah işlediği hâlde) Rızkı genişletilenlere gelince; onlar, dünya hayatında sahip oldukları şeylerden dolayı sevinip memnun oldular ve bununla yetindiler. Oysa dünya hayatının bütün metaı, ahiret nimetlerine nazaran çok az ve geçicidir.— Z. El-Kudsi
13:26
27
وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ قُلْ اِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ اَنَابَۚ ٧٢
Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihi), kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).
(Hak kendilerine apaçık delillerle geldiği hâlde onu reddeden) Kâfirler, “Muhammed’e, Rabbi tarafından (doğru söylediğini ispat eden) bir mucize indirilseydi ya! (O zaman hak rasul olduğunu anlardık.)” derler. Ey rasulüm! Hakkı istemeyen o kâfirlere şöyle de: “Bilin ki Allah (küfür ve şirk işlemeleri sebebiyle adaleti gereği) dilediğini saptırır. Küfür ve şirkten tevbe edip kendisine gerçek manada imana dönenleri ise doğru yola muvaffak kılar.”— Z. El-Kudsi
13:27
28
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللّٰهِۜ اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُۜ ٨٢
Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).
İşte (Allah’ın doğru yola muvaffak kıldığı) bu kimseler, Allah’a gerçek manada iman eden ve Allah’ın zikriyle (O’nu layık olduğu şekilde yücelterek hamdetmekle, her türlü noksan sıfattan tenzih ederek tesbih etmekle ve manasını anlayıp düşünerek Kur’ân okumakla) kalpleri mutmain olan (rahatlayıp ferahlayan ve sükûnet bulan) kimselerdir. Muhakkak ki kalpler, ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.— Z. El-Kudsi
13:28
29
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ طُوبٰى لَهُمْ وَحُسْنُ مَاٰبٍ ٩٢
Ellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti tûbâ lehum ve husnu meâb(meâbin).
Gerçek manada (Allah’a, rasulüne ve ona indirilenlere) iman edip salih amel işleyenler için ahirette çok mutlu bir yaşam ve güzel bir sonuç vardır (o da cennette ebedi olarak kalmaktır).— Z. El-Kudsi
13:29
30
كَذٰلِكَ اَرْسَلْنَاكَ ف۪ٓي اُمَّةٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهَٓا اُمَمٌ لِتَتْلُوَ۬ا عَلَيْهِمُ الَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمٰنِۜ قُلْ هُوَ رَبّ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَاِلَيْهِ مَتَابِ ٠٣
Kezâlike erselnâke fî ummetin kad halet min kablihâ umemun li tetluve aleyhimullezî evhaynâ ileyke ve hum yekfurûne bir rahmân(rahmâni), kul huve rabbî lâ ilâhe illâ hû(hûve), aleyhi tevekkeltu ve ileyhi metâb(metâbi).
Ey rasulüm! Kendisinden önceki gelmiş geçmiş ümmetlere rasuller gönderdiğimiz gibi seni de bu ümmete rasul olarak gönderdik ki sana vahyettiğimiz Kur’ân’ı okuyup bildiresin. Şu var ki kavmin (bu Kur’ân, senin doğru söylediğine dair yeterli bir delil olmasına rağmen) er-Raḥmân’ı (O’na eşler koşarak) inkâr etmektedir. Sen onlara şöyle de: “(Kendisine ortaklar koştuğunuz) er-Raḥmân, benim rabbimdir. O’ndan başka ibadet edilmeye layık hiçbir varlık yoktur. Ben, (her konuda) sadece O’na tevekkül ettim (bütün işlerimde O’na güvendim) ve muhakkak O’na döneceğim.”— Z. El-Kudsi
13:30
Yükleniyor...
Rad
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle