Kehf 110 Ayet Mekke · الكهف
18

Kehf

Mağara · Mekke
18
Mağara · Mekke
الكهف
110
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْـكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِـوَجا۔ًۜ ١
El hamdulillâhillezî enzele alâ abdihil kitâbe ve lem yec'al lehu ıvecâ(ıvecen).
Kuluna (Muhammed’e), içinde hiçbir eğrilik (hata ve eksiklik) bulunmayan (tevhide, hakka, adalete ve güzel ahlaka çağıran) kitabı (Kur’ân’ı) indiren Allah’a hamdolsun (O; zatında, sıfatlarında ve fiillerinde tektir, her türlü noksan sıfattan ve ortaklardan münezzehtir, mutlak itaat* ve teslimiyet sadece O’na yapılır, mutlak hüküm verme yetkisi* sadece O’na aittir)! [ Not: Mutlak itaat etmek; bir kimsenin verdiği emir ve hüküm ne olursa olsun ona itaat etmek demektir. Allahu Teâlâ’dan başkasına kim olursa olsun mutlak itaat edilme hakkı verilirse o, ilah edinilmiş demektir. Kim de bu hakkın kendisine verilmesini isterse ilahlık taslamış olur. Çünkü mutlak itaat edilme hakkı sadece Allahu Teâlâ’ya aittir. O’nun dışındaki varlıklara Allahu Teâlâ için ve Allahu Teâlâ’ya karşı gelmemek şartıyla itaat edilir. · Mutlak hüküm verme hakkı: Her konuda, hiç kimseye ve hiçbir şeye bağlı olmaksızın dilediği gibi hüküm vermek demektir. Bu hak sadece Allahu Teâlâ’ya aittir. Ancak Allahu Teâlâ dilediği konuda dilediği gibi hüküm koyma hakkına sahiptir. Hiç kimse O’nun hükmünü sorgulayamaz. Kim bu hakkı sadece, her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allahu Teâlâ’ya verirse O’nu tevhid etmiş olur. Kim, herhangi bir konuda, Allahu Teâlâ’ya rağmen dilediği gibi hüküm koyma; iyi kötü, güzel çirkin, doğru yanlış ve buna benzer sınırları tayin etme hakkını kendisinde görürse Allahu Teâlâ’ya ait olan mutlak hüküm koyma hakkını kendisinde görmüş, ilahlık taslamış ve kâfir olmuş olur; kim de böyle birine bu hakkı verirse veya ona itaat ederse ya da bu hakkı ona verenleri Müslüman görürse Allahu Teâlâ’nın hakkını kendisinde görenleri ilah tayin etmiş ve böyle birini ilah edinenlerin hak üzere olduklarını tasdik etmiş olur. ]— Z. El-Kudsi
18:1
2
قَيِّماً لِيُنْذِرَ بَأْساً شَد۪يداً مِنْ لَدُنْـهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِن۪ينَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ اَجْراً حَسَناًۙ ٢
Kayyimen li yunzire be'sen şedîden min ledunhu ve yubeşşirel mu'minînellezîne ya'melûnes sâlihâti enne lehum ecren hasenâ(hasenen).
Doğru olan (içinde hiçbir çelişki, hata ve zulüm bulunmayan) bu Kur’ân; (gerçek manada iman etmeyen ve salih amel işlemeyenleri) Allah katından şiddetli azap (cehennem) ile korkutup uyaran ve gerçek manada iman edip salih ameller (Allah için ve istediği şekilde ameller) işleyen mu’minleri çok büyük mükâfaatla (cennetle) müjdeleyen bir kitaptır.— Z. El-Kudsi
18:2
3
مَاكِث۪ينَ ف۪يهِ اَبَداًۙ ٣
Mâkisîne fîhi ebedâ(ebeden).
Gerçek manada iman edip salih ameller işleyen o mu’minler, (nimetleri hiç eksilmeyen ve kesilmeyen) bu mükâfaat (cennet) içinde ebedî olarak kalacaklardır.— Z. El-Kudsi
18:3
4
وَيُنْذِرَ الَّذ۪ينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَداًۗ ٤
Ve yunzirellezîne kâlûttehazellâhu veledâ(veleden).
Bu Kur’ân, “Allah çocuk edindi.” diyenleri de başlarına gelecek olan çok şiddetli bir azap ile korkutup uyarmaktadır.— Z. El-Kudsi
18:4
5
مَا لَهُمْ بِه۪ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِاٰبَٓائِهِمْۜ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۜ اِنْ يَقُولُونَ اِلَّا كَذِباً ٥
Mâ lehum bihî min ilmin ve lâ li âbâihim, keburet kelimeten tahrucu min efvâhihim, in yekûlûne illâ kezibâ(keziben).
(Allah’a çocuk isnat eden) Bu müşriklerin ve (bu iddiayı ilk çıkaran) atalarının, Allah hakkında (O’nun çocuğu olduğu konusunda) dayandıkları hak olan hiçbir bilgileri de yoktur. Ağızlarından çıkardıkları bu söz gerçekten de (kötülük ve çirkinlik bakımından) çok büyük (ve Allah’a layık olmayan) bir sözdür. Muhakkak ki onlar ancak yalan söyleyen (iftiracı ve Rablerini hiç tanımayan) kimselerdir.— Z. El-Kudsi
18:5
6
فَلَعَلَّكَ بَاخِـعٌ نَفْسَكَ عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ اِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهٰذَا الْحَد۪يثِ اَسَفاً ٦
Fe lealleke bâhiun nefseke alâ âsârihim in lem yu'minû bi hâzel hadîsi esefâ(esefen).
Ey rasulüm! Kavminin sana inen bu Kur’ân’a iman etmemesinden dolayı arkalarından üzülerek neredeyse kendini helak edeceksin (sakın böyle yapma, onların hidayeti Allah’ın elindedir, sana düşen ise ancak tebliğ etmektir).— Z. El-Kudsi
18:6
7
اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ ز۪ينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلاً ٧
İnnâ cealnâ mâ alel ardı zîneten lehâ li nebluvehum eyyuhum ahsenu amelâ(amelen).
Muhakkak ki biz, yeryüzünde bulunan (ve nefislerin hoşuna giden) her şeyi, dünyaya mahsus süsler kıldık ki insanları imtihan edelim de böylece kimlerin güzel amel işleyip kimlerin işlemediği (dünyanın süslerine kanmayıp Allah’ın rızasını kazanmaya çalışanlar ile bunun aksine amel edenler) belli olsun (ve ona göre karşılık verelim).— Z. El-Kudsi
18:7
8
وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَع۪يداً جُرُزاًۜ ٨
Ve innâ le câilûne mâ aleyhâ saîden curuzâ(curuzen).
Ve muhakkak ki zamanı geldiğinde yeryüzündeki süslerin hepsini yok edip orayı çorak bir toprak hâline getireceğiz.— Z. El-Kudsi
18:8
9
اَمْ حَسِبْتَ اَنَّ اَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّق۪يمِ كَانُوا مِنْ اٰيَاتِنَا عَجَباً ٩
Em hasibte enne ashâbel kehfi ver rakîmi kânû min âyâtinâ acabâ(acaben).
Ey rasulüm! Yoksa sen bizim ayetlerimizden sadece kehf (mağara) ve rakîm (üzerinde isimlerin yazılı olduğu taş) sahiplerinin mi ibrete şayan olduğunu zannettin?! (Bil ki bizim bundan daha çok hayret edilecek başka delillerimiz de vardır.)— Z. El-Kudsi
18:9
10
اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَٓا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَداً ٠١
İz evel fityetu ilel kehfi fe kâlû rabbenâ âtinâ min ledunke rahmeten ve heyyi' lenâ min emrinâ reşedâ(reşeden).
Ey rasulüm, bir zamanlar (imanlarını kurtarmak için zalim kavimlerinden kaçıp) kehfe (mağaraya) sığınan gençleri hatırla! Onlar, dağda bir mağaraya sığınmış ve Rablerine dua ederek şöyle demişlerdi: “Ey Rabbimiz! Bize, katından bir rahmet ver (günahlarımızı affet, bizi düşmanlarımızın şerrinden kurtar) ve bu yaptığımız işte bizim doğruya ulaşmamızı kolaylaştır (kâfirlerden uzaklaşıp senin rızanı kazanmamız için bize yardım et)!”— Z. El-Kudsi
18:10
11
فَضَرَبْنَا عَلٰٓى اٰذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِن۪ينَ عَدَداًۙ ١١
Fe darabnâ alâ âzânihim fîl kehfi sinîne adedâ(adeden).
Bunun üzerine biz de mağarada (uykuya daldıklarında) onların kulaklarına bir perde koyduk ve böylece onları nice seneler uyuttuk.— Z. El-Kudsi
18:11
12
ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ اَيُّ الْحِزْبَيْنِ اَحْصٰى لِمَا لَبِثُٓوا اَمَداً۟ ٢١
Summe beasnâhum li na'leme eyyul hızbeyni ahsâ limâ lebisû emedâ(emeden).
Onları uzun seneler uyuttuktan sonra uykularından uyandırdık ki mağarada ne kadar uyuyakaldıkları konusunda ihtilaf eden iki taifeden hangisinin daha iyi bildiği belli olsun.— Z. El-Kudsi
18:12
13
نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَاَهُمْ بِالْحَقِّۜ اِنَّهُمْ فِتْيَةٌ اٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًىۗ ٣١
Nahnu nakussu aleyke nebeehum bil hakk(hakkı), innehum fityetun âmenû bi rabbihim ve zidnâhum hudâ(huden).
Ey rasulüm! Biz sana, bu gençler hakkında doğru olan haberi anlatıyoruz. Muhakkak ki onlar, Rablerine gerçek manada iman edip imanlarının gereğince amel eden gençlerdi. Biz de onların hidayetlerini (basiretlerini ve hak üzerindeki sebatlarını) daha da artırmıştık.— Z. El-Kudsi
18:13
14
وَرَبَطْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ۬ا مِنْ دُونِه۪ٓ اِلٰهاً لَقَدْ قُلْـنَٓا اِذاً شَطَطاً ٤١
Ve rabatnâ alâ kulûbihim iz kâmû fe kâlû rabbunâ rabbus semâvâti vel ardı len ned'uve min dûnihî ilâhen lekad kulnâ izen şetatâ(şetaten).
Ve o gençlerin kalplerini imanla (ve iman üzerinde sabit kılmakla) kuvvetlendirmiştik. Onlar, kâfir kral karşısında ayağa kalkıp şöyle haykırmışlardı: “Bilin ki bizim (kendisine iman ettiğimiz) rabbimiz, göklerin ve yerin rabbi olan Allah’tır. Biz, O’ndan başka (sizin ibadet ettiğiniz uydurulmuş) hiçbir ilaha ibadet etmeyiz. Eğer O’ndan başka bir varlığa ibadet edersek muhakkak ki o zaman haktan uzak ve zulüm olan bir söz söylemiş oluruz.”— Z. El-Kudsi
18:14
15
هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ لَوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍۜ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباًۜ ٥١
Hâulâi kavmunettehazû min dûnihî âliheh(âliheten), lev lâ ye'tûne aleyhim bi sultânin beyyin(beyyinin), fe men azlemu mimmenifterâ alâllâhi kezibâ(keziben).
Sonra da o gençler birbirlerine yönelip şöyle demişlerdi: “İşte bizim şu kavmimiz Allah’tan başka, sahte ilahlar edinerek onlara ibadet etmektedir. Hâlbuki onların bu konuda açık bir tek delili bile yoktur. (Allah’tan başka ibadet edilecek ortaklar olduğunu iddia edip) Allah’ın söylemediği şeyleri Allah’a isnat ederek iftira atandan daha zalim kim olabilir?!”— Z. El-Kudsi
18:15
16
وَاِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ فَأْوُٓ۫ا اِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِه۪ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ اَمْرِكُمْ مِرْفَقاً ٦١
Ve izi'tezeltumûhum ve mâ ya'budûne illâllâhe fe'vû ilel kehfi yenşur lekum rabbukum min rahmetihî ve yuheyyi' lekum min emrikum mirfekâ(mirfekan).
İçlerinden biri de şöyle demişti: “Mademki müşriklerden ve onların Allah’tan başka taptıklarından uzaklaşıp beri oldunuz, öyleyse (dininizi korumak için) mağaraya sığının ki Rabbiniz size rahmetini yaysın (düşmanlarınızdan korusun) ve yardım edip işinizde kolaylık (ve fayda) sağlasın.”— Z. El-Kudsi
18:16
17
وَتَرَى الشَّمْسَ اِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَاِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ ف۪ي فَجْوَةٍ مِنْهُۜ ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِۜ مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِياًّ مُرْشِداً۟ ٧١
Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
(Gençler, söylenenlere uyup mağaraya sığındılar, Allah da onları düşmanlarından koruyup bir uyku hâli verdi.) Ey rasulüm! Orada olup onlara baksaydın güneş doğduğunda sığındıkları mağaranın sağından kaydığını, batarken de sol taraflarından battığını (böylece güneş ışığından rahatsız olmadıklarını) ve mağaranın geniş yerinde uyuduklarını görürdün. İşte onları mağarada bu şekilde uzun yıllar uyutması, Rabbinin (mükemmel kudretine ve hikmetine delalet eden) ayetlerindendir. Ey rasulüm! Bil ki Allah kimi doğru yolda yürümeye muvaffak kılarsa o gerçekten doğru yoldadır. Kimi de (hak kendisine ulaştığı hâlde küfrü ve şirki seçmesi sebebiyle) doğru yoldan saptırıp uzaklaştırırsa (hidayetten mahrum ederse) onlar için doğru yola muvaffak kılacak veya azabı onlardan defedecek (Allah’tan başka) hiçbir yardımcı bulamazsın.— Z. El-Kudsi
18:17
18
وَتَحْسَبُهُمْ اَيْقَاظاً وَهُمْ رُقُودٌۗ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَذَاتَ الشِّمَالِۗ وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَص۪يدِۜ لَوِ اطَّـلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَاراً وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْباً ٨١
Ve tahsebuhum eykâzan ve hum rukûd(rukûdun), ve nukallibuhum zâtel yemîni ve zâteş şimâl(şimâli), ve kelbuhum bâsitun zirâayhi bil vasîd(vasîdi), levittala'te aleyhim le velleyte minhum firâren ve le muli'te minhum ru'bâ(ru'ben).
Ve eğer o gençlere mağarada yatarlarken baksaydın uykuda oldukları hâlde (gözleri açık olduğu için) uyanık olduklarını zannederdin. Ve (vücutlarının zarar görmemesi için) onları bazen sağa bazen de sola çeviriyorduk. Köpekleri ise mağaranın girişinde ön ayaklarını öne uzatmış olarak (içeri girmek isteyenlere korku salacak şekilde) beklemekteydi. Ey rasulüm! Eğer onların durumlarına muttali olsaydın dönüp kaçardın ve gördüklerinden dolayı için korkuyla dolardı.— Z. El-Kudsi
18:18
19
وَكَذٰلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَٓاءَلُوا بَيْنَهُمْۜ قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْۜ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالُوا رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُٓوا اَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هٰذِه۪ٓ اِلَى الْمَد۪ينَةِ فَلْيَنْظُرْ اَيُّهَٓا اَزْكٰى طَعَاماً فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ اَحَداً ٩١
Ve kezâlike beasnâhum li yetesâelû beynehum, kâle kâilun minhum kem lebistum, kâlû lebisnâ yevmen ev ba'da yevm(yevmin), kâlû rabbukum a'lemu bi mâ lebistum feb'asû ehadekum bi verıkıkum hâzihî ilel medîneti fel yanzur eyyuhâ ezkâ taâmen fel ye'tikum bi rızkın minhu vel yetelattaf ve lâ yuş'ırenne bikum ehadâ(ehaden).
İşte o gençleri (bu şekilde hiçbir zarar görmeden mağarada uzun müddet uyuttuktan sonra) aralarında birbirlerine sormaları için uyandırdık. İçlerinden biri şöyle dedi: “Ne kadar uykuda kaldınız?” Bazıları şöyle cevap verdi: “Bir gün veya günün bir kısmı kadar uyuduk.” Bazıları da şöyle dedi: “Ne kadar uyuduğunuzu ancak Rabbiniz bilir. Şimdi içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangi yiyecekler helal ve daha temiz ise onlardan alıp size erzak getirsin. Ayrıca çok dikkatli davransın ve sizi hiç kimseye fark ettirmesin.”— Z. El-Kudsi
18:19
20
اِنَّهُمْ اِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ اَوْ يُع۪يدُوكُمْ ف۪ي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُٓوا اِذاً اَبَداً ٠٢
İnnehum in yazherû aleykum yercumûkum ev yuîdûkum fî milletihim ve len tuflihû izen ebedâ(ebeden).
“Eğer müşrik kavminiz size muttali olup yerinizi öğrenirse o zaman (dininizden dolayı) sizi ya recmederek (taşlayarak) öldürür ya da (işkence ve eziyet yaparak) kendi dinine döndürür. Eğer (Allah size hidayet ettikten sonra) onların şirk dinine dönerseniz asla felaha eremezsiniz (Rabbinizin rızasını kazanamaz ve ebedî azaptan kurtulamazsınız).”— Z. El-Kudsi
18:20
21
وَكَذٰلِكَ اَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُٓوا اَنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَاَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ ف۪يهَاۚ اِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ اَمْرَهُمْ فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَاناًۜ رَبُّهُمْ اَعْلَمُ بِهِمْۜ قَالَ الَّذ۪ينَ غَلَبُوا عَلٰٓى اَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِداً ١٢
Ve kezâlike a'sernâ aleyhim li ya'lemû enne va'dallâhi hakkun ve ennes sâate lâ reybe fîhâ, iz yetenâzeûne beynehum emrehum fe kâlûbnû aleyhim bunyânâ(bunyânen), rabbuhum a'lemu bihim, kâlellezîne galebû alâ emrihim le nettehızenne aleyhim mescidâ(mesciden).
(Uzun seneler) Sonra insanları mağaraya sığınan bu gençlerden haberdar ettik ki Allah’ın (mu’minlere verdiği zafer) vâdinin hak olduğunu ve kıyamet gününün geleceğinde şüphe edilmemesi gerektiğini bilsinler. Bu gençler ortaya çıkınca insanlar onlara (cesetlerine) ne yapacakları konusunda birbirleriyle tartışmaya girdiler. Bir kısmı, “Üzerlerine bir bina yapıp mağarayı kapatın ve onları kendi hâllerine bırakın, şüphesiz Rableri onları daha iyi bilir.” dedi. Onlardan sözü dinlenen seçkin kişiler ise “Muhakkak ki onların yanı başına bir mescid inşa edeceğiz.” dediler.— Z. El-Kudsi
18:21
22
سَيَقُولُونَ ثَلٰثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْۚ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْماً بِالْغَيْبِۚ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْۜ قُلْ رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ اِلَّا قَل۪يلٌ۠ فَلَا تُمَارِ ف۪يهِمْ اِلَّا مِرَٓاءً ظَاهِراًۖ وَلَا تَسْتَفْتِ ف۪يهِمْ مِنْهُمْ اَحَداً۟ ٢٢
Se yekûlûne selâsetun râbiuhum kelbuhum, ve yekûlûne hamsetun sâdisuhum kelbuhum recmen bil gayb(gaybi), ve yekûlûne seb'atun ve sâminuhum kelbuhum, kul rabbî a'lemu bi ıddetihim mâ ya'lemuhum illâ kalîl(kalîlun), fe lâ tumâri fîhim illâ mirâen zâhirâ(zâhiren), ve lâ testefti fîhim minhum ehâdâ(ehâden).
(Kehf ashabının kıssasını anlatan) Kimileri, “Onlar üç kişi idiler, dördüncüleri ise köpekleri idi.” diyecektir, kimileri de “Onlar beş kişi idiler, altıncıları ise köpekleri idi.” demektedir. İşte bunlar, hiçbir delile dayanmadan zanla konuşan kimselerdir. Kimileri de “Onlar yedi kişi idi, sekizincileri ise köpekleridir.” demektedir. Ey rasulüm! De ki: “Onların sayısını en iyi bilen Rabbimdir. Gerçek sayılarını bilenler ise çok azdır.” Öyleyse onlar hakkında hiç kimseyle derin bir tartışmaya girme, ancak sana açık delillerle bildirdiklerimizi söyle ve onlar hakkında kimseye tafsilatlı bir şey sorma (bildirdiklerimiz sana yeter)!— Z. El-Kudsi
18:22
23
وَلَا تَقُولَنَّ لِشَايْءٍ اِنّ۪ي فَاعِلٌ ذٰلِكَ غَداًۙ ٣٢
Ve lâ tekûlenne li şey'in innî fâılun zâlike gadâ(gaden).
Ve ey rasulüm! Yarın yapacağın bir şey için sakın “Yarın onu muhakkak yapacağım.” deme!— Z. El-Kudsi
18:23
24
اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۘ وَاذْكُرْ رَبَّكَ اِذَا نَس۪يتَ وَقُلْ عَسٰٓى اَنْ يَهْدِيَنِ رَبّ۪ي لِاَقْرَبَ مِنْ هٰذَا رَشَداً ٤٢
İllâ en yeşâallâhu vezkur rabbeke izâ nesîte ve kul asâ en yehdiyeni rabbî li akrabe min hâzâ reşedâ(reşeden).
Ancak “Allah dilerse yapacağım.” de! Eğer (herhangi bir konuda) Allah’ın emrini unutursan hatırladığında Rabbini an ve emrettiği şekilde yerine getir! Ve yapacağın bir şey hakkında (her zaman) şöyle de: “Umarım ki Rabbim, doğruya bundan daha yakın olan bir yola beni muvaffak kılar.”— Z. El-Kudsi
18:24
25
وَلَبِثُوا ف۪ي كَـهْفِهِمْ ثَلٰثَ مِائَةٍ سِن۪ينَ وَازْدَادُوا تِسْعاً ٥٢
Ve lebisû fî kehfihim selâse mietin sinîne vezdâdû tis'â(tis'an).
Ve kehfe (mağaraya) sığınan gençler, orada üç yüz dokuz sene uyuyakaldılar.— Z. El-Kudsi
18:25
26
قُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثُواۚ لَهُ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَبْصِرْ بِه۪ وَاَسْمِـعْۜ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَلِيٍّۘ وَلَا يُشْرِكُ ف۪ي حُكْمِه۪ٓ اَحَداً ٦٢
Kulillâhu a'lemu bimâ lebisû, lehu gaybus semâvâti vel ard(ardı), ebsır bihî ve esmı', mâ lehum min dûnihî min veliyyin ve lâ yuşriku fî hukmihî ehadâ(ehaden).
Ey rasulüm! De ki: “Kehfe (mağaraya) sığınan gençlerin orada ne kadar uyuyakaldıklarını en iyi bilen Allah’tır. Şüphesiz göklerde ve yerde gizli olan her şeyin ilmi Allah’a aittir.” O, kullarına gösterdiği ve işittirdiği her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilir (hiçbir şey O’na gizli değildir). Muhakkak ki kullarının O’ndan başka (gerçek) yardımcıları yoktur. Ve O, hükmünde asla ortak kabul etmez (mutlak hüküm verme yetkisi* sadece O’na aittir; Allah’ın hükmüne rağmen herhangi bir konuda hüküm verme yetkisini kendisinde gören kimse, ilahlık taslamış olur. Kim de bu yetkiyi ona verirse onu ilah edinmiş olur). [ Not: Mutlak hüküm verme hakkı; her konuda, hiç kimseye ve hiçbir şeye bağlı olmaksızın dilediği gibi hüküm vermek demektir. Bu hak sadece Allahu Teâlâ’ya aittir. Ancak Allahu Teâlâ dilediği konuda dilediği gibi hüküm koyma hakkına sahiptir. Hiç kimse O’nun hükmünü sorgulayamaz. Kim bu hakkı sadece, her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allahu Teâlâ’ya verirse O’nu tevhid etmiş olur. Kim, herhangi bir konuda, Allahu Teâlâ’ya rağmen dilediği gibi hüküm koyma; iyi kötü, güzel çirkin, doğru yanlış ve buna benzer sınırları tayin etme hakkını kendisinde görürse Allahu Teâlâ’ya ait olan mutlak hüküm koyma hakkını kendisinde görmüş, ilahlık taslamış ve kâfir olmuş olur; kim de böyle birine bu hakkı verirse veya ona itaat ederse ya da bu hakkı ona verenleri Müslüman görürse Allahu Teâlâ’nın hakkını kendisinde görenleri ilah tayin etmiş ve böyle birini ilah edinenlerin hak üzere olduklarını tasdik etmiş olur. ]— Z. El-Kudsi
18:26
27
وَاتْلُ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنْ كِتَابِ رَبِّكَۚ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِه۪ وَلَنْ تَجِدَ مِنْ دُونِه۪ مُلْتَحَداً ٧٢
Vetlu mâ ûhıye ileyke min kitâbi rabbik(rabbike), lâ mubeddile li kelimâtihî ve len tecide min dûnihî multehadâ(multehaden).
Ve ey rasulüm! Rabbinin kitabından sana vahyedileni okuyup ona (emir ve yasaklarına) tâbi ol! Bil ki Allah’ın kelamıyla vâdettiği şeyi hiç kimse değiştiremez (mutlaka gerçekleşir). Ve (Allah’ın sana vahyettiği kitabın emir ve yasaklarına tâbi olmazsan azap başına geldiğinde) Allah’tan başka (seni kurtaracak) hiçbir sığınak bulamazsın.— Z. El-Kudsi
18:27
28
وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْۚ تُر۪يدُ ز۪ينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِـعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطاً ٨٢
Vasbır nefseke meallezîne yed'ûne rabbehum bil gadâti vel aşiyyi yurîdûne vechehu ve lâ ta'du aynâke anhum, turîdu zînetel hayâtid dunyâ ve lâ tutı' men agfelnâ kalbehu an zikrinâ vettebea hevâhu ve kâne emruhu furutâ(furutan).
Ve ey rasulüm! Sadece Rablerinin rızasını kazanmak niyetiyle sabah akşam O’na ibadet edenlerle beraber olmak için gönülden sabret (nefsini onlarla birlikte olmaya yönelt)! Yüzünü onlardan başkasına asla çevirme! (Zengin ve makam sahibi kişilerle oturmayı düşünerek) Dünya hayatının aldatıcı süsünü mü elde etmek istiyorsun?! Sakın (hakkı istemediklerinden dolayı) kalbini (mühürlediğimiz için) bizi zikretmekten ğafil kıldığımız, heva ve hevesinin peşinde koşan ve (ahirette) bütün amelleri boşa giden kimselere (fakir Müslümanları yanından uzaklaştırma konusunda) itaat etme!— Z. El-Kudsi
18:28
29
وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَٓاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَٓاءَ فَلْيَكْفُرْۙ اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلظَّالِم۪ينَ نَاراًۙ اَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَاۜ وَاِنْ يَسْتَغ۪يثُوا يُغَاثُوا بِمَٓاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَۜ بِئْسَ الشَّرَابُۜ وَسَٓاءَتْ مُرْتَفَقاً ٩٢
Ve kulil hakku min rabbikum fe men şâe fel yu'min ve men şâe fel yekfur innâ a'tednâ liz zâlimîne nâren ehâta bihim surâdikuhâ, ve in yestegîsû yugâsû bi mâin kel muhli yeşvîl vucûh(vucûhe), bi'seş şerab(şerabu) ve sâet murtefekâ(murtefekan).
Ve ey rasulüm! (Kalbi ğafil olan, heva ve hevesine tâbi olup hakka karşı kibirlenen) O müşriklere şöyle de: “(Benim getirdiğim haktır.) O hak, (benden değil) Rabbinizdendir (biliniz ki size itaat edip de fakir Müslümanları yanımdan asla uzaklaştıracak değilim). Artık içinizden dileyen (getirdiğim hakka tâbi olup) iman etsin (ve mükâfaatını beklesin), dileyen de inkâr etsin (ve cezasını beklesin).” Muhakkak ki biz, (küfür ve şirk işleyerek nefsine) zulmedenlere muazzam bir ateş azabı hazırladık. Bu ateşin surları, onları çepeçevre kuşatmıştır (asla oradan kurtulamazlar). Onlara (başlarına gelen şiddetli azaptan dolayı) susayıp su istediklerinde, şiddetli sıcağından dolayı yüzleri haşlayan kızgın yağ gibi sudan içirilir. O, ne kötü bir içecektir ve kaldıkları yer (cehennem), ne kötü bir yerdir!— Z. El-Kudsi
18:29
30
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اِنَّا لَا نُض۪يعُ اَجْرَ مَنْ اَحْسَنَ عَمَلاًۚ ٠٣
İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti innâ lâ nudîu ecre men ahsene amelâ(amelen).
Muhakkak ki Allah’a gerçek manada iman edip salih ameller (Allah için ve istediği şekilde ameller) işleyenler büyük mükâfaatı (cenneti) hak etmişlerdir. Bilinmelidir ki biz, iyi amel işleyenlerin mükâfaatını asla zayi etmeyiz (bilakis kat kat veririz).— Z. El-Kudsi
18:30
Yükleniyor...
Kehf
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle