Adını 38. âyette geçen ve müslümanların, işlerini aralarında danışma ile yapmalarının gereğini bildiren "Şurâ" kelimesinden almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Nüzul zamanıyla ilgili kesin kayıt bulunmamasına rağmen bu sure muhtemelen "Fussilet Suresi"nden hemen sonra nazil olmuştur. Çünkü bu surenin muhtevası, "Fussilet Suresi"nin adeta bir devamı niteliğindedir. Fussilet Suresi'ni dikkatle mutalâa eden bir okuyucu; Mekke ve civarındaki her hassas insanın açıkça müşahede edebilmesi için, Kureyş'in ileri gelenlerinin ne kadar haksızca muhalefet yaptıklarını, buna mukabil Hz. Peygamber'in (s.a) davasının ne kadar ciddi ve mantıklı, kendisinin ne kadar şerefli bir insan olduğunun anlatıldığını görecektir. Bu hususun tam akabinde, İslâm davası öylesine net bir şekilde ortaya konmuştur ki, hakikate saygı gösteren bir kimsenin, artık Kur'an'ı reddetmesi mümkün değildir. Ancak dalâlet içinde olanlar müstesna. Çünkü onlar kör ve sağırlar gibidirler ve girdikleri cehalet bataklığından da çıkamazlar.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Surenin girişinde şöyle denilmiştir: "Sizler, elçimizin getirdiği mesaj hakkında niçin dedikodu yapıyorsunuz? Rasulullah'ın (s.a) bu daveti yeni bir şey olmadığı gibi, bu davet tarihte ilk defa gönderiliyor da değildir. Nitekim Allah, daha önce de seçtiği kullarına vahyini indirmiş ve insanlara hidayet göndermiştir. O halde kainatın yaratıcı ve hakimi olan Allah'ın biricik ma'bud oluşunda ne gibi bir acaiplik bulunmaktadır?
Asıl acaip olan, Allah'ın yarattığı nimetlerden yararlanmanıza rağmen, başkalarını ma'bud ittihaz etmeniz ve sizleri tevhide davet eden birine kızmanızdır. Oysa sizleri ve kainatı yaratan Allah'a ortak koşmanız, çok büyük bir cürümdür. Bu yüzden, göğün üzerinizde çatlaması, hiç de acaip olmaz. Sözkonusu küstahlığınıza melekler dahi hayret etmekte ve her an azabın üzerinize gelebileceğinden çekinmektedir.
Bundan sonra bir şahsın nebi veya rasul olarak gönderilmesinin, onun, insanların kaderini elinde tuttuğu ve onların nasiplerini değiştirebileceği anlamına gelmeyeceği anlatılmaktadır. Zaten hiçbir peygamber, böyle bir iddiada da bulunmamıştır. İnsanların kader ve kısmetleri ancak Allah'ın elindedir. Peygamberlerin vazifesi ise, sadece gaflet içinde olanları uyarmak ve onlara doğru yolu göstermektir. Peygamberi inkar ederek, ondan yüz çevirenlerden hesap sorulacak ve muhakkak surette azaba çarptırılacaklardır. Ancak, bunu Allah yapacaktır. Dolayısıyla, kendilerine tabi olmadığınızda ya da karşı geldiğinizde, sizleri helâk etmek ve kahretmekle tehdit eden dinî önderlerinizin iddia ettiği gibi, peygamberlerin de aynı iddiayla ortaya çıktığı düşüncesini zihninizden çıkarın. Bu yanlışın tashihi yanısıra, şu hususa da değinilmiştir: "Peygamber (s.a) sizlerin iyiliğinizi ister, kötülüğünüzü değil. Bu yüzden o, takip ettiğiniz yolun felakete götürdüğünü söyleyerek sizleri doğru yola davet etmektedir."
Daha sona Allah Teâlâ; "Niçin her insanı doğuştan hak yola koymadığı ve insanların inhiraf ederek sapıklığa düşmelerine izin verdiği" gibi meseleleri açıklamıştır. İnsanlara böyle bir serbestî tanımasının nedeni olarak da, onların kendi iradeleriyle Allah'ı tanımalarının ve böylece O'nun sonsuz nimetlerine kavuşmalarının istendiği bildirilmiştir. Bu özellik ise diğer mahlukata verilmemiştir. Bazı insanlar, kendi şuur ve iradeleriyle Allah'ı veli edinirler. İşte bu insanlara, Allah yardım eder, onlara doğru yolu gösterir, salih ameller nasip eder ve onları kendi rahmeti altına alır. Allah'dan başka veli edinen kimseler ise, Allah'ın rahmetinden mahrum kalırlar. Burada ayrıca gerçek velînin Allah olduğundan ve başka hiç kimsenin velâyet hakkına sahip bulunmadığından bahsedilmiştir. Bir kimsenin başarısı, gerçek velisini tesbit edebilmesine, yani yalnız Allah'ı veli edinebilmesine bağlıdır.
Daha sonra Rasulullah'ın öne sürdüğü iddianın keyfiyeti açıklanmıştır.
Öncelikle bilinmelidir ki, Allah, kâinatın ve insanların yaratıcısıdır. Dolayısıyla kainatın asıl sahibi, velisi ve hükümdarı da O'dur. İnsanlar için kurallar koymaya, onlara din ve şeriat vermeye, insanların aralarındaki ihtilaflarda, hakkın ve haksızlığın ne olduğunu bildirmeye de sadece O'nun yetkisi vardır.
O'nun dışında hiçbir kimsenin bu konularda söz söylemeye hakkı yoktur. Başka bir ifadeyle, gerçek hükümdar ve kanun koyucu Allah'tır. Dolayısıyla bir kimsenin bu konularda söz söyleme hakkı yoktur. Başka bir ifadeyle, gerçek hükümdar ve kanun koyucu Allah'tır. Dolayısıyla bir kimse, Allah'tan başkalarının koyduğu kurallara uyduğu takdirde, Allah'ı tek hakim kabul etse dahi, bu bir anlam ifade etmez. Çünkü Allah, insanlara başlangıçtan itibaren bir "din" vermiş, onlara gidecekleri yolu göstermiştir.
Tüm peygamberler, kavimlerine aynı dini getirmiş ve ayrı dinlerden bahsetmemişlerdir. Allah'ın tayin ettiği bu peygamberler, başından beri, nesilden nesile aynı dini takip etmişler ve diğer insanları da aynı dine davet etmişlerdir.
Bu din, sadece kabul etmekle yetinin diye değil, onu yeryüzünde hakim kılın, uygulayın ve arzdaki sapık dinleri ortadan kaldırarak, gerçek dini ikâme edin diye gönderilmiştir. Yine peygamberler bu dini sadece tebliğ etmek için değil, aynı zamanda diğer sapık dinlerin kökünü kazıyarak İslâm'ı hakim kılmaları için görevlendirilmişlerdir.
Aslında insanlar için gönderilen din aynıdır. Ancak peygamberlerden sonra bazı çıkarcı insanlar, sırf kendi menfaatleri için gerçek dini tahrif etmişler, ihtilaf çıkarmışlar ve böylelikle sayısız din ve mezhep icad etmişlerdir. Bütün bunların hepsi, gerçek dinin tahrif olmuş şekilleridir.
İşte Hz. Muhammed (s.a) tahrif edilmiş bu dinlerin yerine, gerçek dini tebliğ etmek ve onu hakim kılmaya çalışmak için gönderilmiştir. Sizler, bu yüzden Allah'a hamd edeceğinize, aksine akılsızlığınızdan dolayı Hz. Peygamber'e (s.a) karşı çıkıyorsunuz. Bu saçma muhalefetinizden ötürü, Hz. Peygamber (s.a) asla davetten vazgeçmeyecektir. Çünkü o, bu davayı sonuna kadar sürdürmekle görevlendirilmiştir. Ondan hiçbir surette taviz beklemeyin, zira o, bu halis dine, sizin adet ve hurafelerinizi sokmayacaktır. Zaten onun görevi, dini bu hurafelerden arındırmaktır.
Sizler, Allah'tan başkasının koyduğu kuralları getirerek, Allah'ın dinine ne kadar büyük düşmanlık yaptığınızı idrak bile edemiyorsunuz. Bunun yanısıra dünyada yaptıklarınızı önemsemiyorsunuz, ama unutmayın ki bu, Allah'ın indinde şirktir, büyük bir suçtur ve cezası da çok ağırdır. Allah'a karşı gelerek kendiliğinden bir "din" ortaya koyanların ve bu dine uyanların hepsi de aynı cezaya çarptırılacaktır.
Dinin gerçek sınırları çizildikten sonra, "Rasulullah (s.a) sizleri yola getirebilmek için, en güzel üslupla tebliğ ve tavsiyede bulunmuştur." denilmektedir. Bir yanda Allah'ın kitabı, hakikati sizlere kendi dilinizde açıklarken, diğer yanda Hz. Peygamber'in (s.a) ve arkadaşlarının tertemiz hayatları, bu kitabın nasıl insan yetiştirdiğine birer örnek teşkil etmektedir. Fakat buna rağmen hidayeti kabul etmezseniz şayet, artık hiçbir şey sizleri doğru yola getiremez. Böylece sizler, asırlar boyu cehaletinizde ısrar etme sonucunda Allah'ın dalâlette kalanlar için takdir ettiği azaba çarptırılacaksınız.
Bu hakikatler beyan edilirken, yer yer de tevhid ve ahiret hakkında deliller öne sürülmekte ve ayrıca dünyada tamah etmenin kötü sonuçları ile ahiretteki karşılığı hakkında uyarılarda bulunulmaktadır. Ayrıca kafirlerin kendilerinin İslâm'ı kabul etmelerine engel olan ahlâkî zaafları eleştiri konusu yapılmaktadır.
Özetlemek gerekirse, bu surede, iki hususa değinilmiştir.
1) Hz. Muhammed (s.a) daha önce 40 yıl süren hayatı boyunca "Kitap" hakkında hiç bilgiye sahip değildi ve imana taalluk eden meselelerden habersizdi. Şimdiyse birdenbire bu iki konudan (kitap ve iman) bahsetmektedir ki bu da onun, bir peygamber olduğunun apaçık kanıtıdır.
2) Hz. Peygamber'in (s.a) Kur'an'ın Allah'ın kelamı olduğu şeklindeki iddiası, onun, Allah'ı bizzat gördüğü anlamına gelmez. Allah, daha önceki peygamberlere vahyettiği gibi, şu üç yolla mesajını göndermiştir. Birincisi, vahiy yoluyla, ikincisi, perde arkasından, üçüncüsü, melek aracılığıyla. Bu husus, kafirlerin Hz. Peygamber'e (s.a) "Allah ile bizzat konuşuyor" şeklinde itiraz etmelerini önlemek ve hakkı arayanların da Hz. Peygamber'in (s.a) hidayeti hangi vasıtayla aldığını anlamalarını sağlamak için izah edilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
42
Danışma · Mekke
الشورى
53
Sure Adı Açıklaması
Adını 38. âyette geçen ve müslümanların, işlerini aralarında danışma ile yapmalarının gereğini bildiren "Şurâ" kelimesinden almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Nüzul zamanıyla ilgili kesin kayıt bulunmamasına rağmen bu sure muhtemelen "Fussilet Suresi"nden hemen sonra nazil olmuştur. Çünkü bu surenin muhtevası, "Fussilet Suresi"nin adeta bir devamı niteliğindedir. Fussilet Suresi'ni dikkatle mutalâa eden bir okuyucu; Mekke ve civarındaki her hassas insanın açıkça müşahede edebilmesi için, Kureyş'in ileri gelenlerinin ne kadar haksızca muhalefet yaptıklarını, buna mukabil Hz. Peygamber'in (s.a) davasının ne kadar ciddi ve mantıklı, kendisinin ne kadar şerefli bir insan olduğunun anlatıldığını görecektir. Bu hususun tam akabinde, İslâm davası öylesine net bir şekilde ortaya konmuştur ki, hakikate saygı gösteren bir kimsenin, artık Kur'an'ı reddetmesi mümkün değildir. Ancak dalâlet içinde olanlar müstesna. Çünkü onlar kör ve sağırlar gibidirler ve girdikleri cehalet bataklığından da çıkamazlar.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Surenin girişinde şöyle denilmiştir: "Sizler, elçimizin getirdiği mesaj hakkında niçin dedikodu yapıyorsunuz? Rasulullah'ın (s.a) bu daveti yeni bir şey olmadığı gibi, bu davet tarihte ilk defa gönderiliyor da değildir. Nitekim Allah, daha önce de seçtiği kullarına vahyini indirmiş ve insanlara hidayet göndermiştir. O halde kainatın yaratıcı ve hakimi olan Allah'ın biricik ma'bud oluşunda ne gibi bir acaiplik bulunmaktadır?
Asıl acaip olan, Allah'ın yarattığı nimetlerden yararlanmanıza rağmen, başkalarını ma'bud ittihaz etmeniz ve sizleri tevhide davet eden birine kızmanızdır. Oysa sizleri ve kainatı yaratan Allah'a ortak koşmanız, çok büyük bir cürümdür. Bu yüzden, göğün üzerinizde çatlaması, hiç de acaip olmaz. Sözkonusu küstahlığınıza melekler dahi hayret etmekte ve her an azabın üzerinize gelebileceğinden çekinmektedir.
Bundan sonra bir şahsın nebi veya rasul olarak gönderilmesinin, onun, insanların kaderini elinde tuttuğu ve onların nasiplerini değiştirebileceği anlamına gelmeyeceği anlatılmaktadır. Zaten hiçbir peygamber, böyle bir iddiada da bulunmamıştır. İnsanların kader ve kısmetleri ancak Allah'ın elindedir. Peygamberlerin vazifesi ise, sadece gaflet içinde olanları uyarmak ve onlara doğru yolu göstermektir. Peygamberi inkar ederek, ondan yüz çevirenlerden hesap sorulacak ve muhakkak surette azaba çarptırılacaklardır. Ancak, bunu Allah yapacaktır. Dolayısıyla, kendilerine tabi olmadığınızda ya da karşı geldiğinizde, sizleri helâk etmek ve kahretmekle tehdit eden dinî önderlerinizin iddia ettiği gibi, peygamberlerin de aynı iddiayla ortaya çıktığı düşüncesini zihninizden çıkarın. Bu yanlışın tashihi yanısıra, şu hususa da değinilmiştir: "Peygamber (s.a) sizlerin iyiliğinizi ister, kötülüğünüzü değil. Bu yüzden o, takip ettiğiniz yolun felakete götürdüğünü söyleyerek sizleri doğru yola davet etmektedir."
Daha sona Allah Teâlâ; "Niçin her insanı doğuştan hak yola koymadığı ve insanların inhiraf ederek sapıklığa düşmelerine izin verdiği" gibi meseleleri açıklamıştır. İnsanlara böyle bir serbestî tanımasının nedeni olarak da, onların kendi iradeleriyle Allah'ı tanımalarının ve böylece O'nun sonsuz nimetlerine kavuşmalarının istendiği bildirilmiştir. Bu özellik ise diğer mahlukata verilmemiştir. Bazı insanlar, kendi şuur ve iradeleriyle Allah'ı veli edinirler. İşte bu insanlara, Allah yardım eder, onlara doğru yolu gösterir, salih ameller nasip eder ve onları kendi rahmeti altına alır. Allah'dan başka veli edinen kimseler ise, Allah'ın rahmetinden mahrum kalırlar. Burada ayrıca gerçek velînin Allah olduğundan ve başka hiç kimsenin velâyet hakkına sahip bulunmadığından bahsedilmiştir. Bir kimsenin başarısı, gerçek velisini tesbit edebilmesine, yani yalnız Allah'ı veli edinebilmesine bağlıdır.
Daha sonra Rasulullah'ın öne sürdüğü iddianın keyfiyeti açıklanmıştır.
Öncelikle bilinmelidir ki, Allah, kâinatın ve insanların yaratıcısıdır. Dolayısıyla kainatın asıl sahibi, velisi ve hükümdarı da O'dur. İnsanlar için kurallar koymaya, onlara din ve şeriat vermeye, insanların aralarındaki ihtilaflarda, hakkın ve haksızlığın ne olduğunu bildirmeye de sadece O'nun yetkisi vardır.
O'nun dışında hiçbir kimsenin bu konularda söz söylemeye hakkı yoktur. Başka bir ifadeyle, gerçek hükümdar ve kanun koyucu Allah'tır. Dolayısıyla bir kimsenin bu konularda söz söyleme hakkı yoktur. Başka bir ifadeyle, gerçek hükümdar ve kanun koyucu Allah'tır. Dolayısıyla bir kimse, Allah'tan başkalarının koyduğu kurallara uyduğu takdirde, Allah'ı tek hakim kabul etse dahi, bu bir anlam ifade etmez. Çünkü Allah, insanlara başlangıçtan itibaren bir "din" vermiş, onlara gidecekleri yolu göstermiştir.
Tüm peygamberler, kavimlerine aynı dini getirmiş ve ayrı dinlerden bahsetmemişlerdir. Allah'ın tayin ettiği bu peygamberler, başından beri, nesilden nesile aynı dini takip etmişler ve diğer insanları da aynı dine davet etmişlerdir.
Bu din, sadece kabul etmekle yetinin diye değil, onu yeryüzünde hakim kılın, uygulayın ve arzdaki sapık dinleri ortadan kaldırarak, gerçek dini ikâme edin diye gönderilmiştir. Yine peygamberler bu dini sadece tebliğ etmek için değil, aynı zamanda diğer sapık dinlerin kökünü kazıyarak İslâm'ı hakim kılmaları için görevlendirilmişlerdir.
Aslında insanlar için gönderilen din aynıdır. Ancak peygamberlerden sonra bazı çıkarcı insanlar, sırf kendi menfaatleri için gerçek dini tahrif etmişler, ihtilaf çıkarmışlar ve böylelikle sayısız din ve mezhep icad etmişlerdir. Bütün bunların hepsi, gerçek dinin tahrif olmuş şekilleridir.
İşte Hz. Muhammed (s.a) tahrif edilmiş bu dinlerin yerine, gerçek dini tebliğ etmek ve onu hakim kılmaya çalışmak için gönderilmiştir. Sizler, bu yüzden Allah'a hamd edeceğinize, aksine akılsızlığınızdan dolayı Hz. Peygamber'e (s.a) karşı çıkıyorsunuz. Bu saçma muhalefetinizden ötürü, Hz. Peygamber (s.a) asla davetten vazgeçmeyecektir. Çünkü o, bu davayı sonuna kadar sürdürmekle görevlendirilmiştir. Ondan hiçbir surette taviz beklemeyin, zira o, bu halis dine, sizin adet ve hurafelerinizi sokmayacaktır. Zaten onun görevi, dini bu hurafelerden arındırmaktır.
Sizler, Allah'tan başkasının koyduğu kuralları getirerek, Allah'ın dinine ne kadar büyük düşmanlık yaptığınızı idrak bile edemiyorsunuz. Bunun yanısıra dünyada yaptıklarınızı önemsemiyorsunuz, ama unutmayın ki bu, Allah'ın indinde şirktir, büyük bir suçtur ve cezası da çok ağırdır. Allah'a karşı gelerek kendiliğinden bir "din" ortaya koyanların ve bu dine uyanların hepsi de aynı cezaya çarptırılacaktır.
Dinin gerçek sınırları çizildikten sonra, "Rasulullah (s.a) sizleri yola getirebilmek için, en güzel üslupla tebliğ ve tavsiyede bulunmuştur." denilmektedir. Bir yanda Allah'ın kitabı, hakikati sizlere kendi dilinizde açıklarken, diğer yanda Hz. Peygamber'in (s.a) ve arkadaşlarının tertemiz hayatları, bu kitabın nasıl insan yetiştirdiğine birer örnek teşkil etmektedir. Fakat buna rağmen hidayeti kabul etmezseniz şayet, artık hiçbir şey sizleri doğru yola getiremez. Böylece sizler, asırlar boyu cehaletinizde ısrar etme sonucunda Allah'ın dalâlette kalanlar için takdir ettiği azaba çarptırılacaksınız.
Bu hakikatler beyan edilirken, yer yer de tevhid ve ahiret hakkında deliller öne sürülmekte ve ayrıca dünyada tamah etmenin kötü sonuçları ile ahiretteki karşılığı hakkında uyarılarda bulunulmaktadır. Ayrıca kafirlerin kendilerinin İslâm'ı kabul etmelerine engel olan ahlâkî zaafları eleştiri konusu yapılmaktadır.
Özetlemek gerekirse, bu surede, iki hususa değinilmiştir.
1) Hz. Muhammed (s.a) daha önce 40 yıl süren hayatı boyunca "Kitap" hakkında hiç bilgiye sahip değildi ve imana taalluk eden meselelerden habersizdi. Şimdiyse birdenbire bu iki konudan (kitap ve iman) bahsetmektedir ki bu da onun, bir peygamber olduğunun apaçık kanıtıdır.
2) Hz. Peygamber'in (s.a) Kur'an'ın Allah'ın kelamı olduğu şeklindeki iddiası, onun, Allah'ı bizzat gördüğü anlamına gelmez. Allah, daha önceki peygamberlere vahyettiği gibi, şu üç yolla mesajını göndermiştir. Birincisi, vahiy yoluyla, ikincisi, perde arkasından, üçüncüsü, melek aracılığıyla. Bu husus, kafirlerin Hz. Peygamber'e (s.a) "Allah ile bizzat konuşuyor" şeklinde itiraz etmelerini önlemek ve hakkı arayanların da Hz. Peygamber'in (s.a) hidayeti hangi vasıtayla aldığını anlamalarını sağlamak için izah edilmiştir.
Ḥâ, mîm. ʿAyn, sîn, kāf.* (Muhammed’e inen bu Kur’ân, işte bu gibi harflerden müteşekkildir, buna rağmen onun benzeri bir sure dahi getiremiyorsunuz.) [ Not: Bazı surelerin başında bulunan “Elif, lâm, mîm. Tā, sîn. Yâ, sîn.” gibi harflere huruful mukattaa denir. Âlimler bu harflerin tefsiri hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazı âlimler bu harflerin, Kur’ân’daki surelerin isimleri olduğunu söylemiştir. Bazı âlimler bu konuda hiçbir tevil yapmayıp manasını Allahu Teâlâ’ya havale etmiştir. Bazı âlimler de Allahu Teâlâ’nın bu harflerle kâfirlere meydan okuduğunu söylemiştir ve bu, en kuvvetli görüştür. Çünkü Allahu Teâlâ, bu harflerle başlayan surelerde, bu harflerin hemen akabinde Kur’ân’ı zikrederek “İşte bu Kur’ân, sizin bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiştir. Öyleyse bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiş olan Kur’ân’ın aynısını veya bir suresinin benzerini haydi, siz de meydana getirin bakalım!” şeklinde meydan okumuştur. Her ne kadar Kur’ân Arapların kullandığı harflerden meydana gelmişse de üslubunda bir hayat ve canlılık vardır. Fakat insanların sözleri asla böyle değildir. ]— Z. El-Kudsi
Kezâlike yûhî ileyke ve ilellezîne min kablikellâhul azîzul hakîm(hakîmu).
Ey rasulüm! Bu sureyi nasıl Allah vahyetmişse işte sana ve senden önceki bütün nebi ve rasullere de (ٱلۡـعَـزِيز) el-ʿAzîz ve (ٱلۡـحَـكِيـم) el-Ḥakîm olan Allah vahyediyor.
(ٱلۡـعَـزِيز) El-ʿAzîz: Kendisine asla galip gelinemeyen, her meselede dilediği gibi izzetle hüküm veren, kendisinden hesap sorulmayan ve emrine muhalefet edenleri hak ettikleri şekilde cezalandırandır.
(ٱلۡـحَـكِيـم) El-Ḥakîm: Verdiği her hükümde hikmet sahibi olan, hikmetiyle her şeyi yerli yerine koyan, sadece hakkı söyleyen, her fiili doğru ve mükemmel olan, emirlerine bile bile karşı gelenleri hikmeti gereği cezalandırandır.— Z. El-Kudsi
Lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), ve huvel aliyyul azîm(azîmu).
Göklerde ve yerde bulunan her şeyin yegâne sahibi Allah’tır (bundan dolayı ibadet edilmeyi hak eden sadece O’dur, mutlak itaat edilme* ve mutlak hüküm koyma hakkı da* sadece O’na aittir). Ve O; (ٱلۡـعَـلِـيّ) el-ʿAliyy’dir (mertebe, değer ve kudret olarak her şeyden üstündür, her türlü noksan sıfattan münezzeh ve yücedir), (ٱلۡـعَـظِيـم) el-ʿAẓîm’dir (her şeyden yüce ve üstündür). [ Not: Mutlak itaat etmek; bir kimsenin verdiği emir ve hüküm ne olursa olsun ona itaat etmek demektir. Allahu Teâlâ’dan başkasına kim olursa olsun mutlak itaat edilme hakkı verilirse o, ilah edinilmiş demektir. Kim de bu hakkın kendisine verilmesini isterse ilahlık taslamış olur. Çünkü mutlak itaat edilme hakkı sadece Allahu Teâlâ’ya aittir. O’nun dışındaki varlıklara Allahu Teâlâ için ve Allahu Teâlâ’ya karşı gelmemek şartıyla itaat edilir.
· Mutlak hüküm verme hakkı: Her konuda, hiç kimseye ve hiçbir şeye bağlı olmaksızın dilediği gibi hüküm vermek demektir. Bu hak sadece Allahu Teâlâ’ya aittir. Ancak Allahu Teâlâ dilediği konuda dilediği gibi hüküm koyma hakkına sahiptir. Hiç kimse O’nun hükmünü sorgulayamaz. Kim bu hakkı sadece, her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allahu Teâlâ’ya verirse O’nu tevhid etmiş olur. Kim, herhangi bir konuda, Allahu Teâlâ’ya rağmen dilediği gibi hüküm koyma; iyi kötü, güzel çirkin, doğru yanlış ve buna benzer sınırları tayin etme hakkını kendisinde görürse Allahu Teâlâ’ya ait olan mutlak hüküm koyma hakkını kendisinde görmüş, ilahlık taslamış ve kâfir olmuş olur; kim de böyle birine bu hakkı verirse veya ona itaat ederse ya da bu hakkı ona verenleri Müslüman görürse Allahu Teâlâ’nın hakkını kendisinde görenleri ilah tayin etmiş ve böyle birini ilah edinenlerin hak üzere olduklarını tasdik etmiş olur. ]— Z. El-Kudsi
Tekâdus semâvâtu yetefattarne min fevkıhinne vel melâiketu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yestagfirûne li men fîl ard(ardı), e lâ innellâhe huvel gafûrur rahîm(rahîmu).
Yerlerin üstünde bulunan gökler (muazzam olmasına rağmen) neredeyse yüce Allah’ın azametinden çatlayacaklar. Melekler de devamlı Rablerine hamdederek (mükemmel sıfatlarından dolayı övüp yücelterek) O’nu tesbih ederler (bütün noksan sıfatlardan, mahlukata benzemekten ve zatına layık olmayan şeylerden tenzih ederler) ve yeryüzünde (tevbe ve istiğfarda) bulunanlar için istiğfar ederler. Muhakkak ki Allah (ٱلۡـغَـفُور) el-Ğafûr’dur (günahından pişman olup halisane bir şekilde tevbe ederek Allah’a itaate dönen ve tekrar aynı günaha dönmekten kaçınan kullarını affedendir), (ٱلرَّحِيـم) er-Raḥîm’dir (ihlasla tevbe eden kullarına merhamet ederek onlara işlediği günahlardan dolayı azap etmeyendir).— Z. El-Kudsi
Vellezînettehazû min dûnihî evliyâllâhu hafîzun aleyhim ve mâ ente aleyhim bi vekîl(vekîlin).
Ve Allah’tan başkalarına ibadet ederek onları veli edinen müşriklere gelince; Allah onları gözetlemektedir (hak ettikleri karşılığı vermek için amellerini yazmaktadır). Ve ey rasulüm! Sen onlara vekil (amellerini yazıp hesap sormakla görevli) değilsin (onların amellerinden sorulmazsın, sen ancak Allah tarafından gönderilmiş bir tebliğcisin).— Z. El-Kudsi
Ve kezâlike evhaynâ ileyke kur’ânen arabiyyen li tunzire ummel kurâ ve men havlehâ ve tunzire yevmel cem’i lâ reybe fîh(fîhi), ferîkun fîl cenneti ve ferîkun fîs saîr(saîri).
Ey rasulüm! Senden önceki rasullere vahyettiğimiz gibi sana da Arapça olarak Kur’ân’ı vahyettik ki Ummu’l-Kura (Mekke) ile çevresinde bulunanları (ve sonra bütün insanları, tevhide tâbi olmadıklarında cehennem azabıyla) uyarasın. Ve bütün insanları hesap için toplanacakları kıyamet günü ile de uyarasın. O günün geleceğinde hiç kimsenin şüphesi olmasın. İşte o gün insanlar iki grup olur; bir kısmı (gerçek manada iman edip salih amel işleyenler) cennete girecektir, diğer kısmı (bile bile hakkı reddedenler) ise cehenneme girecektir.— Z. El-Kudsi
Ve lev şâallâhu le cealehum ummeten vâhıdeten ve lâkin yudhilu men yeşâu fî rahmetih(rahmetihî), vez zâlimûne mâ lehum min velîyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Ve biliniz ki Allah dileseydi bütün insanları (tevhid dini üzerinde) bir tek ümmet yapardı. Fakat (bunu dilemedi) O, (hikmeti gereği) dilediği kimseyi (İslam dinine muvaffak kılarak) rahmetine (cennete) sokar. Zalimlere (küfür, şirk ve günah işleyerek nefsine zulmedenlere) gelince; onlar için (Allah’ın azabını önleyecek) ne bir veli ne de bir yardımcı vardır.— Z. El-Kudsi
Emittehazû min dûnihî evliyâe, fallâhu huvel velîyyu ve huve yuhyîl mevtâ ve huve alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Müşrikler, Allah’tan başkalarına ibadet ederek onları veli edindiler, öyle mi?! Hâlbuki gerçek veli Allah’tır (çünkü O dilemedikçe kimse kimseye zarar da fayda da veremez). Ve O, ölüleri (ahiret gününde hesap için) diriltecektir. Ve O her şeye kadirdir (hiçbir şey O’nu âciz bırakamaz).— Z. El-Kudsi
Ve mahteleftum fîhi min şey’in fe hukmuhû ilallâh(ilallâhi), zâlikumullâhu rabbî aleyhi tevekkeltu ve ileyhi unîb(unîbu).
Ve ey rasulüm! Onlara şöyle de: “Ey insanlar! İhtilafa düştüğünüz her meselede hüküm verecek olan sadece Allah’tır (bu sebeple hayatınızın her yönünde sadece O’nun hükümlerine uyun, asla O’nun hükümlerine zıt bir hükme uymayın)! İşte bu, rabbim olan Allah’ın hükmüdür. Ben, her meselede sadece O’na tevekkül ederim ve tevbede sadece O’na yönelirim. (Müslüman olmak için sizin de böyle yapmanız gerekir.)”— Z. El-Kudsi
Fâtırus semâvâti vel ard(ardı), ceale lekum min enfusikum ezvâcen ve minel en’âmi ezvâcâ(ezvâcen), yezreukum fîh(fîhi), leyse ke mislihî şey’un, ve huves semîul basîr(basîru).
Gökleri ve yeri örneksiz yaratan Allah, sizin (rahatlayıp huzur bulmanız) için nefislerinizden (kendi cinsinizden) eşler var etti. Aynı şekilde (hem üreyip çoğalmaları hem de size bir geçimlik olması için) enʿamlardan (deve, sığır, koyun ve keçilerden) eşler de var etti. Böylece sizi, (eşlerinizle çiftleştirme vesilesiyle) yaratıp çoğaltmakta ve yaşamınızı devam ettirmeniz için yarattığı enʿamları da çoğaltıp onlardan (etinden ve sütünden) istifade etmenizi temin etmektedir. (Bilin ki herhangi bir konuda veya herhangi bir yönden) O’na benzer hiçbir şey yoktur. Ve O; (ٱلـسَّمِيـع) es-Semîʿ’dir (gizli olsun aşikâr olsun her şeyi duyandır), (ٱلۡـبَـصِيـر) el-Basîr’dir (gizli olsun aşikâr olsun, her şeyi görendir).— Z. El-Kudsi
Lehu mekâlîdus semâvâti vel ard(ardı), yebsutur rızka li men yeşâu ve yakdir(yakdiru), innehu bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Göklerin ve yerin hazinelerinin anahtarları sadece O’na aittir. O, (hikmeti gereği imtihan olarak) kullarından dilediğinin rızkını genişletir, dilediğinin rızkını da daraltır. Muhakkak ki O, gizlisiyle açığıyla her şeyi bilendir (onlara, hayatın her yönünde uyduklarında hem dünya hem de ahiret mutluluğunu elde edecekleri mükemmel bir şeriat indirmiştir).— Z. El-Kudsi
Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
Ey gerçek manada iman edenler! Allah din konusunda Nuh’a emrettiği gibi size de emretti. Ve ey rasulüm! Din konusunda sana vahyettiğimiz şeyler ile İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğimiz şeyler aynıdır. Bu ise şu emrimizdir: “Allah’ın tevhid dinini ikame edin (onunla amel edin ve onu insanlara tebliğ edin) ve sakın bu konuda ayrılığa düşmeyin (Allah’ın emirlerini yerine getirip yasaklarından uzak durun, yalnız O’na ibadet edip hiçbir şeyi şirk koşmayın)!” Fakat kendilerine tebliğ ettiğin şey (Allah’ı birlemek, bütün şirklerden uzak durmak, mutlak itaati* sadece O’na vermek ve Müslüman olmanın şartları) müşriklere ağır geldi (ve tebliğ ettiğin hakkı kabul etmediler). Bilin ki Allah dilediği kimseyi dinine gerçek manada iman edip onunla amel etmeye ve onu tebliğ etmeye muvaffak kılar. Ve elbette kendisine itaate yönelenleri (emrettiği şeyleri yerine getirip yasaklarından uzak duranları) hidayete muvaffak kılar. [ Not: Mutlak itaat etmek; bir kimsenin verdiği emir ve hüküm ne olursa olsun ona itaat etmek demektir. Allahu Teâlâ’dan başkasına kim olursa olsun mutlak itaat edilme hakkı verilirse o, ilah edinilmiş demektir. Kim de bu hakkın kendisine verilmesini isterse ilahlık taslamış olur. Çünkü mutlak itaat edilme hakkı sadece Allahu Teâlâ’ya aittir. O’nun dışındaki varlıklara Allahu Teâlâ için ve Allahu Teâlâ’ya karşı gelmemek şartıyla itaat edilir. ]— Z. El-Kudsi
Ve mâ teferrekû illâ min ba’di mâ câehumul ilmu bagyen beynehum, ve lev lâ kelimetun sebekat min rabbike ilâ ecelin musemmen le kudıye beynehum, ve innellezîne ûrisûl kitâbe min ba’dihim le fî şekkin minhu murîb(murîbin).
Ve müşrikler, (Muhammed’in getirdiği) hüccet kendilerine geldikten sonra aralarındaki çekememezlik ve zulümleri sebebiyle ihtilafa düştüler. Eğer daha önce (insanlar arasındaki ihtilafa dünyada değil de) tayin edilmiş belli bir zamanda (ahirette) hüküm verileceğine dair Rabbinin hükmü olmasaydı ihtilafa düştükleri konularda (dünyada) hüküm verilirdi (ve gereken ceza uygulanırdı). Ve muhakkak ki dedelerinden sonra kitaba (Tevrât’a ve İncîl’e) mirasçı olanlar (Yahudi ve Hristiyanlar), Kur’ân hakkında derin bir şüphe içindedirler.— Z. El-Kudsi
Fe li zâlike fed’u vestekım kemâ umirt(umirte), ve lâ tettebi’ ehvâehum, ve kul âmentu bi mâ enzelallâhu min kitâb(kitâbin), ve umirtu li a’dile beynekum, allâhu rabbunâ ve rabbukum, lenâ a’mâlunâ ve lekum a’mâlukum, lâ huccete beynenâ ve beynekum, allâhu yecmeubeynenâ, ve ileyhil masîr(masîru).
Ey rasulüm! İşte bu sebeple sen sadece bu doğru dine (İslam’a) davet et! Ve emredildiğin şeyler üzerinde sabit kal, asla müşriklerin heva ve heveslerine uyma! Ve onlarla tartıştığın zaman şöyle de: “Ben, Allah’ın rasullerine indirdiği bütün kitaplara iman ettim. Ve aranızda adaletle hükmetmekle emrolundum. Biliniz ki benim sadece kendisine ibadet ettiğim Allah; bizim de rabbimiz, sizin hepinizin de rabbidir. Bizim amellerimiz (vebali ve mükâfaatı) bize, sizin amelleriniz (vebali ve mükâfaatı) sizedir. Ben size hücceti apaçık beyan ettikten sonra artık aramızda tartışacak ve hüccet sunacak hiçbir şey kalmamıştır. Allah, (öldükten sonra) hepimizi toplayacaktır (ve aramızda hüküm verecektir). Ve (öldükten sonra hesap için) dönüş sadece O’nadır.”— Z. El-Kudsi
Vellezîne yuhâccûne fîllâhi min ba’di mestucîbe lehu huccetuhum dâhıdatun inde rabbihim ve aleyhim gadabun ve lehum azâbun şedîd(şedîdun).
Ve hakkı isteyenler gerçek manada Allah’ın birliğine iman edip sadece O’na ibadet ettikten sonra, (Allah’ın birliğini ve rasulüne indirdiği şeriati iptal etmek için) birtakım deliller getirerek cedelleşenlere gelince; onların ileri sürdüğü bütün deliller Rablerinin katında (ve mu’minler katında) bâtıldır. Ve (hakkı bile bile reddettikleri için) Allah’ın ğadabı* onların üzerinedir ve (kıyamet gününde) onları şiddetli bir azap beklemektedir. [ Not: Allahu Teâlâ’nın ğadablanması, bazı âlimlere göre Allahu Teâlâ’nın ceza vermesidir. Çünkü Allahu Teâlâ’ya zahiri manasına göre ğadab sıfatı verilirse Allahu Teâlâ ğadablandığında daha önce ğadablanmamış manasına gelir. Yani Allahu Teâlâ yeni bir sıfat edinmiş olur. Bu ise Allahu Teâlâ’ya layık değildir çünkü Allahu Teâlâ’nın bütün sıfatları kdîm (قَدِيم)’dir.
Kur’ân’da Allahu Teâlâ hakkında bunun gibi zahiri teşbihi çağrıştıran bazı lafızlar geçmektedir. Bütün ehlisünnet âlimleri, bu kelimelerin teşbihi çağrıştıran manalarını asla kabul etmeyip Allahu Teâlâ’yı bu manalardan tenzih ettiler. Ancak mana verme konusunda üç yol takip ettiler.
Birinci yol, sahabelerin çoğunun yoludur. Sahabelerin çoğu, ayetten istenilen genel manayı anlamakla birlikte bu kelimelerin Allahu Teâlâ’ya layık olmayan manalarından Allahu Teâlâ’yı tenzih ederek mana vermeden olduğu gibi okudular ve “Bu kelimelerin manası, okuyuşudur.” deyip manasını Allahu Teâlâ’ya havale ettiler. Örneğin Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: “Bilakis Allah’ın iki yed’i açıktır.” (El-Mâide: 64). Onlar bu ayeti okurken ayetin genel manasını yani Allahu Teâlâ’nın cimri değil bilakis çok cömert olduğunu anladılar. Ayette geçen “يَدَاهُ (iki yed’i)” kelimesi üzerinde ise durmayıp olduğu gibi okudular; asla uzuv olan yed manasını anlamadılar ve Allahu Teâlâ’yı bundan tenzih edip gerçek manasını Allahu Teâlâ’ya havale ettiler. Sahabelerin çoğu bu tavrı takındı. Az bir kısım sahabe ise yine zahiri manasından Allahu Teâlâ’yı tenzih ederek bu gibi lafızları Arapçaya uygun şekilde, Allahu Teâlâ’ya layık bir manaya tevil etti.
Onlardan sonra gelen âlimlerden bir kısmı sahabelerin çoğunun yolunu takip ederken bir kısmı tevil yolunu seçti ve bunların bazısı mücmel tevil, bazısı ise tafsilatlı tevil yaptı. Mücmel tevil yapan âlimler, bu kelimelerin teşbihi çağrıştıran manasından Allahu Teâlâ’yı tenzih ederek Allahu Teâlâ kendisine nispet ettiği için bunları sıfat kabul etmiş ve gerçek manasını sadece Allahu Teâlâ’nın bildiğini, mutlaka O’na layık bir manası olduğunu söylemiştir. Tafsilatlı tevil yapan âlimler ise bu kelimelere Arapçaya uygun şekilde, Allahu Teâlâ’ya layık bir mana verdiler. Fakat hiçbir zaman bu mananın kesin olduğunu söylemediler. Örneğin “Ğadab Allah’ın cezası, rıza ise mükâfaatıdır.” dediler. İster tafvid ister tevil yolunu seçsin, hiçbir ehlisünnet âlimi bu kelimelere zahiri manasını yani teşbihi çağrıştıran manaları vermediler. Böyle yapanlar ancak mücessime olanlardır. ]— Z. El-Kudsi
Allahullezî enzelel kitâbe bil hakkı vel mîzân(mîzâne) ve mâ yudrîke lealles sâate karîb(karîbun).
Allah, kitabı (Kur’ân’ı) hak ile (kulları arasında zulmedilmeden hükmedilsin diye) indirendir ve O, mizanı (adaleti) da indirmiştir. Ne bilirsin, belki de kıyametin saati çok yakındır!— Z. El-Kudsi
Yesta’cilu bihellezîne lâ yû’minûne bihâ, vellezîne âmenû muşfikûne minhâ ve ya’lemûne ennehel hakk(hakku), e lâ innellezîne yumârûne fîs sâati le fî dalâlin baîd(baîdin).
Kıyamet gününe iman etmeyenler, (korkusuzca ve alayvari bir şekilde) “Haydi, o gün çabuk gelsin de görelim!” derler. İman edenler ise ondan korkarlar ve onun bir gerçek olduğunu bilirler. Şu bir gerçektir ki kıyametin kopması hakkında şüphe edenler ve haksız yere cedelleşenler, derin bir sapıklık içindedirler.— Z. El-Kudsi
Allâhu latîfun bi ibâdihî yerzuku men yeşâu, ve huvel kavîyyul azîz(azîzu).
Allah, kullarına (لَـطِيـف) Latīf’tir (kullarına lütufta bulunan, onlar için hayırlı ve menfaatlerine olan şeyleri kolaylaştırıp muvaffak kılan ve kullarını yumuşaklıkla ıslah edendir). Dilediği kuluna (hikmeti gereği) karşılıksız bol rızık verir (dilediğine ise az rızık verir). Ve O; (ٱلۡـقَـوِيّ) el-Kaviyy’dir (her şeye gücü yeten kuvvet sahibidir, hiç kimse O’nu yenemez), (ٱلۡـعَـزِيـز) el-ʿAzîz’dir (her konuda dilediği gibi izzetle hüküm verendir; rasullerine karşı gelen, emirlerine itaat etmeyen ve kendisine ibadet etmekte büyüklenen kâfirlere azabı şiddetli olandır).— Z. El-Kudsi
Men kâne yurîdu harsel âhireti nezid lehu fî harsih(harsihî), ve men kâne yurîdu harsed dunyâ nû’tihî minhâ ve mâ lehu fîl âhireti min nasîb(nasîbin).
Kim işlediği amellerle ahiret mükâfaatını istiyorsa onun mükâfaatını kat kat artırırız. Kim de işlediği amellerle (geçici) dünya nimetlerini istiyorsa ona dünya nimetlerinden (takdir ettiğimiz nasibi kadar) veririz. Fakat (dünyayı tercih ettiği için) onun ahirette (verilecek nimetlerden) hiçbir nasibi olmayacaktır.— Z. El-Kudsi
Em lehum şurekâu şeraû lehum mined dîni mâ lem ye’zen bihillâh(bihillâhu), ve lev lâ kelimetul faslı le kudiye beynehum, ve innez zâlimîne lehum azâbun elîm(elîmun).
Yoksa o müşriklerin, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendilerine dinde hüküm koyma yetkisine sahip Allah’a ortak kıldıkları varlıklar mı var?! (Bilsinler ki her konuda mutlak hüküm* koyucu sadece Allah’tır çünkü hak ilah O’dur; sadece O’na ibadet edilir.) Eğer daha önce (insanlar arasındaki ihtilafa dünyada değil de) tayin edilmiş belli bir zamanda (ahirette) hüküm verileceğine dair Rabbinin hükmü olmasaydı dinde ihtilafa düştükleri konularda (dünyada) hüküm verilirdi (ve gereken ceza uygulanırdı). Ve muhakkak ki (küfür, şirk ve günah işleyerek nefsine zulmeden) zalimleri (kıyamet gününde) bekleyen çok can yakıcı azap vardır. [ Not: Mutlak hüküm verme hakkı; her konuda, hiç kimseye ve hiçbir şeye bağlı olmaksızın dilediği gibi hüküm vermek demektir. Bu hak sadece Allahu Teâlâ’ya aittir. Ancak Allahu Teâlâ dilediği konuda dilediği gibi hüküm koyma hakkına sahiptir. Hiç kimse O’nun hükmünü sorgulayamaz. Kim bu hakkı sadece, her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allahu Teâlâ’ya verirse O’nu tevhid etmiş olur. Kim, herhangi bir konuda, Allahu Teâlâ’ya rağmen dilediği gibi hüküm koyma; iyi kötü, güzel çirkin, doğru yanlış ve buna benzer sınırları tayin etme hakkını kendisinde görürse Allahu Teâlâ’ya ait olan mutlak hüküm koyma hakkını kendisinde görmüş, ilahlık taslamış ve kâfir olmuş olur; kim de böyle birine bu hakkı verirse veya ona itaat ederse ya da bu hakkı ona verenleri Müslüman görürse Allahu Teâlâ’nın hakkını kendisinde görenleri ilah tayin etmiş ve böyle birini ilah edinenlerin hak üzere olduklarını tasdik etmiş olur. ]— Z. El-Kudsi
Terez zâlimîne muşfikîne mimmâ kesebû ve huve vâkıun bihim, vellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti fî ravdâtil cennât(cennâti), lehum mâ yeşâûne inde rabbihim zâlike huvel fadlul kebîr(kebîru).
Ey rasulüm! (Ahiret gününde) Zalimlerin (nefsine zulmeden müşriklerin) işledikleri kötü amellerden (küfür, şirk ve zulümlerinden) dolayı korkudan titrediklerini görürsün. (Korksalar da korkmasalar da) İşledikleri kötü amellerin cezası mutlaka başlarına gelecektir. (Allah’a, rasulüne ve ona indirilenlere gerçek manada) İman edip salih ameller (Allah için ve istediği şekilde ameller) işleyenlere gelince; onlar, cennetlerin güzel bahçelerinde yaşayacaklardır. Orada, Rableri katından istedikleri her şeye sahip olurlar. İşte bu, gerçekten de (hiçbir ikramın seviyesine ulaşamadığı) Allah’ın büyük ikramıdır.— Z. El-Kudsi
Zâlikellezî yubeşşirullâhu ibâdehullezîne âmenû ve amilûs sâlihât(sâlihâti), kul lâ es’elukum aleyhi ecren illel meveddete fîl kurbâ ve men yakterif haseneten nezid lehu fîhâ husnâ(husnen), innellâhe gafûrun şekûr(şekûrun).
İşte bu müjde (cennet), Allah’ın (rasulü vasıtasıyla) gerçek manada iman edip salih ameller işleyen kullarına verdiği çok muazzam bir müjdedir. Ey rasulüm! Müşrik kavmine de ki: “Kur’ân’ı beyan etmem sebebiyle sizden hiçbir ücret istemiyorum. Sizden bir tek şey istiyorum (ki bunun faydası sizedir), o da aramızdaki akrabalıktan dolayı beni sevmenizdir.” Ve bilin ki kim bir iyilik yaparsa buna karşılık ona kat kat mükâfaat veririz. Muhakkak ki Allah (غَـفُـور) Ğafûr’dur (günahından pişman olup halisane bir şekilde tevbe ederek Allah’a itaate dönen ve tekrar aynı günaha dönmekten kaçınan kullarını affedendir), (شَكُـور) Şekûr’dur (rızası için yapılan ameller, çok küçük dahi olsa kat kat mükâfaat verendir).— Z. El-Kudsi
Em yekûlûnefterâ alâllâhi kezibâ(keziben), fe in yeşeillâhu yahtim alâ kalbik(kalbike), ve yemhullâhul bâtıla ve yuhıkkul hakka bi kelimâtih(kelimâtihî), innehu alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).
Ey rasulüm! O müşrikler (kendilerine apaçık hak geldiği hâlde) senin hakkında, “O, Kur’ân’ı kendisi uydurdu ve yalan söyleyerek onu Allah’a nispet etmektedir.” mi diyorlar?! Eğer böyle olsaydı (içinden Allah hakkında herhangi bir yalan uydurmak geçseydi) Allah kalbini mühürleyip sana Kur’ân’ı unuttururdu da iftira etmeye devam edemezdin. (Böyle bir şey olmadığına göre rasul, Allah hakkında doğru söylemiş ve hiçbir iftira atmamıştır.) Ve Allah, bâtılı yok edip vahyiyle hakkı sabit kılar. Muhakkak ki O, kulların kalbinden geçenleri en ince teferruatına kadar bilir (hiçbir şey O’na gizli değildir).— Z. El-Kudsi
Ve huvellezî yakbelut tevbete an ibâdihî ve ya’fû anis seyyiâti ve ya’lemu mâ tef’alûn(tef’alûne).
Ve (küfür, şirk veya günah işledikten sonra) ihlasla tevbe eden kullarının tevbesini kabul edip günahlarını affeden sadece O’dur. Ve (ister gizli olsun ister aşikâr olsun) yaptığınız her şeyi sadece O bilir (ve ona göre size hesap soracaktır).— Z. El-Kudsi
Ve yestecîbullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve yezîduhum min fadlih(fadlihî), vel kâfirûne lehum azâbun şedîd(şedîdun).
Ve gerçek manada iman edip salih ameller işleyenlerin duasına sadece O icabet eder ve istedikleri şeyleri ikramıyla fazla fazla verir. Kâfirlere (Allah’ı, rasulünü ve kendilerine gelen hakkı bile bile inkâr edenlere) gelince; (ahiret gününde) onlar için çok şiddetli bir azap hazırlanmıştır.— Z. El-Kudsi
Ve lev besetallâhur rızka li ibâdihî le begav fîl ardı ve lâkin yunezzilu bi kaderin mâ yeşâu, innehu bi ibâdihî habîrun basîr(basîrun).
Ve Allah bütün kullarına rızkı genişletseydi muhakkak yeryüzünde zulüm işleyerek haddi aşarlardı. Fakat Allah, (hikmeti gereği) rızkı dilediği miktarda indirir (dilediğine genişletir, dilediğine daraltır). Muhakkak ki O, kullarına (خَـبِيـر) Ḫabîr’dir (onların her hâlini gizlisiyle açığıyla bilen ve kendisine hiçbir şey gizli olmayandır), (بَـصِيـر) Basîr’dir (kullarının yaptığı her şeyi en ince teferruatıyla görendir).— Z. El-Kudsi
Ve huvellezî yunezzilul gayse min ba’di mâ kanetû ve yenşuru rahmeteh(rahmetehu), ve huvel velîyyul hamîd(hamîdu).
Ve O, kulları yağmurun yağmasından ümit kestikten sonra yağmuru yağdıran ve (bu yağmurla yerden bitkiler çıkararak) rahmetini yayandır. Ve O; (ٱلۡـوَلِـيّ) el-Veliyy’dir (her türlü şirki terk edip Allah’ı zatında, sıfatlarında ve fiillerinde birleyerek ihlasla sadece O’na ibadet edenlerin yardımcısı, destekleyicisi ve koruyucusudur), (ٱلۡـحَـمِيـد) el-Ḥamîd’dir (güzel isimleri, mükemmel sıfatları ve fiillerinden dolayı her durumda hamdedilip övülmeyi hak edendir).— Z. El-Kudsi
Ve min âyâtihî halkus semâvâti vel ardı ve mâ besse fîhimâ min dâbbeh(dâbbetin), ve huve alâ cem’ihim izâ yeşâu kadîr(kadîrun).
Ve Allah’ın (varlığına, birliğine ve muazzam kudretine delalet eden) delillerinden biri de gökleri ve yeri yaratması ve bunların içinde değişik canlıları yaymasıdır. Ve O, onları (öldükten sonra) dilediği vakitte (hesap için) toplamaya kadirdir (onları ilk yarattığında nasıl aciz olmamışsa diriltmekte de aciz olmaz).— Z. El-Kudsi
Ve mâ esâbekum min musîbetin fe bi mâ kesebet eydîkum ve ya’fû an kesîr(kesîrin).
Ve ey insanlar! Size (nefsinize veya mallarınıza) isabet eden her musibet, ancak ellerinizin kazandığı günahlar sebebiyledir. Ve biliniz ki Allah, işlediğiniz birçok günahın cezasını (hikmeti gereği) hemen vermez.— Z. El-Kudsi
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar