Sure adını, "Nûr âyeti" diye bilinen 35. âyette Allah'ın, gökleri ve yeri aydınlatan nûrundan bahsedildiği için "Nûr sûresi" adını almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin Beni Mustalık Gazası'ndan sonra indiğinde icma (görüş birliği) vardır ve bu icma, gaza dönüşü meydana gelen "İfk-İftira' olayıyla ilgili 11-20'nci ayetlerle desteklenmektedir. Fakat, bu gazanın H. 5'inci yılda Hendek Savaşı'ndan (Bu savaş Ahzab gazvesi diye de bilinir) önce mi, yoksa sonra H. 6'ıncı yılda mı olduğu konusunda görüş ayrılığı vardır. Bu surenin mi, yoksa Kur'an'da kadınların örtünmesiyle ilgili hükümleri içeren tek diğer sure el-Ahzab'ın mı önce indiği sorununu çözmek bir hayli önemlidir. Ahzab Suresi'nin Hendek Savaşı münasebetiyle indiği açıktır. Bu durumda, eğer bu savaş daha önce olduysa, örtünmeyle ilgili ilk hükümler Ahzab Suresi'yle bildirilmiş ve ardından bu suredeki hükümlerle tamamlanmış demektir. Yok, eğer Mustalikoğulları Gazası daha önce olduysa, örtüyle ilgili hükümlerin tarihi sırası tersine dönecek ve hükümlerin anlam ve hikmetini kavramak zorlaşacaktır.
İbn Sa'd'a göre Müstalikoğulları Gazası H. 5'inci yılın Şaban ayında Hendek Savaşı ise aynı yılın Zi'l-Ka'de ayında meydana gelmiştir. Bu görüş, 'İfk Olayı'yla ilgili Hz. Sa'd b. Ubade ile Hz. Sa'd b. Muaz arasında geçen bir tartışmanın söz konusu edildiği Hz. Aişe'den gelen bazı rivayetlere dayanmaktadır. Hz. Sa'd bin Muaz, sahih rivayetlere göre Hendek Savaşı'nın hemen ardından gelen Kureyzaoğulları Seferi'nde vefat etmiştir. Bu bakımdan H. 6'ıncı yılda İfk Olayıyla ilgili bir tartışmada bulunması düşünülemez.
Öte yandan, Muhammed İbn İshak, Hendek Savaşı'nın 5. yılın Şevval ayında, Mustalıkoğulları seferininse 6. yılın Şaban ayında meydana geldiğini belirtir. Hz. Aişe ve daha başkalarından gelen pek çok sahih rivayet bu görüşü desteklemektedir. Bu rivayetlere göre 1) Örtünmeyle ilgili hükümler İfk olayından önce Ahzab Suresi'nde gelmiştir 2) Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb'le H.5'inci yılda Hendek Savaşı'ndan sonra evlenmiştir, 3) Hz. Aişe Hz. Zeyneb'in rakibi olduğundan Hz. Zeyneb'in kızkardeşi Hanne İfk-İftira'nın yayılmasında başı çekenler arasında yer almıştır. Bütün bunlar Muhammed İbn İshak'ın görüşünü desteklemektedir.
Bu iki görüşe şimdi biraz daha yakından bakalım: Birinci görüşün lehindeki tek delil, "İfk Olayı"'yla ilgili bir tartışmada Sa'd bin Muaz'ın taraf olduğunun anılmasıdır. Fakat, bu delili, yine Hz. Aişe'den gelen, ama bu kez Hz. Sa'd b. Muaz'ın yerine Hz. Üseyd b. Hudayr'ın adının geçtiği başka rivayetler zayıflatmaktadır. O halde, rivayetler aktarılırken isimlerde bir karıştırma olsa gerektir. Öte yandan, salt Sa'd İbn Muaz'ın adı geçiyor diye ilk görüşü kabul ettiğimizde, bu kez çözülmesi imkansız daha başka güçlüklerle karşılaşıyoruz. Sözgelimi, bu durumda örtüyle ilgili hükümlerin inişiyle, Hz. Peygamber'in Hz. Zeyneb'le evlenişinin Hendek Savaşı'ndan önce meydana geldiğini kabul etmek zorunda kalacağız. Fakat, bu iki olayın da Hendek Savaşı ve Kureyzaoğulları Seferi'nden sonra olduğunu Kur'an'dan ve pek çok sahih rivayetlerden öğreniyoruz. Bu nedenle, İbn Hazım, İbn Kayyım ve daha bazı seçkin alimler Muhammed İbn İshak'ın görüşünü doğru kabul etmişlerdir, biz de aynı görüşe katılıyoruz. O halde sonuç, Ahzab Suresi'nin kendisinden aylarca sonra H. 6'ıncı yılın ikinci yarısında vahyolunan Nur Suresi'nden önce indiği şeklinde olmaktadır.
Tarihsel Arka-Plan: Şimdi de surenin iniş zamanındaki şartlara bir göz atalım. Surenin nüzul sebebini oluşturan "İfk" olayının İslâm'la kâfirler arasındaki çatışmayla yakından bağlantılı olduğu hatırda tutulmalıdır.
Bedir zaferinden sonra İslâmî hareket her geçen gün daha bir güçlenmeye başlamıştı. O kadar ki, Hendek Savaşı'nın olduğu zamana gelindiğinde, düşmanın sayısı onbine varan birleşik kuvvetlerinin kıramayıp, Medine kuşatmasını bir ay sonra kaldırmak zorunluluğuna düşecekleri bir güç düzeyine ulaşmıştı. Her iki tarafın iyice farkına vardığı şekilde, kâfirlerin yıllardır sürdüregeldiği saldırı savaşının artık sona ermesi demekti bu. Nitekim, bu savaştan sonra Hz. Peygamber (s.a) de bu durumu şöyle ifade etmişlerdi: "Bu yıldan sonra Kureyş bir daha size saldırmayacaktır, hücum sırası sizi geçmiş bulunuyor" (İbn Hişam, cilt: 3, sh: 266)
Kâfirler, İslâm'ı savaş alanında yenemeyeceklerini anlayınca, çatışmayı sürdürmek için ahlâk cephesini seçtiler. Bu taktik değişiminin bilinçli danışmaların ürünü mü, yoksa düşmanın elde edilebilir tüm güçlerinin toplandığı Hendek Savaşı'ndaki onur kırıcı yenilginin kaçınılmaz bir sonucu mu olduğunu kestirmek zordur. İslâm'ın yükselmesinin müslümanların sayı gücüne, üstün silahlarına, cephanesine ve daha büyük maddi kaynaklarına bağlı olmadığını, tersine bütün bu cephelerde müslümanların büyük dezavantajlarla savaştıklarını düşman çok iyi biliyordu. Başarılarını manevi ve ahlâki üstünlüklerine borçluydu müslümanlar. Düşmanları, Hz. Peygamber'in (s.a) ve ashabının temiz yaşayışları ve soylu karakterlerinin halkın kalblerini fethettiğini ve kendilerini disiplinli bir toplum haline getirmekte olduğunu kavramıştı. İşte bu yüzden müşrikler ve Yahudiler hem savaş, hem de barış cephesinde yenilgiye uğruyorlardı.
Dikkat edilecek olursa, ahlâken bozulmuş insanlar, genellikle rakiplerinin üstün meziyetleri karşısında, kendilerini düzeltecekleri yerde, rakiplerini karalamaya çalışırlar.
Sözünü ettiğimiz bu şartlar altında kâfirlerin kötü plan ve niyetleri, kendilerini Hz. Peygamber (s.a) ve müslümanlara karşı, düşmanlarını yenmede müslümanlara büyük yardımı olan ahlâk ve mânâ siperini yıkmak için bir karalama kampanyası başlatmaya sevketti. Bu amaçla, Hz. Peygamber (s.a) ve ashabı aleyhinde iftiralarda bulunmak için münafıkların yardımlarını sağlama yolunu seçtiler. Böylece, müşrikler ve Yahudiler, müslümanların arasına ayrılık tohumları ekmek ve disiplinlerini bozmak için bu iftiraları kullanacaklardı.
Bu şekilde oluşturulan yeni stratejinin uygulamaya konması için ilk fırsat, Hz. Peygamber'in (s.a) evlatlığı Zeyd b. Harise'den boşanmış bulunan Cahş kızı Hz. Zeynep'le evlendiği H. 5'inci yılın Zi'l-Ka'de ayında doğdu. Ancak Hz. Peygamber (s.a) bu evliliği kişinin bizzat kendi öz oğlunun hakkı olan statünün aynısını evlatlığa da tanıyan cahilî âdete bir son vermek için yapmıştı. Ne var ki içerde münafıklar, Hz. Peygamber'i (s.a) karalamak için bu olayı bulunmaz bir fırsat olarak gördüler. Dışarda da Yahudiler ve müşrikler kirli bir iftira kampanyasıyla Hz. Peygamber'in (s.a) yüce adına kara çalmak amacıyla bu olayı istismar etmeye başladılar. Hayali hikâyeler, uydurulup olabildiğince yayıldı:
"Neymiş, bir gün Muhammed (s.a) evlatlığının karısını görmüş ve ona aşık olmuş, onun boşanmasını sağlamış ve sonunda onunla kendisi evlenmiş." Ne kadar saçma bir uydurma da olsa, bu hikâye ustalıkla yayıldı ve amacına ulaştı. O kadar ki, bir takım müslüman hadisçi ve tefsirciler bu hikâyenin bazı bölümlerine eserlerinde yer verdiler ve müsteşrikler de Hz. Peygamber'i (s.a) karalamak için bunları kullanıp durdular. Oysa Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb'e rastgele bir kez görüp de hemen ilk bakışta aşık olacak kadar yabancı değildi. Hz. Zeynep, Hz. Peygamber'in (s.a) halası Abdülmuttalib kızı Ümeyme'nin kızıydı. Hz. Peygamber (s.a) kendisini çocukluğundan beri tanıyordu. Daha bir yıl önce, Kureyşlilerle azatlı kölelerin insan olmak bakımından eşit olduklarını uygulamada göstermek için, Hz. Zeyneb'i istememesine rağmen Hz. Zeyd'le evlenmeye bizzat kendisi ikna etmişti. Oysa Hz. Zeyneb'in kardeşi Abdullah bin Cahş bu evliliğe karşı çıkıyordu. Nitekim Zeynep bir azatlı köleyle evlenmeyi bir türlü içine sindiremediğinden kocasıyla geçinememiş ve boşanmak zorunda kalmışlardı. Bu olup bitenleri herkes biliyordu, buna rağmen iftiracılar propagandalarında o ölçüde başarılı oldular ki, bugün bile İslâm'ı lekelemek için bu olayı istismar edenler vardır.
İkinci iftira kampanyası, Mustalıkoğulları Seferi dönüşü meydana gelen bir olay üzerine Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarından Hz. Aişe'nin namusuna karşı başlatıldı. Bu kampanya birincisinden daha yaygın ve daha geniş boyutlu olup, bu surenin de bel kemiğini oluşturduğundan, daha ayrıntıyla ele alacağız.
Önce, bu kampanyada rollerin en alçakçasını oynayan Abdullah b. Übeyy hakkında birkaç söz söyleyeyim. Hazrec kabilesinden olan bu adam Medine'nin en önde gelenlerinden biriydi. Hz. Peygamber'i (s.a) hicretinden önce halk kendisini kral yapmaya niyetlenmiş, fakat Hicret'le birlikte değişen şartlar bu niyetin gerçekleşmesine engel olmuştu. Her ne kadar İslâm'a girmişse de, kalben münafık olarak kalmıştı. Münafıklığı o kadar belliydi ki, kendisine "Münafıkların reisi" deniliyordu. Öcünü almak için, İslâm aleyhinde atılabilecek hiçbir iftira fırsatını kaçırmazdı.
H. 6'ıncı yılın Şaban ayıydı. Hz. Peygamber (s.a) Mustalıkoğullarının müslümanlara karşı bir savaş hazırlığında olduklarını ve bu amaçla diğer kabileleri de toplamaya çalıştıkları haberini almış ve daha önce davranarak düşmanı ansızın bastırmıştı. Kabile halkını ve mallarını ele geçirdikten sonra, bölgedeki su kaynaklarından Müreysi kıyısında konaklanılmıştı. Bir gün, kaynaktan su alma konusunda, Hz. Ömer'in bir hizmetçisiyle Hazrec kabilesinin bir müttefîki arasında tartışma çıkmış, bu tartışma Muhacirlerle Ensar arasında kavgaya yol açmış, fakat hemen bastırılmıştı. Ne var ki, çok sayıda münafıkla birlikte sefere katılan Abdullah b. Übeyy'in stratejisine yaramamıştı bu. Bu nedenle, hemen "Siz bizzat kendiniz bu Kureyşlileri Mekke'den getirdiniz, mülkünüze ve servetinize ortak yaptınız, şimdi de sizin rakipleriniz oldular ve üzerinizde egemenlik kurmak istiyorlar. Şimdi bile desteğinizi onlardan çekseniz, hemen şehrinizden ayrılmak zorunda kalacaklardır" diyerek Ensarı kışkırtmaya başladı. Sonra da yemin edip, "Medine'ye varır varmaz, şerefliler rezilleri şehirden çıkaracaktır" diye ilan etti."
Bu sözü duyar duymaz Hz. Ömer, "onu katlet ya Rasûlullah" dedi. Hz. Peygamber (s.a) ise "Ya Ömer, böyle yaparsak herkes, Muhammed kendi arkadaşlarını öldürüyor demez mi?" diye karşılık vermiştir.
Hz. Peygamber (s.a) bu durum üzerine hemen hareket ve Medine'ye geri dönüş emrini verdi. Cebrî (zorunlu) yürüyüş hiç mola vermeksizin ertesi gün öğleye kadar sürdü ve herkes yorulduğundan boşboğazlığa da zaman kalmadı. Useyd bin Uzeyr, Rasûlallah'a, "Ya Rasûlallah sizi böyle acele hareket etmeye sevkeden nedir?" diye sordu. Hz. Peygamber (s.a) "Arkadaşınızın ne söylediğini duymadın mı?" diye cevap verince o, "Hangi arkadaştan bahsediyorsunuz?" dedi. Hz. Peygamber, (s.a) "Abdullah bin Ubey" deyince, Useyd bin Uzeyr. "Onu hoşgör ya Rasûlullah, siz Medine'ye gelmeden önce biz onu kral yapmaya karar vermiştik. Siz gelince o kral olamadı ve bu yüzden sizden nefret ediyor" dedi.
Hz. Peygamber'in (s.a) bu akıllı kararı ve çabuk hareketi fitnenin istenmeyen sonuçlarını önlediyse de, Abdullah b. Übeyy'in eline çok daha ciddi ve çok daha büyük bir fitne için önemli bir fırsat geçti. Hz. Aişe'ye iftira atmaktı bu yeni fitne. Eğer Hz. Peygamber (s.a) ve ona içten bağlı olanlar gerekli akıllılığı, bunu karşılamada gerekli sabır ve olağanüstü disiplini göstermemiş olsalardı, genç İslâm Ümmetini iç savaşa sürükleyebilecek bir fitneydi bu. İftira olayına yol açan hadisleri anlamak için, olup bitenleri Hz. Aişe'nin kendi ağzından dinleyelim:
"Hz. Peygamber (s.a) ne zaman bir sefere çıksa, hanımlarından hangisinin kendisine eşlik edeceğini belirlemek için kura çekerdi.
Buna göre, Mustalıkoğulları seferinde kendisine ben eşlik edecektim. Dönüşte Hz. Peygamber (s.a) geceleyin yolda son olarak bir yerde konakladı. Vakit henüz geceydi ki, yürüyüş için hazırlıklara başladılar. Ben de rahatlamak için kampın dışına çıktım. Dönüp de kaldığım yere yaklaştığımda gerdanlığımın bir yerlerde düşmüş olduğunu farkettim. Aramak için geri döndüm, fakat bu arada kervan hareket etmiş ve ben de arkalarında yalnız kalmıştım. Hevdeci taşıyan dört kişi, boş olduğunun farkına varmadan onu deveye yüklemişlerdi. O günlerde yiyecek kıtlığından dolayı zayıf olduğumdandı bu.
Beni el-Mustalık'e karşı kampanya
Çarşafıma bürünüp geride kaldığım anlaşılır da gelir beni götürürler ümidiyle yere uzandım. Bu arada uyumuşum. Sabahleyin Safvan bin Muattal Sülemî yoldan geçerken, örtüyle ilgili hüküm inmeden önce beni birkaç kez görmüş olduğundan beni gördü ve tanıdı, devesini durdurdu ve bağırdı: "İnna lillahi ve inna ileyhi raciun! Hz. Pey-gamber'in hanımı burada kalmış!" Bu ses üzerine birden uyandım ve çarşafımla yüzümü kapadım. Başka bir şey demeden devesini çöktürdü ve kenarda durdu, ben de deveye bindim. Deveyi yularından tutuyordu, öğle sıraları tam durduğu zaman kervana yetiştik ve kimse benim geride kaldığımı farketmemişti. Sonradan bu olayın bana iftira atmak için kullanıldığını ve Abdullah b. Übeyy'in iftiracıların başını çektiğini öğrendim. (Daha başka rivayetlere göre, Hz. Aişe Safvan'ın yedeğindeki deve üzerinde orduya yetişip de geride kaldığı anlaşılınca, Abdullah b. Übeyy "Allah'a yemin olsun, artık o iffetli ve temiz değildir. Bakın bakın, Peygamberimizin karısı geceyi birlikte geçirdiği adamın çektiği deve üzerinde ve açık olarak geliyor" diye bağırmıştır.)
Medine'ye varınca hastalandım ve bir aydan daha fazla yatakta kaldım. Olanlardan bütünüyle habersiz idiysem de, 'iftira haberi şehirde bir skandal halini almış ve Hz. Peygamber'in (s.a) kulağına da ulaşmıştı. Eskiden olduğu gibi hastalığımla ilgilenmediğini görüyordum. Geliyor, bana hiçbir şey söylemeden başkalarından nasıl olduğumu öğreniyor ve gidiyordu. Bir şeyler dönüyor diye aklım çatlıyordu nerdeyse. Rasûlullah'tan izin aldım ve daha iyi bakım için annemin evine gittim.
Ben orada kalırken, bir gece babamın yeğeni olan Mistah'ın annesiyle rahatlamak için şehrin dışına çıktım. (Hz. Ebubekir,Mistah ve ailesinin geçimini üstlenmişti.) Oradan buradan konuşurken bir şeye takılıp sendeledi ve aynı anda bağırdı; "Yok olsun Mistah!" "Sen nasıl annesin ki, Bedir Savaşı'na katılmış olan oğlunu böyle lânetliyorsun?" dedim. "Sevgili kızım" diye cevap vermeye başladı ve şöyle devam etti: "Onun ne skandal heveslisi olduğundan haberin yok mu?" Ardından bana iftira kampanyasıyla ilgili herşeyi anlattı. (Münafıkların yanısıra, bazı gerçek müslümanlar da bu kampanyaya katılmışlardı. Mistah, İslâm'ın ünlü şairi Hassan b. Sabit ve Cahş'ın kızı Hz. Zeyneb'in kızkardeşi Hamne bunların önde gelenleriydi.) Bu korkunç hikâyeyi duyunca kanım dondu, hemen eve dönüp, gecenin kalan kısmını ağlayarak geçirdim.
Ben yokken Hz. Peygamber, (s.a) Ali ve Üsame b. Zeyd'le bu konuyu konuşmuş. Üsame hakkımda güzel sözler söylemiş, "Ey Allah'ın Rasûlü" demiş. "hanımında iyilikten başka bir şey görmedik. Onun hakkında yayılan her şey yalan ve iftiradan ibarettir." Ali ise, "Ey Allah'ın Rasûlü, kadın kıtlığı yok, istersen bir başkasıyla evlenebilirsin. Bununla birlikte, meseleyi araştırmak arzusundaysan kadın hizmetçisini çağırt ve ondan sor" görüşünde bulunmuş. Hizmetçi çağırıldığında O, "Seni Hakkla gönderen Allah'a yemin ederim ki, onda kötü hiçbirşey görmedim, ancak, kendisine ben yokken yoğrulmuş hamura bakmasını söylediğimde uyuyakalır ve bir keçi gelip onu yer." demiştir.
"Aynı gün Hz. Peygamber (s.a) minbere çıkıp halka sesleniyor ve şunları söylüyor: "Ey müslümanlar, karıma iftira atarak bana zarar vermede hiçbir sınır tanımayan adamın saldırılarına karşı içinizden kim benim şerefimi koruyacak? Allah'a yemin olsun ki, ben iyice araştırdım ve ne onda, ne de adı iftiraya karışan kişide kötü hiçbir şey bulamadım." Bunun üzerine Üseyd bin Hudayr (veya, bazı rivayetlere göre, Sa'd bin Muaz ayağa kalkıp, "Ey Allah'ın Rasûlü, eğer bu adam bizim kabilemize mensupsa onu biz öldürelim, yok eğer Hazrec kabilesine mensupsa, eğer emredersen yine öldürelim" diyor. Bunu duyan Hazrec kabilesinin reisi Sa'd bin Ubade ayağa kalkarak, "Yalan söylüyorsun, onu asla öldüremeyeceksin. Bu adamın bizim kabilemize ait olduğunu bildiğinden böyle konuşuyorsun" diye karşılık veriyor. Hz. Üseyd, "Sen bir münafıksın, bu nedenle de bir münafığı koruyorsun" cevabında bulunuyor. Bunun üzerine mescidde, Hz. Peygamber (s.a) orada olmasına rağmen bir ayaklanmaya dönüşebilecek derecede genel bir kargaşalık çıkıyor. Fakat, Hz. Peygamber (s.a) öfkelerini bastırıyor ve minberden iniyor."
Olayın kalan ayrıntılarını sonunda Hz. Aişe'yi onurluca temize çıkaran ayetleri yorumlarken vereceğiz. Fakat, burada Abdullah bin Übeyy'in çıkardığı, fitnenin büyüklüğüne işaret etmek istiyoruz. Şöyle ki: (1) Bu, Hz. Peygamber (s.a) ve Hz. Ebu Bekir Sıddık'ın şerefine ve namusuna karşı bir saldırıydı. (2) İslâmi hareketin en büyük serveti olan yüksek manevi üstünlüğü sarsmaya yönelikti. (3) Muhacirlerle Ensar ve ensarın iki kabilesi olan Evs'le Hazrec arasında bir iç savaş çıkarma amacını da taşıyordu.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu sure ve (adeta bir tamamlayıcısı olduğu) Ahzab Suresi'nin 23-73'üncü ayetleri, münafıkların saldırısının ana hedefi olan maneviyat cephesini güçlendirmek için inmiştir. Ahzab Suresi'nin 28-73'üncü ayetleri Hz. Peygamber'in (s.a) Hz. Zeynep'le evlenmesiyle ilgili olarak, Nur Suresi de ikinci saldırı üzerine (İfk Olayı) İslâm ümmetinin birliğinde ortaya çıkan çatlakları onarmak için gönderilmiştir. Her iki sureyi incelerken bu noktayı gözönünde tutarsak, örtünmeyle ilgili hükümlerin altında yatan hikmeti anlayabiliriz. Maneviyat cephesini güçlendirmek ve korumak ve Hz. Zeynep'le evlenme olayının yol açtığı propaganda fırtınasını karşılamak için Allah aşağıdaki talimatları indirmiştir:
1. Hz. Peygamber'in (s.a) hanımları kendi gizli ve özel odalarında kalacaklar, süslerini göstermekten kaçınacaklar ve başkalarıyla konuşmalarında dikkatli ve tedbirli olacaklardır. (32-33) .
2. Diğer müslümanlar, Hz. Peygamber'in (s.a) özel odalarına girmeyecekler ve istediklerini perde arkasından sorup söyleyeceklerdir. (53) .
3. Mahrem ve mahrem olmayan yakınlar arasına bir sınır çizilmektedir. Ancak mahrem olanlar, yani evlenmeleri yasak olacak ölçüde yakınlığı bulunanlar Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarının odalarına girebileceklerdir. (55) .
4. Peygamber'in (s.a) hanımlarının müslümanlara kendi öz anneleri gibi haram olduğu ilan edilmekte, dolayısıyla her müslümanın onlara en temiz niyetlerle bakması emrolunmakatdır. (53-54)
5. Müslümanlar, eğer Hz. Peygamber'e (s.a) eziyet verirlerse Allah'ın lanet ve azabını çekecekleri konusunda uyarılmaktadırlar. Aynı şekilde, herhangi müslüman bir erkek veya kadına iftira etmek, onurunu rencide etmek de büyük bir günahtır. (57-58) .
6. Evlerinden dışarı çıkmak zorunda olduklarında, tüm müslüman kadınlar örtüleriyle başlarını ve yüzlerini örteceklerdir. (59) .
"İftira" olayı üzerine, bu olayın korkunçluğuyla sarsılan İslâm toplumunun manevi örtüsünü güçlendirmek ve duruluğunu korumak için bu sure indirildi. Kur'an'ın ahlâki, manevi ve sosyal ölçülerin benimsenmesiyle ümmeti ıslah etmek için psikolojik bir durumdan nasıl yararlandığının anlaşılması için aşağıda ilgili hüküm ve talimatların bir özetini veriyoruz:
1-Sosyal bir suç olduğu daha önce açıklanmış bulunan (Nisa: 15-16) zinanın burada ceza gerektirici bir suç olduğu ve yüz sopayla cezalandırılacağı ilan edilmiştir.
2-Zina eden erkek ve kadınlardan uzaklaşılması emredilmiş ve müslümanların böyleleriyle evlilik ilişkisi kurmaları yasaklanmıştır.
3-Başkasını zina etmekle suçlayan, fakat dört tanık getiremeyen seksen sopayla cezalandırılacaktır.
4-Kocanın karısına zina suçu yüklemesi durumunda "lian" yasası getirilmiştir.
5-Müslümanlara, "şerefli ve iyi ad sahibi kişiler zina yüklenmesi durumunda oldukça titiz davranmalı ve bunu yaymak şöyle dursun, hemen bastırmalı ve reddetmelisiniz" denircesine, Hz. Aişe'yle ilgili "ifitra" olayından ders almaları emredilmiştir. Bu bağlamda, şöyle bir genel ilke konmuştur: Temiz erkeğe gereken eş, temiz bir kadın olmalıdır, çünkü o uzun süre kirli bir kadınla geçinemez, aynı şekilde temiz bir kadının eşi de, temiz olmalıdır. Kur'an bu noktada adeta şöyle demektedir: "Hz. Peygamber'in (s.a) temiz bir insan, hem de insanların en temizi olduğunu bilip dururken, nasıl oldu da, kirli bir kadınla mutlu olabileceğine ve bu kadını hanımları içinde en çok sevdiği olacak şekilde yüceltebileceğine inandınız? Açıktır ki, kirli bir kadın yapmacık tutumuyla Hz. Peygamber (s.a) gibi temiz bir erkeği ne yapsa aldatamaz. Hem, suçlanılan temiz bir kadın olduğu halde, suçlayanın alçak birisi olduğunu da gözönüne almanız gerekirdi. Bu, suçlamanın dikkate değer olmadığına, hatta düşünülemez olduğuna yeterli bir nedendi.
6-İslâm ümmeti içinde asılsız haber ve kötü söylentiler yayanlar ve kötülüğü propaganda edenler yüreklendirilmeye değil, cezalandırılmaya layıktırlar.
7-İslâm ümmetinde ilişkilerin zan ve şüpheye değil, sağlam inanç ve imana dayanması genel ilkedir, suçlu olduğu kesinleşmedikçe herkese suçsuz muamelesi yapılacaktır.
8-Kimse bir başkasının evine dilediği şekilde ve izin almadan giremez.
9-Hem erkekler, hem de kadınlar karşılaştıklarında bakışlarını indirmeli ve birbirlerine bakmamalıdırlar.
10-Kadınlar evlerinin içinde bile başlarını ve göğüslerini örtmelidirler.
11-Kadınlar, hizmetçileri ve evlenmelerinin haram olduğu yakınlarının dışında kimseye karşı süs eşyalarını da takmamalıdırlar.
12-Bekârlar genelde iffetsizliğin yayılmasında önayak olduklarından, köle ve cariyeler için bile evlenme teşvik edilmelidir.
13-Kölelik kurumu hoş görülmemekte ve köle sahipleri ve daha başkalarına mükâtebe kanunuyla özgürlüklerini kazanmaları için kölelere mali yardımda bulunmaları emredilmektedir.
14-İlk bakışta, cariyelerin fuhuş yapması yasaklanmaktadır, çünkü Araplar'da fahişelik yalnızca bu sınıfa özgüydü. Bu da fahişeliğin yasaklanması demektir.
15-Hizmetçiler ve evin küçük çocukları dahil, ev hayatında gizlilik esastır ve kutsaldır. Çocuklar, izin almadan özellikle sabahları, öğleleri ve geceleri hiçbir erkek veya kadının özel odasına giremezler.
16-Yaşlı kadınlar evlerinde başörtülerini takmayabilirler, fakat süslerini göstermekten kaçınmalıdırlar. Hatta başörtülerini takmaları daha iyidir.
17-Kör, sakat, topal ve hasta olanlar başkalarının evlerinden izinsiz yiyecek herhangi bir şey alabilirler, çünkü bu, kabul edilir suçlardandır, hırsızlık ve kandırma sayılmaz.
18-Bütün bunlardan ayrı olarak, müslümanların yemeklerini bir arada yiyerek karşılıklı ilişkileri geliştirmeleri çok iyidir. Çok yakın akrabalar ve samimi dostlar resmi davete gerek olmaksızın birbirlerinin evlerinde yemek yiyebilirler. Gelecek herhangi bir fitne ve kötülüğü karşılamak için böylece aralarındaki ilişkilerde daha bir yakınlaşma, içtenlik ve sıcaklık doğar. Bu hüküm ve talimatlarla birlikte, her müslüman seçebilsin diye müminlerle münafıkların açık nitelikleri de ortaya konmaktadır. Ayrıca, ümmet disipline edici ölçülerle daha bir güçlendirilmekte, bireyler birbirlerine daha bir yaklaştırılmakta ve böylece düşmanların fitne çıkarma heves ve cesaretleri kırılmaktadır.
Hepsinin üstünde, surede ortaya çıkan en açık görüntü, böylesi saçma ve utanmazlık örneği saldırıları izlemesi kaçınılmaz olan keskin ve yaralayıcı ifadelerin yer almayışıdır. Bu kışkırtma karşısında gazaba gelmek yerine, surenin dili bir takım yasa ve düzenlemeler geticiri, yapıcı hükümler koyucu ve ümmetin eğitim ve öğretiminin gerektiği bir zamanda akıllıca talimatlar verici niteliktedir. Böylesi kışkırtıcı fitneleri nasıl soğukkanlılıkla ve akıllıca karşılamamız gerektiğini de öğretiyor bize. Aynı zamanda, Kur'an'ın Hz. Muhammed'in (s.a) değil, tüm insanî durum ve şartları en yüksek düzeyden gözleyen ve hiçbir kişisel önyargı, duygu ve eğilim olmadan insanlığa yol gösteren bir Varlığın sözü olduğunun apaçık bir delilidir de bu. Eğer Hz. Peygamber'in (s.a) sözü olmuş olsaydı, bütün yumuşaklığına ve gönül yapıcılığına rağmen, içinde ufak tefek acılıklar da herhalde bulunurdu. çünkü, ne kadar soylu da olsa, bir insanın şerefine böyle alçakça saldırıldığında kızması, sadece insanî bir tavırdır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
24
Işık · Medine
النور
64
Sure Adı Açıklaması
Sure adını, "Nûr âyeti" diye bilinen 35. âyette Allah'ın, gökleri ve yeri aydınlatan nûrundan bahsedildiği için "Nûr sûresi" adını almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin Beni Mustalık Gazası'ndan sonra indiğinde icma (görüş birliği) vardır ve bu icma, gaza dönüşü meydana gelen "İfk-İftira' olayıyla ilgili 11-20'nci ayetlerle desteklenmektedir. Fakat, bu gazanın H. 5'inci yılda Hendek Savaşı'ndan (Bu savaş Ahzab gazvesi diye de bilinir) önce mi, yoksa sonra H. 6'ıncı yılda mı olduğu konusunda görüş ayrılığı vardır. Bu surenin mi, yoksa Kur'an'da kadınların örtünmesiyle ilgili hükümleri içeren tek diğer sure el-Ahzab'ın mı önce indiği sorununu çözmek bir hayli önemlidir. Ahzab Suresi'nin Hendek Savaşı münasebetiyle indiği açıktır. Bu durumda, eğer bu savaş daha önce olduysa, örtünmeyle ilgili ilk hükümler Ahzab Suresi'yle bildirilmiş ve ardından bu suredeki hükümlerle tamamlanmış demektir. Yok, eğer Mustalikoğulları Gazası daha önce olduysa, örtüyle ilgili hükümlerin tarihi sırası tersine dönecek ve hükümlerin anlam ve hikmetini kavramak zorlaşacaktır.
İbn Sa'd'a göre Müstalikoğulları Gazası H. 5'inci yılın Şaban ayında Hendek Savaşı ise aynı yılın Zi'l-Ka'de ayında meydana gelmiştir. Bu görüş, 'İfk Olayı'yla ilgili Hz. Sa'd b. Ubade ile Hz. Sa'd b. Muaz arasında geçen bir tartışmanın söz konusu edildiği Hz. Aişe'den gelen bazı rivayetlere dayanmaktadır. Hz. Sa'd bin Muaz, sahih rivayetlere göre Hendek Savaşı'nın hemen ardından gelen Kureyzaoğulları Seferi'nde vefat etmiştir. Bu bakımdan H. 6'ıncı yılda İfk Olayıyla ilgili bir tartışmada bulunması düşünülemez.
Öte yandan, Muhammed İbn İshak, Hendek Savaşı'nın 5. yılın Şevval ayında, Mustalıkoğulları seferininse 6. yılın Şaban ayında meydana geldiğini belirtir. Hz. Aişe ve daha başkalarından gelen pek çok sahih rivayet bu görüşü desteklemektedir. Bu rivayetlere göre 1) Örtünmeyle ilgili hükümler İfk olayından önce Ahzab Suresi'nde gelmiştir 2) Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb'le H.5'inci yılda Hendek Savaşı'ndan sonra evlenmiştir, 3) Hz. Aişe Hz. Zeyneb'in rakibi olduğundan Hz. Zeyneb'in kızkardeşi Hanne İfk-İftira'nın yayılmasında başı çekenler arasında yer almıştır. Bütün bunlar Muhammed İbn İshak'ın görüşünü desteklemektedir.
Bu iki görüşe şimdi biraz daha yakından bakalım: Birinci görüşün lehindeki tek delil, "İfk Olayı"'yla ilgili bir tartışmada Sa'd bin Muaz'ın taraf olduğunun anılmasıdır. Fakat, bu delili, yine Hz. Aişe'den gelen, ama bu kez Hz. Sa'd b. Muaz'ın yerine Hz. Üseyd b. Hudayr'ın adının geçtiği başka rivayetler zayıflatmaktadır. O halde, rivayetler aktarılırken isimlerde bir karıştırma olsa gerektir. Öte yandan, salt Sa'd İbn Muaz'ın adı geçiyor diye ilk görüşü kabul ettiğimizde, bu kez çözülmesi imkansız daha başka güçlüklerle karşılaşıyoruz. Sözgelimi, bu durumda örtüyle ilgili hükümlerin inişiyle, Hz. Peygamber'in Hz. Zeyneb'le evlenişinin Hendek Savaşı'ndan önce meydana geldiğini kabul etmek zorunda kalacağız. Fakat, bu iki olayın da Hendek Savaşı ve Kureyzaoğulları Seferi'nden sonra olduğunu Kur'an'dan ve pek çok sahih rivayetlerden öğreniyoruz. Bu nedenle, İbn Hazım, İbn Kayyım ve daha bazı seçkin alimler Muhammed İbn İshak'ın görüşünü doğru kabul etmişlerdir, biz de aynı görüşe katılıyoruz. O halde sonuç, Ahzab Suresi'nin kendisinden aylarca sonra H. 6'ıncı yılın ikinci yarısında vahyolunan Nur Suresi'nden önce indiği şeklinde olmaktadır.
Tarihsel Arka-Plan: Şimdi de surenin iniş zamanındaki şartlara bir göz atalım. Surenin nüzul sebebini oluşturan "İfk" olayının İslâm'la kâfirler arasındaki çatışmayla yakından bağlantılı olduğu hatırda tutulmalıdır.
Bedir zaferinden sonra İslâmî hareket her geçen gün daha bir güçlenmeye başlamıştı. O kadar ki, Hendek Savaşı'nın olduğu zamana gelindiğinde, düşmanın sayısı onbine varan birleşik kuvvetlerinin kıramayıp, Medine kuşatmasını bir ay sonra kaldırmak zorunluluğuna düşecekleri bir güç düzeyine ulaşmıştı. Her iki tarafın iyice farkına vardığı şekilde, kâfirlerin yıllardır sürdüregeldiği saldırı savaşının artık sona ermesi demekti bu. Nitekim, bu savaştan sonra Hz. Peygamber (s.a) de bu durumu şöyle ifade etmişlerdi: "Bu yıldan sonra Kureyş bir daha size saldırmayacaktır, hücum sırası sizi geçmiş bulunuyor" (İbn Hişam, cilt: 3, sh: 266)
Kâfirler, İslâm'ı savaş alanında yenemeyeceklerini anlayınca, çatışmayı sürdürmek için ahlâk cephesini seçtiler. Bu taktik değişiminin bilinçli danışmaların ürünü mü, yoksa düşmanın elde edilebilir tüm güçlerinin toplandığı Hendek Savaşı'ndaki onur kırıcı yenilginin kaçınılmaz bir sonucu mu olduğunu kestirmek zordur. İslâm'ın yükselmesinin müslümanların sayı gücüne, üstün silahlarına, cephanesine ve daha büyük maddi kaynaklarına bağlı olmadığını, tersine bütün bu cephelerde müslümanların büyük dezavantajlarla savaştıklarını düşman çok iyi biliyordu. Başarılarını manevi ve ahlâki üstünlüklerine borçluydu müslümanlar. Düşmanları, Hz. Peygamber'in (s.a) ve ashabının temiz yaşayışları ve soylu karakterlerinin halkın kalblerini fethettiğini ve kendilerini disiplinli bir toplum haline getirmekte olduğunu kavramıştı. İşte bu yüzden müşrikler ve Yahudiler hem savaş, hem de barış cephesinde yenilgiye uğruyorlardı.
Dikkat edilecek olursa, ahlâken bozulmuş insanlar, genellikle rakiplerinin üstün meziyetleri karşısında, kendilerini düzeltecekleri yerde, rakiplerini karalamaya çalışırlar.
Sözünü ettiğimiz bu şartlar altında kâfirlerin kötü plan ve niyetleri, kendilerini Hz. Peygamber (s.a) ve müslümanlara karşı, düşmanlarını yenmede müslümanlara büyük yardımı olan ahlâk ve mânâ siperini yıkmak için bir karalama kampanyası başlatmaya sevketti. Bu amaçla, Hz. Peygamber (s.a) ve ashabı aleyhinde iftiralarda bulunmak için münafıkların yardımlarını sağlama yolunu seçtiler. Böylece, müşrikler ve Yahudiler, müslümanların arasına ayrılık tohumları ekmek ve disiplinlerini bozmak için bu iftiraları kullanacaklardı.
Bu şekilde oluşturulan yeni stratejinin uygulamaya konması için ilk fırsat, Hz. Peygamber'in (s.a) evlatlığı Zeyd b. Harise'den boşanmış bulunan Cahş kızı Hz. Zeynep'le evlendiği H. 5'inci yılın Zi'l-Ka'de ayında doğdu. Ancak Hz. Peygamber (s.a) bu evliliği kişinin bizzat kendi öz oğlunun hakkı olan statünün aynısını evlatlığa da tanıyan cahilî âdete bir son vermek için yapmıştı. Ne var ki içerde münafıklar, Hz. Peygamber'i (s.a) karalamak için bu olayı bulunmaz bir fırsat olarak gördüler. Dışarda da Yahudiler ve müşrikler kirli bir iftira kampanyasıyla Hz. Peygamber'in (s.a) yüce adına kara çalmak amacıyla bu olayı istismar etmeye başladılar. Hayali hikâyeler, uydurulup olabildiğince yayıldı:
"Neymiş, bir gün Muhammed (s.a) evlatlığının karısını görmüş ve ona aşık olmuş, onun boşanmasını sağlamış ve sonunda onunla kendisi evlenmiş." Ne kadar saçma bir uydurma da olsa, bu hikâye ustalıkla yayıldı ve amacına ulaştı. O kadar ki, bir takım müslüman hadisçi ve tefsirciler bu hikâyenin bazı bölümlerine eserlerinde yer verdiler ve müsteşrikler de Hz. Peygamber'i (s.a) karalamak için bunları kullanıp durdular. Oysa Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb'e rastgele bir kez görüp de hemen ilk bakışta aşık olacak kadar yabancı değildi. Hz. Zeynep, Hz. Peygamber'in (s.a) halası Abdülmuttalib kızı Ümeyme'nin kızıydı. Hz. Peygamber (s.a) kendisini çocukluğundan beri tanıyordu. Daha bir yıl önce, Kureyşlilerle azatlı kölelerin insan olmak bakımından eşit olduklarını uygulamada göstermek için, Hz. Zeyneb'i istememesine rağmen Hz. Zeyd'le evlenmeye bizzat kendisi ikna etmişti. Oysa Hz. Zeyneb'in kardeşi Abdullah bin Cahş bu evliliğe karşı çıkıyordu. Nitekim Zeynep bir azatlı köleyle evlenmeyi bir türlü içine sindiremediğinden kocasıyla geçinememiş ve boşanmak zorunda kalmışlardı. Bu olup bitenleri herkes biliyordu, buna rağmen iftiracılar propagandalarında o ölçüde başarılı oldular ki, bugün bile İslâm'ı lekelemek için bu olayı istismar edenler vardır.
İkinci iftira kampanyası, Mustalıkoğulları Seferi dönüşü meydana gelen bir olay üzerine Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarından Hz. Aişe'nin namusuna karşı başlatıldı. Bu kampanya birincisinden daha yaygın ve daha geniş boyutlu olup, bu surenin de bel kemiğini oluşturduğundan, daha ayrıntıyla ele alacağız.
Önce, bu kampanyada rollerin en alçakçasını oynayan Abdullah b. Übeyy hakkında birkaç söz söyleyeyim. Hazrec kabilesinden olan bu adam Medine'nin en önde gelenlerinden biriydi. Hz. Peygamber'i (s.a) hicretinden önce halk kendisini kral yapmaya niyetlenmiş, fakat Hicret'le birlikte değişen şartlar bu niyetin gerçekleşmesine engel olmuştu. Her ne kadar İslâm'a girmişse de, kalben münafık olarak kalmıştı. Münafıklığı o kadar belliydi ki, kendisine "Münafıkların reisi" deniliyordu. Öcünü almak için, İslâm aleyhinde atılabilecek hiçbir iftira fırsatını kaçırmazdı.
H. 6'ıncı yılın Şaban ayıydı. Hz. Peygamber (s.a) Mustalıkoğullarının müslümanlara karşı bir savaş hazırlığında olduklarını ve bu amaçla diğer kabileleri de toplamaya çalıştıkları haberini almış ve daha önce davranarak düşmanı ansızın bastırmıştı. Kabile halkını ve mallarını ele geçirdikten sonra, bölgedeki su kaynaklarından Müreysi kıyısında konaklanılmıştı. Bir gün, kaynaktan su alma konusunda, Hz. Ömer'in bir hizmetçisiyle Hazrec kabilesinin bir müttefîki arasında tartışma çıkmış, bu tartışma Muhacirlerle Ensar arasında kavgaya yol açmış, fakat hemen bastırılmıştı. Ne var ki, çok sayıda münafıkla birlikte sefere katılan Abdullah b. Übeyy'in stratejisine yaramamıştı bu. Bu nedenle, hemen "Siz bizzat kendiniz bu Kureyşlileri Mekke'den getirdiniz, mülkünüze ve servetinize ortak yaptınız, şimdi de sizin rakipleriniz oldular ve üzerinizde egemenlik kurmak istiyorlar. Şimdi bile desteğinizi onlardan çekseniz, hemen şehrinizden ayrılmak zorunda kalacaklardır" diyerek Ensarı kışkırtmaya başladı. Sonra da yemin edip, "Medine'ye varır varmaz, şerefliler rezilleri şehirden çıkaracaktır" diye ilan etti."
Bu sözü duyar duymaz Hz. Ömer, "onu katlet ya Rasûlullah" dedi. Hz. Peygamber (s.a) ise "Ya Ömer, böyle yaparsak herkes, Muhammed kendi arkadaşlarını öldürüyor demez mi?" diye karşılık vermiştir.
Hz. Peygamber (s.a) bu durum üzerine hemen hareket ve Medine'ye geri dönüş emrini verdi. Cebrî (zorunlu) yürüyüş hiç mola vermeksizin ertesi gün öğleye kadar sürdü ve herkes yorulduğundan boşboğazlığa da zaman kalmadı. Useyd bin Uzeyr, Rasûlallah'a, "Ya Rasûlallah sizi böyle acele hareket etmeye sevkeden nedir?" diye sordu. Hz. Peygamber (s.a) "Arkadaşınızın ne söylediğini duymadın mı?" diye cevap verince o, "Hangi arkadaştan bahsediyorsunuz?" dedi. Hz. Peygamber, (s.a) "Abdullah bin Ubey" deyince, Useyd bin Uzeyr. "Onu hoşgör ya Rasûlullah, siz Medine'ye gelmeden önce biz onu kral yapmaya karar vermiştik. Siz gelince o kral olamadı ve bu yüzden sizden nefret ediyor" dedi.
Hz. Peygamber'in (s.a) bu akıllı kararı ve çabuk hareketi fitnenin istenmeyen sonuçlarını önlediyse de, Abdullah b. Übeyy'in eline çok daha ciddi ve çok daha büyük bir fitne için önemli bir fırsat geçti. Hz. Aişe'ye iftira atmaktı bu yeni fitne. Eğer Hz. Peygamber (s.a) ve ona içten bağlı olanlar gerekli akıllılığı, bunu karşılamada gerekli sabır ve olağanüstü disiplini göstermemiş olsalardı, genç İslâm Ümmetini iç savaşa sürükleyebilecek bir fitneydi bu. İftira olayına yol açan hadisleri anlamak için, olup bitenleri Hz. Aişe'nin kendi ağzından dinleyelim:
"Hz. Peygamber (s.a) ne zaman bir sefere çıksa, hanımlarından hangisinin kendisine eşlik edeceğini belirlemek için kura çekerdi.
Buna göre, Mustalıkoğulları seferinde kendisine ben eşlik edecektim. Dönüşte Hz. Peygamber (s.a) geceleyin yolda son olarak bir yerde konakladı. Vakit henüz geceydi ki, yürüyüş için hazırlıklara başladılar. Ben de rahatlamak için kampın dışına çıktım. Dönüp de kaldığım yere yaklaştığımda gerdanlığımın bir yerlerde düşmüş olduğunu farkettim. Aramak için geri döndüm, fakat bu arada kervan hareket etmiş ve ben de arkalarında yalnız kalmıştım. Hevdeci taşıyan dört kişi, boş olduğunun farkına varmadan onu deveye yüklemişlerdi. O günlerde yiyecek kıtlığından dolayı zayıf olduğumdandı bu.
Beni el-Mustalık'e karşı kampanya
Çarşafıma bürünüp geride kaldığım anlaşılır da gelir beni götürürler ümidiyle yere uzandım. Bu arada uyumuşum. Sabahleyin Safvan bin Muattal Sülemî yoldan geçerken, örtüyle ilgili hüküm inmeden önce beni birkaç kez görmüş olduğundan beni gördü ve tanıdı, devesini durdurdu ve bağırdı: "İnna lillahi ve inna ileyhi raciun! Hz. Pey-gamber'in hanımı burada kalmış!" Bu ses üzerine birden uyandım ve çarşafımla yüzümü kapadım. Başka bir şey demeden devesini çöktürdü ve kenarda durdu, ben de deveye bindim. Deveyi yularından tutuyordu, öğle sıraları tam durduğu zaman kervana yetiştik ve kimse benim geride kaldığımı farketmemişti. Sonradan bu olayın bana iftira atmak için kullanıldığını ve Abdullah b. Übeyy'in iftiracıların başını çektiğini öğrendim. (Daha başka rivayetlere göre, Hz. Aişe Safvan'ın yedeğindeki deve üzerinde orduya yetişip de geride kaldığı anlaşılınca, Abdullah b. Übeyy "Allah'a yemin olsun, artık o iffetli ve temiz değildir. Bakın bakın, Peygamberimizin karısı geceyi birlikte geçirdiği adamın çektiği deve üzerinde ve açık olarak geliyor" diye bağırmıştır.)
Medine'ye varınca hastalandım ve bir aydan daha fazla yatakta kaldım. Olanlardan bütünüyle habersiz idiysem de, 'iftira haberi şehirde bir skandal halini almış ve Hz. Peygamber'in (s.a) kulağına da ulaşmıştı. Eskiden olduğu gibi hastalığımla ilgilenmediğini görüyordum. Geliyor, bana hiçbir şey söylemeden başkalarından nasıl olduğumu öğreniyor ve gidiyordu. Bir şeyler dönüyor diye aklım çatlıyordu nerdeyse. Rasûlullah'tan izin aldım ve daha iyi bakım için annemin evine gittim.
Ben orada kalırken, bir gece babamın yeğeni olan Mistah'ın annesiyle rahatlamak için şehrin dışına çıktım. (Hz. Ebubekir,Mistah ve ailesinin geçimini üstlenmişti.) Oradan buradan konuşurken bir şeye takılıp sendeledi ve aynı anda bağırdı; "Yok olsun Mistah!" "Sen nasıl annesin ki, Bedir Savaşı'na katılmış olan oğlunu böyle lânetliyorsun?" dedim. "Sevgili kızım" diye cevap vermeye başladı ve şöyle devam etti: "Onun ne skandal heveslisi olduğundan haberin yok mu?" Ardından bana iftira kampanyasıyla ilgili herşeyi anlattı. (Münafıkların yanısıra, bazı gerçek müslümanlar da bu kampanyaya katılmışlardı. Mistah, İslâm'ın ünlü şairi Hassan b. Sabit ve Cahş'ın kızı Hz. Zeyneb'in kızkardeşi Hamne bunların önde gelenleriydi.) Bu korkunç hikâyeyi duyunca kanım dondu, hemen eve dönüp, gecenin kalan kısmını ağlayarak geçirdim.
Ben yokken Hz. Peygamber, (s.a) Ali ve Üsame b. Zeyd'le bu konuyu konuşmuş. Üsame hakkımda güzel sözler söylemiş, "Ey Allah'ın Rasûlü" demiş. "hanımında iyilikten başka bir şey görmedik. Onun hakkında yayılan her şey yalan ve iftiradan ibarettir." Ali ise, "Ey Allah'ın Rasûlü, kadın kıtlığı yok, istersen bir başkasıyla evlenebilirsin. Bununla birlikte, meseleyi araştırmak arzusundaysan kadın hizmetçisini çağırt ve ondan sor" görüşünde bulunmuş. Hizmetçi çağırıldığında O, "Seni Hakkla gönderen Allah'a yemin ederim ki, onda kötü hiçbirşey görmedim, ancak, kendisine ben yokken yoğrulmuş hamura bakmasını söylediğimde uyuyakalır ve bir keçi gelip onu yer." demiştir.
"Aynı gün Hz. Peygamber (s.a) minbere çıkıp halka sesleniyor ve şunları söylüyor: "Ey müslümanlar, karıma iftira atarak bana zarar vermede hiçbir sınır tanımayan adamın saldırılarına karşı içinizden kim benim şerefimi koruyacak? Allah'a yemin olsun ki, ben iyice araştırdım ve ne onda, ne de adı iftiraya karışan kişide kötü hiçbir şey bulamadım." Bunun üzerine Üseyd bin Hudayr (veya, bazı rivayetlere göre, Sa'd bin Muaz ayağa kalkıp, "Ey Allah'ın Rasûlü, eğer bu adam bizim kabilemize mensupsa onu biz öldürelim, yok eğer Hazrec kabilesine mensupsa, eğer emredersen yine öldürelim" diyor. Bunu duyan Hazrec kabilesinin reisi Sa'd bin Ubade ayağa kalkarak, "Yalan söylüyorsun, onu asla öldüremeyeceksin. Bu adamın bizim kabilemize ait olduğunu bildiğinden böyle konuşuyorsun" diye karşılık veriyor. Hz. Üseyd, "Sen bir münafıksın, bu nedenle de bir münafığı koruyorsun" cevabında bulunuyor. Bunun üzerine mescidde, Hz. Peygamber (s.a) orada olmasına rağmen bir ayaklanmaya dönüşebilecek derecede genel bir kargaşalık çıkıyor. Fakat, Hz. Peygamber (s.a) öfkelerini bastırıyor ve minberden iniyor."
Olayın kalan ayrıntılarını sonunda Hz. Aişe'yi onurluca temize çıkaran ayetleri yorumlarken vereceğiz. Fakat, burada Abdullah bin Übeyy'in çıkardığı, fitnenin büyüklüğüne işaret etmek istiyoruz. Şöyle ki: (1) Bu, Hz. Peygamber (s.a) ve Hz. Ebu Bekir Sıddık'ın şerefine ve namusuna karşı bir saldırıydı. (2) İslâmi hareketin en büyük serveti olan yüksek manevi üstünlüğü sarsmaya yönelikti. (3) Muhacirlerle Ensar ve ensarın iki kabilesi olan Evs'le Hazrec arasında bir iç savaş çıkarma amacını da taşıyordu.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu sure ve (adeta bir tamamlayıcısı olduğu) Ahzab Suresi'nin 23-73'üncü ayetleri, münafıkların saldırısının ana hedefi olan maneviyat cephesini güçlendirmek için inmiştir. Ahzab Suresi'nin 28-73'üncü ayetleri Hz. Peygamber'in (s.a) Hz. Zeynep'le evlenmesiyle ilgili olarak, Nur Suresi de ikinci saldırı üzerine (İfk Olayı) İslâm ümmetinin birliğinde ortaya çıkan çatlakları onarmak için gönderilmiştir. Her iki sureyi incelerken bu noktayı gözönünde tutarsak, örtünmeyle ilgili hükümlerin altında yatan hikmeti anlayabiliriz. Maneviyat cephesini güçlendirmek ve korumak ve Hz. Zeynep'le evlenme olayının yol açtığı propaganda fırtınasını karşılamak için Allah aşağıdaki talimatları indirmiştir:
1. Hz. Peygamber'in (s.a) hanımları kendi gizli ve özel odalarında kalacaklar, süslerini göstermekten kaçınacaklar ve başkalarıyla konuşmalarında dikkatli ve tedbirli olacaklardır. (32-33) .
2. Diğer müslümanlar, Hz. Peygamber'in (s.a) özel odalarına girmeyecekler ve istediklerini perde arkasından sorup söyleyeceklerdir. (53) .
3. Mahrem ve mahrem olmayan yakınlar arasına bir sınır çizilmektedir. Ancak mahrem olanlar, yani evlenmeleri yasak olacak ölçüde yakınlığı bulunanlar Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarının odalarına girebileceklerdir. (55) .
4. Peygamber'in (s.a) hanımlarının müslümanlara kendi öz anneleri gibi haram olduğu ilan edilmekte, dolayısıyla her müslümanın onlara en temiz niyetlerle bakması emrolunmakatdır. (53-54)
5. Müslümanlar, eğer Hz. Peygamber'e (s.a) eziyet verirlerse Allah'ın lanet ve azabını çekecekleri konusunda uyarılmaktadırlar. Aynı şekilde, herhangi müslüman bir erkek veya kadına iftira etmek, onurunu rencide etmek de büyük bir günahtır. (57-58) .
6. Evlerinden dışarı çıkmak zorunda olduklarında, tüm müslüman kadınlar örtüleriyle başlarını ve yüzlerini örteceklerdir. (59) .
"İftira" olayı üzerine, bu olayın korkunçluğuyla sarsılan İslâm toplumunun manevi örtüsünü güçlendirmek ve duruluğunu korumak için bu sure indirildi. Kur'an'ın ahlâki, manevi ve sosyal ölçülerin benimsenmesiyle ümmeti ıslah etmek için psikolojik bir durumdan nasıl yararlandığının anlaşılması için aşağıda ilgili hüküm ve talimatların bir özetini veriyoruz:
1-Sosyal bir suç olduğu daha önce açıklanmış bulunan (Nisa: 15-16) zinanın burada ceza gerektirici bir suç olduğu ve yüz sopayla cezalandırılacağı ilan edilmiştir.
2-Zina eden erkek ve kadınlardan uzaklaşılması emredilmiş ve müslümanların böyleleriyle evlilik ilişkisi kurmaları yasaklanmıştır.
3-Başkasını zina etmekle suçlayan, fakat dört tanık getiremeyen seksen sopayla cezalandırılacaktır.
4-Kocanın karısına zina suçu yüklemesi durumunda "lian" yasası getirilmiştir.
5-Müslümanlara, "şerefli ve iyi ad sahibi kişiler zina yüklenmesi durumunda oldukça titiz davranmalı ve bunu yaymak şöyle dursun, hemen bastırmalı ve reddetmelisiniz" denircesine, Hz. Aişe'yle ilgili "ifitra" olayından ders almaları emredilmiştir. Bu bağlamda, şöyle bir genel ilke konmuştur: Temiz erkeğe gereken eş, temiz bir kadın olmalıdır, çünkü o uzun süre kirli bir kadınla geçinemez, aynı şekilde temiz bir kadının eşi de, temiz olmalıdır. Kur'an bu noktada adeta şöyle demektedir: "Hz. Peygamber'in (s.a) temiz bir insan, hem de insanların en temizi olduğunu bilip dururken, nasıl oldu da, kirli bir kadınla mutlu olabileceğine ve bu kadını hanımları içinde en çok sevdiği olacak şekilde yüceltebileceğine inandınız? Açıktır ki, kirli bir kadın yapmacık tutumuyla Hz. Peygamber (s.a) gibi temiz bir erkeği ne yapsa aldatamaz. Hem, suçlanılan temiz bir kadın olduğu halde, suçlayanın alçak birisi olduğunu da gözönüne almanız gerekirdi. Bu, suçlamanın dikkate değer olmadığına, hatta düşünülemez olduğuna yeterli bir nedendi.
6-İslâm ümmeti içinde asılsız haber ve kötü söylentiler yayanlar ve kötülüğü propaganda edenler yüreklendirilmeye değil, cezalandırılmaya layıktırlar.
7-İslâm ümmetinde ilişkilerin zan ve şüpheye değil, sağlam inanç ve imana dayanması genel ilkedir, suçlu olduğu kesinleşmedikçe herkese suçsuz muamelesi yapılacaktır.
8-Kimse bir başkasının evine dilediği şekilde ve izin almadan giremez.
9-Hem erkekler, hem de kadınlar karşılaştıklarında bakışlarını indirmeli ve birbirlerine bakmamalıdırlar.
10-Kadınlar evlerinin içinde bile başlarını ve göğüslerini örtmelidirler.
11-Kadınlar, hizmetçileri ve evlenmelerinin haram olduğu yakınlarının dışında kimseye karşı süs eşyalarını da takmamalıdırlar.
12-Bekârlar genelde iffetsizliğin yayılmasında önayak olduklarından, köle ve cariyeler için bile evlenme teşvik edilmelidir.
13-Kölelik kurumu hoş görülmemekte ve köle sahipleri ve daha başkalarına mükâtebe kanunuyla özgürlüklerini kazanmaları için kölelere mali yardımda bulunmaları emredilmektedir.
14-İlk bakışta, cariyelerin fuhuş yapması yasaklanmaktadır, çünkü Araplar'da fahişelik yalnızca bu sınıfa özgüydü. Bu da fahişeliğin yasaklanması demektir.
15-Hizmetçiler ve evin küçük çocukları dahil, ev hayatında gizlilik esastır ve kutsaldır. Çocuklar, izin almadan özellikle sabahları, öğleleri ve geceleri hiçbir erkek veya kadının özel odasına giremezler.
16-Yaşlı kadınlar evlerinde başörtülerini takmayabilirler, fakat süslerini göstermekten kaçınmalıdırlar. Hatta başörtülerini takmaları daha iyidir.
17-Kör, sakat, topal ve hasta olanlar başkalarının evlerinden izinsiz yiyecek herhangi bir şey alabilirler, çünkü bu, kabul edilir suçlardandır, hırsızlık ve kandırma sayılmaz.
18-Bütün bunlardan ayrı olarak, müslümanların yemeklerini bir arada yiyerek karşılıklı ilişkileri geliştirmeleri çok iyidir. Çok yakın akrabalar ve samimi dostlar resmi davete gerek olmaksızın birbirlerinin evlerinde yemek yiyebilirler. Gelecek herhangi bir fitne ve kötülüğü karşılamak için böylece aralarındaki ilişkilerde daha bir yakınlaşma, içtenlik ve sıcaklık doğar. Bu hüküm ve talimatlarla birlikte, her müslüman seçebilsin diye müminlerle münafıkların açık nitelikleri de ortaya konmaktadır. Ayrıca, ümmet disipline edici ölçülerle daha bir güçlendirilmekte, bireyler birbirlerine daha bir yaklaştırılmakta ve böylece düşmanların fitne çıkarma heves ve cesaretleri kırılmaktadır.
Hepsinin üstünde, surede ortaya çıkan en açık görüntü, böylesi saçma ve utanmazlık örneği saldırıları izlemesi kaçınılmaz olan keskin ve yaralayıcı ifadelerin yer almayışıdır. Bu kışkırtma karşısında gazaba gelmek yerine, surenin dili bir takım yasa ve düzenlemeler geticiri, yapıcı hükümler koyucu ve ümmetin eğitim ve öğretiminin gerektiği bir zamanda akıllıca talimatlar verici niteliktedir. Böylesi kışkırtıcı fitneleri nasıl soğukkanlılıkla ve akıllıca karşılamamız gerektiğini de öğretiyor bize. Aynı zamanda, Kur'an'ın Hz. Muhammed'in (s.a) değil, tüm insanî durum ve şartları en yüksek düzeyden gözleyen ve hiçbir kişisel önyargı, duygu ve eğilim olmadan insanlığa yol gösteren bir Varlığın sözü olduğunun apaçık bir delilidir de bu. Eğer Hz. Peygamber'in (s.a) sözü olmuş olsaydı, bütün yumuşaklığına ve gönül yapıcılığına rağmen, içinde ufak tefek acılıklar da herhalde bulunurdu. çünkü, ne kadar soylu da olsa, bir insanın şerefine böyle alçakça saldırıldığında kızması, sadece insanî bir tavırdır.
Sûratun enzelnâhâ ve faradnâhâ ve enzelnâ fîhâ âyâtin beyyinâtin leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Bu sureyi biz indirdik, onun hükümleriyle amel etmeyi farz kıldık ve içinde apaçık ayetler de indirdik. Olur ki içinde geçen hükümleri hatırlayıp onlarla amel edersiniz.— Z. El-Kudsi
Ez zâniyetu vez zânî feclidû kulle vâhıdin min humâ miete celdetin ve lâ te’huzkum bi himâ ra’fetun fî dînillâhi in kuntum tu’minûne billâhi vel yevmil âhır(âhırı), vel yeşhed azâbehumâ tâifetun minel mu’minîn(mu’minîne).
Zina eden (bekâr) kadın ve zina eden (bekâr) erkekten her birine yüzer celde vurun! Eğer Allah’a ve ahiret gününe iman etmişseniz Allah’ın dinini uygulama konusunda o ikisine acımayın! (Had caydırıcı olsun diye) Mu’minlerden bir topluluk da onların cezasına şahid olsun.— Z. El-Kudsi
Ez zânî lâ yenkihu illâ zâniyeten ev muşriketen vez zâniyetu lâ yenkihuhâ illâ zânin ev muşrik(muşrikun), ve hurrime zâlike alel mu’minîn(mu’minîne).
Zinakâr erkek, ancak zinakâr (Müslüman) bir kadınla veya müşrik bir kadınla zina yapar. Zinakâr kadınla da ancak zinakâr (Müslüman) bir erkek veya müşrik bir erkek zina yapar. Bu (ameli yapmak), mu’minlere haram kılınmıştır.— Z. El-Kudsi
Vellezîne yermûnel muhsanâti summe lem ye’tû bi erbeati şuhedâe feclidûhum semânîne celdeten ve lâ takbelû lehum şehâdeten ebedâ(ebeden), ve ulâike humul fâsikûn(fâsikûne).
Muhsan (iffetli her kadın ile hür Müslüman) kadınlara zina ithamında bulunup da sonra (buna adaletli) dört şahid getirmeyenlere seksener celde vurun ve artık onların şahidliğini ebediyen kabul etmeyin! İşte onlar, günahta ileri gitmiş olanlardır.— Z. El-Kudsi
İllellezîne tâbû min ba’di zâlike ve aslehû, fe innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Ancak kötü amellerinin ardından tevbe edenler ve bozduklarını düzeltenler hariç; muhakkak ki Allah böyle kulları için (غَـفُور) Ğafûr’dur (günahından pişman olup halisane bir şekilde tevbe ederek Allah’a itaate dönen ve tekrar aynı günaha dönmekten kaçınan kullarını affedendir), (رَحِيـم) Raḥîm’dir (ihlasla tevbe eden kullarına merhamet ederek onlara işlediği günahlardan dolayı azap etmeyendir).— Z. El-Kudsi
Vellezîne yermûne ezvâcehum ve lem yekun lehum şuhedâu illâ enfusuhum fe şehâdetu ehadihim erbeû şehâdâtin billâhi innehû le mines sâdıkîn(sâdıkîne).
Ve hanımlarına zina ithamında bulunup da kendilerinden başka şahidleri olmayan erkeklere gelince; bu durumda her biri zina isnadında doğru söylediğine dair Allah’a dört defa yemin ederek şahidlik yapar. Sonra eğer zina ithamında yalan söyleyenlerden ise Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını dileyip Allah’a yemin ederek beşinci şehadetini yapar.— Z. El-Kudsi
Ve yedraû anhel azâbe en teşhede erbea şehâdâtin billâhi innehu le minel kâzibîn(kâzibîne).
(Kocanın bu şekilde şehadetinden sonra kadın, zina cezasını hak etmiş olur.) Fakat bunun akabinde zina ile itham edilen kadın, kocasının (kendisine yaptığı zina ithamında) yalancılardan olduğuna dair dört defa Allah’a yemin ederek şehadette bulunur ve beşinci şehadetinde Allah’a yemin edip eğer kocası zina isnadında doğru söyleyenlerden ise Allah’ın ğadabının kendi üzerine olmasını dileyerek cezayı kendisinden kaldırır.— Z. El-Kudsi
Ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu ve ennellâhe tevvâbun hakîm(hakîmun).
Ey insanlar! Eğer Allah’ın size ikramı ve rahmeti olmasaydı işlediğiniz günahlardan dolayı azabı hemen başınıza indirir ve sizi rezil ederdi. Fakat Allah (تَـوَّاب) Tevvâb’dır (gerçek manada tevbe edenlerin tevbesini kabul edendir), (حَـكِيـم) Ḥakîm’dir (hikmetiyle her şeyi yerli yerine koyan, sadece hakkı söyleyen, her fiili doğru ve mükemmel olan, emirlerine bile bile karşı gelenleri hikmeti gereği cezalandırandır).— Z. El-Kudsi
Ey iman edenler! Muhakkak ki (mu’minlerin annesi Aişe hakkında) zina iftirasında bulunanlar, içinizden bir gruptur. Bu hadisenin, sizin için şer olduğunu zannetmeyin; bilakis o, sizin için hayırdır (mu’minler ile münafıklar ayırt edilmiş, Allah’ın razı olduğu şekilde hareket edenler ile şeriate göre hareket etmeyenler belli olmuş ve suçlananların masum olduğu ortaya çıkmıştır). Biliniz ki zina iftirasında bulunanlardan her biri, işlediği suç kadar günah kazanmıştır. Onlardan bu zina iftirasını ilk başlatan kimse için ise çok büyük bir azap vardır.— Z. El-Kudsi
Lev lâ iz semi’tumûhu zannel mu’minûne vel mu’minâtu bi enfusihim hayran ve kâlû hâzâ ifkun mubîn(mubînun).
Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın mu’minlerin, kardeşleri hakkında, kendi nefislerinde hüsnüzan yaparak “Bu apaçık bir iftiradır.” demeleri gerekmez miydi?!— Z. El-Kudsi
Lev lâ câû aleyhi bi erbeati şuhedâ(şuhedâe), fe iz lem ye’tû biş şuhedâi fe ulâike indellâhi humul kâzibûn(kâzibûne).
İçinizden (mu’minlerin annesi Aişe’ye) zina isnadında bulunanların, iddialarını ispat etmek için dört şahid getirmeleri gerekmez miydi?! Eğer dört şahid getiremiyorlarsa (ki asla getiremezler) o zaman onlar, Allah’ın hükmünde yalancı kimselerdir.— Z. El-Kudsi
Ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu fîd dunyâ vel âhırati le messekum fî mâ efadtum fîhi azâbun azîm(azîmun).
Ve ey (mu’minlerin annesi Aişe’ye) zina iftirası atanlar! Bilin ki (hemen azap etmemek ve tevbelerinizi kabul etmekle) Allah’ın dünyada ve ahirette size lütfu ve merhameti olmasaydı işlediğiniz bu suçtan dolayı üzerinize büyük azap inerdi.— Z. El-Kudsi
İz telâkkavnehu bi elsinetikum ve tekûlûne bi efvâhikum mâ leyse lekum bihî ilmun ve tahsebûnehu heyyinen ve huve indallâhi azîm(azîmun).
Ey zina iftirasını yayanlar! Siz bu iftirayı dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında kesin bilgi sahibi olmadığınız bir şeyi ağzınızda geveleyip duruyor ve bu yaptığınızın basit (vebali olmayan) bir şey olduğunu zannediyorsunuz. Hâlbuki Allah katında bunun çok büyük vebali vardır (çünkü hem yalan hem de suçsuz kimselere delilsiz ithamdır).— Z. El-Kudsi
Ve lev lâ iz semi’tumûhu kultum mâ yekûnu lenâ en netekelleme bi hâzâ subhâneke hâzâ buhtânun azîm(azîmun).
Oysa sizin (mu’minlerin annesi Aişe hakkındaki) bu zina ithamını duyduğunuzda, “Bunu konuşup yaymamız bize asla helal olmaz. Ey Rabbimiz! Seni her türlü noksan sıfattan tenzih ederiz (ve öğrettiğin şeriate göre amel ederiz). Bu, çok çirkin ve büyük bir yalandır.” demeniz gerekmez miydi?— Z. El-Kudsi
Yeızukumullâhu en teûdû li mislihî ebeden in kuntum mu’minîn(mu’minîne).
Ey (mu’minlerin annesi Aişe hakkındaki) zina ithamı olayına karışanlar! Allah sizi (gerçeği bilmeden ve delilsiz olarak) böyle bir amele tekrar dönmemeniz için uyarıp sakındırmaktadır. Eğer gerçek mu’min iseniz (ve gerçekten tevbe etmişseniz) bu uyarıya dikkat eder ve bir daha böyle bir amele hiçbir zaman dönmezsiniz.— Z. El-Kudsi
Ve yubeyyinullâhu lekumul âyât(âyâti), vallâhu alîmun hakîm(hakîmun).
Ve Allah, (bilmeden hata yapmamanız için hükümlerini ve öğütlerini ihtiva eden) ayetlerini apaçık bir şekilde size beyan etmektedir. Ve biliniz ki Allah, bütün yaptığınız amelleri bilendir (ve ona göre size hesap soracaktır). Çünkü O; (عَـلِيـم) ʿAlîm’dir (her şeyi en ince teferruatıyla bilen ve kendisine hiçbir şey gizli olmayandır), (حَـكِيـم) Ḥakîm’dir (hikmetiyle her şeyi yerli yerine koyan, sadece hakkı söyleyen ve emirlerine karşı gelenleri hikmeti gereği cezalandırandır).— Z. El-Kudsi
İnnellezîne yuhıbbûne en teşîal fâhışetu fîllezîne âmenû lehum azâbun elîmun fîd dunyâ vel âhırah(âhırati), vallâhu ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Muhakkak ki mu’minler arasında (delilsiz olarak zina ithamı gibi) çirkin şeylerin yayılmasını arzulayanlara hem dünyada hem de ahirette çok acıklı azap olacaktır. Ve biliniz ki Allah, (kimin yalan söylediğini ve böyle çirkin şeyleri mu’minler arasında ne gaye ile yaydığını çok iyi bilir; çünkü O) gizlisiyle açığıyla her şeyi en ince teferruatına kadar bilendir, siz ise böyle değilsiniz (bu sebeple şeriatin bildirdiği şekilde amel etmeniz gerekir).— Z. El-Kudsi
Ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu ve ennallâhe raûfun rahîm(rahîmun).
Ve ey insanlar! Eğer Allah’ın size ikramı ve rahmeti olmasaydı işlediğiniz günahlardan dolayı azabı hemen başınıza indirir ve sizi rezil ederdi. Fakat Allah (رَءُوف) Raûf’tur (kullarının iyiliğini gözeten, faydalanacakları nimetler veren ve iyi işlerinde onlara yardım edip kolaylaştırandır), (رَحِيـم) Raḥîm’dir (kullarına kaldıramayacakları şeyleri yüklemeyen, tevbe edenleri önceki kötü amellerinden dolayı sorumlu tutmayan ve ahirette sadece mu’minlere rahmet edendir).— Z. El-Kudsi
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).
Ey iman edenler (Allah’ın birliğine tam manasıyla iman edip şeriatini hayatın bütün alanlarında uygulamaya azmedenler)! Sakın şeytanın adımlarına tâbi olmayın! Ve şeytanın adımlarına tâbi olanlar bilsinler ki şeytan ancak fahşayı (zina gibi kötü ameller yapmayı ve kötü sözler söylemeyi) ve münkeri (şeriatin yasakladığı şeyleri süslü göstererek işlemeyi) emreder. Ey iman edenler! Biliniz ki Allah’ın size fazlı (tevbenizi kabulü) olmasaydı ve rahmet etmeseydi (size rasul ve kitap göndermeseydi) hiçbiriniz günahından temizlenmezdi. Fakat Allah dilediği kimseyi (ihlasla tevbe edenleri) temize çıkarır. Muhakkak ki Allah (سَـمِيـع) Semîʿ’dir (gizli olsun aşikâr olsun her şeyi işitendir), (عَـلِيـم) ʿAlîm’dir (gizli olsun aşikâr olsun yapılan bütün amelleri, söylenen bütün sözleri ve her şeyi bilen; buna göre herkese hesap soracak olandır).— Z. El-Kudsi
Ve lâ ye’teli ulul fadlı minkum ves seati en yu’tû ulil kurbâ vel mesâkîne vel muhâcirîne fî sebîlillâh(sebîlillâhi), vel ya’fû vel yasfehû, e lâ tuhıbbûne en yagfirallâhu lekum, vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve içinizden faziletli ve servet sahibi olanlar, Allah yolunda hicret etmiş ihtiyaç sahibi yakın akrabalarına (günah işlediler diye), yardımlarını keseceklerine dair yemin etmesinler. Onları (tevbe ettikleri için) affetsinler ve (yaptıkları günahlara karşı) müsamahalı davranıp önceki yardımlarına devam etsinler. Ey (faziletli ve cömert) kullarım! (Böyle günah işleyip de tevbe etmiş kardeşlerinizi affetmeniz ve müsamahalı davranmanız sebebiyle) Allah’ın da sizi affedip bağışlamasını arzulamaz mısınız? Ve bilin ki Allah (غَـفُور) Ğafûr’dur (günahından pişman olup tevbe eden kullarını affedendir), (رَحِيـم) Raḥîm’dir (kullarına kaldıramayacakları şeyleri yüklemeyen, tevbe edenleri önceki kötü amellerinden dolayı sorumlu tutmayan ve ahirette sadece mu’minlere rahmet edendir).— Z. El-Kudsi
İnnellezîne yermûnel muhsanâtil gâfilâtil mu’minâti luınû fid dunyâ vel âhırati ve lehum azâbun azîm(azîmun).
Muhakkak ki muhsan (iffetli) ve ğafil (fahişeliği aklından bile geçirmeyen) mu’min kadınlara zina ithamında bulunanlar, dünyada da ahirette de lanetlenmişlerdir ve onlar için ahirette büyük azap olacaktır.— Z. El-Kudsi
Yevme izin yuveffîhimullâhu dînehumul hakka ve ya’lemûne ennallâhe huvel hakkul mubîn(mubînu).
İşte o gün Allah, dünyada yaptıklarının cezasını onlara tam bir şekilde (zulmetmeden) adaletle verecektir. Ve o gün Allah’ın (varlığının, sözünün, vâdinin) açık ve şüphe edilmeyen bir hak olduğunu bileceklerdir.— Z. El-Kudsi
El habîsâtu lil habîsîne vel habîsûne lil habîsât(habîsâti), vet tayyibâtu lit tayyibîne vet tayyibûne lit tayyibât(tayyibâti), ulâike muberraûne mimmâ yekûlûn(yekûlûne), lehum magfiretun ve rızkun kerîm(kerîmun).
Habis (zinakâr) kadınlar, habis erkeklere; habis (zinakâr) erkekler de habis kadınlara layıktır. Tayyib (iffetli) kadınlar, tayyib erkeklere; tayyib (iffetli) erkekler de tayyib kadınlara layıktır. İşte bu tayyib (her türlü fuhuştan ve ahlaksızlıktan temiz) olanlar, habis (günahkâr ve iftiracı) olanların, haklarında konuştukları (delilsiz ve) kötü sözlerden beridirler. Bilin ki tayyib olan kimseler için bağışlanma ve bolca temiz rızık vardır.— Z. El-Kudsi
Ey iman edenler (Allah’ın birliğine tam manasıyla iman edip şeriatini hayatın bütün alanlarında uygulamaya azmedenler)! Kendi evleriniz dışındaki evlere, içinde oturanlardan izin almadan ve onlara selam vermeden girmeyin! Böyle yapmak, sizin için daha hayırlıdır. İstenir ki emirlerimi hatırlayıp her zaman onlara uyasınız.— Z. El-Kudsi
Fe in lem tecidû fîhâ ehaden fe lâ tedhulûhâ hattâ yu’zene lekum ve in kîle lekumurciû ferciû huve ezkâ lekum, vallâhu bimâ ta’melûne alîm(alîmun).
Eğer girmek istediğiniz evlerin içinde oturan kimse yoksa sahibi izin vermedikçe yine oraya girmeyin ve size, “İçeri girmeyin, dönün!” denirse geri dönün (içinde kimse yok diye girmeye çalışmayın)! Bu, sizin için (Allah katında) daha hayırlı ve daha uygundur. Biliniz ki Allah, gizlisiyle açığıyla yaptığınız her şeyi en ince teferruatına kadar bilendir (ona göre size hesap soracaktır).— Z. El-Kudsi
Leyse aleykum cunâhun en tedhulû buyûten gayre meskûnetin fîhâ metâun lekum, vallâhu ya’lemu mâ tubdûne ve mâ tektumûn(tektumûne).
Belli bir kimseye ait olmayan, genel olarak herkesin menfaati için hazırlanmış evlere, menfaatinizi temin etmek için izin almadan girmenizde bir günah yoktur. Ve bilin ki Allah, açığa vurduklarınız olsun gizledikleriniz olsun, her şeyi bilendir (ve buna göre size hesap soracaktır).— Z. El-Kudsi
Kul lil mu’minîne yaguddû min ebsârihim ve yahfezû furûcehum, zâlike ezkâ lehum, innellâhe habîrun bimâ yasneûn(yasneûne).
Ey rasulüm! Mu’min erkeklere; gözlerini harama (kendilerine haram olan kadınların avret yerlerine ve erkeklerin avret yerlerine) bakmaktan sakınmalarını ve kendi avret yerlerini haramdan (başkalarına göstermekten ve zinadan) korumalarını söyle! Böyle yapmaları, (Allah katında) onlar için daha hayırlıdır. Muhakkak ki Allah onların yaptıkları her şeyden gizlisiyle açığıyla, en ince teferruatına kadar haberdardır (ve ona göre hesap soracaktır).— Z. El-Kudsi
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar