İlk kelimesi sureye ad olarak verilmiştir. Fakat "Necm" kelimesinin, surenin muhtevasıyla doğrudan bir ilgisi yoktur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Hz. Abdullah b. Mes'ud'dan rivayet olunduğuna göre, "Necm Suresi kendisinde secde ayeti bulunduğu halde nazil olan ilk suredir." (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesaî) . Bu hadisin Esved b. Yezid, Ebu İshak ve Zuhir b. Muaviye'nin İbn Mes'ud'dan rivayet ettikleri bölümünden anlaşıldığına göre "Necm Suresi, Hz. Peygamber'in (s.a) Kureyş'ten bir topluluk karşısında okuduğu ilk suredir." (İbn Merduye'nin rivayeti, surenin Harem-i Şerif'de okunduğunu göstermektedir.) Bu topluluk içinde, kafirler de mü'minler de bulunuyordu. Surenin sonunda Hz. Peygamber (s.a) secde ettiğinde, İslâm düşmanı Kureyşliler ve ileri gelenleri Müslümanlarla secde ettiler. İbn Mes'ud, "Ben orada secde etmeyen bir tek kafir olarak Umeyye b. Halef'i gördüm. O da secde etmediği gibi yerden bir avuç toprak almış ve alnına sürmüş, bu bana yeter", dedi. demiştir. "İbn Mes'ud bu sözüne ayrıca "Ben bu kafirlerin küfür hali üzerindeyken öldüğünü gördüm" diye ilavede bulunmuştur.
Bu olayın bir diğer şahidi de, o döneme kadar hâlâ İslâm'ı kabul etmemiş olan Muttalib b. Veda'dır. O bu olayla ilgili olarak şunları söylemektedir. "Rasûlullah (s.a) , Necm Suresi'nin sonunda secde ettiğinde ben secde etmedim. Şimdi bu sure ne zaman okunsa, muhakkak surette secde eder ve o zaman secde etmemekle işlediğim hatayı telafi etmeye çalışırım." (Nesaî, Müsned-i Ahmed)
"Risaletin 5. yılında Şevval ayında küçük bir topluluk Habeşistan'a hicret etmişti. Aynı senenin Ramazan ayında Hz. Peygamber'in (s.a) Necm Suresi'ni tilaveti esnasında kafirlerle Müslümanların birlikte secdeye gitmeleri hadisesi vuku buldu. Bu hadise, Habeşistan'daki muhacirlere "Mekke'de kafirler İslâm'a girdi şeklinde ulaşınca, onlardan bazıları bu haberi duyar duymaz Şevval ayında Mekke'ye geri döndüler. Fakat Mekke'de Müslümanlara yapılan zulüm devam etmekteydi. Bu olaydan sonra Müslümanlar, birincisinden daha çok sayıda olmak üzere, ikinci kez Habeşistan'a hicret ettiler." (ibn Sa'd).
Yukarıdaki rivayetlerden bu surenin Risalet'in 5. yılında nazil olduğu kesinlik kazanmaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel Arkaplan: Nüzul zamanı ile ilgili verilen ayrıntılardan bu surenin nazil olduğu dönemde, Mekke'de nasıl bir havanın estiği açıkça anlaşılmaktadır. O döneme kadar Hz. Peygamber (s.a) , 5 sene boyunca sürekli tanıdık kişilerin evlerinde, özel ve herkese açık olmayan toplantılarda İslâm'ı tebliğ ediyor ve Kur'an'ı okuyordu. Bu döneme kadar O genel bir topluluğa hitap edememişti. Çünkü kafirler ona hep şiddet ile karşılık vermişlerdi. Onlar Hz. Peygamber'in (s.a) şahsiyetinin, hitabetinin ve Kur'an'ın ne kadar etkileyici olduğunu bildikleri için, onu dinlemek istemedikleri gibi başkalarına da mani oluyorlardı. Ayrıca bir yandan "Muhammed yoldan çıkmış, başkalarını da yoldan çıkarıyor" diye iftira atarken, diğer yandan da, Hz. Peygamber'in (s.a) gittiği her yerde "sapıkça" diye niteledikleri mesajının duyulmaması için gürültü çıkarıyorlardı. Yani iddialarının yalan olduğunu kendileri de bildiği için, başka kimselerin mesajı işitmesine fırsat dahi vermiyorlardı.
İşte böyle bir ortamda Rasûlullah (s.a) birgün Harem-i Şerif'te Kureyş'den bir topluluğun karşısında, tebliğ etmek üzere ayağa kalkmış ve vahyolunan bu sureyi okumuştur. Ancak okunan sure, çevredekileri o kadar çok etkilemiştir ki, Kureyşliler adeta büyülenmiş gibi sessizce sureyi dinlemişler ve her zaman yaptıklarının aksine gürültü çıkarmayı unutmuşlardır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) surenin sonunda secde ayetini okuduğunda hemen secdeye gidince, kafirler de onunla birlikte secdeye gitmişler, fakat bu davranışlarının hemen akabinde, bir zaaf içine düştüklerini farketmişlerdir. Hatta bunun üzerine bazı kimseler onların ileri gelenlerini "Sizler hem bu Kur'an'ı dinlemekten başkalarını menediyorsunuz hem de bu sözleri kendiniz dinlediğiniz yetmiyormuş gibi bir de secdeye gidiyorsunuz," diye eleştirmeye başlamışlardır.
Onlar da kendilerini şu şekilde savunmuşlardır "Biz Muhammed'in, "Lat, Uzza ve üçüncüleri olan Menat yüce bir makama sahip ilahlardır ve onların şefaat etmeleri umulur" diye söylediğini zannettiğimizden O'nun dinimizi kabul ettiğini düşündük." Oysa ayetlerin siyak ve sibakına bakıldığında, onların "yanlış anladık" şeklindeki iddialarının saçma olduğu açıkça görülür. Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Hacc an: 96-101
Konu: Bu surede Mekkeli müşrikler, Kur'an ve Hz. Peygamber (s.a) karşısında takındıkları tavır dolayısıyla uyarılmışlardır.
Sure şöyle bir girişle başlamaktadır: "Sizlerin iddia ettiği gibi, ne Hz. Peygamber (s.a.) yolunu kaybetmiş ve azmıştır ne de tebliğ etiği mesaj kendisinin uydurduğu bir sözdür. Tam aksine onun tebliğ ettiği mesaj, kendisine Allah tarafından vahyolunmaktadır. O mesaj kendi zan ve hevasının ürünü değil, hakikatın ta kendisidir. Çünkü O bizzat müşahadelerine dayanan hakikatleri sizlere aktarmaktadır. O kendisine vahiy getiren meleği kendi gözleriyle görmüş ve alemlerin Rabbi olan Allah'ın büyük işaretlerini bizzat müşahade etmiştir. O'nun sizlere aktardıkları kendi düşünceleri değil, bizzat müşahede ettiği hakikatlerdir. Ancak tüm bunlara karşılık sizler O'na, tıpkı gördüğü şeyleri anlatan birine, kendi görmemesine rağmen karşı çıkan, inatçı kör bir adam gibi tavır alıyorsunuz.
Bundan sonra sırasıyla şu üç konu üzerinde durulmuştur:
1) İnandığınız din zanna dayanmaktadır. İlahlıkla hiçbir ilgileri olmamasına rağmen, Lat, Uzza ve Menat gibi putlara tapıyorsunuz. Melekleri Allah'ın kızları olarak nitelediğiniz halde, kendiniz kız çocuklarınızı yüz karası ve utanç vesilesi olarak kabul ediyorsunuz. Onların sizleri Allah'ın azabından kurtaracağını mı sanıyorsunuz? Oysa tüm melekler bir araya gelseler, Allah'ın bir emrini bile değiştiremezler. Bu inançlarınızın ilmi ve akli hiçbir delil ve mesnedi yoktur. Bunlar sadece sizlerin akide haline getirdiğiniz vehim ve arzularınızdır. Fakat bu büyük bir sapıklıktır. Çünkü "din" zan değil, hakikattır, dolayısıyla zanna değil ilme (vahye) dayanmalıdır. İşte Hz. Muhammed (s.a) sizlere ilme (vahye) dayanan bir din getirmiştir, ama sizler ondan yüz çeviriyorsunuz. Öyle ki, size doğru bir bilgi getiren kimseyi sapıklıkla suçluyorsunuz. Ancak böyle davranmanızın asıl nedeni, dünyanın peşinden koşup ahiret hayatına inanmıyor olmanızdır. Ayrıca Hakka da talib değilsiniz. Çünkü bu sapık inançlarınızın, nasıl bir sonla karşılaşmanıza sebep olacağını düşünme zahmetine bile katlanmıyorsunuz.
2) Allah bu kainatın yegane sahibidir. Doğru yol üzerinde olanlar, ancak Allah'ın gösterdiği yolu izleyenlerdir. Bu yolun dışına çıkanlar ise sapıklardan başkası değildir. Allah, kimin doğru yolu, kimin sapık yolu izlediğini çok iyi bilir.
Bu yüzden salih amel işleyenler mükafatlandırılırken, kötülük yapanlar da cezalandırılacaklardır. Bu karar ise, sizlerin zannına göre değil, Allah'ın ilmine göre verilecektir. Çünkü kimin takva sahibi olduğunu, kimin olmadığını en iyi bilen O'dur. Binaenaleyh, sizler büyük günahlardan sakınırsanız, küçük günahları Allah affedecektir.
3) Asırlar önce Hz. İbrahim'in ve Hz. Musa'nın sahifelerinde beyan olunan dinin temel prensipleri, şimdi tekrar beyan olunmaktadır. Yani, Hz. Muhammed'in (s.a) getirdiği din yeni bir din olmayıp, Allah'ın her dönemde gönderdiği dinin ta kendisidir. O'nun şimdi tebliğ ettiği bu dini, daha önceki Peygamberler de tebliğ etmiştir. Ayrıca daha önce gelen sahifelerde, Ad, Semud, Nuh ve Lut kavimlerinin başlarına gelen felakete neden olarak tıpkı şimdi Kureyşlilerin isyan ettiği gibi, onlarında isyan etmiş olmaları gösterilmektedir.
Bu açıklamalardan sonra, kıyamet saatinin yakın olduğu ve onu önlemeye kimsenin gücünün yetmeyeceği bildirilmektedir. "Tıpkı daha önceki peygamberlerin kendi kavimlerini uyardıkları gibi, Hz. Muhammed (s.a) ve Kur'an da sizi kıyametin geleceğini haber vererek uyarmaktadır."
"Şimdi siz bu sözden (Kur'an'dan) dolayı mı hayretler içinde kalıyorsunuz? Ve gülüyorsunuz da, ağlamıyorsunuz ve başkaldırıyorsunuz? Haydi Allah'a secde edin, O'na itaat ve kulluk edin!"
İşte bu ayetleri işitince en mütekebbir kafirler dahi, Rasûlüllah (s.a) ile birlikte secdeye kapandılar.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
53
Yıldız · Mekke
النجم
62
Sure Adı Açıklaması
İlk kelimesi sureye ad olarak verilmiştir. Fakat "Necm" kelimesinin, surenin muhtevasıyla doğrudan bir ilgisi yoktur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Hz. Abdullah b. Mes'ud'dan rivayet olunduğuna göre, "Necm Suresi kendisinde secde ayeti bulunduğu halde nazil olan ilk suredir." (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesaî) . Bu hadisin Esved b. Yezid, Ebu İshak ve Zuhir b. Muaviye'nin İbn Mes'ud'dan rivayet ettikleri bölümünden anlaşıldığına göre "Necm Suresi, Hz. Peygamber'in (s.a) Kureyş'ten bir topluluk karşısında okuduğu ilk suredir." (İbn Merduye'nin rivayeti, surenin Harem-i Şerif'de okunduğunu göstermektedir.) Bu topluluk içinde, kafirler de mü'minler de bulunuyordu. Surenin sonunda Hz. Peygamber (s.a) secde ettiğinde, İslâm düşmanı Kureyşliler ve ileri gelenleri Müslümanlarla secde ettiler. İbn Mes'ud, "Ben orada secde etmeyen bir tek kafir olarak Umeyye b. Halef'i gördüm. O da secde etmediği gibi yerden bir avuç toprak almış ve alnına sürmüş, bu bana yeter", dedi. demiştir. "İbn Mes'ud bu sözüne ayrıca "Ben bu kafirlerin küfür hali üzerindeyken öldüğünü gördüm" diye ilavede bulunmuştur.
Bu olayın bir diğer şahidi de, o döneme kadar hâlâ İslâm'ı kabul etmemiş olan Muttalib b. Veda'dır. O bu olayla ilgili olarak şunları söylemektedir. "Rasûlullah (s.a) , Necm Suresi'nin sonunda secde ettiğinde ben secde etmedim. Şimdi bu sure ne zaman okunsa, muhakkak surette secde eder ve o zaman secde etmemekle işlediğim hatayı telafi etmeye çalışırım." (Nesaî, Müsned-i Ahmed)
"Risaletin 5. yılında Şevval ayında küçük bir topluluk Habeşistan'a hicret etmişti. Aynı senenin Ramazan ayında Hz. Peygamber'in (s.a) Necm Suresi'ni tilaveti esnasında kafirlerle Müslümanların birlikte secdeye gitmeleri hadisesi vuku buldu. Bu hadise, Habeşistan'daki muhacirlere "Mekke'de kafirler İslâm'a girdi şeklinde ulaşınca, onlardan bazıları bu haberi duyar duymaz Şevval ayında Mekke'ye geri döndüler. Fakat Mekke'de Müslümanlara yapılan zulüm devam etmekteydi. Bu olaydan sonra Müslümanlar, birincisinden daha çok sayıda olmak üzere, ikinci kez Habeşistan'a hicret ettiler." (ibn Sa'd).
Yukarıdaki rivayetlerden bu surenin Risalet'in 5. yılında nazil olduğu kesinlik kazanmaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel Arkaplan: Nüzul zamanı ile ilgili verilen ayrıntılardan bu surenin nazil olduğu dönemde, Mekke'de nasıl bir havanın estiği açıkça anlaşılmaktadır. O döneme kadar Hz. Peygamber (s.a) , 5 sene boyunca sürekli tanıdık kişilerin evlerinde, özel ve herkese açık olmayan toplantılarda İslâm'ı tebliğ ediyor ve Kur'an'ı okuyordu. Bu döneme kadar O genel bir topluluğa hitap edememişti. Çünkü kafirler ona hep şiddet ile karşılık vermişlerdi. Onlar Hz. Peygamber'in (s.a) şahsiyetinin, hitabetinin ve Kur'an'ın ne kadar etkileyici olduğunu bildikleri için, onu dinlemek istemedikleri gibi başkalarına da mani oluyorlardı. Ayrıca bir yandan "Muhammed yoldan çıkmış, başkalarını da yoldan çıkarıyor" diye iftira atarken, diğer yandan da, Hz. Peygamber'in (s.a) gittiği her yerde "sapıkça" diye niteledikleri mesajının duyulmaması için gürültü çıkarıyorlardı. Yani iddialarının yalan olduğunu kendileri de bildiği için, başka kimselerin mesajı işitmesine fırsat dahi vermiyorlardı.
İşte böyle bir ortamda Rasûlullah (s.a) birgün Harem-i Şerif'te Kureyş'den bir topluluğun karşısında, tebliğ etmek üzere ayağa kalkmış ve vahyolunan bu sureyi okumuştur. Ancak okunan sure, çevredekileri o kadar çok etkilemiştir ki, Kureyşliler adeta büyülenmiş gibi sessizce sureyi dinlemişler ve her zaman yaptıklarının aksine gürültü çıkarmayı unutmuşlardır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) surenin sonunda secde ayetini okuduğunda hemen secdeye gidince, kafirler de onunla birlikte secdeye gitmişler, fakat bu davranışlarının hemen akabinde, bir zaaf içine düştüklerini farketmişlerdir. Hatta bunun üzerine bazı kimseler onların ileri gelenlerini "Sizler hem bu Kur'an'ı dinlemekten başkalarını menediyorsunuz hem de bu sözleri kendiniz dinlediğiniz yetmiyormuş gibi bir de secdeye gidiyorsunuz," diye eleştirmeye başlamışlardır.
Onlar da kendilerini şu şekilde savunmuşlardır "Biz Muhammed'in, "Lat, Uzza ve üçüncüleri olan Menat yüce bir makama sahip ilahlardır ve onların şefaat etmeleri umulur" diye söylediğini zannettiğimizden O'nun dinimizi kabul ettiğini düşündük." Oysa ayetlerin siyak ve sibakına bakıldığında, onların "yanlış anladık" şeklindeki iddialarının saçma olduğu açıkça görülür. Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Hacc an: 96-101
Konu: Bu surede Mekkeli müşrikler, Kur'an ve Hz. Peygamber (s.a) karşısında takındıkları tavır dolayısıyla uyarılmışlardır.
Sure şöyle bir girişle başlamaktadır: "Sizlerin iddia ettiği gibi, ne Hz. Peygamber (s.a.) yolunu kaybetmiş ve azmıştır ne de tebliğ etiği mesaj kendisinin uydurduğu bir sözdür. Tam aksine onun tebliğ ettiği mesaj, kendisine Allah tarafından vahyolunmaktadır. O mesaj kendi zan ve hevasının ürünü değil, hakikatın ta kendisidir. Çünkü O bizzat müşahadelerine dayanan hakikatleri sizlere aktarmaktadır. O kendisine vahiy getiren meleği kendi gözleriyle görmüş ve alemlerin Rabbi olan Allah'ın büyük işaretlerini bizzat müşahade etmiştir. O'nun sizlere aktardıkları kendi düşünceleri değil, bizzat müşahede ettiği hakikatlerdir. Ancak tüm bunlara karşılık sizler O'na, tıpkı gördüğü şeyleri anlatan birine, kendi görmemesine rağmen karşı çıkan, inatçı kör bir adam gibi tavır alıyorsunuz.
Bundan sonra sırasıyla şu üç konu üzerinde durulmuştur:
1) İnandığınız din zanna dayanmaktadır. İlahlıkla hiçbir ilgileri olmamasına rağmen, Lat, Uzza ve Menat gibi putlara tapıyorsunuz. Melekleri Allah'ın kızları olarak nitelediğiniz halde, kendiniz kız çocuklarınızı yüz karası ve utanç vesilesi olarak kabul ediyorsunuz. Onların sizleri Allah'ın azabından kurtaracağını mı sanıyorsunuz? Oysa tüm melekler bir araya gelseler, Allah'ın bir emrini bile değiştiremezler. Bu inançlarınızın ilmi ve akli hiçbir delil ve mesnedi yoktur. Bunlar sadece sizlerin akide haline getirdiğiniz vehim ve arzularınızdır. Fakat bu büyük bir sapıklıktır. Çünkü "din" zan değil, hakikattır, dolayısıyla zanna değil ilme (vahye) dayanmalıdır. İşte Hz. Muhammed (s.a) sizlere ilme (vahye) dayanan bir din getirmiştir, ama sizler ondan yüz çeviriyorsunuz. Öyle ki, size doğru bir bilgi getiren kimseyi sapıklıkla suçluyorsunuz. Ancak böyle davranmanızın asıl nedeni, dünyanın peşinden koşup ahiret hayatına inanmıyor olmanızdır. Ayrıca Hakka da talib değilsiniz. Çünkü bu sapık inançlarınızın, nasıl bir sonla karşılaşmanıza sebep olacağını düşünme zahmetine bile katlanmıyorsunuz.
2) Allah bu kainatın yegane sahibidir. Doğru yol üzerinde olanlar, ancak Allah'ın gösterdiği yolu izleyenlerdir. Bu yolun dışına çıkanlar ise sapıklardan başkası değildir. Allah, kimin doğru yolu, kimin sapık yolu izlediğini çok iyi bilir.
Bu yüzden salih amel işleyenler mükafatlandırılırken, kötülük yapanlar da cezalandırılacaklardır. Bu karar ise, sizlerin zannına göre değil, Allah'ın ilmine göre verilecektir. Çünkü kimin takva sahibi olduğunu, kimin olmadığını en iyi bilen O'dur. Binaenaleyh, sizler büyük günahlardan sakınırsanız, küçük günahları Allah affedecektir.
3) Asırlar önce Hz. İbrahim'in ve Hz. Musa'nın sahifelerinde beyan olunan dinin temel prensipleri, şimdi tekrar beyan olunmaktadır. Yani, Hz. Muhammed'in (s.a) getirdiği din yeni bir din olmayıp, Allah'ın her dönemde gönderdiği dinin ta kendisidir. O'nun şimdi tebliğ ettiği bu dini, daha önceki Peygamberler de tebliğ etmiştir. Ayrıca daha önce gelen sahifelerde, Ad, Semud, Nuh ve Lut kavimlerinin başlarına gelen felakete neden olarak tıpkı şimdi Kureyşlilerin isyan ettiği gibi, onlarında isyan etmiş olmaları gösterilmektedir.
Bu açıklamalardan sonra, kıyamet saatinin yakın olduğu ve onu önlemeye kimsenin gücünün yetmeyeceği bildirilmektedir. "Tıpkı daha önceki peygamberlerin kendi kavimlerini uyardıkları gibi, Hz. Muhammed (s.a) ve Kur'an da sizi kıyametin geleceğini haber vererek uyarmaktadır."
"Şimdi siz bu sözden (Kur'an'dan) dolayı mı hayretler içinde kalıyorsunuz? Ve gülüyorsunuz da, ağlamıyorsunuz ve başkaldırıyorsunuz? Haydi Allah'a secde edin, O'na itaat ve kulluk edin!"
İşte bu ayetleri işitince en mütekebbir kafirler dahi, Rasûlüllah (s.a) ile birlikte secdeye kapandılar.
Ey Mekkeliler! Arkadaşınız (Allah’ın rasulü Muhammed) asla hidayet yolundan sapmadı ve bâtıla da dalmadı (muhakkak ki o, doğru yoldadır).— Z. El-Kudsi
53:2
3
وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰىۜ ٣
Ve mâ yentıku anil hevâ.
Ve o (Muhammed), heva ve hevesine göre konuşmaz.— Z. El-Kudsi
53:3
4
اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰىۙ ٤
İn huve illâ vahyun yûhâ.
Onun konuştuğu Kur’ân ve ona gökten gelen her şey ancak Allah’tan bir vahiydir (o kendi heva ve hevesine göre uydurmaz).— Z. El-Kudsi
53:4
5
عَلَّمَهُ شَد۪يدُ الْقُوٰىۙ ٥
Allemehu şedîdul kuvâ.
Ona vahyi, çok kuvvetli olan (Cibril) öğretmiştir.— Z. El-Kudsi
53:5
6
ذُومِرَّةٍۜ فَاسْتَوٰىۙ ٦
Zû mirreh(mirretin), festevâ.
O (Cibril), üstün ve güzel yaratılışlıdır ve gerçek yaratılışıyla en yüksek ufukta ona (Muhammed’e) göründü.— Z. El-Kudsi
53:6
7
وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰىۜ ٧
Ve huve bil ufukil a’lâ.
Bu mealci için veri yok.
53:7
8
ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰىۙ ٨
Summe denâ fe tedellâ.
Sonra (Cibril) kulumuza (Muhammed’e) yaklaştı, daha da yaklaştı. Onun yakınlığı iki yay (iki kol) mesafesi kadar ya da daha yakın oldu.— Z. El-Kudsi
53:8
9
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰىۚ ٩
Fe kâne kâbe kavseyni ev ednâ.
Bu mealci için veri yok.
53:9
10
فَاَوْحٰٓى اِلٰى عَبْدِه۪ مَٓا اَوْحٰىۜ ٠١
Fe evhâ ilâ abdihî mâ evhâ.
Ve Cibril Allah’ın kuluna (Muhammed’e), Allah’ın kendisine vahyettiği şeyi bildirdi.— Z. El-Kudsi
53:10
11
مَا كَذَبَ الْفُؤٰ۬ادُ مَا رَاٰى ١١
Mâ kezebel fuâdu mâ reâ.
Kulumuzun (Muhammed’in) kalbi, (İsrâ ve Mirac’da) gözüyle gördüklerini yalanlamadı.— Z. El-Kudsi
53:11
12
اَفَتُمَارُونَهُ عَلٰى مَا يَرٰى ٢١
E fe tumâr rûnehu alâ mâ yerâ.
Ey müşrikler! Kulumuz Muhammed ile (İsrâ ve Mirac’da) gözüyle gördüğü şeyler hakkında mı cedelleşiyorsunuz?!— Z. El-Kudsi
53:12
13
وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰىۙ ٣١
Ve lekad reâhu nezleten uhrâ.
Muhakkak ki kulumuz Muhammed, Cibril’i (gerçek suretinde) ikinci kez (İsrâ ve Mirac gecesinde) gördü.— Z. El-Kudsi
53:13
14
عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى ٤١
İnde sidretil muntehâ.
O, Cibril’i Sidrati’l Munteha’nın (yedinci gökteki muazzam ağacın) yanında gördü.— Z. El-Kudsi
53:14
15
عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوٰىۜ ٥١
İndehâ cennetul me’vâ.
O ağacın yanında, içinde ebedî kalınacak cennet vardır.— Z. El-Kudsi
53:15
16
اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰىۙ ٦١
İz yagşes sidrete mâ yagşâ.
Muhammed, Cibril’i Sidrati’l Munteha’nın yanında gördüğü zaman Sidra, mahiyetini sadece Allah’ın bildiği muazzam şeylerle örtülmüştü.— Z. El-Kudsi
53:16
17
مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى ٧١
Mâ zâgal basaru ve mâ tegâ.
Onun (Muhammed’in) gözleri ne sağa ne sola kaydı ne de tayin edilen sınırı geçti.— Z. El-Kudsi
53:17
18
لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْـكُبْرٰى ٨١
Lekad reâ min âyâti rabbihil kubrâ.
Muhakkak ki Muhammed, (İsrâ ve Mirac gecesinde) Rabbinin (birliğine ve muazzam kudretine delalet eden) büyük delillerinden bazılarını gördü.— Z. El-Kudsi
53:18
19
اَفَرَاَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزّٰىۙ ٩١
E fe reeytumul lâte vel uzzâ.
Ey müşrikler! Allah’tan başka ibadet ettiğiniz ve Lât ile Uzzâ adını verdiğiniz putlarınızı ve onlardan başka bir de şu üçüncü putunuz olan Menât’ı gördünüz mü?! (Herhangi bir şey yapmaya güçleri yetiyor mu?! Âciz ve gerçek ilahın sıfatlarına sahip olmaktan uzak oldukları hâlde nasıl da akılsızca Allah ile birlikte onlara ibadet ediyorsunuz.)— Z. El-Kudsi
53:19
20
وَمَنٰوةَ الثَّالِثَةَ الْاُخْرٰى ٠٢
Ve menâtes sâlisetel uhrâ.
Bu mealci için veri yok.
53:20
21
اَلَـكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْاُنْثٰى ١٢
E lekumuz zekeru ve lehul unsâ.
Ey müşrikler! Erkekler sizin de kızlar (sevmediğiniz hâlde) Allah’ın mı (bu, nasıl bir paylaştırma)?!— Z. El-Kudsi
53:21
22
تِلْكَ اِذاً قِسْمَةٌ ض۪يزٰى ٢٢
Tilke izen kısmetun dîzâ.
Heva ve hevesinize dayanarak yaptığınız bu paylaştırma, mantığa dayanmayan adaletsiz bir paylaştırmadır.— Z. El-Kudsi
İn hiye illâ esmâun semmeytumûhâ entum ve âbâukum mâ enzelallâhu bihâ min sultân(sultânin), in yettebiûne illez zanne ve mâ tehvel enfus(enfusu), ve lekad câehum min rabbihimul hudâ.
İbadet ettiğiniz bu putlar, sizin ve atalarınızın uydurduğu isimlerden başka bir şey değildir (hiçbir ilahlık vasıfları yoktur). Allah, onlar hakkında (ilah olduklarına ve onlara ibadet edilmesi gerektiğine dair) hiçbir delil indirmemiştir. Doğrusu müşrikler, zanna ve şeytanın nefislerine süslü gösterdiği hevalarına uymaktadır. Hâlbuki onlara, Rableri tarafından doğru yolu gösteren bir rehber gelmişti (fakat onu yalanladılar).— Z. El-Kudsi
53:23
24
اَمْ لِلْاِنْسَانِ مَا تَمَنّٰىۘ ٤٢
Em lil insâni mâ temennâ.
Yoksa insan, kendisi hakkında temenni ettiği her şeyin gerçekleşeceğini mi zannediyor (putların ahiret gününde kendisine şefaatçi olacağını temenni ettiği gibi)?!— Z. El-Kudsi
53:24
25
فَلِلّٰهِ الْاٰخِرَةُ وَالْاُو۫لٰى۟ ٥٢
Fe lillâhil âhiretu vel ûlâ.
Hayır! İnsan temenni ettiği her şeyi elde edemez. Çünkü ahiret de dünya da sadece Allah’ındır (ahiret ve dünya nimetlerini dilediğine verir, dilediğine vermez ve O dilemedikçe kimse kimseye şefaat edemez).— Z. El-Kudsi
Ve kem min melekin fîs semâvâti lâ tugnî şefâatuhum şey’en illâ min ba’di en ye’zenallâhu limen yeşâu ve yerdâ.
Ve göklerde nice melekler vardır ki şefaat etmek istediklerinde şefaatleri fayda vermez, ancak Allah’ın şefaat izni vermesi ve şefaat edilenden razı olması hariç. (İşte ancak bu kimselere şefaat edilir. Allah; O’ndan başka ibadet edilenlerin, kendilerine ibadet edenlere şefaat etmelerine izin vermez.)— Z. El-Kudsi
İnnellezîne lâ yu’minûne bil âhireti le yusemmûnel melâikete tesmiyetel unsâ.
Ancak ahirete (dirilişe, hesap, ceza ve mükâfaata) inanmayanlar, (Allah’ın kızları olduğuna inandıkları için) melekleri dişi isimleriyle isimlendirir (Allah, onların söylediklerinden münezzeh ve yücedir).— Z. El-Kudsi
Ve mâ lehum bihî min ilm(ilmin), in yettebiûne illez zann(zanne), ve innez zanne lâ yugnî minel hakkı şey'â(şey’en).
Ve şu bir gerçektir ki o kâfirlerin, meleklere dişi ismi verme konusunda dayanacakları sağlam hiçbir ilimleri yoktur. Onlar sadece zan ve tahminlere tâbi olmaktadırlar. Ancak zan ve tahmin hakkın yerini tutamaz ki hakkın hükmünü alsın.— Z. El-Kudsi
Fe a'rıd an men tevellâ an zikrinâ ve lem yurid illel hayâted dunyâ.
Ey rasulüm! (Hak olduğu apaçık delillerle sabit olduğu hâlde) Zikrimiz (Kur’ân) kendilerine geldiğinde onu önemsemeyerek reddedip uzaklaşan ve sadece dünya hayatının metaını isteyen kâfirlerden yüz çevir!— Z. El-Kudsi
Zâlike mebleguhum minel ilm(ilmi), inne rabbeke huve a’lemu bi men dalle an sebîlihî ve huve a’lemu bi menihtedâ.
İşte ahireti unutup da sadece dünyayı önemsemek, kâfirlerin erişebileceği bilginin üst sınırıdır (çünkü o kadar cahillerdir ki gerçek menfaatlerini bilmezler). Muhakkak ki Rabbin, kimin doğru yolundan (dininden) saptığını, kimin de doğru yolda olduğunu çok iyi bilmektedir (ve ona göre karşılık verecektir).— Z. El-Kudsi
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar