Surenin adı, içinde mü'min bir kimseden bahsedilen 28. ayetten alınmıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
İbn Abbas ve Cabir b. Ziyad'a göre, bu sure Zümer Suresi'nden hemen sonra nazil olmuştur. Bu surenin Kur'an'daki tertibi, nüzul sırasıyla mutabakat halindedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel arkaplan: Bu surenin ihtiva ettiği konulardan, surenin nazil olduğu zamanda, müslümanların ne gibi zorluklarla karşı karşıya bulundukları ve o dönemin şartları oldukça açık bir şekilde anlaşılıyor. Müşrikler Mekke'de, Rasûlullah'ın (s.a) davetine iki tür yöntemle karşı koyuyorlardı. Birincisi, çeşitli tartışma ortamları açmak ve yalan, iftira yoluyla Rasûlullah'ı (s.a) ve müslümanları yıpratmak. Böylece hâlâ İslâm'ı kabul etmemiş olan kimselerin kafalarında istifhamlar oluşturarak, onları tereddüde düşürmek istiyorlardı. İkincisi Hz. Peygamber'in (s.a) öldürülmesini sağlamak için şiddetli bir muhalefet havası estirerek planlar yapıyorlardı. Böylece o öldürülse bile, hiç kimse aldırmayacaktı. Hatta bir defasında Hz. peygamber'i (s.a) öldürme denemesine dahi kalkıştılar. Buhari, Abdullah bin Ömer bin As'tan şöyle bir rivayet nakleder: "Bir gün Rasûlullah (s.a) Harem-i Şerif'te namaz kılmakta idi. Aniden Ukbe bin Ebi Muayt, Rasûlullah'ın (s.a) boynuna bir bez parçası sardı ve sıkmak sureti ile onu öldürmeye kalkıştı. Tam o sırada Hz. Ebubekir (r.a) yetişerek, Ukbe'yi itti ve Rasûlullah'ı (s.a) onun elinden kurtardı."
Hz. Abdullah, Hz. Ebubekir'in (r.a) Ukbe ile mücadele ederken "Siz sadece "Benim Rabbim Allah'tır." dediği için mi bir kimseyi öldürüyorsunuz?" dediğini söyler. Aynı hadisi farklı bir şekilde İbn Hişam ve ayrıca Neseî ve İbn Ebi Hatim de nakletmişlerdir.
Konu: Surenin başında bu iki husus açıkça anlatıldıktan sonra, aynı konular çerçevesi içinde, gayet etkili ve ders verici yorumlar yapılmıştır. Kafirlerin, Hz. Peygamber'i (s.a.) öldürme planları hakkında Al-i Firavun'un kıssası (23. ayetten 55. ayete kadar) zikredilerek şu üç gruba da ayrı ayrı dersler verilmiştir.
1) Kafirlere, "Sizler Firavun'un Hz. Musa'ya (a.s) yapmak istediği aynı şeyleri Hz. Muhammed'e de yapmak istiyorsunuz" denmektedir. Sizler kendi akibetinizin, Firavun'un akibeti gibi olmasını mı istiyorsunuz?"
2) Hz. Peygamber (s.a) ve ashabına Allah, "Bu zalim ve kafirler ne kadar kuvvetli ve size karşı ne kadar üstün görünüyorlarsa da, yaymaya çalıştığınız dinin sahibi olan Allah'ın herkesten kuvvetli ve herşeye kadir olduğuna yürekten inanmalısınız." diye buyurmaktadır. Binaenaleyh, bunların tehdit ve zulümlerine karşı Allah'a sığının ve hiç korkmadan İslâm dinini yaymak için çalışmaya devam edin. Allah'a iman edenlerin her türlü tehdide karşı verdikleri cevap, Hz. Musa'nın (a.s) Firavun'a verdiği cevap gibidir: "Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığınıyorum." Şayet sizler önünüzdeki tehlikelerden hiç korkmadan, İslâm'ı tebliğ etmeye devam ederseniz, şüphesiz o takdirde zafer sizlerin olacaktır. Günümüzün Firavun'ları da, Mısır Firavunu'nun gördüğü gibi zaferin iman edenlerin olduğunu göreceklerdir. Zafer gelinceye değin, üzerinize adeta bir tufan gibi arka arkaya gelen her türlü zulüm ve eleştiriye, sabırla karşı koymalısınız.
3) Bu iki grubun dışında, Rasûlullah'ın (s.a) davetinin hak olduğunu anlayan ve Kureyş kafirlerinin Hz. Peygamber'e (s.a.) haksız yere ve açıkça zulmettiğini gören üçüncü bir grup daha vardır. Fakat bu kimseler buna rağmen Hak-Batıl arasında devam eden savaşa seyirci kalıyorlar. Bu yüzden Allah, "Yazıklar olsun! Hakka tecavüz edilirken sizler hâlâ seyretmektesiniz" diye buyurdu. Böyle bir durumda vicdanı tamamen kararmamış olan kimseler her türlü bahaneyi bir kenara iterek, Hakkı savunmalıdırlar. Tıpkı Firavun'un Hz. Musa'yı (a.s) öldürmek istediğinde, o ana kadar imanını gizleyen bir mü'minin "Ben işimi Allah'a bırakıyorum" diyerek, Hakkı müdafaa için ortaya çıkışı gibi. Hepinizin bildiği gibi, Firavun o mü'mine dokunmaya cesaret edememiş ve ona bir zarar da verememiştir.
Kafirlerin, Mekke'de süren, Hakkı yenilgiye uğratma mücadelesine karşılık, Allah Teâlâ, tevhid ve ahiret düşüncesi ile ilgili delilleri serdetmiştir. Zaten kafirler ile Hz. Peygamber (s.a) arasındaki ihtilafın merkez noktası burasıydı. Bu delillerle, kafirlerin Hz. Peygamber'e (s.a) karşı ortaya koydukları tavrın ilmî ve mantıkî hiçbir delile dayanmadığı isbat edilmiştir. Ayrıca Allah, Kureyş'in ileri gelenlerinin asıl itirazlarının Hz. Peygamber'in (s.a) mesajına olmayıp, bunun bir bahane olarak öne sürüldüğünü belirtmiştir. Onların asıl korkusu, iktidarın ellerinden çıkma ihtimaliydi. Bu yüzden, o kadar şiddetle Rasûlullah'a (s.a) karşı çıkıyorlardı. Dolayısıyla 58. ayette açıkça şöyle denilmiştir: "Sizlerin Peygambere karşı çıkmanızın nedeni tekebbürden başka bir şey değildir. Hz. Peygamber'in (s.a.) davetini kabul ettiğiniz takdirde büyüklüğünüzün ortadan kalkacağını bildiğinizden dolayı, Rasûlullah'ın (a.s) davetini engellemek için elinizden gelen her hileye başvuruyorsunuz."
Bu surede aynı konular işlenerek, kafirlere tekrar tekrar "Şayet bu mücadeleden vazgeçmezseniz, akibetiniz sizden önceki toplumlar gibi olacak ve ahirette de onlardan daha beter cezalara uğrayacaksınız. İşte o vakit pişman olursunuz ama pişmanlığınızın sizlere bir yararı dokunmaz" denilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
40
Bağışlayan · Mekke
غافر
85
Sure Adı Açıklaması
Surenin adı, içinde mü'min bir kimseden bahsedilen 28. ayetten alınmıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
İbn Abbas ve Cabir b. Ziyad'a göre, bu sure Zümer Suresi'nden hemen sonra nazil olmuştur. Bu surenin Kur'an'daki tertibi, nüzul sırasıyla mutabakat halindedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel arkaplan: Bu surenin ihtiva ettiği konulardan, surenin nazil olduğu zamanda, müslümanların ne gibi zorluklarla karşı karşıya bulundukları ve o dönemin şartları oldukça açık bir şekilde anlaşılıyor. Müşrikler Mekke'de, Rasûlullah'ın (s.a) davetine iki tür yöntemle karşı koyuyorlardı. Birincisi, çeşitli tartışma ortamları açmak ve yalan, iftira yoluyla Rasûlullah'ı (s.a) ve müslümanları yıpratmak. Böylece hâlâ İslâm'ı kabul etmemiş olan kimselerin kafalarında istifhamlar oluşturarak, onları tereddüde düşürmek istiyorlardı. İkincisi Hz. Peygamber'in (s.a) öldürülmesini sağlamak için şiddetli bir muhalefet havası estirerek planlar yapıyorlardı. Böylece o öldürülse bile, hiç kimse aldırmayacaktı. Hatta bir defasında Hz. peygamber'i (s.a) öldürme denemesine dahi kalkıştılar. Buhari, Abdullah bin Ömer bin As'tan şöyle bir rivayet nakleder: "Bir gün Rasûlullah (s.a) Harem-i Şerif'te namaz kılmakta idi. Aniden Ukbe bin Ebi Muayt, Rasûlullah'ın (s.a) boynuna bir bez parçası sardı ve sıkmak sureti ile onu öldürmeye kalkıştı. Tam o sırada Hz. Ebubekir (r.a) yetişerek, Ukbe'yi itti ve Rasûlullah'ı (s.a) onun elinden kurtardı."
Hz. Abdullah, Hz. Ebubekir'in (r.a) Ukbe ile mücadele ederken "Siz sadece "Benim Rabbim Allah'tır." dediği için mi bir kimseyi öldürüyorsunuz?" dediğini söyler. Aynı hadisi farklı bir şekilde İbn Hişam ve ayrıca Neseî ve İbn Ebi Hatim de nakletmişlerdir.
Konu: Surenin başında bu iki husus açıkça anlatıldıktan sonra, aynı konular çerçevesi içinde, gayet etkili ve ders verici yorumlar yapılmıştır. Kafirlerin, Hz. Peygamber'i (s.a.) öldürme planları hakkında Al-i Firavun'un kıssası (23. ayetten 55. ayete kadar) zikredilerek şu üç gruba da ayrı ayrı dersler verilmiştir.
1) Kafirlere, "Sizler Firavun'un Hz. Musa'ya (a.s) yapmak istediği aynı şeyleri Hz. Muhammed'e de yapmak istiyorsunuz" denmektedir. Sizler kendi akibetinizin, Firavun'un akibeti gibi olmasını mı istiyorsunuz?"
2) Hz. Peygamber (s.a) ve ashabına Allah, "Bu zalim ve kafirler ne kadar kuvvetli ve size karşı ne kadar üstün görünüyorlarsa da, yaymaya çalıştığınız dinin sahibi olan Allah'ın herkesten kuvvetli ve herşeye kadir olduğuna yürekten inanmalısınız." diye buyurmaktadır. Binaenaleyh, bunların tehdit ve zulümlerine karşı Allah'a sığının ve hiç korkmadan İslâm dinini yaymak için çalışmaya devam edin. Allah'a iman edenlerin her türlü tehdide karşı verdikleri cevap, Hz. Musa'nın (a.s) Firavun'a verdiği cevap gibidir: "Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığınıyorum." Şayet sizler önünüzdeki tehlikelerden hiç korkmadan, İslâm'ı tebliğ etmeye devam ederseniz, şüphesiz o takdirde zafer sizlerin olacaktır. Günümüzün Firavun'ları da, Mısır Firavunu'nun gördüğü gibi zaferin iman edenlerin olduğunu göreceklerdir. Zafer gelinceye değin, üzerinize adeta bir tufan gibi arka arkaya gelen her türlü zulüm ve eleştiriye, sabırla karşı koymalısınız.
3) Bu iki grubun dışında, Rasûlullah'ın (s.a) davetinin hak olduğunu anlayan ve Kureyş kafirlerinin Hz. Peygamber'e (s.a.) haksız yere ve açıkça zulmettiğini gören üçüncü bir grup daha vardır. Fakat bu kimseler buna rağmen Hak-Batıl arasında devam eden savaşa seyirci kalıyorlar. Bu yüzden Allah, "Yazıklar olsun! Hakka tecavüz edilirken sizler hâlâ seyretmektesiniz" diye buyurdu. Böyle bir durumda vicdanı tamamen kararmamış olan kimseler her türlü bahaneyi bir kenara iterek, Hakkı savunmalıdırlar. Tıpkı Firavun'un Hz. Musa'yı (a.s) öldürmek istediğinde, o ana kadar imanını gizleyen bir mü'minin "Ben işimi Allah'a bırakıyorum" diyerek, Hakkı müdafaa için ortaya çıkışı gibi. Hepinizin bildiği gibi, Firavun o mü'mine dokunmaya cesaret edememiş ve ona bir zarar da verememiştir.
Kafirlerin, Mekke'de süren, Hakkı yenilgiye uğratma mücadelesine karşılık, Allah Teâlâ, tevhid ve ahiret düşüncesi ile ilgili delilleri serdetmiştir. Zaten kafirler ile Hz. Peygamber (s.a) arasındaki ihtilafın merkez noktası burasıydı. Bu delillerle, kafirlerin Hz. Peygamber'e (s.a) karşı ortaya koydukları tavrın ilmî ve mantıkî hiçbir delile dayanmadığı isbat edilmiştir. Ayrıca Allah, Kureyş'in ileri gelenlerinin asıl itirazlarının Hz. Peygamber'in (s.a) mesajına olmayıp, bunun bir bahane olarak öne sürüldüğünü belirtmiştir. Onların asıl korkusu, iktidarın ellerinden çıkma ihtimaliydi. Bu yüzden, o kadar şiddetle Rasûlullah'a (s.a) karşı çıkıyorlardı. Dolayısıyla 58. ayette açıkça şöyle denilmiştir: "Sizlerin Peygambere karşı çıkmanızın nedeni tekebbürden başka bir şey değildir. Hz. Peygamber'in (s.a.) davetini kabul ettiğiniz takdirde büyüklüğünüzün ortadan kalkacağını bildiğinizden dolayı, Rasûlullah'ın (a.s) davetini engellemek için elinizden gelen her hileye başvuruyorsunuz."
Bu surede aynı konular işlenerek, kafirlere tekrar tekrar "Şayet bu mücadeleden vazgeçmezseniz, akibetiniz sizden önceki toplumlar gibi olacak ve ahirette de onlardan daha beter cezalara uğrayacaksınız. İşte o vakit pişman olursunuz ama pişmanlığınızın sizlere bir yararı dokunmaz" denilmiştir.
Ḥâ, mîm.* (Muhammed’e inen bu Kur’ân, işte bu gibi harflerden müteşekkildir, buna rağmen onun benzeri bir sure dahi getiremiyorsunuz.) [ Not: Bazı surelerin başında bulunan “Elif, lâm, mîm. Tā, sîn. Yâ, sîn.” gibi harflere huruful mukattaa denir. Âlimler bu harflerin tefsiri hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazı âlimler bu harflerin, Kur’ân’daki surelerin isimleri olduğunu söylemiştir. Bazı âlimler bu konuda hiçbir tevil yapmayıp manasını Allahu Teâlâ’ya havale etmiştir. Bazı âlimler de Allahu Teâlâ’nın bu harflerle kâfirlere meydan okuduğunu söylemiştir ve bu, en kuvvetli görüştür. Çünkü Allahu Teâlâ, bu harflerle başlayan surelerde, bu harflerin hemen akabinde Kur’ân’ı zikrederek “İşte bu Kur’ân, sizin bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiştir. Öyleyse bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiş olan Kur’ân’ın aynısını veya bir suresinin benzerini haydi, siz de meydana getirin bakalım!” şeklinde meydan okumuştur. Her ne kadar Kur’ân Arapların kullandığı harflerden meydana gelmişse de üslubunda bir hayat ve canlılık vardır. Fakat insanların sözleri asla böyle değildir. ]— Z. El-Kudsi
Bu kitap (Kur’ân), (ٱلۡـعَـزِيـز) el-ʿAzîz (her meselede dilediği gibi hüküm veren, kendisinden hesap sorulmayan, emrine muhalefet edenleri hak ettikleri şekilde cezalandıran, dilediğini yapmaktan engellenemeyen) ve (ٱلۡـعَـلِيـم) el-ʿAlîm (gizli olsun aşikâr olsun yapılan bütün amelleri, söylenen bütün sözleri ve her şeyi bilen; buna göre herkese hesap soracak olan) Allah tarafından indirilmiştir (başkasından değildir).— Z. El-Kudsi
O (Allah); günahı bağışlayan, ihlaslı bir şekilde tevbe edenlerin tevbesini kabul eden, günahından tevbe etmeyenlere cezası şiddetli olan, (iman edip salih amel işleyen) kullarına ikram ve ihsan sahibi olan ve kendisinden başka ibadete layık ilah olmayandır. Bilin ki (kıyamet gününde) dönüş sadece O’nadır (dünyada yaptıklarınızın hesabını soracaktır).— Z. El-Kudsi
(Allah’ın birliğini ve rasulünün doğru söylediğini apaçık beyan eden) Allah’ın ayetleri hakkında ancak (hak kendilerine apaçık delillerle geldiği hâlde onu bile bile reddeden, akıl ve kalpleri fesatla dolu) kâfirler tartışır. Ey rasulüm! Onların beldelerde bol nimet içinde rahat hayat sürmeleri seni aldatmasın (bu; onların menfaatine değil, daha çok günah işlemeleri ve böylece azaplarının daha da artması için bir istidracdır).— Z. El-Kudsi
Kezzebet kablehum kavmu nûhın vel ahzâbu min ba’dıhım ve hemmet kullu ummetin bi resûlihim li ye’huzûhu ve câdelû bil bâtılı li yudhıdû bihil hakka fe ehaztuhum, fe keyfe kâne ıkâb(ıkâbi).
Ey rasulüm! Bil ki (Kurayş müşrikleri, kendilerine hakkı getiren rasulü yalanlayan ilk kavim değildir) onlardan önce Nuh kavmi ve Nuh kavminden sonra başka topluluklar da (Âd, Semûd, Lut, Medyen ve Firavun kavmi gibi) rasullerini yalanlamıştı. Ve bu ümmetlerin her biri rasullerini yakalayıp öldürmek istemiş ve bâtıl şeylerle hakkı yok etmek için cedelleşmişti. Ben de onları, kendilerine azap gelmeyeceğini zannettikleri anda azapla yakaladım. O kâfirlere indirdiğim azabı ibretle düşün, o çok şiddetli bir azap idi.— Z. El-Kudsi
Ve kezâlike hakkat kelimetu rabbike alellezîne keferû ennehum ashâbun nâr(nâri).
Ve ey rasulüm! Rasullerini yalanlayan önceki kâfir kavimler hakkında Rabbinin helak sözü nasıl gerçekleştiyse (rasullerini yalanlayan ve bu hâl üzere ölen) bütün kâfirlerin (ebedî) cehenneme gireceğine dair Rabbinin sözü de hak olacaktır (gerçekleşecektir).— Z. El-Kudsi
Ellezîne yahmilûnel arşa ve men havlehu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yu’minûne bihî ve yestagfirûne lillezîne âmenû, rabbenâ vesi’te kulle şey’in rahmeten ve ilmen fagfir lillezîne tâbû vettebeû sebîleke vekıhim azâbel cahîm(cahîmi).
Arş’ı taşıyan ve çevresinde bulunan melekler, Rablerini hamd ile tesbih ederler (O’nu mükemmel sıfatlarla övüp yüceltir ve zatına layık olmayan bütün noksan sıfatlardan tenzih ederler) ve O’na iman ederler. Ve gerçek manada iman edenler için mağfiret dileyerek şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Rahmetin ve ilmin, her şeyi kuşatmıştır. Sana ihlasla tevbe edip dinine tam manasıyla tâbi olanların tevbesini kabul et ve onları cehennem azabından koru!”— Z. El-Kudsi
Rabbenâ ve edhilhum cennâti adninilletî vaadtehum ve men salaha min âbâihim ve ezvâcihim ve zurriyyâtihim inneke entel azîzul hakîm(hakîmu).
Ve melekler devamla şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Gerçek mu’minleri, kendilerine vâdettiğin (ebedî) Adn cennetlerine yerleştir! Ve onlarla beraber babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanları (senin rızan için ve istediğin şekilde amel edenleri) da o cennete yerleştir! Muhakkak ki sen (ٱلۡـعَـزِيـز ) el-ʿAzîz’sin (kendisine asla galip gelinemeyen, her meselede dilediği gibi izzetle hüküm veren, kendisinden hesap sorulmayan ve emrine muhalefet edenleri hak ettikleri şekilde cezalandıransın), (ٱلۡـحَـكِـيـم) el-Ḥakîm’sin (verdiği her hükümde hikmet sahibi olan, hikmetiyle her şeyi yerli yerine koyan, sadece hakkı söyleyen, her fiili doğru ve mükemmel olan, emirlerine bile bile karşı gelenleri hikmeti gereği cezalandıransın).”— Z. El-Kudsi
Vekıhimus seyyiât(seyyiâti), ve men tekıs seyyiâti yevme izin fe kad rahimteh(rahimtehu) ve zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
“Bir de onları kötü amellerinin cezalarından koru! Sen ahiret gününde kimi kötü amellerinin cezasından korursan muhakkak ona rahmet etmiş olursun. İşte azaptan korunup cennete girerek rahmete nail olmak, gerçekten de en büyük kazanç ve başarıdır.”— Z. El-Kudsi
İnnellezîne keferû yunâdevne le maktullâhi ekberu min maktikum enfusekum iz tud’avne ilel îmâni fe tekfurûn(tekfurûne).
(Hak kendilerine geldiği hâlde bile bile reddedip küfür, şirk ve günahta ısrar eden) İnkârcılara (kıyamet gününde cehenneme girdiklerinde ve kötü amellerinin cezasını görüp de kendilerinden nefret ettiklerinde) şöyle denir: “Bilin ki (dünyada Allah’ın birliğine, rasullerine ve getirdiklerine) imana davet edildiğinizde onu (bile bile) inkâr etmeniz sebebiyle Allah’ın size olan nefreti, sizin cehennemdeki kendinize olan nefretinizden daha şiddetlidir.”— Z. El-Kudsi
Kâlû rabbenâ emettenesneteyni ve ahyeytenesneteyni fa’terefnâ bi zunûbinâ fe hel ilâ hurûcin min sebîl(sebîlin).
Onlar (ahiret gününde suçlarını ikrar ederek) şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi iki defa vefat ettirdin (yoktuk, dünyada hayat verdin, sonra tekrar yok ettin) ve iki defa canlandırdın (yokluktan sonra hayat verdin, dünyadaki ölümden sonra tekrar dirilttin). Ve dünyada işlediğimiz suçları itiraf ettik. Şimdi cehennemden çıkmamız (ve tekrar dünyaya dönüp razı olduğun amelleri yapmamız) için bir yol var mı?”— Z. El-Kudsi
Zâlikum bi ennehû izâ duiyallâhu vahdehu kefertum, ve in yuşrek bihî tu’minû, fel hukmu lillâhil aliyyil kebîr(kebîri).
Onlara şöyle denir: “Ey kâfirler! Bu azaba uğramanızın sebebi şudur: Tek olan Allah’a ibadete çağrılınca reddederdiniz (ve şirk koşardınız); fakat O’na ortak koşulunca iman edip kabul ederdiniz. Bilin ki hüküm, sadece Allah’a aittir. O; (ٱلۡـعَـلِـيّ) el-ʿAliyy’dir (mertebe, değer ve kudret olarak her şeyden üstündür), (ٱلۡـكَـبِيـر) el-Kebîr’dir (benzeri olmayan büyük azamet sahibi, ortağı olmaktan münezzeh ve yüce olandır).”— Z. El-Kudsi
Huvellezî yurîkum âyâtihî ve yunezzilu lekum mines semâi rızkâ(rızkan), ve mâ yetezekkeru illâ men yunîb(yunîbu).
O (Allah), size (hem ufuklarda hem de nefsinizde; birliğine, muazzam kudretine ve mükemmel hikmetine delalet eden) ayetlerini gösteren ve gökten, rızkınızı elde etmenize vesile olan yağmuru yağdırandır. İşte bu ayetlerden ancak ihlasla tevbe edip Allah’a yönelenler ibret alır.— Z. El-Kudsi
Fed’ûllâhe muhlisîne lehud dîne ve lev kerihel kâfirûn(kâfirûne).
O hâlde ey gerçek manada iman edenler! Kâfirlerin hoşuna gitmese bile dini Allah’a has kılarak yalnız O’na ibadet edin (hayatınızın her yönünde mutlak itaati* sadece O’na vererek boyun eğin, yalnız O’ndan yardım isteyin ve bütün şirklerden uzak durun)! [ Not: Mutlak itaat etmek; bir kimsenin verdiği emir ve hüküm ne olursa olsun ona itaat etmek demektir. Allahu Teâlâ’dan başkasına kim olursa olsun mutlak itaat edilme hakkı verilirse o, ilah edinilmiş demektir. Kim de bu hakkın kendisine verilmesini isterse ilahlık taslamış olur. Çünkü mutlak itaat edilme hakkı sadece Allahu Teâlâ’ya aittir. O’nun dışındaki varlıklara Allahu Teâlâ için ve Allahu Teâlâ’ya karşı gelmemek şartıyla itaat edilir. ]— Z. El-Kudsi
Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Allah, yüce olan tek hak ilahtır (yarattıklarına hiçbir yönden benzemez). O, dereceleri yükselten ve Arş’ın sahibi olandır. Ve O; kullara hayat veren (dünya ve ahiret mutluluğuna vesile olan) vahyi, dilediği kullarına indirir ki (hayatın her yönünde) bu vahye uymayanları, hesap için Allah’a kavuşma gününde karşılaşacakları azapla uyarsınlar.— Z. El-Kudsi
Yevme hum bârizûn(bârizûne) lâ yahfâ alâllâhi min hum şey’un, li menil mulkul yevm(yevme), lillâhil vâhidil kahhâr(kahhâri).
İşte o gün onlar, (kabirlerinden çıkıp) apaçık görünecekleri bir yerde toplanırlar; onların hiçbir şeyi Allah’a gizli değildir. Ve sorulur: “Bugün mülk kimindir?” (O gün verilecek bir tek cevap vardır.) “Mülk, (ٱلۡـوَٰحِـد) el-Vâḥid (zatında, sıfatlarında, fiillerinde tek) ve (ٱلۡـقَـهَّار) el-Kahhâr (hiçbir şeyin âciz bırakamadığı, her şeyin kendisine boyun eğdiği ve her şeye kadir) olan Allah’ındır.”— Z. El-Kudsi
Bugün her nefse, dünyada yaptığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur (çünkü hüküm verecek olan Allah’tır). Muhakkak ki Allah hesabı çabuk görendir.— Z. El-Kudsi
Ve enzirhum yevmel âzifeti izil kulûbu ledel hanâciri kâzımîn(kâzımîne), mâ liz zâlimîne min hamîmin ve lâ şefîin yutâu.
Ve ey rasulüm! Müşrik kavmini yaklaşan kıyamet günü ile korkut! O gün geldiğinde (kıyametin korkunç hâllerinden dolayı) korkudan kalpler gırtlağa dayanır, Allah’ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. O gün zalimlerin (küfür, şirk ve günah işleyerek nefsine zulmedenlerin) bu azaptan kurtaracak ne dostları ne de sözüne itibar edilen şefaatçileri olur.— Z. El-Kudsi
Vallâhu yakdî bil hakk(hakkı), vellezîne yed’ûne min dûnihî lâ yakdûne bi şey’in, innallâhe huves semîul basîr(basîru).
Ve Allah adaletle hüküm verir (hiç kimseye zulmetmez). Müşriklerin Allah’tan başka taptıkları ise hiçbir konuda hüküm veremez (çünkü hiçbir şeye sahip değildirler). Muhakkak ki Allah, (duyması ve görmesi mükemmel olandır; hiçbir duyma ve görme O’nunkine benzemez) O; (ٱلـسَّـمِيـع) es-Semîʿ’dir (gizli olsun aşikâr olsun her şeyi duyandır), (ٱلۡـبَـصِيـر) el-Basîr’dir (gizli olsun aşikâr olsun her şeyi görendir).— Z. El-Kudsi
E ve lem yesîrû fîl ardı fe yenzurû keyfe kâne âkibetullezîne kânû min kablihim, kânû hum eşedde min hum kuvveten ve âsâran fîl ardı fe ehazehumullâhu bi zunûbihim ve mâ kâne lehum minallâhi min vâk(vâkın).
Rasulümüzü ve getirdiği kitabı yalanlayan o müşrikler, yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden önce nebileri yalanlayanların kötü akıbetini görmediler mi?! Hâlbuki onlar; kendilerinden daha güçlü idiler ve yeryüzünde, kendilerinin yapamadığı eserler bırakmışlardı. Buna rağmen Allah onları işledikleri küfür, şirk ve günahlardan dolayı azapla yakalamıştı da onları Allah’ın azabından kurtaracak hiç kimseleri olmamıştı.— Z. El-Kudsi
Zâlike bi ennehum kânet te’tîhim rusuluhum bil beyyinâti fe keferû fe ehazehumullâh(ehazehumullâhu), innehu kaviyyun şedîdul ikâb(ikâbi).
Kâfirlerin başına gelen bu azabın sebebi, rasulleri (doğru söylediklerine dair) kendilerine apaçık delillerle geldiğinde onları reddedip yalanlamalarıdır. İşte bundan dolayı Allah da onları azapla yakalayıverdi (ve hepsini yok etti). Muhakkak ki O; (kimsede bulunmayan) kuvvet sahibidir, (bile bile rasullerini inkâr edenlere) cezası şiddetli olandır.— Z. El-Kudsi
Ve lekad erselnâ mûsâ bi âyâtinâ ve sultânin mubîn(mubînin).
Ve yemin olsun ki biz Musa’yı, mucizelerimizle ve apaçık hüccetle Firavun, Haman ve Karun’a gönderdik. Fakat onlar (hakkı delilleriyle gördükleri hâlde) Musa hakkında, “O, çok yalancı bir sihirbazdır.” dediler.— Z. El-Kudsi
Fe lemmâ câehum bil hakkı min indinâ kâlûktulû ebnâellezîne âmenû meahu vestahyû nisâehum, ve mâ keydul kâfirîne illâ fî dalâl(dalâlin).
Musa onlara katımızdan hak ile (doğru söylediğini gösteren açık delillerle) geldiğinde Firavun ve ileri gelenler şöyle dediler: “Musa’ya tâbi olup iman edenlerin erkek çocuklarını öldürün, kadınlarını ise (size hizmet etmeleri için) sağ bırakın!” Ve şu bilinsin ki kâfirlerin (iman edenler aleyhine) tuzağı muhakkak boşa çıkar.— Z. El-Kudsi
Ve kâle fir’avnu zerûnî aktul mûsâ vel yed’u rabbeh(rabbehu), innî ehâfu en yubeddile dînekum ev en yuzhire fîl ardıl fesâd(fesâde).
Ve Firavun şöyle dedi: “Bırakın beni, (ceza olarak) Musa’yı öldüreyim. O da Rabbine dua etsin (onu kurtarabilirse kurtarsın bakalım). Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum.”— Z. El-Kudsi
Ve kâle mûsâ innî uztu bi rabbî ve rabbikum min kulli mutekebbirin lâ yû’minu bi yevmil hisâb(hisâbi).
Ve Musa, (Firavun’un sözünü duyunca kavmine) şöyle dedi: “Ben, her (hakka karşı) kibirlenen ve hesap gününe inanmayandan, benim de sizin de rabbiniz olan Allah’a sığındım.”— Z. El-Kudsi
Ve kâle raculun mû’minun min âli fir’avne yektumu îmânehû e taktulûne raculen en yekûle rabbiyallâhu ve kad câekum bil beyyinâti min rabbikum, ve in yeku kâziben fe aleyhi kezibuh(kezibuhu), ve in yeku sâdikan yusibkum ba’dullezî yeidukum, innallâhe lâ yehdî men huve musrifun kezzâb(kezzâbun).
Ve Firavun ailesinden imanını gizlemekte olan mu’min bir adam şöyle dedi: “Siz, ‘Rabbim Allah’tır.’ dediği için mi adam öldüreceksiniz? Oysa o, Rabbinizden size doğru söylediğine dair apaçık deliller getirmiştir. Eğer yalancı ise yalanının zararı kendisinedir (size değil). Şayet doğru söylüyorsa (ve buna rağmen onu yalanlayıp öldürürseniz) vâdettiği azap size isabet eder. Şüphesiz Allah, haddini aşıp (Allah hakkında) yalan söyleyen kimseyi hidayete erdirmez.”— Z. El-Kudsi
Yâ kavmi lekumul mulkul yevme zâhirîne fîl ardı fe men yensurunâ min be’sillâhi in câenâ, kâle fir’avnu mâ urîkum illâ mâ erâ ve mâ ehdîkum illâ sebîler reşâd(reşâdi).
Mu’min adam şöyle devam etti: “Ey kavmim! Bugün mülk sahibisiniz, Mısır topraklarının hükümranlığı size aittir. Musa’yı öldürmeniz sebebiyle başımıza Allah’ın azabı gelirse bizi bundan kim kurtarabilir?!” Bunun üzerine Firavun şöyle dedi: “Ben size görüşümü söylüyorum (fesadı ortadan kaldırmak için Musa’nın öldürülmesini istiyorum). Ve biliniz ki ben, böyle yapmakla size sadece doğru ve faydalı olan yolu gösteriyorum.”— Z. El-Kudsi
Ve Firavun ailesinden imanını gizleyen mu’min adam şöyle dedi: “Ey kavmim! (Eğer Musa’yı öldürürseniz) Daha önce nebilerine karşı gelip yalanlayan toplulukların başına gelen azabın sizin de başınıza gelmesinden korkarım.”— Z. El-Kudsi
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar