Adını, birinci âyetinde geçen "el-mülk" kelimesinden almıştır. Ayrıca Tebâreke, Münciye, Mücâdele, Mâni'a, Vâkiye adları ile de anılır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanı ile ilgili olarak, kesin bir rivayet bulunmamaktadır. Ancak surenin üslup ve muhtevasından, onun Mekke dönemininin başlarında nazil olan surelerden biri olduğu anlaşılmaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surede bir yandan kısaca İslâm tanıtılırken, diğer yandan gaflet içindeki insanlar uyarılmışlardır. Zaten bu, Mekke'de ilk nazil olan surelerin özelliklerindendi. Bu surede de, İslâm'ın öğretisi ve Hz. Peygamber'in (s.a) gönderilmesinin amacı ayrıntılı olarak değil, kısa ve özet halinde verilmiştir. Çünkü İslâm'ın bu insanların zihinlerine tedricen yerleştirilmesi gayesi güdülüyordu. Bu bakımdan bu tür surelerin, üzerinde en yoğun olarak durduğu hususlar, gafilleri ısrarla uyarmak ve onları vicdanlarında düşünmeye zorlamaktır.
1-5 İnsanlara içinde yaşadıkları kainatın, muazzam ve muhkem bir düzen üzere kurulu olduğu ve bu düzende hiçbir bozukluk, eksiklik bulamayacakları anlatılmak isteniyor. Bu kainatı yoktan vareden Allah'tır. Kainatı O idare etmektedir, tüm yetkileri O'nun elindedir. Ve iktidarı da sınırsızdır. Ayrıca insanoğluna, bu dünyanın bir imtihan yeri olduğu ve burada salih ameller işlediği takdirde başarı elde edeceği bildirilmiştir.
6-11 İnkar etmenin, insanın öbür dünyada karşılaşmasına neden olduğu korkunç sonuçlar açıklanmıştır. Ayrıca Allah Teâlâ, bu sonuçtan sakınmaları için insanlara peygamberler gönderdiğini bildirmiştir.
"Şayet sizler, şimdi gönderilen peygamberlerin söylediklerini dinleyip, ıslah olmazsanız, ahirette bu yüzden cezaya çarptırıldığınızda, bu cezayı hakettiğinizi bizzat kendiniz itiraf edeceksiniz."
12-14 Yaratıcı olan Allah, yarattığı mahlukattan habersiz değildir. O sizlerin açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilir, hatta niyetleriniz ve düşüdüklerinizden de haberdardır. Bu bakımdan ahlâkın gerçek temeli, insanın Allah'ı görmediği halde, O'nun korkusuyla kötülükten sakınmasıdır. Dünyadaki beşerî güçler kendisini hesaba çekse de, çekmese de, yahut dünyada zarar görse de görmese de, sırf Allah korkusuyla kötülüklerden sakınan kimseler, ahirette kurtuluşa erecekler ve büyük mükafata hak kazanacaklardır.
15-23 İnsanın günlük hayatta karşılaştığı gerçekler üzerinde düşünmesi istenerek, şöyle buyurulmuştur: "Üzerinde serbestçe dolaştığınız ve kendisinden rızık elde ettiğiniz arzı bir düşünün! Arzı emrinize müsahhar kılan Allah'tır. Şayet bir zelzele meydana gelirse veyahut bir tufan koparsa, tümünüz helâk olursunuz. Bakın, kuşlar gökyüzünde nasıl uçmaktadırlar? Onlara gökyüzünde uçabilme şartlarını kim hazırlamıştır? Sizlere verdiğimiz onca imkan ve vasıtalar üzerinde bir düşünün! Şayet Allah sizlere azab gönderecek olsa, sizi ondan kim kurtarabilir veya Allah sizin rızık kapılarınızı kapatacak olsa, o kapıları kim açabilir? Tüm bu gerçekler, sizlere asıl hakikatı göstermiyor mu? Ancak sizler hayvanlar gibi bu gerçeklere bakıyor, ama ondan (hidayeti bulmanıza yarayacak) hiçbir sonuç çıkaramıyorsunuz. Çünkü sizler, Allah'ın size verdiği dinleme, görme ve düşünme yeteneklerini kullanmıyor ve bu yüzden hakikate ulaşamıyorsunuz.
24-27 Sonunda hepiniz kendinizi Allah'ın huzurunda bulacaksanız. Bu günün tarihini ve saatini bildirmek, Peygamber'in görevi değildir. O'nun görevi, sizleri önceden haberdar kılmaktır. Fakat siz, O'ndan bugünün vaktini sizlere bildirmesini istiyorsunuz. Oysa o vakit gelip, dehşet içinde kaldığınızda, sizlere "İşte sorduğunuz vakit bu zamandır" denecektir.
28-29 Mekke'deki kafirlerin Hz. Peygamber (s.a) ve ashabı ile ilgili söylediklerine cevap verilmiştir. Onlar, Hz. Peygamber (s.a) ve müminlerin helâk olması için beddua ediyorlardı. Bunun üzerine şöyle buyurulmuştur: "Sizleri doğru yola davet edenler helâk olsalar da, Allah onlara merhamet etse de sizlerin akibeti değişmeyecektir. Sizler, Allah'ın azabı geldiğinde sizleri kimin kurtaracağını düşünün. Allah'a inanıp, O'na tevekkül edenlerin dalâlette olduğunu söylüyorsunuz ama o vakit gelip hakikat ortaya çıktığında dalâlette asıl kimlerin olduğunu uanlayacaksınız.
30 Surenin sonunda, müşriklere şöyle bir soru sorularak, onlara düşünme fırsatı tanınmıştır. "Arabistan'da çöl ve dağların altından, sizlerin hayatının ona bağlı olduğu "su" çıkmaktadır. Şayet su, arzın altına çekilse, size o suyu tekrar kim geri getirebilir?
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
67
Yönetim · Mekke
الملك
30
Sure Adı Açıklaması
Adını, birinci âyetinde geçen "el-mülk" kelimesinden almıştır. Ayrıca Tebâreke, Münciye, Mücâdele, Mâni'a, Vâkiye adları ile de anılır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanı ile ilgili olarak, kesin bir rivayet bulunmamaktadır. Ancak surenin üslup ve muhtevasından, onun Mekke dönemininin başlarında nazil olan surelerden biri olduğu anlaşılmaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surede bir yandan kısaca İslâm tanıtılırken, diğer yandan gaflet içindeki insanlar uyarılmışlardır. Zaten bu, Mekke'de ilk nazil olan surelerin özelliklerindendi. Bu surede de, İslâm'ın öğretisi ve Hz. Peygamber'in (s.a) gönderilmesinin amacı ayrıntılı olarak değil, kısa ve özet halinde verilmiştir. Çünkü İslâm'ın bu insanların zihinlerine tedricen yerleştirilmesi gayesi güdülüyordu. Bu bakımdan bu tür surelerin, üzerinde en yoğun olarak durduğu hususlar, gafilleri ısrarla uyarmak ve onları vicdanlarında düşünmeye zorlamaktır.
1-5 İnsanlara içinde yaşadıkları kainatın, muazzam ve muhkem bir düzen üzere kurulu olduğu ve bu düzende hiçbir bozukluk, eksiklik bulamayacakları anlatılmak isteniyor. Bu kainatı yoktan vareden Allah'tır. Kainatı O idare etmektedir, tüm yetkileri O'nun elindedir. Ve iktidarı da sınırsızdır. Ayrıca insanoğluna, bu dünyanın bir imtihan yeri olduğu ve burada salih ameller işlediği takdirde başarı elde edeceği bildirilmiştir.
6-11 İnkar etmenin, insanın öbür dünyada karşılaşmasına neden olduğu korkunç sonuçlar açıklanmıştır. Ayrıca Allah Teâlâ, bu sonuçtan sakınmaları için insanlara peygamberler gönderdiğini bildirmiştir.
"Şayet sizler, şimdi gönderilen peygamberlerin söylediklerini dinleyip, ıslah olmazsanız, ahirette bu yüzden cezaya çarptırıldığınızda, bu cezayı hakettiğinizi bizzat kendiniz itiraf edeceksiniz."
12-14 Yaratıcı olan Allah, yarattığı mahlukattan habersiz değildir. O sizlerin açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilir, hatta niyetleriniz ve düşüdüklerinizden de haberdardır. Bu bakımdan ahlâkın gerçek temeli, insanın Allah'ı görmediği halde, O'nun korkusuyla kötülükten sakınmasıdır. Dünyadaki beşerî güçler kendisini hesaba çekse de, çekmese de, yahut dünyada zarar görse de görmese de, sırf Allah korkusuyla kötülüklerden sakınan kimseler, ahirette kurtuluşa erecekler ve büyük mükafata hak kazanacaklardır.
15-23 İnsanın günlük hayatta karşılaştığı gerçekler üzerinde düşünmesi istenerek, şöyle buyurulmuştur: "Üzerinde serbestçe dolaştığınız ve kendisinden rızık elde ettiğiniz arzı bir düşünün! Arzı emrinize müsahhar kılan Allah'tır. Şayet bir zelzele meydana gelirse veyahut bir tufan koparsa, tümünüz helâk olursunuz. Bakın, kuşlar gökyüzünde nasıl uçmaktadırlar? Onlara gökyüzünde uçabilme şartlarını kim hazırlamıştır? Sizlere verdiğimiz onca imkan ve vasıtalar üzerinde bir düşünün! Şayet Allah sizlere azab gönderecek olsa, sizi ondan kim kurtarabilir veya Allah sizin rızık kapılarınızı kapatacak olsa, o kapıları kim açabilir? Tüm bu gerçekler, sizlere asıl hakikatı göstermiyor mu? Ancak sizler hayvanlar gibi bu gerçeklere bakıyor, ama ondan (hidayeti bulmanıza yarayacak) hiçbir sonuç çıkaramıyorsunuz. Çünkü sizler, Allah'ın size verdiği dinleme, görme ve düşünme yeteneklerini kullanmıyor ve bu yüzden hakikate ulaşamıyorsunuz.
24-27 Sonunda hepiniz kendinizi Allah'ın huzurunda bulacaksanız. Bu günün tarihini ve saatini bildirmek, Peygamber'in görevi değildir. O'nun görevi, sizleri önceden haberdar kılmaktır. Fakat siz, O'ndan bugünün vaktini sizlere bildirmesini istiyorsunuz. Oysa o vakit gelip, dehşet içinde kaldığınızda, sizlere "İşte sorduğunuz vakit bu zamandır" denecektir.
28-29 Mekke'deki kafirlerin Hz. Peygamber (s.a) ve ashabı ile ilgili söylediklerine cevap verilmiştir. Onlar, Hz. Peygamber (s.a) ve müminlerin helâk olması için beddua ediyorlardı. Bunun üzerine şöyle buyurulmuştur: "Sizleri doğru yola davet edenler helâk olsalar da, Allah onlara merhamet etse de sizlerin akibeti değişmeyecektir. Sizler, Allah'ın azabı geldiğinde sizleri kimin kurtaracağını düşünün. Allah'a inanıp, O'na tevekkül edenlerin dalâlette olduğunu söylüyorsunuz ama o vakit gelip hakikat ortaya çıktığında dalâlette asıl kimlerin olduğunu uanlayacaksınız.
30 Surenin sonunda, müşriklere şöyle bir soru sorularak, onlara düşünme fırsatı tanınmıştır. "Arabistan'da çöl ve dağların altından, sizlerin hayatının ona bağlı olduğu "su" çıkmaktadır. Şayet su, arzın altına çekilse, size o suyu tekrar kim geri getirebilir?
Tebârekellezî bi yedihil mulku ve huve alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Her şeyin mülkü kendisine ait olan Allah mübarektir (hayrı çoktur ve hiç kimsenin sahip olmadığı yücelik sahibidir). Ve O, her şeye kadirdir (dilediğini yapar, hiçbir şey O’nu âciz bırakamaz).— Z. El-Kudsi
Ellezî halakal mevte vel hayâte li yebluvekum eyyukum ahsenu amelâ(amelen), ve huvel azî zul gafûr(gafûru).
O, hanginizin daha güzel amel yapacağını (emirlerini yerine getirip yasaklarından uzak duracağını) sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. Ve O; (ٱلۡـعَـزِيـز) el-ʿAzîz’dir (her meselede dilediği gibi hüküm veren, dilediğini yapmaktan engellenemeyen ve kendisinden hesap sorulmayandır), (ٱلۡـغَـفُور) el-Ğafûr’dur (günahından pişman olup halisane bir şekilde tevbe ederek Allah’a itaate dönen ve tekrar aynı günaha dönmekten kaçınan kullarını affedendir).— Z. El-Kudsi
Ellezî halaka seb'a semâvâtin tibâkâ(tibâkan), mâ terâ fî halkır rahmâni min tefâvut(tefâvutin), ferciıl basara hel terâ min futûr(futûrin).
O, yedi göğü (birbirine temas etmeyecek şekilde) üst üste tabakalar hâlinde yaratandır. Ey bakan kişi! Er-Raḥmân’ın yaratmasında herhangi bir düzensizlik ve uygunsuzluk göremezsin. Gözünü tekrar çevir de bak, onlarda herhangi bir çatlak ya da bozukluk görebiliyor musun?! (Hayır, sadece mükemmellik görürsün.)— Z. El-Kudsi
Summerciıl basara kerreteyni yenkalib lieykel basaru hâsien ve huve hasîr(hasîrun).
Sonra (göğün yaratılışında herhangi bir kusur bulmak için) gözünü tekrar tekrar gökyüzüne çevirip bak (ve incele)! Gözün âciz, zelil ve bitkin hâlde hiçbir kusur bulamadan sana dönecektir.— Z. El-Kudsi
Ve lekad zeyyennes semâed dunyâ bi mesâbîha ve cealnâhâ rucûmen liş şeyâtîni ve a’tednâ lehum azâbes saîr(saîri).
Ve yemin olsun ki biz, yere en yakın olan göğü ışık veren yıldızlarla süsledik ve bu yıldızları, (göğü dinlemek isteyen) şeytanları yakmak için atılan şihâblar kıldık. Ve o şeytanlar için ahiret gününde çok yakıcı bir azap hazırladık.— Z. El-Kudsi
Ve lillezîne keferû bi rabbihim azâbu cehennem(cehenneme), ve bi’sel masîr(masîru).
Ve bilin ki Rablerini (O’nun tevhidini, rasulünü ve indirdiklerini) inkâr edenler için (ahiret gününde) cehennem azabı vardır. O ne kötü bir sondur!— Z. El-Kudsi
Cehennem, (içine atılan kâfirlere) öfkesinden dolayı neredeyse çatlayacak! İçine kâfirlerden her bir topluluk atıldığında bekçileri onlara (azarlayarak) şöyle sorar: “Dünyada iken sizi bu azap ile korkutup uyaran bir rasul gelmedi mi?!”— Z. El-Kudsi
Kâlû belâ kad câenâ nezîrun fe kezzebnâ ve kulnâ mâ nezzelallâhu min şey'in entum illâ fî dalâlin kebîr(kebîrin).
(Cehenneme atılan) Kâfirler de şöyle cevap verir: “Evet! Bizi bu azap ile korkutup uyaran bir rasul gelmişti. Fakat biz, onu ve getirdiklerini yalanladık ve ona şöyle dedik: “Allah, vahiy olarak hiçbir şey indirmemiştir. (Ey Allah tarafından gönderildiklerini ve kendilerine vahiy indiğini söyleyenler!) Muhakkak ki siz, büyük bir sapıklık içindesiniz.”— Z. El-Kudsi
Ve kâlû lev kunnâ nesmeu ev na'kılu mâ kunnâ fî ashâbis saîr(saîri).
Ve (cehenneme atılan) kâfirler şöyle der: “Eğer (bize gelen hakkı fayda sağlayacak bir duyma ile) dinleseydik ya da (gerçek menfaatimizi düşünüp) aklımızı kullansaydık şimdi bu alevli ateşe girenlerden olmazdık.”— Z. El-Kudsi
Fa’terefû bi zenbihim, fe suhkan li ashâbis saîr(saîri).
Böylece suçlarını (küfürlerini, şirklerini ve hakkı yalanladıklarını) itiraf ettiler (ve ateş azabını hak ettiler). Uzak olsun bu alevli ateşin mahkûmları!— Z. El-Kudsi
İnnellezîne yahşevne rabbehum bil gaybi lehum magfiretun ve ecrun kebîr(kebîrun).
Rablerini görmedikleri hâlde ve tek başlarına iken Rablerinin azabından korkanlara gelince; işte onlar için mağfiret ve büyük mükâfaat (cennet) vardır.— Z. El-Kudsi
Ve esirrû kavlekum evicherû bih(bihî), innehu alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).
Ey insanlar! Sözünüzü ister gizleyin ister açığa vurun, Allah onu bilir. Muhakkak ki O, kulların kalbinden geçenleri en ince ayrıntısına kadar bilir (hiçbir şey O’na gizli değildir).— Z. El-Kudsi
Elâ ya’lemu men halak(halaka), ve huvel latîful habîr(habîru).
Bütün mahlukatı yaratan (Allah), ğaybleri (gizli olanları) bilmez mi?! Ve O; (ٱللَّـطِيـف) el-Latīf’tir (kullarına lütufta bulunan, onlar için hayırlı ve menfaatlerine olan şeyleri kolaylaştırıp muvaffak kılan ve kullarını yumuşaklıkla ıslah edendir), (ٱلۡـخَـبِيـر) el-Ḫabîr’dir (kullarının her hâlini gizlisiyle açığıyla bilen ve kendisine hiçbir şey gizli olmayandır).— Z. El-Kudsi
Huvellezî ceale lekumul arda zelûlen femşû fî menâkibihâ ve kulû min rızkıh(rızkıhî), ve ileyhin nuşûr(nuşûru).
O, yeryüzünü (üzerinde rahat bir şekilde yaşayasınız diye) size boyun eğdirendir. O hâlde dilediğiniz her yerinde yürüyüp dolaşın ve Rabbinizin verdiği rızıktan yiyin! Ve bilin ki (hesap, ceza ve mükâfaat için) dönüş sadece O’nadır.— Z. El-Kudsi
E emintum men fîs semâi en yahsife bikumul arda fe izâ hiye temûr(temûru).
Yoksa gökte olanın (görevli meleklerin, Karun’u yere batırdıkları gibi) sizi de yere batırmasından emin mi oldunuz?! Sizi yere batırdıklarında (üzerinde yaşadığınız sakin) yer, sarsıldıkça sarsılır.— Z. El-Kudsi
Em emintum men fîs semâi en yursile aleykum hâsıbâ(hâsiben) fe se ta’lemûne keyfe nezîr(nezîri).
Yahut gökte olanın (görevli meleklerin, Lut kavminin üzerine taş yağdırdığı gibi) sizin de üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermesinden emin mi oldunuz?! Üzerinize taşların yağdığını gördüğünüzde size yaptığım uyarının ne demek olduğunu anlayacaksınız (fakat azabı gördüğünüzde sizi hiç kimse ondan kurtaramaz).— Z. El-Kudsi
Ve lekad kezzebellezîne min kablihim fe keyfe kâne nekîr(nekîri).
Ve yemin olsun ki onlardan (Mekke müşriklerinden) önceki ümmetler de kendilerine gelen rasulü ve uyarıldıkları azabı yalanlamışlardı. O inkârcıları cezalandırmam nasıl oldu?! (Elbet çok şiddetliydi.)— Z. El-Kudsi
E ve lem yerev ilet tayri fevkahum sâffâtin ve yakbıdn(yakbıdne), mâ yumsikuhunne iller rahmân(rahmânu), innehu bi kulli şey’in basîr(basîrun).
(Hakkı yalanlayan) O müşrikler, üzerlerinde saflar hâlinde dizilip kanatlarını aça kapata uçan kuşları görmüyorlar mı?! Er-Raḥmân’dan başka o kuşları havada tutan kim vardır?! Bilin ki O, her şeyi en ince ayrıntısına kadar görendir (hiçbir şey O’na gizli değildir).— Z. El-Kudsi
Ey kâfirler! Er-Raḥmân size bir azap indirmek istediğinde O’nun azabını sizden engelleyebilecek askerleriniz kimlerdir?! Şu bir gerçektir ki kâfirler, (şeytanın kandırmasıyla) sahte bir gurur ve boş ümit içindedirler.— Z. El-Kudsi
Emmen hâzellezî yerzukukum in emseke rızkah(rızkahu), bel leccû fî utuvvin ve nufûr(nufûrın).
Ey kâfirler! Allah size verdiği rızkı kesiverse size rızık verecek olan kimdir?! Gerçek şudur ki kâfirler hakka karşı inat, kibir ve inkâr konusunda çok ileri gitmişlerdir.— Z. El-Kudsi
E fe men yemşî mukibben alâ vechihî ehdâ emmen yemşî seviyyen alâ sırâtın mustekîm(mustekîmin).
Ey (hakka karşı gelen) müşrikler, düşünün bakalım! Yüzü üstünde yürüyen (önünü, sağını ve solunu görmeyen) mi daha iyidir yoksa doğru yolda, ayakta düzgün yürüyen mi?!* [ Not: Yüzü üstünde yürüyenin misali müşriktir; doğru yolda ayakta düzgün yürüyenin misali ise mu’mindir. ]— Z. El-Kudsi
Kul huvellezî enşeekum ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel ef’ideh(ef’idete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Ey rasulüm! (Hak kendilerine apaçık geldiği hâlde onu yalanlayan) Müşriklere de ki: “Sizi yaratan Allah’tır. Ve O size işitmeniz için işitme organları, görmeniz için görme organları ve düşünüp akletmeniz için kalpler vermiştir. (Nimetlerine karşılık sadece Allah’a ibadet ederek çok şükretmeniz gerekir.) Buna rağmen (O’ndan başkalarına ibadet edip şirk koşarak) Allah’a çok az şükrediyorsunuz.”— Z. El-Kudsi
Kul huvellezî zereekum fîl ardı ve ileyhi tuhşerûn(tuhşerûne).
Ey rasulüm! (Hak kendilerine apaçık geldiği hâlde onu yalanlayan) Müşriklere de ki: “Sizi çoğaltıp yeryüzüne yayan da Allah’tır. Ve (kıyamet gününde hesap ve ceza için) sadece O’nun huzurunda toplanacaksınız (öyleyse yalnız O’na ibadet edin ve emirlerini yerine getirip yasaklarından uzak durun).”— Z. El-Kudsi
Ve yekûlûne metâ hâzel va’du in kuntum sâdikîn(sâdikîne).
Ve (dirilişi yalanlayan) o müşrikler (dirilişin olacağına ihtimal vermeyerek) şöyle sorarlar: “(Ey Muhammed ve ona tâbi olanlar!) Bize vâdettiğiniz o gün (diriliş) ne zaman gelecek?! Haydi, iddianızda doğrulardan iseniz söyleyin bakalım!”— Z. El-Kudsi
Kul innemel ilmu indallâhi ve innemâ ene nezîrun mubîn(mubînun).
Ey rasulüm! (Dirilişi yalanlayan) O müşriklere de ki: “Muhakkak ki kıyamet vaktinin ilmi sadece Allah katındadır (onun ne zaman kopacağını O’ndan başkası bilemez). Ben ancak (bana iman etmeyip tâbi olmadığınızda) Allah’ın azabıyla korkutmak için apaçık uyarılarla gönderilmiş bir uyarıcıyım.”— Z. El-Kudsi
Fe lemmâ reevhu zulfeten sîet vucûhullezîne keferû ve kîle hâzellezî kuntum bihî teddeûn(teddeûne).
Ve dirilişi yalanlayan kâfirler, Allah’ın vâdettiği azabı yakından gördüklerinde yüzleri (korkudan) değişip kararır ve onlara şöyle denir: “İşte bu, dünyada (size vâdedilen ve sizin de alay edip) bir an önce başınıza gelmesini istediğiniz azaptır!”— Z. El-Kudsi
Kul ereeytum in ehlekeniyallâhu ve men maıye ev rahımenâ fe men yucîrul kâfirîne min azâbin elîm(elîmin).
Ey rasulüm! (Kendilerine gelen hakkı yalanlayan) O müşriklere de ki: “Allah beni ve beraberimdekileri (sizin isteğiniz üzere) yok etse ya da (böyle yapmayıp) bize merhamet etse söyleyin bakalım, (Allah’ı, rasulünü ve onun getirdiklerini yalanlayan) kâfirleri can yakıcı azaptan kim kurtarabilir?! (Hiç kimse!)”— Z. El-Kudsi
Kul huver rahmânu âmennâ bihî ve aleyhi tevekkelnâ, fe se ta’lemûne men huve fî dalâlin mubîn(mubînin).
Ey rasulüm! O müşriklere de ki: “Sizi kendisine iman etmeye davet ettiğim Allah, (ٱلـرَّحۡـمَـٰن) er-Raḥmân’dır (dünyada tüm kullarına, ahirette ise yalnız mu’minlere merhamet edip nimetler verendir). Biz O’na (şeksiz şüphesiz) iman ettik ve yalnız O’na tevekkül ettik (her durumda yalnız O’na güvenip O’ndan yardım isteriz, O’nun kaza ve kaderine rıza gösterip hükmüne teslim oluruz). Muhakkak ki siz de yakında kimin apaçık bir sapıklık içinde (kimin de doğru yol üzerinde) olduğunu öğreneceksiniz.”— Z. El-Kudsi
Kul e re’eytum in asbaha mâukum gavren fe men ye’tîkum bi maîn maîn(maînin).
Ey rasulüm! Müşriklere de ki: “Eğer içtiğiniz suyunuz yerin dibinde (ulaşılması mümkün olmayan) bir yere çekilecek olsa size kim, bol akan tatlı bir su getirebilir?! (Allah’tan başka hiç kimse!)”— Z. El-Kudsi
67:30
Yardımcı
Site kullanımı hakkında sorun
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar