"Şuarâ", şairler demektir; 224. âyetinde şairlerden söz edildiği için, sûre bu ismi almıştır. Muhaliflerin Kur'an'a karşı ileri sürdükleri iddialarından biri de, onun bir şair tarafından meydana getirilmiş olduğu idi. İşte Kur'an, Hz. Peygamber'in irşadı ile daha önceki peygamberlerin irşadlarının özde birleştiğini ve Kur'an'ın bir şair eseri olmadığını ispat ederek, bu iddiayı çürütmekte ve reddetmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Konu, üslup ve ilgili rivayetler, surenin Mekkî dönemin ortalarında indiğini gösteriyor. İbn Abbas'a göre önce Ta Ha Suresi, sonra Vakıa suresi, ardından da Şuara Suresi nazil olmuştur. (Ruhu'l-Meani, C. XIX. S. 64) . Ta Ha Suresi'nin Hz. Ömer'in (r.a) İslâm'a girmesinden önce indiği bilinmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Surenin temelinde, Mekke kafirlerinin şu veya bu bahaneyle Hz. Peygamber (s.a) tarafından tebliğ edilen İslâm Mesajı'nı ısrarla reddedişleri yatmaktadır. Zaman oluyor ki, Hz. Peygamber'in, (s.a) peygamberliğini isbat için kendilerine "ayet" getirmediğini (mucize göstermediğini) söylüyorlar; zaman oluyor, ona şair ve kahin etiketi vuruyorlar ve mesajıyla alay ediyorlar, zaman oluyor, onun peşinden gidenlerin bir-kaç akılsız genç, ya da yoksullar ve köleler olduğunu, buna karşılık misyonun halk için gerçekten bir değeri olmuş olsaydı, soyluların ve ileri gelenlerin onu öncelikle kabul etmesinin sözkonusu olduğunu söyleyerek, misyonunu eğlenceye alıyorlardı. Sonuçta, bir yanda Hz. Peygamber (s.a) , kendilerine inançlarının hatalarını akli delillerle ve tevhid ve ahiret akidesini kanıtlama çabalarıyla yorulur ve yıpranırken, kafirler beri tarafta, birbiri ardısıra, inatlarını çeşitli biçimlerde sergilemekten bıkmıyorlardı. İşlerin bu şekilde gitmesi, Hz. Peygamber'e (s.a) büyük acı ve üzüntü veriyordu.
Sûre'nin indiği dönemde Mekke'de durum buydu. Dolayısıyle Sûre, anlam bakımından şu ifadelerle Hz. Peygamber'i (s.a) teselli ederek başlamaktadır: "Onlar adına niye kendini tüketirsin? Eğer bu adamlar sana inanmıyorlarsa, bu hiç bir "ayet" görmediklerinden değil, inatlarından dolayıdır. Onlar, akla ve mantığa kulak vermez, başlarını aşağılık içinde eğmelerini gerektirecek bir "ayet" görmek isterler. Zamanı gelip de bu ayet gösterilmeye başlayınca, o zaman onlar şimdi kendilerine sunulanın gerçek olduğunu kavrayacaklardır."
Bu girişin ardından 191. ayete kadar sürekli olarak tek bir konunun üzerinde durulmakta ve şöyle denmektedir: "Yeryüzü, gerçeği arayan kimseyi kendisine götürecek "ayet"lerle doludur. Fakat, dikkafalı ve yanlış yolda olanlar, ister tabii olgular olsun isterse peygamberlerin mucizeleri olsun, "ayetler"i gördükten sonra da inanmamışlardır. İlâhî ceza kendilerini yakalayıncaya kadar, bu sapık insanlar, yanlış akidelerine saplanıp kalmışlardır." Bu gerçeği örneklemek için, Mekke kafirleri gibi, küfürlerinde inat eden yedi eski kavmin tarihi anlatılmaktadır. Bu bağlamda aşağıdaki hususlar vurgulanmaktadır:
1) Ayetler iki türdür:
a) Yeryüzünün her yanına dağılmış halde bulunup akıllı bir kişinin görmesiyle Hz. Peygamber'in (s.a) sunduğunun gerçek olup olmadığına karar verebileceği ayetler,
b) Firavun ve kavmine, Nuh kavmine, Ad kavmine, Semud ve Lut kavmi ile Eykelilere gösterilen ayetler. Artık, hangi tür ayetleri görmek istediklerine karar vermek, kafirlere kalmış bulunmaktadır.
2) Çağlar boyu, kafirlerin zihin yapıları hep aynı olagelmiştir. Tartışma biçimleri, karşı çıkışları ve inanmamak için ileri sürdükleri bahane, özürleri ve sonunda kaderleri de aynı olmuştur. Aynı şekilde, her çağda peygamberler hep aynı öğretileri sunmuşlar; kişisel karakterleri, akıl yürütmeleri ve muarızlarına karşı ileri sürdükleri deliller de aynı olmuş ve hepsi de Kadir Allah'ın rahmetiyle nimetlenmiştir. Bu iki davranış modelinin ikisi de tarihte görülmekte olup bizzat kafirler de, kendilerinin hangi, Hz. Peygamber'in (s.a) hangi modele ait olduğunu görebilirler.
3) Allah aynı zamanda hem Kadir, hem Rahim, hem de güçlüdür. Tarih, O'nun rahmeti gibi, gazabına da şahitlik etmektedir. Bu durumda, Allah'ın rahmetine mi, yoksa gazabına mı müstehak olmaya karar vermek, insanların kendilerine kalmış bulunmaktadır.
4) Son olarak sure şöyle bir özetle bitmektedir: "Ey kafirler! Eğer illâ ayet görmek istiyorsanız, neden eski toplumları helâk eden korkunç ayetleri görmemekte ısrar ediyorsunuz? Neden, kendi dilinizde okunan Kur'an'ı görmüyorsunuz?
Neden Hz. Muhammed'i (s.a) ve Ashabını görmüyorsunuz? Kur'an'ın ayetleri cin veya şeytan işi olabilir mi? Kur'an'ın kendisine nazil olduğu Peygamber (s.a) hiç kahine benziyor mu? Hz. Muhammed (s.a) ve Ashabı şairlerden ve hayranlarından farklı değiller mi? Neden küfürden vazgeçmiyor ve onları yargılarken kalbinize danışmıyorsunuz? Kalbinizin derinlerinde Kur'an'ın kehanet ve şiir olmadığına inandığınız halde, ona karşı çıkmakla zalim ve gaddar olduğunuzu bilin ve yine bilin ki, zalim ve gaddarlar için hazırlanan acı sonu mutlaka göreceksiniz."
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
26
Şairler · Mekke
الشعراء
227
Sure Adı Açıklaması
"Şuarâ", şairler demektir; 224. âyetinde şairlerden söz edildiği için, sûre bu ismi almıştır. Muhaliflerin Kur'an'a karşı ileri sürdükleri iddialarından biri de, onun bir şair tarafından meydana getirilmiş olduğu idi. İşte Kur'an, Hz. Peygamber'in irşadı ile daha önceki peygamberlerin irşadlarının özde birleştiğini ve Kur'an'ın bir şair eseri olmadığını ispat ederek, bu iddiayı çürütmekte ve reddetmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Konu, üslup ve ilgili rivayetler, surenin Mekkî dönemin ortalarında indiğini gösteriyor. İbn Abbas'a göre önce Ta Ha Suresi, sonra Vakıa suresi, ardından da Şuara Suresi nazil olmuştur. (Ruhu'l-Meani, C. XIX. S. 64) . Ta Ha Suresi'nin Hz. Ömer'in (r.a) İslâm'a girmesinden önce indiği bilinmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Surenin temelinde, Mekke kafirlerinin şu veya bu bahaneyle Hz. Peygamber (s.a) tarafından tebliğ edilen İslâm Mesajı'nı ısrarla reddedişleri yatmaktadır. Zaman oluyor ki, Hz. Peygamber'in, (s.a) peygamberliğini isbat için kendilerine "ayet" getirmediğini (mucize göstermediğini) söylüyorlar; zaman oluyor, ona şair ve kahin etiketi vuruyorlar ve mesajıyla alay ediyorlar, zaman oluyor, onun peşinden gidenlerin bir-kaç akılsız genç, ya da yoksullar ve köleler olduğunu, buna karşılık misyonun halk için gerçekten bir değeri olmuş olsaydı, soyluların ve ileri gelenlerin onu öncelikle kabul etmesinin sözkonusu olduğunu söyleyerek, misyonunu eğlenceye alıyorlardı. Sonuçta, bir yanda Hz. Peygamber (s.a) , kendilerine inançlarının hatalarını akli delillerle ve tevhid ve ahiret akidesini kanıtlama çabalarıyla yorulur ve yıpranırken, kafirler beri tarafta, birbiri ardısıra, inatlarını çeşitli biçimlerde sergilemekten bıkmıyorlardı. İşlerin bu şekilde gitmesi, Hz. Peygamber'e (s.a) büyük acı ve üzüntü veriyordu.
Sûre'nin indiği dönemde Mekke'de durum buydu. Dolayısıyle Sûre, anlam bakımından şu ifadelerle Hz. Peygamber'i (s.a) teselli ederek başlamaktadır: "Onlar adına niye kendini tüketirsin? Eğer bu adamlar sana inanmıyorlarsa, bu hiç bir "ayet" görmediklerinden değil, inatlarından dolayıdır. Onlar, akla ve mantığa kulak vermez, başlarını aşağılık içinde eğmelerini gerektirecek bir "ayet" görmek isterler. Zamanı gelip de bu ayet gösterilmeye başlayınca, o zaman onlar şimdi kendilerine sunulanın gerçek olduğunu kavrayacaklardır."
Bu girişin ardından 191. ayete kadar sürekli olarak tek bir konunun üzerinde durulmakta ve şöyle denmektedir: "Yeryüzü, gerçeği arayan kimseyi kendisine götürecek "ayet"lerle doludur. Fakat, dikkafalı ve yanlış yolda olanlar, ister tabii olgular olsun isterse peygamberlerin mucizeleri olsun, "ayetler"i gördükten sonra da inanmamışlardır. İlâhî ceza kendilerini yakalayıncaya kadar, bu sapık insanlar, yanlış akidelerine saplanıp kalmışlardır." Bu gerçeği örneklemek için, Mekke kafirleri gibi, küfürlerinde inat eden yedi eski kavmin tarihi anlatılmaktadır. Bu bağlamda aşağıdaki hususlar vurgulanmaktadır:
1) Ayetler iki türdür:
a) Yeryüzünün her yanına dağılmış halde bulunup akıllı bir kişinin görmesiyle Hz. Peygamber'in (s.a) sunduğunun gerçek olup olmadığına karar verebileceği ayetler,
b) Firavun ve kavmine, Nuh kavmine, Ad kavmine, Semud ve Lut kavmi ile Eykelilere gösterilen ayetler. Artık, hangi tür ayetleri görmek istediklerine karar vermek, kafirlere kalmış bulunmaktadır.
2) Çağlar boyu, kafirlerin zihin yapıları hep aynı olagelmiştir. Tartışma biçimleri, karşı çıkışları ve inanmamak için ileri sürdükleri bahane, özürleri ve sonunda kaderleri de aynı olmuştur. Aynı şekilde, her çağda peygamberler hep aynı öğretileri sunmuşlar; kişisel karakterleri, akıl yürütmeleri ve muarızlarına karşı ileri sürdükleri deliller de aynı olmuş ve hepsi de Kadir Allah'ın rahmetiyle nimetlenmiştir. Bu iki davranış modelinin ikisi de tarihte görülmekte olup bizzat kafirler de, kendilerinin hangi, Hz. Peygamber'in (s.a) hangi modele ait olduğunu görebilirler.
3) Allah aynı zamanda hem Kadir, hem Rahim, hem de güçlüdür. Tarih, O'nun rahmeti gibi, gazabına da şahitlik etmektedir. Bu durumda, Allah'ın rahmetine mi, yoksa gazabına mı müstehak olmaya karar vermek, insanların kendilerine kalmış bulunmaktadır.
4) Son olarak sure şöyle bir özetle bitmektedir: "Ey kafirler! Eğer illâ ayet görmek istiyorsanız, neden eski toplumları helâk eden korkunç ayetleri görmemekte ısrar ediyorsunuz? Neden, kendi dilinizde okunan Kur'an'ı görmüyorsunuz?
Neden Hz. Muhammed'i (s.a) ve Ashabını görmüyorsunuz? Kur'an'ın ayetleri cin veya şeytan işi olabilir mi? Kur'an'ın kendisine nazil olduğu Peygamber (s.a) hiç kahine benziyor mu? Hz. Muhammed (s.a) ve Ashabı şairlerden ve hayranlarından farklı değiller mi? Neden küfürden vazgeçmiyor ve onları yargılarken kalbinize danışmıyorsunuz? Kalbinizin derinlerinde Kur'an'ın kehanet ve şiir olmadığına inandığınız halde, ona karşı çıkmakla zalim ve gaddar olduğunuzu bilin ve yine bilin ki, zalim ve gaddarlar için hazırlanan acı sonu mutlaka göreceksiniz."
Tā, sîn, mîm.* [ Not: Bazı surelerin başında bulunan “Elif, lâm, mîm. Tā, sîn. Yâ, sîn.” gibi harflere huruful mukattaa denir. Âlimler bu harflerin tefsiri hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazı âlimler bu harflerin, Kur’ân’daki surelerin isimleri olduğunu söylemiştir. Bazı âlimler bu konuda hiçbir tevil yapmayıp manasını Allahu Teâlâ’ya havale etmiştir. Bazı âlimler de Allahu Teâlâ’nın bu harflerle kâfirlere meydan okuduğunu söylemiştir ve bu, en kuvvetli görüştür. Çünkü Allahu Teâlâ, bu harflerle başlayan surelerde, bu harflerin hemen akabinde Kur’ân’ı zikrederek “İşte bu Kur’ân, sizin bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiştir. Öyleyse bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiş olan Kur’ân’ın aynısını veya bir suresinin benzerini haydi, siz de meydana getirin bakalım!” şeklinde meydan okumuştur. Her ne kadar Kur’ân Arapların kullandığı harflerden meydana gelmişse de üslubunda bir hayat ve canlılık vardır. Fakat insanların sözleri asla böyle değildir. ]— Z. El-Kudsi
26:1
2
تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ ٢
Tilke âyâtul kitâbil mubîn(mubîni).
İşte, (kendisinde hiçbir kapalılık ve tezat bulunmayan) hak ile bâtılı apaçık beyan eden bu kitabın (Kur’ân’ın) ayetleri, bu gibi harflerden müteşekkildir (buna rağmen onun benzerini getiremiyorsunuz).— Z. El-Kudsi
Ey rasulüm! Kavminin iman ve hidayete kavuşmasını o kadar arzuluyorsun ki imana yanaşmamaları sebebiyle neredeyse kendini hırs ve üzüntüden dolayı helak edeceksin. (Bunu yapma!)— Z. El-Kudsi
Dileseydik onların (kendilerine gelen hakka iman etmeyen müşriklerin) iman etmeleri için üzerlerine gökten bir ayet (mucize) indirirdik ve bu ayete devamlı zelil bir şekilde boyun eğerlerdi (fakat ğaybe iman edip etmeyeceklerini imtihan ile belli etmek için bunu dilemedik).— Z. El-Kudsi
Ve mâ ye’tîhim min zikrin miner rahmâni muhdesin illâ kânû anhu mu’ridîn(mu’ridîne).
Ve (küfür ve şirklerinde ısrar edip hakka bile bile karşı gelen) o müşrikler, er-Raḥmân’dan ne zaman (tevhidini ve nebisinin doğru söylediğini ispat eden) yeni bir Kur’ân ayeti inse onu dinlemekten ve tasdik etmekten yüz çevirirler.— Z. El-Kudsi
Fe kad kezzebû fe seye’tîhim enbâu mâ kânû bihî yestehziûn(yestehziûne).
O müşrikler, Rasul’ün getirdiği apaçık hakkı yalanladılar. Bilsinler ki (eğer iman etmezlerse) alay ettikleri haberler mutlaka gerçekleşecek ve Allah’ın azabı başlarına inecektir.— Z. El-Kudsi
E ve lem yerev ilel ardı kem enbetnâ fîhâ min kulli zevcin kerîm(kerîmin).
(Küfür ve şirklerinde ısrar eden) O müşrikler, yeryüzüne ibretle bakıp da orada çeşit çeşit, güzel görünüşlü ve faydalı her bitkiden nice çiftler bitirdiğimizi görmüyorlar mı?!— Z. El-Kudsi
İnne fî zâlike le âyeh(âyeten), ve mâ kâne ekseruhum mu’minîn(mu’minîne).
Yeryüzünde bitirdiğimiz bu çeşit çeşit bitkilerde muhakkak ki (Allah’ın ölüleri canlandırmaya kadir olduğunu gösteren) deliller vardır. Fakat onların çoğu buna iman etmemektedir.— Z. El-Kudsi
26:8
9
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ ٩
Ve inne rabbeke le huvel azîzur rahîm(rahîme).
Ve ey rasulüm! Muhakkak ki Rabbin (ٱلۡـعَـزِيـز) el-ʿAzîz’dir (her meselede dilediği gibi hüküm veren, kendisinden hesap sorulmayan, emrine muhalefet edenleri hak ettikleri şekilde cezalandıran ve dilediğini yapmaktan engellenemeyendir), (ٱلـرَّحِـيم) er-Raḥîm’dir (kullarına kaldıramayacakları şeyleri yüklemeyen, ihlasla tevbe edenleri önceki kötü amellerinden dolayı sorumlu tutmayan ve ahirette sadece mu’minlere rahmet edendir).— Z. El-Kudsi
Ve iz nâdâ rabbuke mûsâ eni’til kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Ey rasulüm! Rabbinin Musa’ya, “(Küfür ve şirk işleyip İsrailoğullarını köleleştirerek zulmeden) Zalim kavme git!” diye yaptığı nidayı da hatırla!— Z. El-Kudsi
26:10
11
قَوْمَ فِرْعَوْنَۜ اَلَا يَتَّقُونَ ١١
Kavme fir’avn(fir’avne), e lâ yettekûn(yettekûne).
O zalim kavim, Firavun’un kavmidir. Allah, Musa’yı onlara, Allah’tan korkmalarını (emirlerine itaat edip yasaklarından uzak durmalarını yumuşaklıkla ve güzel sözlerle) emretmesi için göndermişti.— Z. El-Kudsi
26:11
12
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِۜ ٢١
Kâle rabbi innî ehâfu en yukezzibûn(yukezzibûni).
Musa şöyle demişti: “Ey Rabbim! (Hakka davet ettiğim zaman) Onların beni yalancılıkla suçlamalarından korkuyorum.”— Z. El-Kudsi
Ve yadîku sadrî ve lâ yentaliku lisânî fe ersil ilâ hârûn(hârûne).
“Şayet böyle olursa göğsüm daralır ve dilim tutulur. Bu sebeple Cibril’i kardeşim Harun’a gönder (ki ona, yardımcı olarak benimle gelmesini söylesin).”— Z. El-Kudsi
Kâle kellâ, fezhebâ bi âyâtinâ innâ meakum mustemiûn(mustemiûne).
Allah, Musa’ya dedi ki: “Hayır! Onlar, seni öldüremeyecekler. Sen ve kardeşin Harun, (doğru söylediğinize delalet eden) mucizelerimizle (Firavun’a) gidin! Muhakkak ki biz, yardım ve desteğimizle sizinle beraberiz. Sizin de onların da diyeceklerini işitmekteyiz (hiçbir şey bize gizli değildir).”— Z. El-Kudsi
Kâle e lem nurabbike fînâ velîden ve lebiste fînâ min umurike sinîn(sinîne).
Firavun, Musa’ya şöyle cevap verdi: “Biz, seni küçükken yetiştirmedik mi ve hayatının birçok yılını aramızda geçirmedin mi (seni böyle rasullük iddiasında bulunmaya iten sebep nedir)?!”— Z. El-Kudsi
Fe ferartu minkum lemmâ hıftukum fe vehebe lî rabbî hukmen ve cealenî minel murselîn(murselîne).
“(O adamı öldürdükten sonra) Beni öldürmenizden korktuğum için sizden kaçtım (ve Medyen’e gittim). Sonra Rabbim bana hüküm (ilim ve hikmet) bahşetti ve beni (hakkı tebliğ etmek için) insanlara gönderilen rasullerden kıldı.”— Z. El-Kudsi
Ve tilke ni’metun temunnuhâ aleyye en abbedte benî isrâîl(isrâîle).
“Evet! İsrailoğullarını köle edindiğin hâlde beni köle etmedin (bilakis sarayında güzel bir şekilde büyütüp yetiştirdin). Bu, senin bana yaptığın bir ayrıcalıktır (fakat senin bâtıl üzerinde olduğunu söylememe ve seni hakka davet etmeme engel değildir).”— Z. El-Kudsi
26:22
23
قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ٣٢
Kâle fir’avnu ve mâ rabbul âlemîn(âlemîne).
Firavun, Musa’ya şöyle dedi: “Rasulü olduğunu iddia ettiğin âlemlerin (bütün mahlukatın) rabbi de nedir?!”— Z. El-Kudsi
Kâle rabbus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâ, in kuntum mûkınîn(mûkınîne).
Musa şöyle cevap verdi: “Âlemlerin (bütün mahlukatın) rabbi; göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan her şeyin yaratıcısı, maliki ve düzene koyucusu olan Allah’tır. Eğer Allah’ın bunların rabbi olduğuna yakinen inanıyorsanız sadece O’na ibadet etmeniz gerekir.”— Z. El-Kudsi
26:24
25
قَالَ لِمَنْ حَوْلَـهُٓ اَلَا تَسْتَمِعُونَ ٥٢
Kâle li men havlehû e lâ testemiûn(testemiûne).
Firavun, yanındaki kavminin ileri gelenlerine şöyle dedi: “Musa’nın cevabını duymuyor musunuz (onun ne kadar yalancı olduğunu fark ettiniz mi)?!”— Z. El-Kudsi
Kâle inne resûlekumullezî ursile ileykum le mecnûn(mecnûnun).
Firavun şöyle dedi: “Size (Allah tarafından) gönderilmiş bir rasul olduğunu iddia eden bu kişi, muhakkak ki bir delidir (ne dediğini bilmiyor ve aklın kabul etmediği bir şey söylüyor).”— Z. El-Kudsi
Kâle rabbul meşrıkı vel magribi ve mâ beynehumâ, in kuntum ta’kılûn(ta’kılûne).
Musa şöyle dedi: “Sizi sadece kendisine ibadet etmeye çağırdığım Rab; doğunun, batının ve arasındakilerin rabbidir. Eğer aklınızı kullanırsanız söylediğim şeyin hak olduğunu mutlaka anlarsınız.”— Z. El-Kudsi
Kâle leinittehazte ilâhen gayrî le ec’alenneke minel mescûnîn(mescûnîne).
Firavun (Musa’ya hüccetle karşı gelmekte âciz kalınca) şöyle dedi: “Ey Musa! Eğer benden başkasını ibadet ederek ilah edinirsen muhakkak ki seni hapsedilenler arasına koyarım.”— Z. El-Kudsi
26:29
30
قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُب۪ينٍ ٠٣
Kâle e ve lev ci’tuke bi şey’in mubîn(mubînin).
Musa, Firavun’a şöyle dedi: “Sana, (Allah tarafından gönderildiğimi ispat eden) apaçık delil getirmiş olsam da mı beni hapsedilenler arasına koyacaksın?!”— Z. El-Kudsi
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar