Yunus 109 Ayet Mekke · يونس
10

Yunus

Yunus · Mekke
10
Yunus · Mekke
يونس
109
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
الٓـرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْحَك۪يمِ ١
Elif lâm râ, tilke âyâtul kitâbil hakîm(hakîmi).
Elif, lâm, râ.* İşte (bu gibi harflerden müteşekkil olan ve Allah’tan geldiğine delalet eden) bu yüce ayetler, (tevhidi ve Allah’ın şeriatini en mükemmel şekilde beyan eden) hikmet dolu kitabın (Kur’ân’ın) ayetleridir. [ Not: Bazı surelerin başında bulunan “Elif, lâm, mîm. Tā, sîn. Yâ, sîn.” gibi harflere huruful mukattaa denir. Âlimler bu harflerin tefsiri hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazı âlimler bu harflerin, Kur’ân’daki surelerin isimleri olduğunu söylemiştir. Bazı âlimler bu konuda hiçbir tevil yapmayıp manasını Allahu Teâlâ’ya havale etmiştir. Bazı âlimler de Allahu Teâlâ’nın bu harflerle kâfirlere meydan okuduğunu söylemiştir ve bu, en kuvvetli görüştür. Çünkü Allahu Teâlâ, bu harflerle başlayan surelerde, bu harflerin hemen akabinde Kur’ân’ı zikrederek “İşte bu Kur’ân, sizin bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiştir. Öyleyse bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiş olan Kur’ân’ın aynısını veya bir suresinin benzerini haydi, siz de meydana getirin bakalım!” şeklinde meydan okumuştur. Her ne kadar Kur’ân Arapların kullandığı harflerden meydana gelmişse de üslubunda bir hayat ve canlılık vardır. Fakat insanların sözleri asla böyle değildir. ]— Z. El-Kudsi
10:1
2
اَكَانَ لِلنَّاسِ عَجَباً اَنْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰى رَجُلٍ مِنْهُمْ اَنْ اَنْذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ قَالَ الْكَافِرُونَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ مُب۪ينٌ ٢
E kâne linnâsi aceben en evhaynâ ilâ reculin minhum en enzirin nâse ve beşşirillezîne âmenû enne lehum kademe sıdkın inde rabbihim, kâlel kâfirûne inne hâzâ le sâhırun mubîn(mubînun).
Kendi içlerinden (beşerden) olan bir adama, “Bütün insanları (küfür, şirk ve günah işlememeleri konusunda) uyar ve gerçek manada iman edip sana tâbi olanlara, işledikleri salih amellere karşılık Rableri katında büyük mükâfaat ve yüce makam olduğunu müjdele!” diye vahyetmemiz insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki kâfirler, “Muhakkak ki bu adam (Muhammed), sihri apaçık belli olan bir sihirbazdır.” dediler?!— Z. El-Kudsi
10:2
3
اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ مَا مِنْ شَف۪يعٍ اِلَّا مِنْ بَعْدِ اِذْنِه۪ۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ ٣
İnne rabbekumullâhullezî halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin summestevâ alel arşi yudebbirul emr(emre), mâ min şefîin illâ min ba'di iznih(iznihî), zâlikumullâhu rabbukum fa'budûh(fa'budûhu), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
(Ey kendi içlerinden bir adama vahyedilmesine şaşanlar!) Muhakkak ki rabbiniz olan Allah (buna kadirdir çünkü O); gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş’a istiva etti.* Her şeyin takdiri, kendi idaresi ve hükmü altındadır (mülkünde her şeyi yapmaya kadirdir, dilediğini mutlaka gerçekleştirir, her şeyi yerli yerine koyar) ve O izin vermedikçe katında hiç kimse şefaat edemez. İşte bu sıfatlara sahip olan Allah, sizin hak olan rabbinizdir (sahibiniz, ilahınız ve mevlanızdır). Öyleyse sadece O’na ibadet edin (ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmayın)! Ey kâfirler! Hâlâ (çevrenize ibretle bakarak bu sıfatlara sahip yüce Rabbinize ibadet edip O’na hiçbir konuda şirk koşmamanız gerektiğini) anlamıyor musunuz?! [ Not: Sahabelerin istiva hakkındaki inancı; “ثُـمَّ ٱسۡـتَـوَىٰ عَـلَـى ٱلۡـعَـرۡشِ” sözü Kur’ân’da geçtiği için böyle ayetleri okumak ve Allahu Teâlâ’nın Arş’a istiva ettiğine inanmaktı. Allahu Teâlâ’nın Arş’a istivası, aklın idrak edebileceği bir şey değildir. Onun keyfiyeti hakkında soru sormak bidattir; çünkü keyfiyet Allahu Teâlâ’dan kaldırılmıştır. Keyfiyet, sadece mahluka ait olan bir vasıf olduğu için Allahu Teâlâ hakkında keyfiyet düşünen kişi, Allahu Teâlâ’yı cisim olarak tasavvur etmiş olur. Bu ayetten asla Arş’ın Allahu Teâlâ’nın yeri olduğu anlaşılmaz. Çünkü Allahu Teâlâ, yer ve mekândan münezzehtir. Allahu Teâlâ’ya mekân isnat eden kişi, O’nu cisme benzetmiş olduğu için Müslüman değildir. İşte bu, sahabe ve selefi salihinin görüşüdür. Allahu Teâlâ’nın Arş’a istivasını, Arş’a yaptığı bir fiil olarak kabul etmek de caiz olan bir görüştür. İstivayı Allahu Teâlâ’nın bir sıfatı olarak kabul etmek ise Allahu Teâlâ’nın Arş’ı yaratmadan önce böyle bir sıfata sahip olmadığı anlamına gelir. Çünkü Arş, mahluk olan bir varlıktır yani daha önce yokken sonradan var olmuştur. Bu durumda istiva sıfatı, Arş yaratıldıktan sonra olmuş manasına gelir. Fakat “İstiva sıfatı kdîm (قَدِيم) olan bir sıfattır, Arş yaratılmadan önce de vardı.” demek, kuvvetli bir görüş olmamasına rağmen küfür olmaz. Şu bilinmelidir ki Allahu Teâlâ’nın sıfatları kdîm (قَدِيم) ve ebedidir; asla artmaz, eksilmez ve değişmez. Dolayısıyla bu konuda doğru olan, istiva Kur’ân’da geçtiği için ya zahiri manasını vermeyip okuyup geçmek ve manasını Allahu Teâlâ’ya havale etmek ya da Allahu Teâlâ’nın Arş’a bir fiil yapması olarak tevil etmektir. Allahu Teâlâ’nın Arş’a istivasına, “Allah’ın zatına layık bir istivadır.” diye mana vermekte de bir sakınca yoktur. Sakıncalı olan; Allahu Teâlâ’nın istivasını, yükselmek ve karar kılmak manasında anlamaktır. Allahu Teâlâ hakkında böyle manalar düşünmek apaçık küfürdür. Allahu Teâlâ’nın istivasına bu gibi manalar verildiğinde Allahu Teâlâ’ya layık olmayan şeyler nispet edilmiş olur. Çünkü: 1. Allahu Teâlâ için yükseldi sözü mesafe ve yer manasında kullanılırsa daha önce aşağıda idi, sonra yükselmek için harekete geçti anlamına gelir. Oysa Allahu Teâlâ yerden, zamandan, değişmekten, hareketten ve bir şeyin üzerine karar kılmaktan münezzehtir. Bunların hepsi mahlukun sıfatıdır ve Allah’a layık olmayan şeylerdir. 2. Allahu Teâlâ Arş’a sonradan karar kıldı manasına gelir. Bu ise Allahu Teâlâ’da yer değişimi veya hâl değişimi olduğu anlamına gelir. Bu da Allahu Teâlâ’ya layık değildir. ]— Z. El-Kudsi
10:3
4
اِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَم۪يعاًۜ وَعْدَ اللّٰهِ حَقاًّۜ اِنَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ لِيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ بِالْقِسْطِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَم۪يمٍ وَعَذَابٌ اَل۪يمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ ٤
İleyhi merciukum cemîâ(cemîan), va'dallâhi hakkâ(hakkan), innehu yebdeul halka summe yuîduhu li yecziyellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti bil kıst(kıstı), vellezîne keferû lehum şerâbun min hamîmin ve azâbun elîmun bimâ kânû yekfurûn(yekfurûne).
Bilin ki (dünyada yaptıklarınızın hesabını vermek için kıyamet gününde) hepiniz rabbiniz olan Allah’a döneceksiniz. Bu, Allah’ın verdiği hak (doğru ve mutlaka gerçekleşecek) olan bir vâddir. O, mahlukatı örneksiz olarak yaratmaya başlayan ve gerçek manada iman edip salih amel işleyenleri, sevaplarından hiçbir şey eksiltmeden mükâfaatlandırmak için (ölümlerinden) sonra (kıyamet gününde) diriltecek olandır. Kâfirlere gelince; (kendilerine gelen hakkı ve rasulümüzü bile bile) inkâr edip yüz çevirmelerinden dolayı muhakkak ki onlar için (cehennemde) çok sıcak bir içecek ve çok can yakıcı bir azap olacaktır.— Z. El-Kudsi
10:4
5
هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَٓاءً وَالْقَمَرَ نُوراً وَقَدَّرَهُ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَۜ مَا خَلَقَ اللّٰهُ ذٰلِكَ اِلَّا بِالْحَقِّۜ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ ٥
Huvellezî cealeş şemse dıyâen vel kamere nûren ve kadderehu menâzile li ta'lemû adedes sinîne vel hisâb(hisâbe), mâ halakallâhu zâlike illâ bil hakk(hakkı), yufassılul âyâti li kavmin ya'lemûn(ya'lemûne).
(Ey insanlar!) O (Allah); Güneş’i (kendiliğinden devamlı yanan) ışık (kaynağı), Ay’ı ise (Güneş ışığıyla parlayıp aldığı ışığı yansıtarak geceyi aydınlatıcı) nur kıldı. (Günlerin sayısını tayin etmeniz için Güneş’i yarattı, ayların ve) Yılların sayısını bilesiniz ve (dünyalık işlerinizde) zaman tayini yapabilesiniz diye Ay’a menziller (bir gün bir gece süresince katettiği duraklar) takdir etti. (Bilin ki) Allah bunları (gökleri, yerleri ve içindekileri boşu boşuna değil) ancak hak ile (azametini ve kudretini kullarına izhar etmek için) yarattı. Allah, (tek ilah olduğunu ve sadece kendisine ibadet edilmesi gerektiğini gösteren) bu apaçık delilleri, bilenler (bu deliller üzerinde düşünüp doğru yolda gitmek isteyenler) için beyan etmektedir.— Z. El-Kudsi
10:5
6
اِنَّ فِي اخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا خَلَقَ اللّٰهُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَّقُونَ ٦
İnne fîhtilâfil leyli ven nehâri ve mâ halakallâhu fîs semâvâti vel ardı le âyâtin li kavmin yettekûn(yettekûne).
Muhakkak ki gece ve gündüzün (birbiri ardından) gelip gidişinde, Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde, (Allah’ın emirlerine riayet edip yasaklarından kaçınarak) Allah’tan hakkıyla korkan kimseler için (Allah’ın birliğine, mükemmel hikmet, tedbir ve kudretine delalet eden) açık deliller vardır.— Z. El-Kudsi
10:6
7
اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا وَرَضُوا بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَاطْمَاَنُّوا بِهَا وَالَّذ۪ينَ هُمْ عَنْ اٰيَاتِنَا غَافِلُونَۙ ٧
İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki bize kavuşmaya (öldükten sonra diriltilip hesaba çekileceğine) inanmayan, (ebedi olan ahiret hayatı yerine fâni olan) dünya hayatından ve lezzetlerinden razı olan, bunları elde etmekle sevinip yetinen ve (Allah’ın varlığına, birliğine delalet eden kevni ve şeri) ayetlerimizden ğafil olan (bunlardan yüz çevirip ibret almayan) kâfirlere gelince...— Z. El-Kudsi
10:7
8
اُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمُ النَّارُ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ٨
Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte bu (sıfatlara sahip olan) kâfirlerin (dünyada) yaptıkları amellerin (küfür, şirk ve ahireti inkârlarının) karşılığı, (ebedî olarak) cehennem ateşinde kalmaktır.— Z. El-Kudsi
10:8
9
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْد۪يهِمْ رَبُّهُمْ بِا۪يمَانِهِمْۚ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ ٩
İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti yehdîhim rabbuhum bi îmânihim, tecrî min tahtihimul enhâru fî cennâtin naîm(naîmi).
Muhakkak ki gerçek manada iman edip salih amel (Allah için ve istediği şekilde amel) işleyenleri rableri olan Allah, (ihlasla ve güzel bir şekilde) iman etmeleri sebebiyle istediği ve razı olduğu amelleri yapmaya muvaffak kılar, sonra da (ahiret gününde) onları sarayları ve ağaçları altından ırmaklar akan ve nimetleri bitip tükenmek bilmeyen cennetlere (içinde ebedî olarak kalmak üzere) yerleştirir.— Z. El-Kudsi
10:9
10
دَعْوٰيهُمْ ف۪يهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ ف۪يهَا سَلَامٌۚ وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۟ ٠١
Da'vâhum fîhâ subhânekellâhumme ve tehiyyetuhum fîhâ selâm(selâmun), ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîn(âlemîne).
Cennetteki mu’minlerin duası, “(سُـبۡـحَـٰنَـكَ ٱللَّهُمَّ) Ey Allah’ım! Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ve takdis ederiz.” demeleri; cennette birbirleri ile selamlaşırken “(سَـلَـٰمٌ) Selam olsun size!” demeleri ve dualarının sonunda “(ٱلۡـحَـمۡـدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِيـنَ) Âlemlerin rabbi olan Allah’ı mahlukata benzemekten ve noksan sıfatlardan tenzih ederek her şeyden çok sever ve her şeyden daha çok yüceltiriz.” demeleridir.— Z. El-Kudsi
10:10
11
وَلَوْ يُعَجِّلُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ اِلَيْهِمْ اَجَلُهُمْۜ فَنَذَرُ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ ١١
Ve lev yuaccilullâhu lin nâsiş şerresti’câlehum bil hayri le kudiye ileyhim eceluhum, fe nezerullezîne lâ yercûne likâenâ fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).
Ve insanlar hayır olan şeyler için yaptıkları duaya Allah’ın hemen icabet etmesini istedikleri gibi (kızdıkları zaman) kendilerine, çocuklarına, yakınlarına veya mallarına hemen bir kötülük isabet etmesi için dua ettiklerinde eğer Allah dualarına icabet etseydi muhakkak ecelleri gelir ve helak olurlardı fakat Allah onlara ecelleri bitene kadar mühlet verir ve böylece öldükten sonra dirilmeye (ahiretin ceza ve mükâfaatına) inanmayanları azgınlıkları (küfür ve şirkleri) içinde tereddütlü ve şaşkın bir vaziyette bırakırız.— Z. El-Kudsi
10:11
12
وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِه۪ٓ اَوْ قَاعِداً اَوْ قَٓائِماًۚ فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَٓا اِلٰى ضُرٍّ مَسَّهُۜ كَذٰلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِف۪ينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ٢١
Ve izâ messel insâned durru deânâ li cenbihî ev kâiden ev kâimâ(kâimen), fe lemmâ keşefnâ anhu durrehu merre ke’en lem yed’unâ ilâ durrin messeh(messehu), kezâlike zuyyine lil musrifîne mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Ve (gerçek manada iman etmeyen) insanların başına (hastalık, fakirlik, kıtlık veya ölüm gibi) bir musibet geldiğinde bundan kurtulmak için yatarken, otururken ya da ayaktayken olsun, her vaziyette bize dua edip yalvarırlar. Fakat başlarına gelen musibeti kaldırdığımız zaman, sanki bu musibetten dolayı daha önce bize hiç dua edip yalvarmamış gibi tekrar küfür ve şirklerine devam ederler. İşte şeytan, bu kimselere amellerini nasıl süslü ve güzel göstermişse aynı şekilde bütün müsriflere de (küfür, şirk ve günah işleyerek şeriatin sınırlarını aşanlara da) amellerini süslü ve güzel göstermiştir (bu sebeple küfür, şirk ve günahlarını terk etmezler).— Z. El-Kudsi
10:12
13
وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُواۙ وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُواۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ ٣١
Ve lekad ehleknel kurûne min kablikum lemmâ zalemû ve câethum rusuluhum bil beyyinâti ve mâ kânû li yu’minû, kezâlike neczil kavmel mucrimîn(mucrimîne).
(Ey Mekke müşrikleri!) Muhakkak ki biz, sizden önceki kavimleri de zulmettikleri (kendilerine gelen hakkı bile bile reddedip rasullerini yalanladıkları) zaman helak ettik. Çünkü rasulleri (doğru söylediklerini ispat eden) apaçık delillerle geldiğinde iman etmeyi arzulamadıkları için Allah’ın muvaffak kılmaması sebebiyle onların getirdiklerine iman etmediler. İşte biz, bütün mücrimleri (kendilerine gelen hakkı bile bile reddedip küfür ve şirkinde ısrar eden kâfirleri) bu şekilde helak ederek cezalandırırız.— Z. El-Kudsi
10:13
14
ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ خَلَٓائِفَ فِي الْاَرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ ٤١
Summe cealnâkum halâife fîl ardı min ba’dihim li nanzure keyfe ta’melûn(ta’melûne).
(Ey Mekke müşrikleri!) Sonra da (küfür ve şirklerinde inat etmeleri sebebiyle) helak ettiğimiz o kavimlerin ardından sizi yeryüzüne halifeler kıldık (hüküm ve saltanat sahibi yaptık) ki nasıl amel edeceğiniz (size gelen rasule ve getirdiklerine tâbi olup olmayacağınız) ortaya çıksın (ahiret gününde de ona göre hesaba çekileceksiniz).— Z. El-Kudsi
10:14
15
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍۙ قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ائْتِ بِقُرْاٰنٍ غَيْرِ هٰذَٓا اَوْ بَدِّلْهُۜ قُلْ مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَٓائِ۬ نَفْس۪يۚ اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۚ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبّ۪ي عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ ٥١
Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin kâlellezîne lâ yercûne likâena'ti bi kur'ânin gayri hâzâ ev beddilh(beddilhu), kul mâ yekûnu lî en ubeddilehû min tilkâi nefsî, in ettebiu illâ mâ yûhâ ileyy(ileyye), innî ehâfu in asaytu rabbî azâbe yevmin azîm(azîmin).
Ve (Allah’ın birliğine delalet eden) apaçık ayetlerimiz o müşriklere okunduğu zaman, bize kavuşmaya (öldükten sonra diriltilip hesaba çekileceklerine) inanmayanlar şöyle derler: “Bize, (yaptığımız küfür ve şirklerden dolayı bizi ayıplamayan ve öldükten sonra diriltilip de cezaya uğrayacağımızı bildirmeyen) başka bir Kur’ân getir ya da bu Kur’ân’ın hükümlerini (hoşumuza gidecek şekilde) değiştir!” Ey rasulüm! Sen onlara şöyle de: “Bu Kur’ân’ın hükümlerini dilediğim gibi değiştirmem asla bana yakışmaz (ve başka bir Kur’ân da getiremem), ben ancak bana vahyedilene tâbi olurum. Ve muhakkak ki ben, Rabbime karşı gelip de büyük günün (ahiret gününün) azabına uğramaktan korkarım.”— Z. El-Kudsi
10:15
16
قُلْ لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلَٓا اَدْرٰيكُمْ بِه۪ۘ فَقَدْ لَبِثْتُ ف۪يكُمْ عُمُراً مِنْ قَبْلِه۪ۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ ٦١
Kul lev sâallâhu mâ televtuhû aleykum ve lâ edrâkum bihî, fe kad lebistu fîkum umuren min kablih(kablihî), e fe lâ ta'kilûn(ta'kilûne).
Ey rasulüm! (Müşrik kavmine) De ki: “Eğer Allah Kur’ân’ı size okumamı dilemeseydi onu size okumaz ve tebliğ etmezdim; eğer Allah dileseydi onu size benim dilimle bildirmezdi. Çünkü ben size Kur’ân’ı okumadan önce aranızda uzun bir süre (kırk sene) kaldım (ve ne okur ne de yazardım, ayrıca böyle bir göreve ne talip idim ne de onun arayışı içindeydim). Hâlâ (bu Kur’ân’ın benden olmadığını, sadece Allah tarafından bana gönderilen bir vahiy olduğunu) akledip idrak etmiyor musunuz?!”— Z. El-Kudsi
10:16
17
فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ ٧١
Fe men azlemu mimmenifterâ alâllâhi keziben ev kezzebe bi âyâtih(âyâtihî), innehû lâ yuflihul mucrimûn(mucrimûne).
“Şu bir gerçektir ki Allah hakkında yalanlar uydurarak iftira atandan ya da O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim hiç kimse yoktur. (Ben, nasıl Allah’a iftira atarak bu Kur’ân’ı istediğim gibi değiştirebilirim?!) Bilin ki mücrimler (haddini aşarak Allah’a iftira atanlar), asla arzuladıkları şeyi elde edemezler.”— Z. El-Kudsi
10:17
18
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِۜ قُلْ اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ ٨١
Ve ya'budûne min dûnillâhi mâ lâ yedurruhum ve lâ yenfeuhum ve yekûlûne hâulâi şufeâunâ indallâh(indallâhi), kul e tunebbiûnâllâhe bimâ lâ ya'lemu fîs semâvâti ve lâ fîl ard(ardı), subhânehu ve teâlâ ammâ yuşrikûn(yuşrikûne).
Ve müşrikler, Allah’tan başka kendilerine zarar da fayda da veremeyecek olan şeylere taparlar ve “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.” derler. Ey rasulüm! De ki: “Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?!” Allah, onların ortak koşmalarından münezzeh ve yücedir.— Z. El-Kudsi
10:18
19
وَمَا كَانَ النَّاسُ اِلَّٓا اُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُواۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ ف۪يمَا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ ٩١
Ve mâ kânen nâsu illâ ummeten vâhideten fahtelefû, ve lev lâ kelimetun sebekat min rabbike le kudiye beynehum fîmâ fîhi yahtelifûn(yahtelifûne).
Ve bütün insanlar bir tek ümmet (İslam dini üzere) idiler. Sonra din konusunda ihtilafa düştüler (bir kısmı tevhid üzere sabit kaldı, bir kısmı da küfür ve şirke girdi). Ey rasulüm! Eğer daha önce (insanlar arasındaki ihtilafa dünyada değil de ahirette hüküm verileceğine dair) Rabbin tarafından (ezeli) bir hüküm verilmiş olmasaydı ihtilafa düştükleri konularda (dünyada) hüküm verilirdi (ve gereken ceza ya da mükâfaat uygulanırdı).— Z. El-Kudsi
10:19
20
وَيَقُولُونَ لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۚ فَقُلْ اِنَّمَا الْغَيْبُ لِلّٰهِ فَانْتَظِرُواۚ اِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِر۪ينَ۟ ٠٢
Ve yekûlûne lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihi), fe kul innemel gaybu lillâhi fentezirû, innî meakum minel muntazirîn(muntazirîne).
Ve müşrikler şöyle derler: “Muhammed’e, Rabbi tarafından (doğru söylediğini ispat eden) bir mucize indirilse ya! (O zaman hak rasul olduğunu anlardık.)” Ey rasulüm! Onlara de ki: “(Mucizelerin inmesi ğaybi bir şeydir.) Ğaybı bilmek (bana değil) Allah’a aittir (dilerse mucize indirir, dilerse indirmez; bana düşen, inen vahyi tebliğ etmektir). (Eğer getirdiklerime iman etmezseniz başınıza gelecek azabı) Bekleyin! Muhakkak ki ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”— Z. El-Kudsi
10:20
21
وَاِذَٓا اَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِنْ بَعْدِ ضَرَّٓاءَ مَسَّتْهُمْ اِذَا لَهُمْ مَكْرٌ ف۪ٓي اٰيَاتِنَاۜ قُلِ اللّٰهُ اَسْرَعُ مَكْراًۜ اِنَّ رُسُلَنَا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ ١٢
Ve izâ ezaknen nâse rahmeten min ba'di darrâe messethum izâ lehum mekrun fî âyâtinâ, kulillâhu esrau mekrâ(mekren), inne rusulenâ yektubûne mâ temkurûn(temkurûne).
Ve müşriklere (kıtlık ve hastalık gibi) bir zarar tattırdıktan sonra bir rahmet (bolluk, refah, esenlik veya şifa) versek (bize şükretmeleri gerekirken) bir de bakarsın ayetlerimiz hakkında gizlice alay ve yalanlama hazırlarlar. Ey rasulüm! O müşriklere şöyle de: “Yaptıklarınıza karşılık (Allah’ın hemen cezalandırmaması sizi sevindirmesin, cezalandırılma zamanınız geldiğinde) Allah’ın azabının sizi helak etmesi, (İslam ve Müslümanlar aleyhine) hazırladığınız plan ve tuzaklardan daha hızlı olacaktır.” Biliniz ki yazıcı meleklerimiz, (İslam ve Müslümanlar aleyhine) yaptığınız bütün gizli plan ve kötülemeleri yazmaktadır (ve buna göre sizden hesap sorulacaktır).— Z. El-Kudsi
10:21
22
هُوَ الَّذ۪ي يُسَيِّرُكُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ حَتّٰٓى اِذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِۚ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِر۪يحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُوا بِهَا جَٓاءَتْهَا ر۪يحٌ عَاصِفٌ وَجَٓاءَهُمُ الْمَوْجُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ اُح۪يطَ بِهِمْۙ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۚ لَئِنْ اَنْجَيْتَنَا مِنْ هٰذِه۪ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ ٢٢
Huvellezî yuseyyirukum fîl berri vel bahr(bahri), hattâ izâ kuntum fîl fulk(fulki), ve cereyne bihim bi rîhin tayyibetin ve ferihû bihâ câethâ rîhun âsifun ve câehumul mevcu min kulli mekânin ve zannû ennehum uhîta bihim deavûllâhe muhlisîne lehud dîn(dîne), le in enceytenâ min hâzihî le nekûnenne mineş şâkirîn(şâkirîne).
(Ey müşrikler!) Sizi karada (ayaklarınız ve bineğiniz üzerinde) ve denizde (gemi içinde) yürüten O’dur. Gemiye bindiğiniz zaman gemi, içindekilerle birlikte yolculuk yapmayı kolaylaştıran güzel bir rüzgâr ile yol alırken ve içindekiler bundan dolayı sevinirken gemiye birden çok şiddetli ve sert esen bir rüzgâr gelir. Ve büyük dalgalar onlara her yerden geldiğinde ve (büyük bir ihtimalle) helak olacaklarını düşündüklerinde (bu durumdan kurtulmak için) dinde ihlaslı olarak (hiçbir şeyi şirk koşmadan) Allah’a dua ederler. “(Ey Rabbimiz!) Eğer bizi bu tehlikeden kurtarırsan muhakkak ki sana şükredenlerden olacağız (asla hiçbir konuda hiçbir şeyi sana şirk koşmayacağız).” derler.— Z. El-Kudsi
10:22
23
فَلَمَّٓا اَنْجٰيهُمْ اِذَا هُمْ يَبْغُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّمَا بَغْيُكُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْۙ مَتَاعَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا ثُمَّ اِلَيْنَا مَرْجِعُكُمْ فَنُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ٣٢
Fe lemmâ encâhum izâ hum yebgûne fîl ardı bi gayril hakk(hakkı), yâ eyyuhen nâsu innemâ bagyukum alâ enfusikum metâal hayâtid dunyâ summe ileynâ merciukum fe nunebbiukum bimâ kuntum ta'melûn(ta'melûne).
Allah, (dualarına icabet edip) o müşrikleri tehlikeden kurtarınca (Allah’a verdikleri sözü unutup) yeryüzünde (küfür, şirk ve günah işleyerek) haksız yere fesat çıkarıp haddi aşarlar. Ey (müşrik) insanlar! Bilin ki çıkardığınız fesat ve yaptığınız zulüm kendi aleyhinizedir (Allah’a hiçbir zarar veremezsiniz). Ancak bu amelleri işleyerek dünya metaını elde etseniz de sonra (ahiret gününde) dönüşünüz bize olacak ve (dünyada) yaptıklarınızı size haber vereceğiz (ona göre hesap soracağız).— Z. El-Kudsi
10:23
24
اِنَّمَا مَثَلُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَٓاءٍ اَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَٓاءِ فَاخْتَلَطَ بِه۪ نَبَاتُ الْاَرْضِ مِمَّا يَأْكُلُ النَّاسُ وَالْاَنْعَامُۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَخَذَتِ الْاَرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّـنَتْ وَظَنَّ اَهْلُهَٓا اَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَٓاۙ اَتٰيهَٓا اَمْرُنَا لَيْلاً اَوْ نَهَاراً فَجَعَلْنَاهَا حَص۪يداً كَاَنْ لَمْ تَغْنَ بِالْاَمْسِۜ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ ٤٢
İnnemâ meselul hayâtid dunyâ ke mâin enzelnâhu mines semâi fahteleta bihî nebâtul ardı mimmâ ye'kulun nâsu vel en'âm(en'âmu), hattâ izâ ehazetil ardu zuhrufehâ vezzeyyenet ve zanne ehluhâ ennehum kâdirûne aleyhâ etâhâ emrunâ leylen ev nehâren fe cealnâhâ hasîden ke en lem tagne bil ems(emsi), kezâlike nufassilul âyâti li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Muhakkak ki bu dünya hayatının çabuk geçmesinin misali; gökten indirdiğimiz su gibidir ki insanların ve hayvanların yiyeceği olan yerin çeşitli bitkileri bu su ile karışınca yeryüzü rengârenk güzel bir manzara alıp süslenir ve arazinin sahipleri, güzelleşip olgunlaşan ürünlerini hasat edeceklerinden emin olduklarında, gece veya gündüz helak emrimiz gelir de o yeri, sanki daha önce orada hiçbir güzellik ve bitki yokmuş gibi biçilmiş bir hâle getiririz. İşte bu şekilde dünya hayatının nasıl çabuk geçtiğini delillerle beyan ettiğimiz gibi (Allah’ın varlığını, birliğini ve öldükten sonra dirilip dünyada yaptıklarınızdan dolayı hesaba çekileceğinizi gösteren kevni ve şeri) ayetleri de maslahatını düşünen kişiler için (düşünüp ibret alsınlar ve Allah’ın istediği şekilde amel etsinler diye) tafsilatlı bir şekilde açıklıyoruz (çünkü ayetlerimizden ancak onlar öğüt alıp istifade eder).— Z. El-Kudsi
10:24
25
وَاللّٰهُ يَدْعُٓوا اِلٰى دَارِ السَّلَامِۜ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ٥٢
Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Ve ey insanlar! Allah, hepinizi darusselama (her türlü selameti ve nimeti ihtiva eden, bütün musibet ve sıkıntılardan uzak olan cennete) çağırır ve dilediği kimseyi (darusselama ulaştıran) doğru yola (İslam dinine) girmeye muvaffak kılar.— Z. El-Kudsi
10:25
26
لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا الْحُسْنٰى وَزِيَادَةٌۜ وَلَا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلَا ذِلَّةٌۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ٦٢
Lillezîne ahsenûl husnâ ve zîyâdeh(zîyâdetun), ve lâ yerheku vucûhehum katerun ve lâ zilleh(zilletun), ulâike ashâbul cenneh(cenneti), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Muhakkak ki ihsan edenler (Allah’ın farz kıldığı şeyleri yerine getirip yasaklarından uzak duranlar) için güzel mükâfaat (cennet) ve daha fazlası (cennette Allah’ı görme nimeti) vardır. Onların yüzlerinde hiçbir yorgunluk eseri ve zillet izi bulunmaz. İşte onlar cennet ehli olanlardır ve onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.— Z. El-Kudsi
10:26
27
وَالَّذ۪ينَ كَسَبُوا السَّيِّـَٔاتِ جَزَٓاءُ سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَاۙ وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ مَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ عَاصِمٍۚ كَاَنَّـمَٓا اُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ قِطَعاً مِنَ الَّيْلِ مُظْلِماًۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ٧٢
Vellezîne kesebûs seyyiâti cezâu seyyietin bi mislihâ ve terhekuhum zilleh(zilletun), mâ lehum minallâhi min âsim(âsimin), ke ennemâ ugsîyet vucûhuhum kita'an minel leyli muzlimâ(muzlimen), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Ve bilin ki kötü ameller (küfür, şirk ve günah) işleyenler, (ahiret gününde) sadece yaptıklarının karşılığıyla cezalandırılacaklardır ve yüzlerini zillet kaplayacaktır. (Allah onlara bir azap indirmek istediğinde) Allah’ın azabını onlardan engelleyecek hiçbir varlık da yoktur. (O gün) Onların yüzleri, sanki kapkaranlık geceden bir parçaya bürünmüş gibi kapkara olacaktır. İşte bu kimseler, ateş ehlidir ve orada ebedî olarak kalacaklardır.— Z. El-Kudsi
10:27
28
وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَم۪يعاً ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا مَكَانَكُمْ اَنْتُمْ وَشُرَكَٓاؤُ۬كُمْۚ فَزَيَّلْنَا بَيْنَهُمْ وَقَالَ شُرَكَٓاؤُ۬هُمْ مَا كُنْتُمْ اِيَّانَا تَعْبُدُونَ ٨٢
Ve yevme nahsuruhum cemîan summe nekûlu lillezîne eşrekû mekânekum entum ve şurekâukum, fe zeyyelnâ beynehum, ve kâle şurekâuhum mâ kuntum iyyânâ ta'budûn(ta'budûne).
Ve (hesaba çekilecek) yaratıkların hepsini diriltip topladığımız kıyamet gününde, (dünyadayken) şirk koşanlara şöyle deriz: “(Ey müşrikler!) Siz ve taptığınız ortaklarınız, yerinizde bekleyin!” Artık tapanlar ile tapılanları birbirinden tamamen ayırırız. Sonra tapılanlar, tapanlara (onlardan beri olduklarını ilan ederek) şöyle derler: “Siz, (dünyada) bize ibadet etmiyordunuz.”— Z. El-Kudsi
10:28
29
فَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اِنْ كُنَّا عَنْ عِبَادَتِكُمْ لَغَافِل۪ينَ ٩٢
Fe kefâ billâhi şehîden beynenâ ve beynekum in kunnâ an ibâdetikum le gâfilîn(gâfilîne).
(Tapılanlar, tapanlardan beri olduklarını ilan ettikten sonra onlara şöyle derler) “Muhakkak ki sizin bize tapmanızdan habersizdik (bunu size emretmedik ve bize tapmanızdan razı değildik). Buna aramızda şahid olarak Allah yeter!”— Z. El-Kudsi
10:29
30
هُنَالِكَ تَبْلُوا كُلُّ نَفْسٍ مَٓا اَسْلَفَتْ وَرُدُّٓوا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟ ٠٣
Hunâlike teblû kullu nefsin mâ eslefet ve ruddû ilallâhi mevlâhumul hakkı ve dalle anhum mâ kânû yefterûn(yefterûne).
Mahşer gününde her nefis geçmişte (dünya hayatında) yaptığı amellerden dolayı hesaba çekilir ve müşrikler, (haklarında hüküm vermesi için) hak mevlaları (rableri) olan Allah’a döndürülür. Ve (o gün) Allah’a iftira atarak Allah katında kendilerine şefaatçi olacağını iddia ettikleri putları da kaybolup gider.— Z. El-Kudsi
10:30
Yükleniyor...
Yunus
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle